‘ERDEM’ olarak etiketlenmiş yazılar

SOSYOLOJİ TARİHİ-1

Pazar, 04 Ekim 2009

 

 Sosyal düşüncenin tarihi, çok eskilere dayanmaktadır. İnsanı anlamak için sosyal hayata değinmek gerekir. İnsan, düşünme ve sosyal hayat kavramları arasında sıkı bir bağ kurmuştur. Sosyal sorunlarla ilgili olarak insanlar, binlerce yıldan beri bir takım görüşler ileri sürmüşlerdir.

 Sosyal sorunlar bizim dışımızdadır. Biz istesek de istemesek de sosyal sorunların etkisi altında kalırız. Nerede insan varsa, orada sosyal hayat vardır. Sosyal hayat hakkında ileri sürülen fikirlere; ‘sosyal düşünce’ denir.

 Sosyal hayattaki sorunlar, hiç de kolay değildir. Birey olarak toplumda, kendi hayatımızı yaşarız. Her birey, aile içinde doğar ve sosyal hayata adımını orada atar. Her insanın sosyal hayat hakkındaki fikirleri, farkında olmadan bize de yerleşir. Örneğin; adetler, gelenekler, görenekler vs. Herkesin bir ana dili vardır, bazıları bunu daha iyi, bazıları da daha kötü konuşur. Dil, bireyin yaşadığı ortamla ilgilidir.

 Sosyal hayatı anlamak, nesneleri keşfetmek başka şey, sosyal hayatı yaşamak başka şeydir.

 Sosyal düşüncenin tarihi, insanın düşünce tarihi kadar eskidir. Felsefenin başlangıcından itibaren insanlar çeşitli sorular sormuşlardır. Bu düşünce ve fikirler sosyolojiyi başlatmışlardır.

 Bugünkü bilim, tümevarım yöntemini kullanırken, filozoflar tümdengelim yöntemini kullanmışlardır.

 Filozoflar, varolan şu alemi anlamaya çalışmışlardır. Kainatı anlamakta; tanrı, evren, insan başlıca sorunları olmuştur. Sonuçta filozoflar, insanla ilgili problemleri çözmek için sosyal hayatı da ele almışlardır.

 Filozofun, düşünce sisteminin başına koyduğu hakikatlerle, sonuna koyduğu hakikatlerin tutarlı olması gerekir.

 

 İlk prensipleràdüşünceleràson hakikatler

 —————-                          ————-}Filozofik sistem

    Temel                                     Sonuç

 

 Felsefe de bir devamlılık vardır. Ancak, bütün filozofların söyledikleri birbirinden farklıdır. Çünkü bütün filozoflar, aynı temellerden başlar, farklı hakikatlere varırlar.

 Leibniz’e göre her şey bir monad’dır. Her monadın dış aleme açılmış bir penceresi vardır. Her monad, penceresinden dış alemi seyreder. Yani insan, kendi görüş açısından dış alemi görmektedir.

 Böylece filozoflar da kendi pencerelerinden gördüğü ve doğru olarak kabul ettiği prensipleri, sistemlerinin başına yerleştirmiş, sonuç olarak gördükleri hakikatleri de kabul etmek zorunda kalmışlardır.

 Her felsefi sistemin bir başı ve sonu vardır. Bütün filozofların, sosyal hayat ile ilgili söylemiş oldukları da yine felsefi sisteme göre değerlendirilmek durumundadır.

 

 PLATON (M.Ö.427-347):

 

 Platon, sosyal düşüncesini ‘cumhuriyet’ üzerine kurmaya çalışırken, bugünkünden çok farklı bir devlet idaresi ileri sürmüştür. Onun felsefi sistemi, insanı oluşturan kavramlar üzerine oturmuştur. Bu kavramların başında da ‘erdem’ kavramını görmekteyiz. Platon erdemi, iyinin ve adaletin oluşturduğu bir muhtevaya oturtmak istemiştir.

 Ona göre iki alem vardır:

 1-Gerçek alem; idealar alemi.

 2-İçinde yaşadığımız; gölgeler alemi.

 Esas olan idedir. Fedakarlığın, iyiliğin ve şefkatin idesidir. Her şeyin bir idesi vardır. Mesela tüm güzellikler, güzel eserler, ‘güzellik ideası’nın bir tezahürüdür / yansımasıdır.

 Platon’a göre genel fikirlerimiz ve kavramlar, idelerin fikir dünyamızdaki izdüşümleridir. Gerçek varolanlar; idelerdir. Örneğin biz, hareketi idea olarak göremeyiz. Gördüğümüz, hareket eden tek tek nesnelerdir. Bu hareket eden şeyler, hareket idesinin birer izdüşümleridir.

