‘DİL’ olarak etiketlenmiş yazılar

PSİKOLOJİYE GİRİŞ -2

Perşembe, 26 Kasım 2009

 

  DİL ÖĞRENİMİ:

 

 Çocukların dil öğrenimi birkaç adımda gerçekleşmektedir:

 

 1.adım, ‘kelime öğrenimi’; yeni doğan çocukta kelime bilgisi yoktur. Sadece çeşitli sesler çıkarır. Bağırma, ağlama vs.

 Birinci ayın sonundan sonra açlık, susuzluk, rahatsızlık gibi hallerini çıkarılan seslerle anlatmak için kullanır. Nerde olursa olsun bebeklerin çıkardıkları sesler başlangıçta hep aynıdır. İşittiği dil ne olursa olsun, bebeğin çıkardığı ilk anlamlı sesler a, e gibi dilin gerisinden ve gırtlaktan gelen sesler ile b, m, p, t gibi dilin ön kısmından ya da dudaktan çıkarılan seslerdir.

 İkinci aydan itibaren a, ay, uy gibi ünlüleri çıkarmaya, 4-6 aylar arasında ise ma, mu, da gibi sesleri çıkararak kendi kendilerine konuşabilirler. 9-10. aylar civarında bebeklerin çıkardıkları gelişi güzel sesler azalır. Ve ilerde çıkacak olan ilk kelimenin temelini oluşturacak olan sesler yoğunluk kazanmaya başlar. Bu sesleri, konuşulan seslerin temel taşları olarak düşünmek mümkündür. İlk kelimenin ne zaman telaffuz edileceği bir bebekten diğerine değişmektedir. Bununla birlikte bu çoğunlukla 1 yaş civarına rastlar.

 Bebeğin çıkardığı kelimeler genellikle aynı hecelerin tekrarından oluşan; ‘baba’, ‘dede’ gibi kelimelerdir.

 Çocuğun ilk kelimeyi çıkarmak için geçirdiği aşamalara paralel olarak sözel ayırt etme yeteneği yani söylenilenleri anlama yeteneği de gelişir. İlk kelimenin söylenilmesinden yaklaşık 1-2 ay önce bebek, “baba kaşığı al” gibi basit emirleri anlamaya başlar. Bu da anlama yeteneğinin, konuşma yeteneğinden önce geliştiğine işaret eder.

 Doğumun yaklaşık ilk yılının sonunda çıkmaya başlayan ilk kelimeler, başlangıçta kişiler ve nesneler için kullanılan birer isimdir. Ancak kısa bir süre sonra bebek, tek bir kelime ile bütün cümleyi ifade edebilecek istek, emir ve niyetleri ifade etmeye başlar. Yani tek kelimeyle, birçok karmaşık şey ifade etmeye başlar. Örneğin; “top masanın altına kaçtı” gibi anlamlar ifade eder.

 Bu tip tek kelimelik cümlelere; ‘holophrase’ denir. Bu konuşma tarzına ise ‘holophrastik konuşma’ denir.

 

 2.Adım, ‘kavram öğrenme’; kavram birçok bakımdan farklı olan nesnelerin ortak bir özellik açısından bir kategoride sınıflandırılmasına yardım eden bir etikettir. Örneğin; kız, erkek, balık gibi kavram isimleridir.

 Kavram öğrenirken çocuk herhangi bir etiketi ya da ismi tek bir durum, nesne ya da canlı için değil, uygun özelliğe sahip durum, nesne ve canlıların tümü için kullanmayı öğrenir. Örneğin; başlangıçta ‘balık’ kelimesi sadece akvaryumda bulunan şeye işaret etmek için değil suda yaşayan ve belirli özellikleri olan tüm canlılara işaret eden bir kavram olduğunu öğrenecek ve bu kavramı uygun yerlerde kullanacaktır.

 

 3.Adım, ‘cümle kurma’; İlk cümlenin kurulması yaklaşık 18. ayı alıyor. Ancak bu dönemdeki cümlelerin çoğu iki kelimeden oluşan ve genellikle gramer açısından yanlış cümlelerdir. Örneğin; “baba, atta gitti”, gibi cümlelerdir.

 Çocukların kendi dillerinin gramer yapılarını anlamaları 48 ila 60. ay (4-5 yaş) civarlarına rastlar.

 

Çocuklar hangi mekanizma ile öğrenirler?

 Bu konuda ilk görüşler öğrenme kuramlarıdır. Ve bu kuramlar arasında dil gelişimi üzerinde en fazla duran Skinner’dir. Ona göre dil; diğer davranışlarımızın çoğu gibi edimsel koşullanma yoluyla öğrenilir. Sözel davranışlarımızın temelinde yatan şey, çocuğun çıkardığı bazı seslerin çevre tarafından pekiştirilmesidir.

 Skinner’a göre çocukların çıkardıkları ses ya da heceler edimsel davranışlardır. Çünkü, çocuk bunu uyarıcısız, istemli kendiliğinden yapıyor. Ve tüm edimsel davranışlar gibi kendi çıkardığı sonuçlara karşı duyarlıdır. Yani tekrarlama olasılıkları, ortaya çıkardıkları sonuçlar tarafından kontrol edilebilir. Dil öğrenmeyi sağlayan temel mekanizma budur.

 Skinner’a göre, bebek konuşmaya başlamadan önce değişik sesler çıkarmakta ve bu seslerden bazıları günlük dildeki seslere benzemektedir. Ana-baba bu benzeyen sesleri seçici olarak pekiştirmekte ve dolayısıyla çocuğun bu sesleri daha iyi çıkarmasına yol açmaktadır. Başlangıçta bu pekiştirme, dilde kullanılan bir kelimeye çok az bir benzerliği olan sesler için yapılır. Örneğin; çocuğun çıkardığı ‘baa’ sesi ‘baba’ sözcüğüne benzediği için pekiştirilir.

 Skinner, hecelerle kelime söylenmesine ‘baba, dede’ gibi ‘kademeli yaklaşım der. Bu yolla bir davranışın öğretilmesine ise ‘davranışın şekillendirilmesi’ adını verir.

 Çocuk yine pekiştirme yoluyla hangi kelimeleri nerede kullanacağını da öğrenir.

 Kısaca Skinner’a göre, öğrenme bir pekiştireçtir.

 Diğer bir öğrenme kuramcısı, Bandura’dır. Ona göre de çocuk, koşullanma ve taklit yoluyla öğrenir.

 Bir başka öğrenme kuramcusı ise Chomsky, bir psikolog olmaktan çok bir dilbilimcidir.

 Chomsky, ilk kelimelerin öğrenilmesinde pekiştirme ve taklidin rol oynadığını kabul etmekle birlikte, dil gelişiminin sadece bu mekanizmalarla açıklanamayacak kadar, uzun bir süreç olduğunu vurgulamakta ve dil gelişimiyle ilgili öğrenme kuramları çerçevesinde yapılan bazı açıklamalara da karşı çıkmaktadır.

 Ona göre bir dildeki cümleler ‘yüzeysel yapı’ ve ‘derin yapı’ olmak üzere iki tür yapıya sahiptir.

 Yüzeysel yapı; konuşulan dilin gramer kurallarının gerektirdiği yapıdır. Örneğin; “Ali yardıma hazırdır”, cümlesini ele alalım. Bu cümlede ‘Ali’ isim, ‘yardıma’ dolaylı tümleç, ‘hazır’ fiil, ‘-dır’ eki ise yardımcı fiildir. Bu cümle gramer kurallarına göre, bir araya getirilmiş kelimelerden oluşmaktadır.

 Chomsky’e göre cümlenin ‘derin yapısı’ ise cümlenin ifade ettiği anlamdan oluşur. Ona göre, yüzeysel yapısı aynı olan iki cümlenin derin yapıları aynı olabilir.

 Örneğin; “öğretmen Ali’ye soru sordu”, “öğretmen tarafından Ali’ye soru soruldu” bu iki cümlenin yüzeysel yapılarının farklı olmalarına rağmen derin yapılarını aynıdır.

 Chomsky’e göre cümlelerin derin yapılarını anlayabilmek, dili öğrenmek ve kullanmanın en temel gereklerinden biridir. Oysa cümlelerin derin yapıları doğrudan doğruya söylenmez, söylenen ya da işitilen yüzeysel yapıdır.

 Hiçbir zaman doğrudan doğruya söylenmedikleri ya da işitilmedikleri için bir çocuk derin yapıyı pekiştirme ya da taklit yoluyla öğrenmesi mümkün değildir.

 Buna rağmen Chomsky’e göre 5-6 yaşlarındaki çocuklar kendi dillerinin derin yapılarını anlayabilmekte ve cümlelerin yüzeysel yapılarına değişik anlamlar vermek suretiyle başarıyla değiştirebilmektedirler. Dolayısıyla dilin öğrenilmesi pekiştirme ve taklit dışındaki bazı mekanizmaları gerektirmektedir. Hepimiz belirli gramer kurallarını kullanarak sonsuzca cümleler kurarız. Yani dilde belirli kurallar ölçüsünde bir yaratıcılık var.

 

 Hatırlama:

 

 Hatırlama; ‘bellek’ dediğimiz olgu sayesinde olur.

 Hatırlamanın türleri:

 

 1-Yeniden bütünleştirici hatırlama; bu hatırlamada geçmişte yaşadığımız bir olay, bu olayın geçtiği yer ve zamanla hatırlanır. Bu hatırlamaya bu ismin verilmesinin nedeni; geçmişteki bir olayı, bu olayla ilgili bir ipucuna dayanılarak bir bütün olarak hatırlanmasıdır. Yani bir ipucu, bütün olayın hatırlanmasını sağlar.

 Bu tür hatırlama şart olmamakla beraber genellikle detaylı ve gereksizdir.

 

2-Yeniden bütünleştirmeksizin hatırlama; bu tür hatırlama, geçmiş bir yaşantı ya da öğrenmenin gerçekleştiği yer ve zaman bellekte yeniden yapılandırılmaksızın hatırlanmasıdır.

 Örneğin; ne zaman ve nerde öğrendiğimizi hatırlamaksızın ezberimizde olan bir şiiri okuyabiliriz, bisiklet sürebiliriz.

 

 3-Tanıma; tanımayı hatırlamadan ayıran şey, bazı durumlarda hatırlama sözkonusu olmaksızın tanımanın mümkün olmasıdır.

 Örneğin; gördüğümüz birini tanıyıp, ismini hatırlamamız gibi durumlardır.

 Tanımada iki tür hata sözkonusudur:

 a)Bazen gerçekte belleğimize kaydedilmemiş olan bir şeyi tanıyor olduğumuzu düşünebiliriz. Zaman zaman gördüğümüz yeni bir ortamda daha önce bulunmuş gibi oluruz.

 b)Gerçekte hafızaya kaydedilmiş olan bir şeyin tanınmamasıdır.

 

 4-Yeniden öğrenme; hatırlamanın bir başka biçimidir. Önceden aşina olunan birşeyin, aşina olunmayan eşit düşünüşteki birşeyi başka şeyde daha çabuk öğrenilmesidir. Yani önceden bilinen bir materyal tamamen unutulsa bile tekrar öğrenilmesi daha çabuk olur.

 

 Unutma:

 

 Bu konuda 3 değişik yaklaşım vardır:

1-Bellek izlerinin bozulması.

2-Bozucu etkiler.

3-Güdüsel ya da maksatlı unutma.

 

 1-Bellek izlerinin bozulması görüşüne göre; öğrendiğimiz her yeni şey ya da yeni yaşantı beynimizde hatırlanmayı sağlayacak bir tür fiziksel iz bırakır. Bu izlere, ‘bellek izi’ denir. Unutmaya yol açan şey, zamanla fizyolojik süreçler nedeniyle bu izlerin bozulmasıdır. Örneğin; yarım yamalak öğrendiğimiz şeylerin ya da romanların, filmlerin ayrıntılarının kısa zamanda unutulması bu görüş çerçevesinde açıklanabilecek olaylardır.

 Buna karşılık, hiç pratik yapmaksızın yıllar geçmesine rağmen bisiklet sürmesini, yıllar geçmesine rağmen hiç tekrar yapılmadığı halde bir şiirin ezberden okunması yine bu görüşle açıklanmaktadır.

 

 2-Bozucu etkiler; unutma olayını öğrenmeyle hatırlama arasında geçen sürede öğrenilen yeni şeylerin bozucu etkisiyle açıklar. Yani bu görüşe göre untmaya neden olan şey; öğrenme ile hatırlama arasındaki zaman aralığı değil, bu zaman aralığında öğrenilen yeni şeylerdir.

 Yeni öğrenilen bir materyalin daha önce öğrenilen şeylerin hatırlanmasını güçleştirmesine, ‘ket vurma’ denir.

 Ket vurma; ileriye doğru ve geriye doğru olmak üzere kendini iki biçimde gösterir.

 Yeni öğrenilen şeylerin önceki bildiklerimizi hatırlamayı zorlaştırmasına ‘geriye doğru ket vurma’ adı verilir.

 Daha önceden bildiğimiz bir şeyin yeni öğrendiğimiz bir şeyi hatırlamayı zorlaştırmasına ise ‘ileriye doğru ket vurma’ denir.

 

3-Güdüsel ya da maksatlı unutma; bu görüş unutma olayını ‘bastırma’ adını verdiğimiz bir mekanizma ile açıklar.

 Bastırma; bireyin kaygı uyandıran düşünce, yaşantı çatışmalarını bilinçaltına iterek orada baskı altında tutması ile kendini gsteren bir savunma mekanizmasıdır.

 Bu görüş, önceki iki görüşün aksine hiçbir yaşantı ya da öğrenmenin bellekten silinmediğini vurguluyor. Yani bu görüşe göre, unutma diye bir şey yoktur. Ancak hatırlamamak sözkonusudur. Eğer bir şey hatırlanamıyorsa bunun sebebi, hafızadan bir şeyin silinmesi değil, kişiyi rahatsız ettiği için bilinçaltına itilmesidir.

 

 Bellek sürekli midir? Ya da öğrendiğimiz bazı şeyler hafızadan tamamen silinebilir mi?

 Bellek izlerinin silinmesi, bu soruya ‘evet’ derken, güdüsel ve maksatlı unutma görüşü ise ‘hayır’ cevabını vermektedir.

 Bozucu etki kuramı ise yoruma bağlı olarak yukardaki iki görüşü destekliyor gözükmektedir. Yani bu kurama göre, eski materyalin araya giren yeni materyali bellek izlerinden silerek, eski öğrendiklerimizin hatırlanmasının yol açtığı kabul edilirse, bellek izlerinin silinmesi kuramı gibi bu soruya ‘evet’ der.

 Araya materyalin sadece eskilerini hatırlamasını engellediği kabul edilirse bozucu etki kuramı, güdüsel ya da maksatlı unutma kuramı gibi bu soruya ‘hayır’ diyecektir.

 Belleğe kaydedilen bir materyalin tamamen silinmesi ya da sadece hatırlanmaması şeklindeki bu iki zıt görüş, ‘iz bağını unutma’ ya da ‘ipucu bağını unutma’ olarak adlandırılır.

 İz bağını unutma; bellek izinin gerçekten kaybolması sonucunda ortaya çıkar. Bu tür unutmada öğrenilen ya da yaşanılan olay, bellekten silinmiştir.

 İpucu bağını unutma da ise hatırlanacak materyal bellekte depolanmış durumda durmakta fakat hatırlama için gerekli kritik bir ipucu bulunmadığı için hatırlanamamaktadır. Günlük dildeki ‘dilimin ucunda’ deyimi buna örnek olarak verilebilir.

 Şimdiye kadar gördüğümüz unutma kuramlarının hiçbirisi, unutma olayını tam olarak açıklayamamaları, bazı kuramcıları, ‘iki süreçli bir bellek kuramı’ önermelerine yol açmıştır.

 Bu kuramcılara göre, yaşantılarımızın ya da öğrendiklerimizin belleğimizde depolanmasında birbirinden farklı iki süreç ya da iki mekanizma işlemektedir.

 Bunlardan birincisi, kısa bir süre önce öğrenilen şeylerin ya da yaşantıların belleğe depolanmasını ve hatırlanmasını, ikincisi ise iyi tekrarlanmış ve belleğe iyice yerleşmiş bilgilerin hatırlanmasını sağlamaktadır.

 Bu iki depolanma süreci ya da mekanizması, ‘Kısa süreli bellek’ ve ‘uzun süreli bellek’ olarak adlandırılmaktadır.

 Kısa süreli bellek; örneğin, rehberden baktığımız bir telefon numarasını, bu numarayı çevirecek kadar bir zaman süreci içinde hatırımızda kalmasını sağlamaktadır.

 Kısa süreli belleğe kaydedilen bilgilerle, iyi tekrarlanan şeyler uzun süreli belleğe aktarılırlar. Ve bu bellekte gerektiği zaman hatırlanmak üzere muhafaza edilirler.

 Uzun süreli belleğe kaydedilen bilgiler de zaman zaman unutulabilirler. Ancak bu unutma, ipucu bağını unutma şeklindedir. Yani kritik ipucu, akla geldiğinde sözkonusu yaşantı, öğrenme hatırlanacaktır.

 Kısa süreli bellekteki unutma ise iz bağını unutmadır. Yani silinen bir bilginin tekrar hatırlanması mümkün değildir.

 

 Algı:

 

 İnsanların davranışlarının büyük bir bölümü çevreyi algılayış şekilleri tarafından tayin edilir. Bu nedenle algı konusu, psikolojide önemli bir konudur.

 Algı terimi, içinde yaşadığımız çevrenin bize nasıl göründüğüne, çevreden aldığımız seslerin nasıl yorumlandığına, yediğimiz şeylerde bize verdiği tada işaret etmek için kullanılır Yani algı olayı, çevremizden veya içimizden gelen uyarıcılara duyu organlarımız tarafından kaydedilmesi olayı değil, bu uyarıcıların yorumlanmış şekline işaret etmek için kullanılır.

 Başka değişle algılarımız, duyu organlarımız tarafından kaydedilen uyarıcıları, duyum kanalları yoluyla beynimize iletilmesi sonucunda ortaya çıkar. Duyum kanalları, alıcı bir organ ve alıcı organ da beyine giden sinir liflerinden oluşur. Çevremizdeki fiziksel deneyler duyu organları tarafından alınarak sinir liflerine aktarılır. Ve sinir liflerinde belirli bir hareket başlatır. Sinir liflerindeki bu hareket sayesinde fiziksel enerji, sinir enerjisi haline getirilir. Sinir enerjisi haline dönüştürülen fiziksel enerji, beynimize ulaştırılır. Ve beynimizin ilgili bölümleri tarafından değerlendilir. Ancak bu değerlendirmeden sonra, algı olayı ortaya çıkar.

 

 Algı ve Beyin:

 

 Çevreden gelen uyarıcılar bakımından, oldukça karmaşık bir dünyada yaşıyoruz. Belirli bir anda duyu organlarımız, binlerce değişik uyarıcı tarafından uyarılmaktadır. Çevremizdeki nesnelerin şekilleri, renkleri vs. bir anda diğerine değişmekte, işittiğimiz şeyler bir uğultudan ileri gitmemektedir. Bununla beraber biz çevremizdeki nesneleri, şekilleri, renkleri bize hep aynı olarak görünmektedirler. Yani içinde yaşadığımız çevreyi belirli bir düzeni olan çevre olarak algılarız. Bu durum, duyu organlarımız yoluyla kaydedilen uyarıcıların beynimizin ilgili bölmelerine organize edilmesi ve şekillerinin değiştirilmesi sayesinde olmaktadır.

 Duyu organlarımız tarafından kaydedilen uyarıcıların, anlamlı algısal uzantılar haline dönüştürülmesi, şu mekanizmalar halinde mümkün olmaktadır (bu mekanizmalara, ‘algının özellikleri’ adını vermekte mümkündür):

 

 *1-Algının seçiciliği özelliği; algının en belirgin özelliği, onun seçici olmasıdır. Duyu organlarımız son derece fazla uyarıcı tarafından uyarıcı etkilenmektedir. Ancak biz bu uyarıcılardan, seçicilik sayesinde sadece bir kaçını algılarız.

 Belirli bir anda duyu organlarımızı etkileyen uyarıcılardan, hangilerini seçerek algılayacağımızı 2 grup etken belirler:

 Bunlar; (1) uyarıcıya ait özellikler, (2) algılayana ait özellikler,

 

 I-Uyarıcıya ait özellikler:

 a)Şiddet; çevreden gelen uyarıcılarda, büyüklük, parlaklık yani şiddet bakımından daha dikkat çekici uyarıcılar öncelikli olarak algılanacaktır.

 b)Kontrast (zıtlık); birlikte bulunduğu diğer uyarıcılarla zıtlık oluşturan bir uyarıcının algılanma olasılığı daha yüksektir. Örneğin, bir dizi siyah noktanın içinde beyaz bir nokta daha kolay algılanacaktır.

 c)Tekrar; bir uyarıcı ne kadar çok tekrarlanırsa algılanma olasılığı o kadar çok yükselecektir.

 d)Hareket; hareketli bir nesne, duran bir nesneye göre daha çabuk algılanır.

 e)Gariplik; belirli bir ortam içinde alışılmadık veya garip bir uyarıcı daha çabuk dikkat çekecektir.

 

 II-Algılayan kişiye ait özellikler:

 Bu çerçevede sayılabilecek etkenler arasında kişinin o andaki güdüleri, ilgileri, beklentileri ve diğer psikolojik ve fizyolojik durumları sayılabilir.

 Örneğin; aç bir kişinin yemek kokusu alması, tok bir insana göre daha büyük bir olasılıktır. Yine arabalara ilgisi olan birisi görmediği bir arabayı diğerlerine göre daha büyük bir ilgiyle algılayacaktır.

 Beklentiye de bir örnek verecek olursak; çocuk bekleyen anne, çocuk sesine karşı daha duyarlıdır.

 

 *2-Algıda organizasyon; aslında duyu organlarından gelen uyarıcılar parça parçadır. Örneğin; birinin yüzüne baktığımızda gözümüze bu kişi ağzından ayrı, burnundan ayrı, saçlarından ayrı uyarıcılar şeklinde gelmektedir.

 Aynı şey diğer duyu organları için de geçerlidir. Örneğin; dinlediğimiz melodi aslında kulağımıza notalar halinde gelmektedir.

 Bütün bunlara rağmen insanın yüzünü, kalabalığı, melodiyi bir bütün olarak algılarız. İşte duyu organlarımıza gelen tek tek uyarıcıların bir bütün halinde algılanması, algının organize özelliği sayesinde mümkündür.

 

 *3-Algının değişmezliği; algıladığımız kadarıyla içinde yaşadığımız dünya değişmez ve sabittir. Uzaktan bize doğru gelen kişinin boyu bize yaklaşmasıyla değişmez. Tabak bir açıdan bakıldığında daire diğer açıdan elips şeklinde görülmez. Başımızı nereye çevirirsek çevirelim radyonun sesi aynı yerden gelir. Aslında nesnelerden gelen fiziksel uyarıcılar, biz mekân değiştirdikçe değişirler. Örneğin; camın tam karşısında durduğumuzda, camın gözümüzün ağ tabakasına düşen imajı dikdörtgen şeklindedir. Biraz yana kaydığımız da ise yamuk şeklini alır. Buna rağmen hangi açıdan bakarsak bakalım, camın dikdörtgen şeklinde algılanmasıdır. Yani gözün ağ tabakasındaki imaj değişse de algımız değişmez. Bu değişmezlik diğer uyarıcılar (renk, büyüklük, ses vs.) için de sözkonusudur.