 Platon’un, bu söylediklerini şematize edersek:

 


 Yaşadığımız alem:   Zihinsel alem:           İdealar alemi:

 -Gölgeler alemi        ‘Güzellik’kavramı    ‘Güzellik ideası’

 -Güzel davranış

 -Güzel eşya

 -Güzel insan

 

 Bu hakiki varlıklar, zihin alemimize kavramlar olarak tezahür ediyor. Biz yaşadığımız tüm olaylara buna göre ad takıyoruz.

 İdeler alemindeki güzel, ezeli ve ebedidir. Değişmez ve mutlaktır. Herkes için güzeldir.

 Platon, felsefi sistemi içinde insanın manevi değerlerini de temellendirmek istemiştir.

 Ona göre ‘erdem’, üç büyük insani yetenek; zeka, duyarlılık, irade ve bunların meydana getirdiği ‘adalet’le açıklanabilir. Kısaca erdem; adalettir.

 Adalet ise; zeka, duyarlılık ve iradeden meydana gelir. Erdemli insan; zekasını, duyarlılığını ve iradesini kullanan insandır. Zeka sahibi insan doğru düşündüğü sürece, erdemli ve adaletli olacaktır.

 İradenin erdemli ve adaletli hali; cesarettir. Duyarlılık ise, ölçülü olmayla anlam kazanır. Platon bu düşüncelerini, devlete uygular. Ona göre adil devlet için, insanları terbiye etmek şarttır. Terbiye, devlet tarafından gerçekleştirilir.

 Devlet, adaleti gerçekleştirmenin aracıdır.

 Platon, devleti üç tabakada düşünür:

 1-Zeka işleri – icra organları (yasama, yürütme, yargı); yöneticiler.

 2-İrade organları (askerler, muharip zümre); koruyucular.

 3-Tüccarlar, zanaatkarlar, esnaf ve çiftçiler; üreticiler.

 

 ARİSTOTELES :

 

 Platon’a nazaran daha gerçekçi bir filozoftur. Mümkün olduğu kadar araştırmalarında, deney ve gözlem metodunu kullanmıştır. Ortaçağda otorite olarak kabul edilen Aristoteles, gerek Batı düşüncesine gerekse İslam düşüncesine etkilemiş bir filozoftur.

 Klasik mantığın kurucusu kabul edilen Aristoteles, ‘Organon’ adlı eserinde, varlığa yüklenen yüklemin konularını, kategoriler adı altında toplamıştır.

 Kavramlar, tanım, tanım çeşitleri, hüküm, önermeler, kıyas ve kıyas çeşitleri konusunda bu eserinde yenilikler getirmiştir.

 Konuşma diliyle çok yakından ilgili olan, klasik mantık çalışmaları onun felsefi sistemini çok etkilemiştir.

 Platon’da eşyalar ile ideler arasındaki ilişkiler açık ve seçik olarak görülemiyordu. Aristoteles’e göre ideler olsa olsa eşyanın formu/şekli olabilir. Ona göre gerçekten varolan ne idedir ne maddedir ne de harekettir; bunların hepsidir.

 Varlık = cevher + ide + madde + harekettir.

 Ona göre varlık, somut gerçekliktir ve bir eserin meydana gelmesi için 4 şartın olması gerekir:

 1-Maddi sebebin olması; örneğin bir heykel yapmak için önce onun maddesinin yani mermerinin olması gerekir.

 2-Formel sebebin olması; zihinde ne olması gerektiğine dair bir tasarımının olması gerekir.

 3-Failin olması; eseri yapacak bir failin ya da bir enerjinin olması gerekir.

 4-O işin amacının olması lazım; o iş hangi amaç için yapılacak, bunun bilinmesi gerekiyor.

 

 Sekiz ciltten oluşan ‘Politika’ adlı eseri, sosyal düşüncenin gelişmesinde büyük etkisi olmuştur. Bu eser 158 şehir devletinin tümevarım tekniği ile incelenmesinden meydana gelmiştir. Aynı zamanda bu şehir devletlerini karşılaştırmalı olarak da incelemiştir. Politika devlet adamları için uzun süre bir klavuz olarak kalmıştır.

 Önce kısımlara sonra bütüne bakan Aristoteles’e göre her sosyal birimin bir gayesi vardır. Bu gaye iyiye ve faydaya yöneliktir yani muhakkak işe yarayan bir faaliyettir.

 Örneğin, Aristoteles’in aile hakkındaki görüşleri şöyledir:

 “Aile, insanın günlük ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuştur. Ailenin parçaları; bireyleridir. Aile; aralarında kan bağı bulunan fertlerle, kölelerden oluşur. Ona göre aile içinde üç çeşit ilişki vardır:

 1-Efendi-köle, 2-Karı-koca, 3-Baba ile çocuklar arasındaki ilişkiler.

 Bu kısımların her biri bir gaye ile bir araya gelmiş yani bir iş yapmaya, bir hizmete yöneliktir.