 

 *4-Derinlik; yüzyıllar boyu derinlik algısı, bilim adamlarını şaşırtan bir algı olmuştur. Çünkü gözün ağ tabakası, ancak iki boyut algılama yeteneğindedir.

 Gözümüz ancak sağ ve sol, yukarı ve aşağı olmak üzere iki boyut kaydedebilir. Buna karşılık nesnelerde, derinlik boyutu dediğimiz üçüncü bir boyutu da algılarız.

 Derinliği algılama yeteneğimiz olmamasına rağmen nesneleri üç boyutlu (en, boy, derinlik) olarak algılarız. Bu nesnelerden gelen fiziksel uyarıcılardan ve bu uyarıcılara ilişkin ipuçlarının belirli bir biçimde değerlendirilmesi sayesinde olur.

 Derinliğin algılanması için gerekli olan ipuçları; moleküler ve binoküler ipuçları olmak üzere iki grupta toplanır:

 Moleküler ipuçları sadece tek bir göz tarafından kaydedildiği zaman bile derinlik algısına yol açabilir.

 Binoküler ipuçları ise ancak her iki göz tarafından kaydedildiği taktirde, derinlik algısı ortaya çıkar.

 

    Moleküler ipuçları:

 1-Doğrusal perspektif; uzaktan bakılan nesnelerin yakındakilere nazaran ağ tabakasında daha küçük bir imaj olması sonucunda ortay çıkan ipucudur. Bu ipucu uzakta bulunan nesneleri birbirinden ayıran mesafelerin ağ tabakada daha küçük bir imaj bırakması şeklinde de kendini gösterir. Örneğin; mesafe arttıkça, demiryolundaki raylar birbirine yaklaşır.

 2-Açıklık; genel olarak nesnelerin görüş netliği arttıkça daha yakın görünmeleridir. Yani bir nesneyi ayrıntıları ile gördüğümüzde daha yakınmış gibi sadece kenar çizgilerini gördüğümüzde ise daha uzaktaymış gibi algılarız.

 3-Araya girme; bir nesnenin, başka bir nesnenin görülmesini kısmen engellemesidir. Böyle durumlarda öndeki nesne daha yakındaymış gibi görünür.

 4-Gölgeler; ışığın geniş pozisyonuna bağlı olarak nesnelerin bazı kısımlarının aydınlık bazı kısımlarının da dah karanlık olması derinlik algısına yol açan bir başka özelliktir.

 5-Hareket; biz hareket halindeyken, bize yakın olan nesneler ters yöne, uzakta görünenler ise aynı yöne gidiyormuş gibi görünür. Buna ek olarak, ister biz isterse nesneler hareket etsin uzaktaki nesnelerin katettikleri mesafe daha az olarak görülür.

 6-Akumudasyon; göz merceğinin şeklini bakmakta bulunduğumuz nesneyi gözün odak noktasına getirmek üzere değişmesidir. Bu değişme, göz merceğine bağlı kaslar tarafından sağlanır.

 

 Binoküler ipuçları:

 Sadece iki göz tarafından algılandığı zaman derinlik algısı açığa çıkar.    Özellikleri:

 1-Retinal farklılık; ağ tabajka farklılıkları. Herhangi bir şeyin iki gözün ağ tabakasına düşen imajlarının farklı olmamasıdır.

 2-Convenjans; çok kesin olarak saptanmamış olmaka birlikte derinlik algısına katkıda bulunacak bir diğer olay ‘convenjans’tır. Belirli bir uzaklıkta bulunan nesnelere baktığımızda her iki gözün bakış açısı biribirine paraleldir. Ancak belirli bir noktadan sonra gözler giderek birbirine yaklaşır.

 

 *5-Hareket algısı; hareketlerin algılanmasının incelenen bir olgu olmadığı düşünülebilir. Çünkü; hareket halindeki bir nesneden gelen uyarıcılar, duyu organlarımızın değişik kısımlarını uyarmaktadır. Ancak bu olay, hareket algısında önemli olmakla birlikte, hareket algısını açıklamak için ne yeterli ne de yetersizdir. Duyu organlarımız üzerinde, bir enerji olmaksızın da hareket algısı olabilir. Bu tür hareketlere ‘görünürde hareket’ denir. Sinir sistemimizin çalışmasında, hareket algısının katkıda bulunduğunu göstermektedir. Yani gerçek bir hareket algılanması, duyu organlarımızın farklı bölgelerini uyarması kadardır.

 Hareket algısı; ‘görünürde hareket’, ‘gerçekte hareket’.

 Görünürde hareket; nesnelerden gelen uyarıcıların duyu organları üzerinde hareket etmediği halidir. Yani gerçekte bir hareket olmadığı halde hareketli olarak algıladığımız birçok durum vardır. Örneğin; ‘otokinetik etki’, ‘Stroboskobik hareket’ gibi. Stroboskobik hareket; sinemada, T.V. gördüğümüz harekettir.

Otokinetik etki ise, karanlık bir odada bir ışık noktasına baktığımız zaman, bu ışık hareket ediyormuş gibi görünür.

 

  GÜDÜ:

 

 Güdü bilindiği gibi insanda, farklı hedeflere yönelik davranışlar gösterir. Örneğin; bir öğrenci doktor olmak için, bir başkası mühendis olmak için çaba gösterir. Aynı caddede yürüyen insanlardan bir kısmı lokantaya, bir kısmı sinemaya, bir kısmı alış-verişe gitmektedir.

 Bireyler arasında seçtikleri hedefe ulaşmak için gösterdikleri çaba açısından da farklılıklar vardır. Örneğin; doktor olmak isteyen iki öğrenciden birisi çok fazla çaba gösterirken diğeri daha az çalışabilir.

 Aynı bireylerin, seçtiği davranışların türünde ve ısrarlılığında da zamandan zamana farklılıklar görülür. Örneğin; aynı cadde üzerinde yürürken birgün bir lokantaya, başka bir günse sinemaya gideriz. Bazen, yemek yemek için girdiğimiz lokantanın dolu olduğunu görünce vazgeçeriz.

 Farklı bireylerin, farklı davranış alternatiflerini seçmeleri ve aynı bireyin değişik zamanlarda, değişik hedeflere yönelmesi gibi davranışlar, psikolojide ‘güdü’ kavramıyla açıklanır.

 Güdü psikolojide, bir davranışı başlatan ve bu davranışın yön, şiddet ve sürekliliğini tayin eden bir iç kuvvet olarak tanımlanmaktadır. Kolayca görülebileceği gibi güdü, organizmanın dışında değil, içinden gelen itici bir kuvvettir. Bununla birlikte güdüler, çevreden bir uyarıcı tarafından başlatılabilirler de. Örneğin; köpekten korkan birisi, ondan uzaklaşmak için güdülenecektir veya bir lokanta vitrini görünce girip bir şeyler yemek isteyebilir.

 Görüldüğü gibi bir güdünün hedefi olumlu olabileceği gibi olumsuz da olabilir. Yani bir birey, belirli bir hedefe ulaşmak için güdülenebileceği gibi bir hedeften uzaklaşmak için de güdülenebilir.

 

Tanımından da anlaşılacağı üzere, bir güdünün 3 yönü vardır:

 1-Harekete geçirme.

 2-Hareketin yönünü tayin etme.

 3-Şiddet ve ısrarlılığı belirleme.

 Harekete geçirme ve yönünü tayin etme; güdünün türü, hareketin şiddet ve ısrarlılığı ise bu güdünün kuvveti tarafından belirlenir.

 Güdüler, bireyleri belirli hedeflere yönlendiren iç kuvvetlerdir. Birey hedefine ulaştığı an, güdü tatmin olur ve davranış sona erer. Ancak bazı güdülerde, güdülü faaliyet tekrar başlar. Örneğin; susuzluk güdüsünde olduğu gibi. Susuzluk güdüsü, bireyi su elde etmek için harekete geçirir. Birey suyu içtiği zaman güdü tatmin olur ve su içme davranışı sona erer. Ancak belirli bir süre sonra susuzluk bireyi yeniden güdüleyecektir. Bu olaya ‘güdüsel döngü’ denir.

 

 Belli başlı insan güdüleri nelerdir?

 Bazı güdülerin insan türüne bazı güdülerin sadece belirli bir kültür içinde yaşayan bireylerde görülmesi, bazı güdülerin sadece belli bireylere özgü olması, tüm insanlara yönelik bir güdü listesi yapmayı olanaksız hale getirmektedir.

 Bununla beraber psikologların incelediği güdüleri iki kategoride toplamak mümkündür:

 1-Fizyolojik ihtiyaçlarla ilgili güdüler.

 2-Diğer insanlarla etkileşim halinde ortaya çıkan güdüler.

 

 Fizyolojik ihtiyaçlarla ilgili güdüler:

 Tüm canlıların yaşayabilmesi için su, hava, yemek gibi maddelere ihtiyaç vardır. Bunların yokluğu organizmada faaliyetlerin genel bir artışına neden olur. Faaliyetlerdeki bu artışa neden olan fizyolojik ihtiyaca; ‘dürtü’ denir. Ancak dürtünün belirli bir hedefi yoktur. Organizma sözkonusu fizyolojik ihtiyacı tatmin etmek için belli bir hedefe yönelik davranış içine girdiğinde o ihtiyaçla ilgili güdüden sözederiz.

 Örneğin; açlık organizmanın faaliyetinde genel bir artışa yol açar. İç salgı bezlerinde, salgı artışı olur. Bu duruma ‘açlık dürtüsü’ adı verilir. Organizma, yiyecek temin etmeye yönelik bir davranış içine girdiğinde, açlık güdüsünden sözederiz.

 Diğer insanlarla etkileşim sonucunda ortaya çıkan güdüler:

 Davranışlarımızı başlatan, yön veren ve devamlılığını sağlayan bazı güdüler, bedenimizin fizyolojik fonksiyonlarından bağımsız olarak, diğer insanlarla etkileşim boyunca gerçekleşen öğrenme yoluyla ortaya çıkarlar. Bu tür güdüleri ‘sosyal güdüler’ olarak da adlandırmak mümkündür. Örneğin; arkadaş edinme, başarılı olma, diğer insanlarla birlikte bulunma, öğrenme sonucunda ortaya çıkan güdülerdir.

 

Engellenme ve Çatışma:

 Güdülenmiş veya bir güdüden kaynaklanan davranışımız her zaman bu güdünün tatmini ile son bulmayabilir. Örneğin; aç bir insan güdülenecektir ama çeşitli nedenlerden dolayı yiyecek elde edemeyebilir.

 Engellenme terimi, bir hedefe yönelik güdülenmiş bir davranışı şu ya da bu nedenle, başarısız olma durumuna işaret etmek için kullanılır. Engellenme çoğu kez, engellenen güdünün kişi için önem derecesine bağlı olarak kızgınlık, kaygı, suçluluk gibi duyguların yaşanmasını daha ileriye gittikçe bazı davranış bozukluklarına yol açabilir.

 

 Engellenme 3 grup nedenden dolayı çıkabilir:

 

1-Çevresel etkenler; çevresel koşullar bazı durumlarda hedefe ulaşmayı güçleştirerek ya da olanaksız kılarak güdülerin tatminini engelleyebilir. Hedefe giden yolda bulunan engel fiziksel bir engel olabileceği gibi diğer insanlar, toplum veya kanun tarafından konulmuş yasaklar, kurallar olabilir.

 2-Kişinin kendinden gelen nedenler; hedefe giden yolda çevresel hiçbir etken olmadığı halde bazı durumlarda kişinin kendisinden gelen nedenlere nedenlerce hedefe ulaşmak mümkün olmayabilir. Bu nedenlerden en önemlisi; ‘yetenektir’.

Örneğin; bir kişi çok iyi ve ünlü bir futbolcu olmak için son derece güdülü olabilir. Ancak yetenekleri orta derece bir futbolcu olmasına izin vermediği taktirde bir engellenme sözkonusu olacaktır.

 3-Güdüler arası çatışma; insanlar zaman zaman çevreden veya kendilerinden gelen nedenlerle engellenmek durumu yaşamakla birlikte engellenmenin en önemli kaynağı güdüler arası çatışmalardır. Yani bir güdünün tatmin edilmesinin diğerinin tatmin edilmesini engellemesidir.

 

 Güdüler arası çatışma 3 değişik türde olabilir:

(1)Yaklaşma çatışması, (2)Kaçınma çatışması, (3)Yaklaşma-kaçınma çatışması.

 Yaklaşma çatışmasında genellikle kişi için olumlu değer taşıyan 2 hedef sözkonusudur. Ancak bu hedeflerden birine ulaşılması kaçınılmaz olarak diğerine ulaşmayı engellemektedir. Örneğin; aynı anda hem filmi hem debir arkadaş toplantısına katılmak isteyen kişinin durumunda olduğu gibi.

 Kaçınma çatışmasında ise kişinin uzaklaştırmak istediği iki hedef sözkonusudur. Ancak bu iki hedeften bir tanesi tercih edilmek durumundadır. Örneğin; bir kişinin ya hiç sevmediğ bir işte çalışmayı ya da işsiz ve parasız kalmayı göze alması durumunda olduğu gibi.

 Yaklaşma-kaçınma çatışmasında ise kişi için bir olumlu bir de kaçınmak istediği bir hedef sözkonusudur. Örneğin; dondurmayı çok seven bir kişinin, dondurmaya alerjisinin olması gibi.

 Her 3 tür güdü çatışmasında da çatışma yaşayan kişi, bu çatışmayı hedeflerden bir tanesini seçerek çözümleyecektir. Ancak iki hedefin de kişi için önem derecesi arttıkça, çatışma daha uzun sürecek ve buna bağlı olarak da başta saydığımız kaygı, öfke, suçluluk duygusu, saldırganlık gibi duygular ortaya çıkacaktır.

SOSYOLOJİ TARİHİ-1

Pazar, 04 Ekim 2009

 

 Sosyal düşüncenin tarihi, çok eskilere dayanmaktadır. İnsanı anlamak için sosyal hayata değinmek gerekir. İnsan, düşünme ve sosyal hayat kavramları arasında sıkı bir bağ kurmuştur. Sosyal sorunlarla ilgili olarak insanlar, binlerce yıldan beri bir takım görüşler ileri sürmüşlerdir.

 Sosyal sorunlar bizim dışımızdadır. Biz istesek de istemesek de sosyal sorunların etkisi altında kalırız. Nerede insan varsa, orada sosyal hayat vardır. Sosyal hayat hakkında ileri sürülen fikirlere; ‘sosyal düşünce’ denir.

 Sosyal hayattaki sorunlar, hiç de kolay değildir. Birey olarak toplumda, kendi hayatımızı yaşarız. Her birey, aile içinde doğar ve sosyal hayata adımını orada atar. Her insanın sosyal hayat hakkındaki fikirleri, farkında olmadan bize de yerleşir. Örneğin; adetler, gelenekler, görenekler vs. Herkesin bir ana dili vardır, bazıları bunu daha iyi, bazıları da daha kötü konuşur. Dil, bireyin yaşadığı ortamla ilgilidir.

 Sosyal hayatı anlamak, nesneleri keşfetmek başka şey, sosyal hayatı yaşamak başka şeydir.

 Sosyal düşüncenin tarihi, insanın düşünce tarihi kadar eskidir. Felsefenin başlangıcından itibaren insanlar çeşitli sorular sormuşlardır. Bu düşünce ve fikirler sosyolojiyi başlatmışlardır.

 Bugünkü bilim, tümevarım yöntemini kullanırken, filozoflar tümdengelim yöntemini kullanmışlardır.

 Filozoflar, varolan şu alemi anlamaya çalışmışlardır. Kainatı anlamakta; tanrı, evren, insan başlıca sorunları olmuştur. Sonuçta filozoflar, insanla ilgili problemleri çözmek için sosyal hayatı da ele almışlardır.

 Filozofun, düşünce sisteminin başına koyduğu hakikatlerle, sonuna koyduğu hakikatlerin tutarlı olması gerekir.

 

 İlk prensipleràdüşünceleràson hakikatler

 —————-                          ————-}Filozofik sistem

    Temel                                     Sonuç

 

 Felsefe de bir devamlılık vardır. Ancak, bütün filozofların söyledikleri birbirinden farklıdır. Çünkü bütün filozoflar, aynı temellerden başlar, farklı hakikatlere varırlar.

 Leibniz’e göre her şey bir monad’dır. Her monadın dış aleme açılmış bir penceresi vardır. Her monad, penceresinden dış alemi seyreder. Yani insan, kendi görüş açısından dış alemi görmektedir.

 Böylece filozoflar da kendi pencerelerinden gördüğü ve doğru olarak kabul ettiği prensipleri, sistemlerinin başına yerleştirmiş, sonuç olarak gördükleri hakikatleri de kabul etmek zorunda kalmışlardır.

 Her felsefi sistemin bir başı ve sonu vardır. Bütün filozofların, sosyal hayat ile ilgili söylemiş oldukları da yine felsefi sisteme göre değerlendirilmek durumundadır.

 

 PLATON (M.Ö.427-347):

 

 Platon, sosyal düşüncesini ‘cumhuriyet’ üzerine kurmaya çalışırken, bugünkünden çok farklı bir devlet idaresi ileri sürmüştür. Onun felsefi sistemi, insanı oluşturan kavramlar üzerine oturmuştur. Bu kavramların başında da ‘erdem’ kavramını görmekteyiz. Platon erdemi, iyinin ve adaletin oluşturduğu bir muhtevaya oturtmak istemiştir.

 Ona göre iki alem vardır:

 1-Gerçek alem; idealar alemi.

 2-İçinde yaşadığımız; gölgeler alemi.

 Esas olan idedir. Fedakarlığın, iyiliğin ve şefkatin idesidir. Her şeyin bir idesi vardır. Mesela tüm güzellikler, güzel eserler, ‘güzellik ideası’nın bir tezahürüdür / yansımasıdır.

 Platon’a göre genel fikirlerimiz ve kavramlar, idelerin fikir dünyamızdaki izdüşümleridir. Gerçek varolanlar; idelerdir. Örneğin biz, hareketi idea olarak göremeyiz. Gördüğümüz, hareket eden tek tek nesnelerdir. Bu hareket eden şeyler, hareket idesinin birer izdüşümleridir.

 Platon’un, bu söylediklerini şematize edersek:

 


 Yaşadığımız alem:   Zihinsel alem:           İdealar alemi:

 -Gölgeler alemi        ‘Güzellik’kavramı    ‘Güzellik ideası’

 -Güzel davranış

 -Güzel eşya

 -Güzel insan

 

 Bu hakiki varlıklar, zihin alemimize kavramlar olarak tezahür ediyor. Biz yaşadığımız tüm olaylara buna göre ad takıyoruz.

 İdeler alemindeki güzel, ezeli ve ebedidir. Değişmez ve mutlaktır. Herkes için güzeldir.

 Platon, felsefi sistemi içinde insanın manevi değerlerini de temellendirmek istemiştir.

 Ona göre ‘erdem’, üç büyük insani yetenek; zeka, duyarlılık, irade ve bunların meydana getirdiği ‘adalet’le açıklanabilir. Kısaca erdem; adalettir.

 Adalet ise; zeka, duyarlılık ve iradeden meydana gelir. Erdemli insan; zekasını, duyarlılığını ve iradesini kullanan insandır. Zeka sahibi insan doğru düşündüğü sürece, erdemli ve adaletli olacaktır.

 İradenin erdemli ve adaletli hali; cesarettir. Duyarlılık ise, ölçülü olmayla anlam kazanır. Platon bu düşüncelerini, devlete uygular. Ona göre adil devlet için, insanları terbiye etmek şarttır. Terbiye, devlet tarafından gerçekleştirilir.

 Devlet, adaleti gerçekleştirmenin aracıdır.

 Platon, devleti üç tabakada düşünür:

 1-Zeka işleri – icra organları (yasama, yürütme, yargı); yöneticiler.

 2-İrade organları (askerler, muharip zümre); koruyucular.

 3-Tüccarlar, zanaatkarlar, esnaf ve çiftçiler; üreticiler.

 

 ARİSTOTELES :

 

 Platon’a nazaran daha gerçekçi bir filozoftur. Mümkün olduğu kadar araştırmalarında, deney ve gözlem metodunu kullanmıştır. Ortaçağda otorite olarak kabul edilen Aristoteles, gerek Batı düşüncesine gerekse İslam düşüncesine etkilemiş bir filozoftur.

 Klasik mantığın kurucusu kabul edilen Aristoteles, ‘Organon’ adlı eserinde, varlığa yüklenen yüklemin konularını, kategoriler adı altında toplamıştır.

 Kavramlar, tanım, tanım çeşitleri, hüküm, önermeler, kıyas ve kıyas çeşitleri konusunda bu eserinde yenilikler getirmiştir.

 Konuşma diliyle çok yakından ilgili olan, klasik mantık çalışmaları onun felsefi sistemini çok etkilemiştir.

 Platon’da eşyalar ile ideler arasındaki ilişkiler açık ve seçik olarak görülemiyordu. Aristoteles’e göre ideler olsa olsa eşyanın formu/şekli olabilir. Ona göre gerçekten varolan ne idedir ne maddedir ne de harekettir; bunların hepsidir.

 Varlık = cevher + ide + madde + harekettir.

 Ona göre varlık, somut gerçekliktir ve bir eserin meydana gelmesi için 4 şartın olması gerekir:

 1-Maddi sebebin olması; örneğin bir heykel yapmak için önce onun maddesinin yani mermerinin olması gerekir.

 2-Formel sebebin olması; zihinde ne olması gerektiğine dair bir tasarımının olması gerekir.

 3-Failin olması; eseri yapacak bir failin ya da bir enerjinin olması gerekir.

 4-O işin amacının olması lazım; o iş hangi amaç için yapılacak, bunun bilinmesi gerekiyor.

 

 Sekiz ciltten oluşan ‘Politika’ adlı eseri, sosyal düşüncenin gelişmesinde büyük etkisi olmuştur. Bu eser 158 şehir devletinin tümevarım tekniği ile incelenmesinden meydana gelmiştir. Aynı zamanda bu şehir devletlerini karşılaştırmalı olarak da incelemiştir. Politika devlet adamları için uzun süre bir klavuz olarak kalmıştır.

 Önce kısımlara sonra bütüne bakan Aristoteles’e göre her sosyal birimin bir gayesi vardır. Bu gaye iyiye ve faydaya yöneliktir yani muhakkak işe yarayan bir faaliyettir.