 Sonuç olarak aile; mal, mülk edinmek, aile fertleri ile karşılıklı dayanışmayı sağlamak amacıyla kurulmuş küçük bir cemaattir.

 Devlet ise siyasi bir cemaattir. Ona göre devlet, günlük ihtiyaçların ötesinde müşterek bir gaye için birçok ailenin birleşmesinden köyler meydana gelir. Bu köylerde kendi kendine yetecek mükemmel ve büyük bir cemaat halinde birleşince devlet meydana gelir.

 Devlet, hayatın yalın ihtiyaçlarından doğar ve insanların daha güvenli, daha mesut bir hayat yaşamalarını gerçekleştirmek için devam eder.

 Aristoteles’in bir başka tezi de “bütün, parçaların toplamından fazla bir şeydir”.

 Bütün içinde bulunan kısımlar ve bu kısımları, bir gaye etrafında toplayan temel amaç hesaba katılırsa, bütünün içinde kısımlarının toplamından fazla bir şey daha olacaktır ki, oda bütünün kendine özgü gayesidir. Bu gaye sadece bütüne aittir.

 Ayrıca bütün kısımlardan önce gelir. Yani bütün olmasaydı, kısımların bir arada bulunması mümkün olmayacaktı. Bütün, kısımların taşıyıcısıdır.

 Bu görüş Almanya’da doğup gelişen İdealist felsefenin esasını teşkil eder. Bu görüşe ‘orforizm kategorisi’ adı verilir. Bedenin kısımlarını toplayıp bir araya getirmekle, bedeni bir vücut haline getirmek mümkün değildir.

 Aristoteles düşüncesinde esas gaye hep devlet olmuştur. Ona göre devleti ayakta tutan şey, karşılıklı yardımlaşma prensibidir. Bu ise insanın erdemine dayanmaktadır.

 Ona göre erdem; ruhun iyi halde bulunmasıdır. Devlet içinse, en iyi şey tam birliktir.

 Aristoteles, sosyal düşüncenin gelişiminde bütün fikirlerin hazırlayıcısı olmuştur. Örneğin cemaat görüşü, işe yönelik faaliyet anlayışı, 19.yy. Alman sosyologlarından F. Tönnies’i, 1887’de yazdığı “Cemaat ve Cemiyet” adlı eserine büyük etki yapmıştır.

 

 İlkçağda, sosyal düşüncenin gelişimi ile ilgili fikirlerin temelini, ‘devlet’ idesinin oluşturduğunu görüyoruz. Devlet hem düşüncenin temelini hem de hedefini kapsamaktadır.

 Sosyal düzenin şekillendirilişinde ise davranışların disiplini ile uğraşılırken, çalışmalar ve düşüncelerin merkezini ‘İnsan’ kavramı oluşturmaktadır. Akla gelen erdem de hak ve hakkaniyet, ahlak ve ahlakiyat gibi meziyetler gaye edinilmiştir.

 Ortaçağ sosyal düşüncesine, Platon ve Aristoteles düşüncelerinin yansımış olduğunu görüyoruz.

 Bu görüşlere hristiyanlığın prensipleri de eklenerek, sosyal düşünceler yeni bir şekle sokulmuştur.

 Ortaçağ, hristiyanlığın etkisinde geçmiş bir devirdir. Dinin büyük baskısı altında sosyal düzen tanzim edilmeye çalışılmıştır.

 Önceleri hristiyanlık yalnızca ahlaki özelliklere yani sevgi, kardeşlik, yardımseverlik gibi prensiplere dayanmaktaydı. Hukuki, siyasi ve idari mevzulara yer verilmemişti. Her ne kadar İncil insanların eşitliği üzerinde duruyorsa da köleliği yine bir müessese olarak kabul ediyordu. Efendilerin kölelerine daha şefkatli olmaları, kölelerin de efendilerine karşı daha sabırlı ve itaatkar olmaları öğütleniyordu.

 İlahi düşüncenin insan düşüncesi ile idrak edilmesi mümkün değildir. İlahi irade ispat edilemez. Sadece ona inanılır. İman ve inançla onun kabul edilmesi şarttır.  Devlet, adeta ilahi iradenin yeryüzündeki bir izdüşümüdür. Her fert hem tam bir dindar hem de iyi bir vatandaş olmak zorundaydı.

 Kilise, devletin üstünde, devletten de bağımsız bir otoriteydi.

 Kilise àdevlet àbirey (vatandaş)

 Burada adeta Platon’un ‘ideal devlet’i, kilisenin ilahi düzeni ile güçlendirilmiştir. Platon, gerçek deletin ideler alemine ait olan ‘ideal devlet’ olduğunu, içinde yaşadığımız devletin ise onun bir izdüşümü olduğunu söylemiştir.