 Örneğin, Aristoteles’in aile hakkındaki görüşleri şöyledir:

 “Aile, insanın günlük ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuştur. Ailenin parçaları; bireyleridir. Aile; aralarında kan bağı bulunan fertlerle, kölelerden oluşur. Ona göre aile içinde üç çeşit ilişki vardır:

 1-Efendi-köle, 2-Karı-koca, 3-Baba ile çocuklar arasındaki ilişkiler.

 Bu kısımların her biri bir gaye ile bir araya gelmiş yani bir iş yapmaya, bir hizmete yöneliktir.

 Sonuç olarak aile; mal, mülk edinmek, aile fertleri ile karşılıklı dayanışmayı sağlamak amacıyla kurulmuş küçük bir cemaattir.

 Devlet ise siyasi bir cemaattir. Ona göre devlet, günlük ihtiyaçların ötesinde müşterek bir gaye için birçok ailenin birleşmesinden köyler meydana gelir. Bu köylerde kendi kendine yetecek mükemmel ve büyük bir cemaat halinde birleşince devlet meydana gelir.

 Devlet, hayatın yalın ihtiyaçlarından doğar ve insanların daha güvenli, daha mesut bir hayat yaşamalarını gerçekleştirmek için devam eder.

 Aristoteles’in bir başka tezi de “bütün, parçaların toplamından fazla bir şeydir”.

 Bütün içinde bulunan kısımlar ve bu kısımları, bir gaye etrafında toplayan temel amaç hesaba katılırsa, bütünün içinde kısımlarının toplamından fazla bir şey daha olacaktır ki, oda bütünün kendine özgü gayesidir. Bu gaye sadece bütüne aittir.

 Ayrıca bütün kısımlardan önce gelir. Yani bütün olmasaydı, kısımların bir arada bulunması mümkün olmayacaktı. Bütün, kısımların taşıyıcısıdır.

 Bu görüş Almanya’da doğup gelişen İdealist felsefenin esasını teşkil eder. Bu görüşe ‘orforizm kategorisi’ adı verilir. Bedenin kısımlarını toplayıp bir araya getirmekle, bedeni bir vücut haline getirmek mümkün değildir.

 Aristoteles düşüncesinde esas gaye hep devlet olmuştur. Ona göre devleti ayakta tutan şey, karşılıklı yardımlaşma prensibidir. Bu ise insanın erdemine dayanmaktadır.

 Ona göre erdem; ruhun iyi halde bulunmasıdır. Devlet içinse, en iyi şey tam birliktir.

 Aristoteles, sosyal düşüncenin gelişiminde bütün fikirlerin hazırlayıcısı olmuştur. Örneğin cemaat görüşü, işe yönelik faaliyet anlayışı, 19.yy. Alman sosyologlarından F. Tönnies’i, 1887’de yazdığı “Cemaat ve Cemiyet” adlı eserine büyük etki yapmıştır.

 

 İlkçağda, sosyal düşüncenin gelişimi ile ilgili fikirlerin temelini, ‘devlet’ idesinin oluşturduğunu görüyoruz. Devlet hem düşüncenin temelini hem de hedefini kapsamaktadır.

 Sosyal düzenin şekillendirilişinde ise davranışların disiplini ile uğraşılırken, çalışmalar ve düşüncelerin merkezini ‘İnsan’ kavramı oluşturmaktadır. Akla gelen erdem de hak ve hakkaniyet, ahlak ve ahlakiyat gibi meziyetler gaye edinilmiştir.

 Ortaçağ sosyal düşüncesine, Platon ve Aristoteles düşüncelerinin yansımış olduğunu görüyoruz.

 Bu görüşlere hristiyanlığın prensipleri de eklenerek, sosyal düşünceler yeni bir şekle sokulmuştur.

 Ortaçağ, hristiyanlığın etkisinde geçmiş bir devirdir. Dinin büyük baskısı altında sosyal düzen tanzim edilmeye çalışılmıştır.

 Önceleri hristiyanlık yalnızca ahlaki özelliklere yani sevgi, kardeşlik, yardımseverlik gibi prensiplere dayanmaktaydı. Hukuki, siyasi ve idari mevzulara yer verilmemişti. Her ne kadar İncil insanların eşitliği üzerinde duruyorsa da köleliği yine bir müessese olarak kabul ediyordu. Efendilerin kölelerine daha şefkatli olmaları, kölelerin de efendilerine karşı daha sabırlı ve itaatkar olmaları öğütleniyordu.

 İlahi düşüncenin insan düşüncesi ile idrak edilmesi mümkün değildir. İlahi irade ispat edilemez. Sadece ona inanılır. İman ve inançla onun kabul edilmesi şarttır.  Devlet, adeta ilahi iradenin yeryüzündeki bir izdüşümüdür. Her fert hem tam bir dindar hem de iyi bir vatandaş olmak zorundaydı.

 Kilise, devletin üstünde, devletten de bağımsız bir otoriteydi.

 Kilise àdevlet àbirey (vatandaş)

 Burada adeta Platon’un ‘ideal devlet’i, kilisenin ilahi düzeni ile güçlendirilmiştir. Platon, gerçek deletin ideler alemine ait olan ‘ideal devlet’ olduğunu, içinde yaşadığımız devletin ise onun bir izdüşümü olduğunu söylemiştir.

 Ortaçağ Platon’un bu modelini benimsemişti. Bu modele hristiyanlık prensiplerini ve dinin otoritesini katarak yeni formüller ileri sürülmüştür. Bu formüllerin temel prensibi düşünceyi, devletin rolünü, kilisenin otoritesine bağımlı kalarak görevlerin yürütülmesidir. Bir yerde hakiki devlet, kilise oluyordu. Çünkü kilisenin temsil ettiği nizam; ilahi nizamdır.

 

 SAİNT AUGUSTİNUS (M.S. 354 – 430):

 

 Sosyal düşüncesinde, dini otoriteyi hakim kılmak isteyen bir Platoncu olarak kabul edilir. Ona göre iyi ve en iyi, tanrının emretmiş olduğudur. Bunların münakaşa edilmesi dahi büyük cezalar verilmesini gerektiren davranışlar olarak görür.

 Ona göre, her şeyi iyi olduğu için değil de tanrı emretmiş olduğu için yapmalıyız.

 Bu görüş büyük ölçüde devleti, kıymetinden mahrumetmiş durumdadır. Buna göre rahipler, tanrının gölgesidir. Onlara karşı gelmek, bir yerde tanrıya karşı gelmektir.

 Bu görüşlerin temel amacı devleti iyi bir dine bağlı, kişiler cemaati haline getirmektedir. Bu devlet, bir ‘tanrı devleti’dir.

 Bu yaklaşım giderek yumuşamaya, özellikle de 12. ve 13. yy’da değişmeye başlamıştır.

 

  SAİNT THOMAS (M.S. 1226 – 1274) :

 

 Aristoteles fiziğini ve metafiziğini Batı dünyasına ve hristiyanlığa tanıtmak ve yaymak amacını gütmüştür.

 Thomas’a göre maddeyi şekillendiren formel varlıktır. Aralarındaki fark, maddenin potansiyel halde, formun ise eylem halinde yani kinetik halde bulunmasıdır. Yani madde form ile ortaya çıkar.

 Thomas, üç tür düzen ve mahiyet kabul etmiştir:

 1- Akıl; idare eden güç olarak kendini gösterir.

 2- Tabii nizam; akıl sayesinde öğrenilebilir.

 3- Sosyal düzen; bu insan aklının bir icadıdır. Tabii kanunların özel bir uygulaması halindedir.

 Onun sosyal düzen olarak kastettiği, devlet düzenidir. Ona göre devlete itaat kesin şarttır. Ancak devlet nizamında, ilahi nizama aykırı bir iş olursa, o vakit bu kurallara uyma zorunluluğu ortadan kalkar. Devlet, insana ait ihtiyaçların tatmini için tabii ve zaruri olan bir varlıktır. İnsanın sosyal tabiatından çıkmış olup, insanların menfaatini temin etmek vazifesiyle yükümlüdür.

 İlahi nizam, insanların sakin ve sessizce bu iradeye bağlanmalarını emreder. Ancak Thomas’a göre bu derece katı ve sert emirler devlet nizamında aranmaz. İçinda yaşadığımız devlet nizamı tenkit edilebilir, eleştirilebilir. Gerçi bu sosyal nizamda tanrının eseridir ama bu devlet nizamı içinde, insanın iradesi vardır.

 Ona göre tanrı, devlet nizamına kimin hakim olacağını önceden tayin etmiştir. Bu nedenle baştaki kişi, tanrının gölgesi değildir ve değiştirilebilir de.

 S.Thomas ve arkadaşları, o devirde bu fikirleri ileri sürme cesaretini göstermişlerdir. Bu cesaret, sosyal düşünce tarihinde büyük bir adım olarak kabul edilmektedir. Ancak yine de topluma karşı devleti ön planda tutmuşlardır.

 

 İBN-İ HALDUN (1334 – 1406) :

 

 Tunus’da doğmuş, Kahire’de ölmüştür.

 Haldun’a göre sosyal hayat insanlar için bir zorunluluktur. Tek başına tüm ihtiyaçlarını yerine getiremeyeceğini ya da çok uzun zaman uğraşması gerektiğinden sözeder. Ona göre fert, muhtaç olduğu gıdayı temin etmekten acizdir. Aynı zamanda her birey, kendini koruyabilmek için kendi cinsinden olan fertlerden yardım almaya mecburdur.

 Haldun, ihtiyaçlardan doğan sosyal hayatın sonunda kaçınılmaz olarak cemiyetten sözeder. Devlet, hükümet, kültür, medeniyet örf ve adetler, kavim ve göçebe hayat, yerleşik şehir hayatı gibi sosyal konularla ilgilenmiştir.

 Cemiyet hayatını ve kavramını, bugünkü modern sosyolojik görüşlere yakın fikirlerle ele almıştır. Devlet ve otoritesi meselelerine temas etmiştir. Sosyal düşüncenin değişmesinde gözleme önem vermiştir. İlk defa cemiyet ve devlet ayrımı yapan düşünürdür. Cemiyet çeşitlerini de incelemiştir.

 Ona göre insanlar sosyal bir hayat yaşamak için bir araya gelmeye ve birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermeye muhtaç ve mecburdurlar. Aksi halde varlıklarını sürdürmeleri olanaksızdır.

 Haldun, hayatıdevam ettirme yani yaşama ihtiyaçlarından, yardımlaşmaya ve oradan da korunma ihtiyacına geçerek, devletin varlığına değinmiştir.

 Devletin içyapısını incelemiştir, irade çeşitlerini analiz etmiş, şehirleri incelemiş hatta ‘şehir sosyolojisi’nin ilk adımlarını atmıştır.

 Ayrıca hüner ve zanaat çeşitleri hakkında dafikirler öne sürmüş, muhtelif mesleklerden bahsetmiştir. Bir bakıma ‘meslek sosyolojisi’ne de değinmiştir diyebiliriz.

 Çiftçilik, yapı sanatı, marangozluk, dokumacılık, terzilik, tıp, ebelik, şarkıcılık ve musikinin bir meslek ve sanat olduğununa dair bugün de bize ışık tutan ilginç düşünceleri olmuştur.

 Mukaddime’ adlı eserinde uzunca bir bölümünü şehirlere ayırmış, şehirleri anlatmış ve şehir hayatını açıklamıştır. Bu bakımdan kendisi şehir sosyolojisinin kurucuları arasında gösterilir.

                                        ../..

FELSEFİ ANTROPOLOJİ-2

Perşembe, 06 Ağustos 2009

  

    ARNOLD GEHLEN : (Biyolojik teori)

 

 Gehlen’in Scheler’e karşı olduğu nokta, metafizik yanıdır. Onun dayandığı yer; eylemdir.

 Gehlen göre; insanı ruh ve beden ikiliğinde ele alan görüşleri ve bir de metafiziği yenmek gerekiyor.

 Ona göre insanla ilgili iki hipotez var:

1-İnsan bir bütün olarak, tek bir bilim konusu olabilir.

2-İnsan kendi içinde bir bütündür.

    Bu bilimin adı felsefi antropoloji olacaktır. Yöntemi de biyolojik yöntem olacaktır. Gehlen’in istediği antropoloji, ampirik bir antropoloji. Gehlen’in temelde aldığı birim; eylem.

 Bu ampirik antropolojinin 3 temel kavramı vardır:

 Eylem; gerçekliğin önceden görülecek ve planlanarak değiştirilmesi.

 Kültür; bu şekilde yapılan değiştirmelerin toplamı, tamamı.

 İnsan topluluğu; kültürün çıktığı yer.

 Gehlen, insan, eylem ve kültürlerini araştırırken neden sonuç ilişkisinden, metafiziğe götüreceğini sandığından özellikle kaçınıyor.

 Gehlen, Scheler’den iki şey alıyor; insan-hayvan karşılaştırnası ve dünyaya açık olma.

 Gehlen’in insan anlayışı, ‘Darwinci evrim anlayışı’na dayanır. İnsan önce dik yürümeye başlamış sonra beyin büyümüş, gelişmeye başlamış çünkü, elleri serbest kalmıştır.

 İnsan, hayvana göre özelleşmemiş bir varlık, bundan dolayı da daha zeki bir varlık. Özelleşmemesi, bir sürü şeyi kendisi yapması, yaratması demek. Bu da zekayı geliştiren bir fonksiyondur.

 Öte yandan insan, hayvana göre gecikmeye uğramıştır. İnsan tamamlanmadan doğan bir varlıktır. İnsanın her dönemi, gençlik, ihtiyarlık hayvana göre gecikmeye uğramıştır. Hayvana oranla insan, bir eksiklikler bütünü.

 

Gehlen, zekaya dayanan eylemi ikiye ayırıyor:

 *Amaç olan eylemler,

 *Araç olan eylemler.

 Amaç eylemler; içinde doğrudan doğruya bir tatmini, hazzı kendisiyle birlikte getiren eylemler.

 Oysa araç eylemler; başka eylemler için yapılıyorlar. Amaç eylemler sadece kendileri için yapılıyorlar. Araç eylemler, olguların kurulmasına yarayan eylemlerdir.

 Bunlar birbirine dönüşebilirler.

 Rasyonelleşme; amaç eylemlerin araç eylemlere dönüşmesine Gehlen, rasyonelleşme diyor. Ona göre amaç eylemler özünde irrasyonel eylemlerdir.

 Rasyonel eylemler şu şekillerde ortaya çıkıyor:

 1-İrrasyonel olan eylemlerin rasyonelleşmesi, amaç haline gelmesi.

 2-Politikalaşma; dilbilim, arkeoloji…gibi bilimlerin devletin hizmetine verilmesi, devlet politikasının dışında kalmaması.

 3-Rasyonelleşme; ticarileşme, örneğin spor etkinliklerinin sonunda ticarete dönüşmesi. Sporun ranta dönüşmesiyle, sağlık için yapılmaktan çıkıp çıkarlara hizmet etmeye başlaması.

 

 İçgüdü sorunu:

 İnsanda instinkt davranışlar var mıdır?  Sorusuna Gehlen, “insanda hemen hemen hiçbir güdü yoktur. Olsa olsa insanda doğuştan olan heyecanlar bulabiliriz” der.

 Kendi çocuğu olmayan bir çocuğu ağlarken gören anne, ona göre sadece heyecanlanır.

 Gehlen’e göre zeka ile içgüdü ters orantılıdır. Hayvanın içgüdüsü fazla olduğundan zekası azdır. İnsanın içgüdüsü az olduğundan zekası fazladır.

 

 Dil, idrak, algı sorunu:

 Gehlen’e göre, insanın hayvana oranla alabildiğine bir algılama alanı vardır. Çünkü hayvan, içgüdüye sahip bu nedenle algılaması sınırlı. İçgüdüsü hayvanı uyardığından güven içinde. Oysa insanın içgüdüsü olmadığından tehlikelerle karşı karşıya. İnsanların hukuk kuralları olsa da yasaya rağmen suç işlenebilir.

 İnsanın algı alanı çok geniş olduğundan bir ‘algı seli’ içinde.

 İnsan bu algı selinden nasıl kurtulur? Bunun için Gehlen, insan eylemlerine bakıyor:

 1-Oyun; çocuk belli bir yaşa geldiğinde, nesnelerin belli başlı özelliklerini ayırt etmeye başlıyor. Madeni bir şey gördüğünde onun ağırlığını ölçüyor. Böylece algı seli bir düzene sokulmuş olur.

 2-Oynayarak ilişki; örneğin bazı şeyleri yere bıraktığında artık ne olacağını biliyor. Bazı şeylerin kırılacağını bazılarının kırılmayacağını anlıyor.

 3-Gözün işlevi; giderek dokunma duyusunun işlevi azalırken gözün işlevi artıyor. Dokunmasına gerek kalmadan sadece o şeyi görmesiyle ne olacağını anlıyor. Bu da algı selinin yükünü oldukça azaltıyor.

 4-Dil; gözün görme işlevini de azaltıyor. Sözcüklerle ne olacağını, dille düşünerek tasarımını çıkarabiliyoruz.

 Dil, algı selini hepsinden fazla azaltıyor.

 

 İnsan ve teknik:

 Teknik, insanın özelleşmemişliğini, organ eksikliğini gideriyor. Gehlen bunu da tekniğin 3 ilkesiyle açıklıyor:

 1-Teknik aletler; bulunmayan organların yerini tutuyor. Kanatlarımız yok ama uçabiliyoruz.

 2-Teknik araçlar; işimizi azalttığından organlarımızın gücünü artırıyor.

 3-Organlarımızı aşma ilkesi; çıplak gözle göremediğimizi, teleskop, mikroskopla görebiliyoruz. Yine telefonda böyle.

 Teknik sınırsız değil, sınırlıdır. Örneğin otomobil, son elli yıl içinde son sınırına ulaşmıştır.

 Gehlen’e göre felsefe de insanın yükünü azaltmaktadır. İnsanın kendisini daha iyi tanımasına yardımcı olarak.

 Aslında Gehlen’e göre ne teknik ne de felsefe insanı hayatın zahmetlerinden kurtarmaz.

 Gehlen, ampirik bir yolda yürürken, metafiziğe düşmekten kaçınırken, metafiziğin sınırına geliyor.

 Birdenbire biyolojik yöntemin, hayatın bilinmeisine hayatın elverişli olup olmadığını soruyor ve şu sonuca ulaşıyor:

“Hayat, bilinmeye elverişli değil onu yaşamak gerek”. Bu ifade düpedüz metafiziktir.

 

  Ruh sorunu:

 

 İnsan ilgili ihtiyacını doyurmak için eyleme geçer. Bu doyurulmadan sonra ihtiyaçlar görünmez olurlar. Bunlar uyku durumunda saklıdırlar. Eyleme kadar gidemeyen ihtiyaçlar, insanın iç dünyasını oluştururlar. Ruh dediğimiz şey, metafizik değil işte bu iç dünyadır. Böylece dualizmin olmadığını gösteriyor.

 

 

 ERNST CASSİRER: (Kültür Antropolojisi)

 

 İnsan nedir?

 

 İnsan dolaysız gereksinmeleri ve kullanımsal çıkarları için fiziksel çevresine bağımlıdır. Kendisini çevresindeki dünyanın koşullarına sürekli olarak uyarlamazsa yaşayamaz. Ama insan, kültürü geliştikçe karşımıza insan yaşamının karşıt bir yönelişi çıkıyor. İnsan bilinçliliği ile ilgili ilk düşüncelerde bu dışadönük görüşe katılan ve onu tamamlayan içedönük bir yaşam görüşü buluyoruz. İnsan kültürünün gelişimini bu başlangıçlardan daha ileriye doğru izlediğimizde, içedönük görüşün gittikçe öne doğru çıktığını görüyoruz.

 İçebakış yani duyguların, heyecanların, algıların, düşüncelerin doğrudan doğruya bilinçliliği olmaksızın insan ruhbiliminin alanını tamamlayamayız. Yine de yalnız bu yöntemi izlemekle insan doğasına ilişkin kuşatıcı bir görüşe hiçbir zaman varamayacağımız onaylanmalıdır.

 İçebakış bize ancak insan yaşamının bireysel deneylerimizle kavranabilen küçük bir bölümünü açıklar. Hiçbir zaman tüm insan olayları alanını kuşatamaz.

 İnsan sürekli olarak kendisini araştıran bir yaratık. Varoluşunun her anında, varoluşunun koşullarını incelemesi ve denetlemesi gereken bir yaratık.

 İnsanın özü dış koşullara değil, yalnızca kendisine verdiği değere dayanır. Zenginlik, toplumsal ayrıcalık, sağlık tüm bunlar önemsizdirler. Tek başına öem taşıyan şey, ruhun içsel tutumudur. Bu içsel etkiyi hiç kimse etkileyemez.

 Kendi kendisiyle, tanrısıyla uyum içinde yaşayan insan, evrenle de uyum içindedir. Çünkü evrensel düzen de, kişisel düzen de ortak bir temel ilkenin ayrı anlatım ve dışlaşmalarından başka bir şey değildirler. İnsan doğal eleştirisi, yargılama ve algılama gücünü kanıtlar ve kendisiyle evren arasındaki ilişkide öncü rolünü evrenin değil, kendisinin gördüğünü kavrar.

 İnsanın işlevsel çevresi yalnız niceliksel bakımdan genişlemekle kalmaz, niteliksel bir değişmeye de uğrar. İnsan kendisini çevreye uydurmak için yeni bir yöntem bulmuştur. Hayvan türleri arasında, rastlanan alıcı ve etkileyici dizgeler yanında insanda simgesel dizge olarak betimleyebileceğimiz bir üçüncü halka buluyoruz. Bu yeni halka insan yaşamının tümünü değiştirir.

 İnsan kendi başarılarından kaçamaz. Kendi yaşamının koşullarını benimsemekten başka bir şey yapamaz. İnsan yalnız fiziksel bir evrende değil, bir simgesel evrende de yaşamaktadır. Dil, din, mitos, sanat bu evrenin parçalarıdırlar.

 İnsanın simgesel etkinliği geliştikçe, fiziksel gerçeklik bu gelişmeye oranla art alanda kalır gibi görünür. İnsan nesnelerin kendileriyle uğraşacak yerde bir anlamda sürekli olarak kendi kendisiyle konuşmaktadır. Kendisini dilsel biçimler, sanatsal imgeler, mitolojik simgeler veya dinsel törenler içine öylesine kapanmıştır ki, bu yapay ortam araya girmeden hiçbir şeyi görüp bilemez.

 İnsan eylemsel alanda bile katı bir olgular dünyasında veya doğrudan doğruya gereksinme ve isteklerine göre yaşamaz. Tersine imgesel duyguların umut ve korkuların, yanılgı ve yanılsamaların, kuruntu ve düşlerin ortasında yaşar.

 

“İnsan simgeleştiren bir hayvandır”.

 

 Simgesel düşünce ile simgesel eylemin insan yaşamının özyapısal özellikleri olduğu ve insan kültürünün tüm gelişiminin bu koşullara dayandığı yadsınamaz.

 Simgesel imgelem ve anlığı, yalnızca insan geliştirmiştir. İnsan, el-kol devinimlerini yerlerine koyacak sözcüklere sahip olur olmaz bıraktı.