 Ortaçağ Platon’un bu modelini benimsemişti. Bu modele hristiyanlık prensiplerini ve dinin otoritesini katarak yeni formüller ileri sürülmüştür. Bu formüllerin temel prensibi düşünceyi, devletin rolünü, kilisenin otoritesine bağımlı kalarak görevlerin yürütülmesidir. Bir yerde hakiki devlet, kilise oluyordu. Çünkü kilisenin temsil ettiği nizam; ilahi nizamdır.

 

 SAİNT AUGUSTİNUS (M.S. 354 – 430):

 

 Sosyal düşüncesinde, dini otoriteyi hakim kılmak isteyen bir Platoncu olarak kabul edilir. Ona göre iyi ve en iyi, tanrının emretmiş olduğudur. Bunların münakaşa edilmesi dahi büyük cezalar verilmesini gerektiren davranışlar olarak görür.

 Ona göre, her şeyi iyi olduğu için değil de tanrı emretmiş olduğu için yapmalıyız.

 Bu görüş büyük ölçüde devleti, kıymetinden mahrumetmiş durumdadır. Buna göre rahipler, tanrının gölgesidir. Onlara karşı gelmek, bir yerde tanrıya karşı gelmektir.

 Bu görüşlerin temel amacı devleti iyi bir dine bağlı, kişiler cemaati haline getirmektedir. Bu devlet, bir ‘tanrı devleti’dir.

 Bu yaklaşım giderek yumuşamaya, özellikle de 12. ve 13. yy’da değişmeye başlamıştır.

 

  SAİNT THOMAS (M.S. 1226 – 1274) :

 

 Aristoteles fiziğini ve metafiziğini Batı dünyasına ve hristiyanlığa tanıtmak ve yaymak amacını gütmüştür.

 Thomas’a göre maddeyi şekillendiren formel varlıktır. Aralarındaki fark, maddenin potansiyel halde, formun ise eylem halinde yani kinetik halde bulunmasıdır. Yani madde form ile ortaya çıkar.

 Thomas, üç tür düzen ve mahiyet kabul etmiştir:

 1- Akıl; idare eden güç olarak kendini gösterir.

 2- Tabii nizam; akıl sayesinde öğrenilebilir.

 3- Sosyal düzen; bu insan aklının bir icadıdır. Tabii kanunların özel bir uygulaması halindedir.

 Onun sosyal düzen olarak kastettiği, devlet düzenidir. Ona göre devlete itaat kesin şarttır. Ancak devlet nizamında, ilahi nizama aykırı bir iş olursa, o vakit bu kurallara uyma zorunluluğu ortadan kalkar. Devlet, insana ait ihtiyaçların tatmini için tabii ve zaruri olan bir varlıktır. İnsanın sosyal tabiatından çıkmış olup, insanların menfaatini temin etmek vazifesiyle yükümlüdür.

 İlahi nizam, insanların sakin ve sessizce bu iradeye bağlanmalarını emreder. Ancak Thomas’a göre bu derece katı ve sert emirler devlet nizamında aranmaz. İçinda yaşadığımız devlet nizamı tenkit edilebilir, eleştirilebilir. Gerçi bu sosyal nizamda tanrının eseridir ama bu devlet nizamı içinde, insanın iradesi vardır.

 Ona göre tanrı, devlet nizamına kimin hakim olacağını önceden tayin etmiştir. Bu nedenle baştaki kişi, tanrının gölgesi değildir ve değiştirilebilir de.

 S.Thomas ve arkadaşları, o devirde bu fikirleri ileri sürme cesaretini göstermişlerdir. Bu cesaret, sosyal düşünce tarihinde büyük bir adım olarak kabul edilmektedir. Ancak yine de topluma karşı devleti ön planda tutmuşlardır.

 

 İBN-İ HALDUN (1334 – 1406) :

 

 Tunus’da doğmuş, Kahire’de ölmüştür.

 Haldun’a göre sosyal hayat insanlar için bir zorunluluktur. Tek başına tüm ihtiyaçlarını yerine getiremeyeceğini ya da çok uzun zaman uğraşması gerektiğinden sözeder. Ona göre fert, muhtaç olduğu gıdayı temin etmekten acizdir. Aynı zamanda her birey, kendini koruyabilmek için kendi cinsinden olan fertlerden yardım almaya mecburdur.

 Haldun, ihtiyaçlardan doğan sosyal hayatın sonunda kaçınılmaz olarak cemiyetten sözeder. Devlet, hükümet, kültür, medeniyet örf ve adetler, kavim ve göçebe hayat, yerleşik şehir hayatı gibi sosyal konularla ilgilenmiştir.

 Cemiyet hayatını ve kavramını, bugünkü modern sosyolojik görüşlere yakın fikirlerle ele almıştır. Devlet ve otoritesi meselelerine temas etmiştir. Sosyal düşüncenin değişmesinde gözleme önem vermiştir. İlk defa cemiyet ve devlet ayrımı yapan düşünürdür. Cemiyet çeşitlerini de incelemiştir.

 Ona göre insanlar sosyal bir hayat yaşamak için bir araya gelmeye ve birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermeye muhtaç ve mecburdurlar. Aksi halde varlıklarını sürdürmeleri olanaksızdır.

 Haldun, hayatıdevam ettirme yani yaşama ihtiyaçlarından, yardımlaşmaya ve oradan da korunma ihtiyacına geçerek, devletin varlığına değinmiştir.

 Devletin içyapısını incelemiştir, irade çeşitlerini analiz etmiş, şehirleri incelemiş hatta ‘şehir sosyolojisi’nin ilk adımlarını atmıştır.

 Ayrıca hüner ve zanaat çeşitleri hakkında dafikirler öne sürmüş, muhtelif mesleklerden bahsetmiştir. Bir bakıma ‘meslek sosyolojisi’ne de değinmiştir diyebiliriz.

 Çiftçilik, yapı sanatı, marangozluk, dokumacılık, terzilik, tıp, ebelik, şarkıcılık ve musikinin bir meslek ve sanat olduğununa dair bugün de bize ışık tutan ilginç düşünceleri olmuştur.

 Mukaddime’ adlı eserinde uzunca bir bölümünü şehirlere ayırmış, şehirleri anlatmış ve şehir hayatını açıklamıştır. Bu bakımdan kendisi şehir sosyolojisinin kurucuları arasında gösterilir.

                                        ../..

TOPLUM FELSEFESİ

Çarşamba, 12 Ağustos 2009

 

 Toplum felsefesinin objesi; sosyal realite, toplumsal gerçekliğin ele alınışı.

 Toplum idesi; toplum konusunda bugüne kadar söylenmiş her şey.

 

 Toplumsal gerçekliğin ele alınışı:

 1-Bilim, soyoloji; oplumsal gerçekliğin araştırılmasında toplum teoerileri kuruyor, modeller ortaya koyuyor.

 2-Felsefe:

   a)Tarih felsefesi

   b)’Toplum’ olgusu ve kavramı:

       * Bireyi konu edinen araştırmalar ve araştırmaların sorunları. ‘Başkasının varlığı’ sorunu buradadır.

       *Toplumsal ilişkiyi konu edinen araştırmalar ve bu araştırmaların sorunları:

Toplumsal ilişki nedir? Niteliği nedir? Dayandığı ilkeler nelerdir?

 

  Latincede toplumla ilgili üç sözcük var:

 

 1-Socius; birey olan ‘bir insan’. Bir insan başka birileriyle belirli bir tür ilişki kurduğunda ya da hazır ilişkilere girdiği zaman ‘birey’ oluyor.

 2-Societas; ‘toplum’. Bireylerin belirli tür ilişki içinde birlikte bulunma dumunun adıdır. Sosyal ilişkilerle ortaya çıkan durumdur.

 Toplumun öğeleri; a)birlikte bulunma, b)belirli tür ilişki içinde olma,

c)toplumsal ilişki, birlikte bılunma.

 3-Socialis; ‘toplumsal’. Societas cinsinden ona uygun olan. İnsanın varlığının özüne ilişkin bir sıfattır. İnsan, sosyal bir varlıktır. Sosyal durum içinde olan herkes ‘birey’ olur.

 

 Toplumsal ilişki, birey olmuş insanların kurduğu ilişkidir. Bir ilişkinin kurulma imkanı, iki birey olmasına bağlıdır. İnsan kendini hep belirli bir durum içinde bulur. Bu nedenle de belirli bir birey olur.

 Durumu bir ilişki belirleyebilir. Ayrıca, zaman-mekan değiştikçe bireylerin içinde bulundukları durum da değişir.

 İnsan her zaman bir durum içine doğar. Böylece de ister istemez birey olur ve ilşkiler kurar. Bu bir zorunluluktur. İnsan en azından ilişkiler kurma potansiyeline sahip veya bu ilişkilere girebiliyor, değiştirebiliyor. Bu yeteneğe sahip bir varlık.

 İnsanlar arasındaki ilişkilerin temelinde bir ya da birden fazla değerler vardır. Farklı ilişkiler, farklı değerleri belirler. Toplumsal bir ilişkinin, belirli bir toplumsal ilişki olmasını sağlayan, toplumsal ilişkiyi kuran, değerlere sahip olan bireylerdir.

 İnsanlar nasıl birlikte bulunuyorlar? Birliktelikteki toplumsal ilişki nasıl? Ve nasıl bir durum ortaya çıkıyor? İlişki nasıl kuruluyor?

 Toplum içi değerleri belirleyenler; örfler, adetler, yasalar…Değerler aynı zamanda ilkelerdir ama ilkeler  daha fazla insanların yer aldığı birlikte bulunma durumlarını belirleyen değerlerdir.

 Örnek; “Türkiye’de evlilik medeni kanuna göre yapılır”.