 Simgecilik ilkesi, insanın kültür dünyasına girişini sağlayan büyülü bir sözcüktür.

 İnsanın her şeyi simgeleştirmesi en büyük ayrıcalıklarındandır. Hayvanlar, bir gelişme gösteremezler. Çünkü, bir simgeler dizgesinde yoksundurlar.

 İnsanın doğal süre durumunu yenip, ona yeni bir yetenek, insan evrenini sürekli bir yeniden biçimlendirme yeteneği bağışlayan simgesel düşüncedir.

 Cassirer’e göre simgesel biçimler felsefesi şu varsayımla başlıyor; insanın özüne, doğasına ilişkin herhangi bir tanım varsa bu tanım tözsel değil, ancak işlevsel bir tanım olarak anlaşılabilir. İnsanı ne metafiziksel özünü oluşturan doğuştan bir ilke ile ne de deneysel bir gözlemle araştırılabilecek herhangi doğal bir yeti veya içgüdü aracılığıyla tanımlayabiliriz. İnsanın göze çarpan karakteristiği, metafiziksel yanı değil, yaptığı iştir.

 İnsanlık halkasını tanımlayıp belirleyen bu iş, insan etkinliklerinin bir dizgesidir. İnsan felsefesi, bu insansal etkinliklerin temel yapısını kavramamıza ve aynı zamanda onları bir bütün olarak anlamamıza yardımcı olacak bir felsefedir.

 Burada olgular biçimlere indirgenmiştir ve bu biçimlerin kendilerinin, içsel bir varlığa sahip oldukları varsayılır. Burada insanın, tözsel birliğini kanıtlamak gibi bir yükümlülüğümüz yoktur. İnsan artık kendi başına varolan ve kendi başına bilinmesi gereken basit bir töz olarak düşünülmez. Onun birliği işlevsel bir birlik olarak algılanır. Böyle bir birlik, kendiliğinden oluştuğu çeşitli öğelerin ayrı cinstenliğini önceden varsayar.

 Dil, sanat, mitos, din, bilim; bu daha yüksek toplum biçiminin yani insansal toplum biçiminin kurucu koşullarıdır.

 Onlar organik doğada rastladığımız toplumsal yaşam biçimlerini yeni bir duruma yani toplumsal bilinçliliğe dönüştüren araçlardır.

 İnsan bu toplumsal yaşam ortamı olmaksızın kendini bulup, kendi bireyselliğinin bilincine varamaz.

 Hayvanlar gibi insanlar da toplumun kurallarına boyun eğer ama onun buna ek olarak toplumsal yaşamın biçimlerini oluşturmada ve değiştirmede etkin bir payı ve etkin bir gücü vardır.

 İnsan kendi yaşamını dile getirmeksizin sürdüremez. İşte bu dile getirmenin çeşitli biçimleri, yeni bir alan oluşturur. Onların kendilerine özgü bir yaşamları, kendisiyle insanın bireysel ve gelip geçici varoluşunu sürdürdükleri, bir tür ölümsüzlükleri vardır.

 Tüm insan etkinliklerinde, çeşitli biçimlerde betimlenebilecek olan temel bir kutuplaşmaya rastlıyoruz. Denkleştirme ve evrim yani belirli ve dingin yaşam biçimlerine götüren bir eğilimle bu katı.. kıracak bir başka eğilim arasındaki bir gerilimden sözedebiliriz.

 Gelenek-yenilik arasında dinmeyen bir savaş vardır. Bu ikililiğe kültürel yaşamın bütün alanlarında rastlayabiliriz. Bir bütün olarak ele alındığında insan kültürü, insanın gittikçe gelişen, kendini özgürleştirme süreci diye betimlenebilir. Dil, sanat, bilim, din… bu süreçteki çeşitli evrelerdir. Herbiri önümüzde yeni bir çevre açıp bize insanlığın yeni bir yönünü gösterir.

 

 TAKIYEDDİN MENGÜŞOĞLU: (Eleştirel antropoloji)

 

 Mengüşoğlu’na göre, insan için bilgi ortaya koymada bu teorilerin hiçbiri dikkate alınmamalıdır.

 Ona göre Cassirer’in kültür antropolojisi, bir felsefi antropoloji değil, tarih felsefesidir.

 Ona göre insan, öncelikle bölünmez bir bütündür. Onu parçalayarak ele alan hiçbir teori dikkate alınmamalıdır. Bir kere Mengüşoğlu, metafiziğe baştan karşı. Geist gibi bir ilkeden yola çıkarak, insan bütünlüğünü ortaya koymak yanlış bir yoldur.

 Mengüşoğlu, kendi antroplojisinin çıkış noktası olarak Kant’ı gösterir.

Felsefi antroploljinin kuruculuğunun başlangıcı olarak da, Kant’ı görür.

Kant’’ın üç sorusu var:

1-Neyi bilebilirim?

2-Ne yapmam gerekir?

3-Ne umut edebilirim?

Mengüşoğlu’na göre bu üç soruyu “insan nedir?” sorusuna indirgeyebiliriz. Ona göre Kant’ın asıl problemi; insandır.

 

 Kant’ta da insan, ikili bir varlık (fenomen ve numen). Ancak ne kadar ikili bir varlık olsa da, nihayetinde otonom bir varlık. İşte Kant, bunu göstermesi açısından felsefi antropolojinin kurucusudur.

 Otonom olması, kendi yasalarını koyabilecek olması, bağımsız, özgür olması.

 Mengüşoğlu’na göre insanın otonomluğunu gören ilk Kant’tır. Ona Scheler, insanın otonomluğunu parçalıyor. Kant ise insanı, bilgisel olarak ortaya koyuyor. Böylece insanın bütünlüğü bozulmuyor. Kant’a göre insanın akıl yanı, ahlak yasaları tarafından belirlenmiştir. Bu da ona eylem özgürlüğü veriyor ve otonomluğunu sağlıyor.

 Kant’a göre insan bu yeteneklerini (çalışmak, öğrenmek, devlet kurmak, eğitim öğretim…) gerçekleştirmedikçe kendisinde bulunan hamlığı işleyemez. Yani yeteneklerini geliştiremez.

 

Mengüşoğlu’na göre insanı bir bütün olarak incelemek isteyen antropoloji şu hususlara dikkat etmelidir:

1-Kesinlikle önyagılardan uzak, yalın bir görüşten yola çıkmalıdır.

2-Herhangi bir ön hipotezi olmamalıdır.

3-Doğrudan insanın yapıp etmelerine bakmalıdır.

 

 Mengüşoğlu’na göre insan; yapıp-eden, bilen, önceden gören ve tayin eden, özgür ve tarihsel bir varlık olan, çalışan, eğiten, eğitilen konuşan, inanan… biopsişik bir varlıktır.

 Mengüşoğlu, Üxküll’ün biyoloji alanında yaptığı araştırmalar şu açıdan önemlidir der:

 Üxküll, biyolojide bir bütünlük araştırmasına girişmiştir; ona göre bir fil ile bir amip arasında yetkinlik bakımından hiçbir fark yoktur. Her hayvan kendi yapı bütünlüğü içinde yetkindir ve bu şekilde ele alınmalıdır. Varlık şartı incelenmek gerekirse, içinde bulunduğu çevre ile ele alınmalıdır.

 

* Mengüşoğlu, “Üxküll’ün biyolojideki araştırma tutumunu örnek alıyorum” der.

*Ona göre felsefi antropoloji, bir ilk kaynak aramaktan kaçınmalıdır.

* Mengüşoğlu kendi anropolojisinde, bütün antropolojileri eleştirir.

*Kant’ı  kendi antropolojisine başlangıç olarak görür.

*İnsan bütündür.

*Bu bütünü açıklayacak olan ise insanın yapıp etmeleridir.

*Dünya insana açıktır, Scheler’in dediği gibi “insan dünyaya açıktır” değil.

*İnsanın varlıkta  özel bir yeri vardır. Bunu sağlayan ise dildir.

*Yine kendi antropolojisinde insanla hayvan arasındaki zıt fenomenleri ortaya koyuyor:

*İnsanın çevresi kendi eseridir. Hayvanın çevresi ise içinde bulunan şeylerdir.  *Hayvanın başarısı avını yakalamasıdır ama bunlar insana zıt şeylerdir.

*Hayvan armonik, insan ise disarmoniktir.

*İnsan kendisine verilen şeye ‘hayır’ diyebiliyor, hayvan ise hep ‘evet’ der.

*İnsan kendisini saklar oysa hayvan olduğu gibi gösterir.

ARNOLD GEHLEN

Cumartesi, 06 Haziran 2009

 

 M.Scheler’in öğrencisi. Birincisi evresi; Scheler ve Alman idealizminin etkisinde olduğu dönem; doçentliğine kadar sürüyor.

 İkinci evre; ‘İnsan, onun doğası ve dünya içindeki yeri’ adlı kitabıyla Scheler’in etkisinden kurtulduğu görülür.

 Üçüncü evre; eylem kavramını genişlettiği dönem.

 Dördüncü evre; sosyolojiye özellikle kurumlar üzerine yöneldiği evre.

 Beşinci evre; kültür antropolojisiyle uğraştığı dönem.

 Altıncı evre; toplumla dair eleştirilerle uğraştığı dönem.

 Yedinci evre; devlet felsefesiyle ilgilendiği dönem.

 

 Anropoloji tarihi üzerine düşünceleri:

 

 Gehlen’e göre anropolojide iki gelenek var:

1-Bilim geleneği:

 a)Biyoloji geleneği

 b)Kültür geleneği

2-Felsefe geleneği

 

 Gehlen’e göre, 17.yy’a kadar felsefi antropoloji disiplini yok. İnsan tanrının yarattığı bir varlık; maddi bir yapı ile ruhu birleştiren bir tanrı yaratığı. Ona göre Descartes’de hristiyanlığı parantez içine alarak; ‘insan ruhu olan bir makinedir’. Böylece Descartes’le beraber insan dualizmi ortaya çıkıyor.

 Gehlen’e göre Schelerise, önce insan ile hayvan arasındaki ayırıcı özellikleri ortaya koyuyor, insan ve tanrı ilişkisi değil. Scheler, dualizmi keskinleştirerek geistı yaşamın karşısına koyuyor. Bu geist kökenini hayatta bulamayacağına göre dünyanın metafizik temelinde bulur.

 Gehlen’e göre; ruh, tanrı, geist, isteme vs. bunları kabul eden her antropoloji metafizik yapıyor demektir. Oysa antropoloji, metafizik olmamalılıdır. Her türlü metafizik belirlenimleri reddetmeli ve dualizmleri aşmalı. Bu dualizmleri aşacak olan felsefedir. Felsefe, insanı parçalamadan bir bütün içinde ele almalı bunun içinde anahtar bir tema bulmak gerekir. Bu nedenle de felsefe, amprik bir bilim olmalı, bilimlerin verilerinden yararlanmalı.

 Felsefe nasıl amprik bir bilim olacak?

 Şu iki hipotezin kabul edilmesiyle dualizm aşılabilir:

1-İnsan bir bütün olarak tek bir bilimin nesnesi olabilir.

2-İnsan kendi içinde bir bütündür. İnsan ikili bir varlık olarak görülmemelidir. Bunun içinde bütün dualizmleri, en başta da Scheler’i reddetmek.

 Gehlen’in amacı; felsefi olarak amprik bir antropoloji. Bu tezlerini doğrulamak için bir anahtar tema buluyor; eylem. Eylemden yola çıkarak, genel bir antropoloji kurmak. İnsan yapısının eylemle anlaşılabileceğini açıklamak ve antropolojiyi kurmak.