Medeni kanun yapılmasında ve ortaya konmasında ilkeler vardır. Birlikte bulunacaksın ama şöyle şöyle bulunacaksın diye yön gösterirler.

Birey bulunduğu durum içinde birçok ilişki kurma olanağına sahiptir.

 

 Toplumsal ilişkiler nelere göre kurulmalıdır? Birlikte bulunan kişiler, bu ilişkileri nasıl kurarlarsa mutlu olurlar?

 İşte toplum modellerinin, ütopyaların ortaya çıkmasındaki soru ve sorun budur.

 

   PLATON, ‘DEVLET’

   (Politeia; toplum modeli)

 

 “İnsanların birlikte yaşamalarının en son amacı; mutluluktur”.

 Toplumun oluşumunda ilke; ‘adalet’. İnsanlar arasında adalet sağlanacak ve mutlu olacaklar.

 Yiğitlik, ölçülülük, bilgelik; bu erdemleri bir arada görmemizi sağlayan, ‘adalet’. Erdemlerin erdemi olan adalet, her erdeme sinmiş durumda.

 

  Platon, insanları üç sınıfa ayırıyor:

 1-Besleyenler, 2-Koruyucular, 3-Yöneticiler.

 

 Erdemler:

 

Bigelik; doğru karar verme. Beslenme, koruma ve yönetme bilgisine sahip olma. Yöneticilerin baş erdemidir.

 

Yiğitlik; korkulacak ve korkulmayacak şeyler üstüne, kanunlara uygun olarak beslediğimiz inancın sarsılmazlığıdır. Yiğitlik bir çeşit koruma. Eğitim yoluyla kanunların verdiği inancı korumak. Doğru eylemde bulunup, bulunmadığını bilmek için kanunları bilmek gerek.

 Platon’da koruyucular sadece askerler değil, politeayı yani toplum düzenini koruyan herkes. Aydınlar, yöneticiler de bir yerde koruyuculardır. Dolayısıyla bu erdem de koruyucuların baş erdemidir.

 

 Ölçülülük; arzularımıza, isteklerimize vurduğumuz bir çeşit dizgindir. Toplum bakımından ise yuttaşlar arasında belirli bir uyumdur. Bu da besleyenlerin baş erdemidir.

 

 Adalet; bu uyumu yanına alarak üç sınıf insanı bilmektir. Adalet; herkesin kendi işine bakması, başkasının işine karışmamasıdır.

 

 Sınıf değiştirme imkanı her zaman vardır. Besleyenler sınıfında doğan bir çocuk, belirli bir eğitimden geçtikten sonra yöneticiler sınıfına geçebilir.

 

 Platon’un amacı; politeiada düşünülen birlik ve bütünlüğün korunması, bozulmaması. İşte mutluluk, bu bozulmama durumudur.

 

 Platon’a göre bozuk devlet şekilleri:

 1-Oligarşi, 2-Timokrasi, 3-Demokrasi, 4-Tiranlık.

 

 Bozuk olmayan devlet düzeni ise kendisinin kurmaya çalıştığı; ‘politeia’dır.

Bu devlet monarşiyle de, aristokrasiyle de yönetilebilir. Yeter ki, yönetenler yönetilenlere adil davransın.

 

 Platon, sahip olduğu değerler açısından da insanları üçe ayırıyor:

 1-Paraseverler, 2-Şerefseverler, 3-Bilgiseverler.

 

 Platon’un ‘Devlet’i yazmasının sebebi; Atina’nın ‘polis’ olmaktan çıkıp yavaş yavaş bozulmaya başlaması. İşte bu kitabı, bozulan düzeni yeniden kurmak için yazıyor.

 

 Platon’un devlete getirdiği iki önemli öge var:

 1-İnsan – toplum ilişkisi; toplumda düzen sağlanacaksa, önce insan düzeni sağlanacak. Yani ne insanı ne de toplumu değiştiremezsiniz.

 2-Adalet ilişkisi; kişi önce adaleti önce kendi ruhunda sağlayacak. Böylece akılla duygular birbirine karışmayacak, gerektiğinde nasıl davranılacağı bilinecektir.

 Her birey kendi içinde uyumlu olmalı ki, politeia uyumlu olsun.

 Platon, bireylere büyük bir sorumluluk yüklüyor.

 

 Platon, otaya bir toplum modeli koyuyor. Toplumda istenmeyen ilişkilerin, istenen ilişkiler olması için bir model ortaya koyuyor. Model tasarımlanıyor ve buna paralel olarak hep kuruluyor.

 

 Modeller işlevseldir. Düzenlemeye yöneliktir. Mevcut bir bozulmaya karşı modeller, bu durum şöyle şöyle düzeltilebilir diyerek, devamlı tasarlanıp, öneriler ileri sürülüyor ve onda sonra da uygulanıyorlar.

 

 Platon’un hareket noktası; belirli bir ilişkinin, yönetim ilişkilerinin bozulması. Buna karşı da bir model oluştururyor.

                                               ———-

Modeller toplumsal ilişkileri açıklamaz, değiştirir. Model bir toplumsal yapının nasıl işlediğini ya da diğer toplumsal ilişkilerle olan ilişkisine bakılarak açıklanır.

 

 MODEL :

 

 a) Bilimlerdeki bağlamı; “açıklama modeli”. Örnek, ‘evrimci model’, ‘organizmacı model’.

 Bu modeller hangi alana aitseler, o olana ait bilginin gelişmesine yardımcı olurlar.

 Açıklama modeli, olan biten ilişkileri veya açıklaması gerekeni açıklamıyorsa geçerli bir model değildir.

 Açıklama modelinde iki şey var:

 1-modelin kendisi, 2-açıklanacak şey.

 

 b) ‘Model olma’ bağlamı; ‘ilk örnek’.

  Yapılmış bir modelin, başka koşullara uygulanmak istenmesi. Örneğin bir ekonomi modelinin toplumsal ilişkiler de uygulanmak istenmesi. Ayrıca taklit kavramıyla da ilgili. Model neyse, her konuda o örnek alınıyor.

 

c) ‘Model kurma’ bağlamı; Platon’un modeli bu bağlamdadır. Gerçekleşmesi istenen gerekliler bütünü. Açıklama yapılmaz, betimleme yapılır. Kurma vardır, olması gereken sözkonusu. Gerçekleşse daha iyi olur deniyor. Burda gerçekliğin bilgisi yok, imkan halinde bilgisi var. Belirli koşullar yerine belli imkanlar bütünü olabilir.

 

 Açıklama modelinde, açıklanan şey genellikle, toplumsal değişme olgusudur.

 Açıklama modeli bilimde, sosyolojide hep belirli bir zaman ve mekan boyutunda düşünülmek zorunluluğu vardır. Aksi halde bu modelin gerçeklikle ilişkisi kurulmamış olur. Dolayısı ile bilimsel olamazlar. Bunun en güzel örneği, toplumbilimdir. Toplumbilimin tarihine baktığımızda, nasıl bilim olarak ortaya çıkıyor, ona bakmak gerekir.

 

 19.yüzyılın bilimin altın çağı olmasının nedeni; metottur. Bilime büyük bir değer verilmesi, onun her şeyde ölçü kabul edilmesi metodu nedeniyladir.

 

 “19.yy bilimin zaferi değil, bilimsel metodun bilime karşı zaferidir”, Nietzsche.

 

 Bu metot ise, olan biten hakkında genel geçer açıklamalar yapmaktadır. Böyle bir zamanda sosyoloji bilim olma iddaasıyla ortaya çıkıyor ancak objesini bilmiyor. Yani ne toplumsal gerçeklerle bağlantı kurabiliyor ne de açıklayabiliyor.

 

 Comte ve Spencer’in açıklamalarından vazgeçilmesinin nedeni; olan biteni açıklamamalarıdır. Hatta gereklililikleri, olması gerekenleri bile açıklamıyorlar. Yaptıkları bir tür spekülasyon. Bu nedenle Hegel’in devamı gibiler.

 

 Sosyoloji bilimse açıklama modeli nasıl olmalıdır?

 

 Sosyoloji, bu soruyu sormamıştır. Bu yüzden ortaya pek çok model çıkmıştır. Hep, ‘toplum’ kavramından yeni bir şey anlayarak hareket etme sonucu, farklı toplum tanımları ve farklı modeller ortaya çıkmıştır.

 

 Toplumbilimin bilinçlendirmesi gereken, toplumsal gerçekliktir. Toplumsal gerçeklik bir insan fenomenine dayanır. Bu fenomen, insanların birlikte olmalarıdır. Birlikte olma durumunu da ele alan, sosyolojidir.

  

  Toplumsal ilişkinin yapı özellikleri:

 

 *Toplumsal ilişkinin en önemli yapı özelliği; ‘değişme’ olgusudur.

 Toplumsal ilişkiler; aile, eğitim, sanat, din, çevre… ilişkileridir.

 *Toplumsal ilişkinin bir diğer yapı özelliği; ‘tarihsellik’tir. İnsanlar tarafından kurulan, bozulan, yeniden kurulan her toplumsal ilişkinin bir tarihi vardır. Her toplumsal ilişki belirli bir zaman ve mekanda kurulur.

 *Toplumsal ilişkinin bir diğer yapı özelliği; ‘fonksiyonel’liğidir. Belirli bir sosyal ilişkinin, belirli bir yer ve zamanda gördüğü işin farklı olmasıdır.

 *Diğer bir yapı özelliği; ‘kavram ilişkisi’ olmasıdır. Yani toplumsal ilişkinin kendisi değer dışı bir özellik taşır. Örneğin alışveriş ilişkisinde bireyler yoktur; satıcı ve alıcı vardır.