 Gerçekliği önceden görerek ve planlayarak değiştirmek. Kültür, gerçekliği bu şekilde değiştirmenin tamamı, gerçekliğin planlanarak değiştirilmesi kültürle.

 Kültür ancak bir insan topluluğunda ortaya çıkar, o halde eylem, kültür ve insan topluluğu. Ve merkeze eylemi oturtunca, kendisinin kullanacağı amprik yöntem; biyolojik yöntemle olacaktır.

 İnsanı bir bütün içinde ele alacak tek bilim; biyolojik amprik bilim. Bir bütün içinde ele alacak tek bilim; biyolojik amprik bilim. Bir bütün içinde ele alınması nedeniyle de; felsefi antropoloji.

 Gehlen’in felsefi antropolojisi; biyolojik yöntemi kullanan amprik bir bilim.

 

 Gehlen’in Scheler’den aldığı iki şey:

1-İnsan – hayvan karşılaştırması,

2-İnsanın dünyaya açık oluşu.

 Eylem; bilerek ve önceden tasarlayarak gerçekliği değiştirmek. Her şeyin temelinde olan, insan eylemi. Artık insan ruhu ve bedeni birbirinden ayrılmıştır.

 İnsan eylemde bulunan ve terbiye edilen bir varlıktır. Terbiye = moral. Gehlen’in burada yararlandığı, Nietzsche’dir.

 İnsan; 1- henüz tamamlanmamış, mükemmelleşmekte olan bir varlık.

2-İnsan, belirlenmemiş bir varlık.

 Oysa hayvan tamamlanmıştır artık terbiyesi mümkün değil. Çünkü hayvanda, içgüdü var. İnsan, zeki bir varlık olduğu için hem olağanüstü bir varlık hem de bu yüzden tehlikede olan bir varlık.

 Gehlen, neden-sonuç ilişkisi üzerinde durmuyor. Çünkü bu ilişki, insanı metafiziğe götürür. Önemli olan, bir yumak içindeki koşulları irdelemek.

 İnsan eylemi sayesinde her yerde yaşayabilir. Hayvan bunu yapamıyor. Çünkü hayvanın çevresi, insanın dünyası var.

 Kültür, zaten bulunan bir gerçeği önceden planlayarak, yaşam için kulanılır hale getirmek.

 Her türlü eğitim, terbiye, otorite, aile vs. hepsi kültür içinde. Kültür insanın fiziki varoluş koşullarındandır. Oysa hayvan çevresi içinde bilinçsiz olarak yaşıyor. Çünkü kültürü yok. (Gehlen’de eylem; zekaya dayanan eylem. Bu nedenle hayvanın çevresi, insanın ise kültür çevresi var.) İnsanı insan yapan, zekası sayesinde eylemde bulunmak. Bu sayede de dünyaya açık bir varlık.

 İnsanın kendisini doğaya karşı koruyabilecek özel organları yok. Oysa her hayvanın var. Morfolojik açıdan insan, hayvana oranla ilkel bir varlık. Üstelik insan erken doğmuştur. Fetal hatta fetüs evresinde kalmış bir varlık. Eğer insan 19-20 aylık iken doğmuş olsaydı kendini koruyabilecekti. İşte aile kurumu, insanın biyolojik yapısının korunmasızlığından dolayı ortaya çıkıyor.

 Buna karşılık insanda çok önemli bir şey var o da; beyin, çok özelleşmemişse de çok gelişmiş bir beyin. Beyinde her şey var ama geista bağlılık yok. İnsan beynine göre öyle eylemde bulunuyor.

 İnsan algı selinden hayatına yararlı olanları çekip çıkarıyor. Böylece dünya hakkında genel bir görmeye sahip oluyor. İnsan kendisini bu merkezden çıkarıp, kendisinde bir takım potansiyel işlevleri işin içine sokabiliyor ve bu işlevler ileriye dönük aktlar oluyor.

   İnsan, dünyaya açık bir varlık olması nedeniyle, algı seliyle karşı karşıya geliyor. Burada en önemli faktörlerden biri; dil. Dil, algı seli içinde işe en yarayacak olanları çekip çıkarıyor ve onları dile getiriyor.  Dil, en önemli yük azaltıcı.

 İnsanın güdüleri; ihtiyaçları aslında onun içinden gelen şeyler. Bu güdüler bir takım fantazmalar içinde saklıdırlar.

 Eylem, insanın bir ilişkisi bir arzusu ile ilgilidir.  Eylemin oluşumunda ise bu eylemin hiçbir ilgisi yok gibidir, sadece eylem görülür. Oysa bunlar uyku durumundadırlar. Bazen bunlar eyleme kadar ulaşamazlar, saklanırlar. İnsan bu kopma denilen (hiatus) şeyi yaşar. Gerçekleşmeyen bu istem insanın iç dünyasını oluşturur.

 İşte Gehlen, insanın kopmayla oluşan bu dünyasına ‘ruh’ der. Yani gerçekleşmemiş arzular, istekler… ruh denilen şeyi oluştururlar yoksa ruh, metafizik bir varlık değildir. Ruh, insanın iç dünyasındaki her şeydir, onun içselliğidir. Bu nedenle ruh ancak biyolojik olarak ele alınabilir.

 Gehlen, insanı bir bütün içinde ele alarak iki hipotezini gerçekleştirmiştir. Bunu yaparken dualizme kaçmamıştır. Yani insanı, biyolojik yapısından yola çıkarak bir bütün olarak açıklıyor ve böylece de amacına ulaşıyor.

 İnsanı bir bütün olarak ele aldığı bilim; amprik antropoloji.

ÖZLÜ SÖZLER-ANONİM

Pazar, 31 Mayıs 2009

ÖZLÜ SÖZLER -ANONİM

 

- Yüreğiyle düşünen olmalısın, hayatı anlamlandırmak zor değil, zor olan; sevmek ve üretmek.

- Çok uzun yaşarsan, sevdiklerinin seni birer birer terk ettiğini görürsün.

                                        …                                             

- Bir başkasını oynamak, kendin olmaktan daha zordur.

                                   …                                       

- Çocukların kalplerindeki tanrı, onların anneleridir.

                              …                                   

Mutluluk isteyenlerin değil, hakedenlerindir.

- İnsan beyni bizim anlayabileceğimiz kadar basit olsaydı, onu anlayamayacak kadar aptal olmamız gerekirdi.

                     …                        

- İktidar gelin gibidir, kendine ortak istemez.

                       …                         

- En yalnız insan, kendisiyle geçinemeyendir.

                       …                       

- Boş torbaya, kısrak gelmez.

                  …                   

-Bilgi kutsal, yorum hürdür.

        …           

- Aklına kötü şeyler getirmezsen, kötü şeyler olmaz.

              …            

-Hayatta en çok neyi istersen, o şey olur.

- Hayatım lazım olduğunda eğer almak istersen, ben buradayım, gel ve al.

-Her arayan belki bulamayacak ama bulacak olan mutlaka arayan olacaktır.

- Yaşam öyle bir öğretmendir ki; önce sınav yapar sonra ders verir.

- İnsanları olaylar değil, olaylara getirdiği yorumlar incitir.

- İnsan, en gelişmiş ilkel yaratıktır.

 

Ahlak; daha çok orta sınıfın uyduğu, çok zengin ve çok yoksulların ise bazen uydukları kurallardır.

-Dilde, bir ejderha gizlidir, kan dökmeden öldürür.

 

- Zihnimin kapıları açıldıkça, yalnızlığım artıyor.

 

- İhtiyaç, korkakları cesaretlendirir.

 

- Nasıl yaşarsan, öyle de ölürsün.

 

- Hayat, kurallarını tanrının koyduğu bir oyundur.

     

 Olaylar, insanların dışında gelişir, insanlar sadece olaylar karşısında verdiği tepkilerden sorumludur.

  

- Tanrı düşüncesi, ilkel toplumlarda bilgeliği temsil eder.

   

- Bir memleketin sonunu hazırlayan; kabiliyetsiz muktedirler ile kifayetsiz muhterislerdir.

… 

- Aptallar söylediklerine, akıllılar söylemediklerine pişman olur.

Kuşbakışı bakmayı, kuş gözüyle görmek olarak anlayanlarla işin olmasın.

- Korkak insan; konuşması gereken yerde susan, susması gereken yerde de konuşandır.

… 

 - İyimserler her felaketi bir fırsat, kötümserlerse her fırsatı bir felaket olarak görürler.

   

- Vuslat ertelendikçe, şehvet artar.

 

-Umut ertelendikçe, yerini işkenceye bırakır.

-Elinde çekiç olan, her şeyi çivi zannedermiş.

Beklemek, kavuşmaktan iyidir.

- Gecenin en karanlık olduğu an, sabaha en yakın olduğu zamandır.

  

- Nostaljinin fazlası, gelecekten kopmadır.

   

- Karakter; olduğun, itibar; sandığın şeydir.

     

-İyi insanın içinde kötü şey durmaz.

- Siyasetçi; gelecek seçimleri, devlet adamı ise, gelecek nesilleri düşünür.

      

- Gerçekte herkes ölür ama herkes yaşamaz.

        

- Önemli olan senin Ona inanman değil, Onun sana ne kadar inandığıdır. 

       

-Sizin yüksekliğiniz, bizim eğilmişliğimizdendir.

          

- Üzülmek, pişman olmaktan iyidir.

           

- Hata yapmaktan korkan, doğrusunu öğrenemez.

         

- Hayat, çok kısa olabilir ama bu onun çok ilginç ve eğlenceli olmayacağı anlamına gelmez.

       

- Söylesem tesir etmiyor, sussam gönlüm razı gelmiyor.

           

- Güce tapan, kana susar.

        

- Her zaman alttan alırsan, altta kalırsın.

        

- Her şeyin aşırısı, tersini besler.

      

-Kötülerin kazanması için, iyilerin seyirci kalması gerekir.

-Birşeyin doğrusunu mu istiyorsun, kendin yap.

- Dünyada en güzel şey; olmasını en çok istediğin şeydir.

      

- Tarih, insanın bozduklarıdır.

      

- Aptallar konuşur, akıllılar dinler.

      

- Öyle insanlar var ki; konuşur, konuşur, konuşur… ta ki; söyleyecek bir şey buluncaya kadar.

       

- Sevmek, ihtiyaç duyulduğunda bulunman gereken yerde olmaktır.

   

- Gençler bilebilse, yaşlılar yapabilse.

- İnsan, ne kadar reddetse de bir şeylere inanma ihtiyacı duyar.

    

- İnsanlık tarihi, kurallarını tanrının koyduğu medeniyet kurmaca oyunudur.

   

-Yarınlar, rahatlarına kıyabilenlerindir.

   

-Sarraf olmayan ne bilsin, zanneder her taş incidir.

    

-Kayseri’ye giderken pastırma götürmeye gerek yok.

     

-Tanrım! Bende düşmanlarımı altedecek cesaret var, sen beni dostlarımdan koru.

                           

-Her daim mutlu bir azınlığa hizmet eden, mutsuz bir çoğunluk olmuştur.

                         

Kart kedi, taze sıçandan hoşlanır.

Eğitim; kökleri acı, meyvaları tatlı bir ağaçtır.

 

 

İnsanlarla ilişkin ateşle olduğu gibi olsun; çok yaklaşma yanarsın, uzaklaşma donarsın.

     Zafer sonuna kadar mücadele edenlerindir:

    İki fare aynı anda bir süt kovasının içine düşerler, farelerden biri nasıl olsa öleceğim diyerek mücadeleyi bırakır ve boğulur. Diğer fare, mücadeleden vazgeçmez, çırpına çırpına sütü kaymağa dönüştürür ve kaymağın üzerine çıkarak kurtulur.