 Toplumsal ilişkinin yapısını araştırmak için uygun hale getirmek gerekiyor. Çünkü, araştırmaya uygun değildir.

 

 Açıklama; toplumsal gerçekliği veya toplumsal düzeni veya toplumsal olguyu ya da toplumsal yapıyı açıklama olabilir.

 Tek tek toplumsal olaylar, karşımıza toplumsal olgular olarak çıkarlar. Toplumsal olay dizileri, toplumsal olguyu beslerler o olgunun hayatta kalmasını sağlarlar. Dolayısı ile toplumsal ilişkinin gerçekliğinin olgusal olduğu ortaya çıkar.

 Bunu iki yerden hareket ederek söylüyoruz:

 1-Kişi bakımından hazır bulduğumuz ilişkiler içine girerek. Bu da toplumsal gerçekliğin olgusal olduğunu gösterir.

 2-Grup bakımından; toplumsal kurum içine girmesi. İnsanlar bir araya gelip kurum kurarlar. Kurum kurma, insanlardaki ilişki kurma isteği ve ortaya koymadır.

 Örneğin, eğitim olgusu içindeki toplumsal ilişkiler. Buna göre insanlar bir araya gelip isteyerek okul kurumunu, YÖK kurumunu… kurmaları.

 

 Toplumsal ilişkinin toplumsal ilişkilerle bağlantısında bir özelliği de, toplumsal ilişkinin, hukuk ilişkileri bakımından değiştirilinceye kadar değişmeden kalmasıdır. Bu yüzden de toplumsal ilşkiler, insanların davranışlarını sınırlarlar.

 

 Toplumsal değişme, ilişkinin değişmesi. Tarih ise, bu değişmenin tarihidir. Değişme aynı ilişkinin farklı kurulması. Bu hukuğun bir özelliğidir.

 

 Herbir toplumsal olgu ve toplumsal kurum bakımından olan değişikliğe; yapı değişikliği denir. Aynı zaman da yapı değişikliğinin tarihi sözkonusu. Bir toplum tipinden başka bir toplum tipine geçiş.

 

 Toplumsal yapı; belirli bir zaman ve yerde oluşan toplum düzeni.

 Toplumsal değişme; toplumsal ilişkilerin fonksiyonlarının işleyişindeki değişmedir. Değişen toplumun kendisi değil, onu oluşturan kurumların kuruluş tarzlarıdır.

 Açıklanacak olan, belirli bir yer ve zamanda kurulan düzeni açıklamadır.

İşte modelden kastedilen, belirli kavramlar bütünüyle oluşmuş düzeni açıklamadır.

 

 Her toplumsal araştırma, bir problemden, toplumdan belirli bir şey anlayarak hareket eder.

 

 Açıklama modeli, olan bitene uygun bir şekilde açıklıyorsa uygun bir ilişki sözkonusudur.

 Toplumbilim, bilim olmak istiyorsa kavram ilişkisi ile olup biten Arasında bir ilişki kurarak açıklamalıdır. Aslında olup bitenle kavramlar arasında bir ilişki yok ama biz ilişki kurmazsak bilemeyiz, toplumsal ilişkileri açıklayamayız.

 Fonksiyonel bütün içinde bazı ilişkilerin değişip bazılarınınsa değişmemesi halinde bütünün devam etmesini sağlayan ‘tampon mekanizma’dır.

 Tampon mekanizma, kendiliğinden ortaya çıkıyor, yoksa insanlar bilinçli olarak kurmuyorlar. Bu mekanizma sürekli bütünü dengede tutmaya çalışır. Tampon mekanizmanın dayandığı bir takım kabuller, ilkeler var.

 

 Model kurma; ne yapmalı, nasıl yapmalı sorusuna cevap verir. Örneğin, köylü-tüccar ilişkisini olması gerektiği gibi değiştirmek. Bu modelin dayanağı, bu model uygulanırsa bu problem ortadan kalkar. Gerçekliğin, gereklilikler bütünü olarak değiştirilmesi.

 Bunalım, savaş dönemlerinde bir modelin uygulanma olasılığı daha fazladır.

 

 Model kurma, tasarımlara, düşüncelere dayalı olarak kurulabilir. Bunlara ‘ütopya’lar örnek olarak verilebilir.

 Ütopyalar, toplumbilimin ortaya koyduğu bilimsel araştırma bilgilerine dayanmazlar.

 

 Açıklama modeliØØKurulan modelØØÜtopyalar

 

   

 Açıklama modeli àToplumbilim(teoriler kuruyor)àAraştırma bulgularıàBu bulgulara dayanarak ortaya konan model.    

 

 Kurulan model; değiştirme modeli. Bu modeller toplumbilimin araştırmalarına dayanarak ortaya konan modeller değil. Bilgiler değil, tasarımlara, ilkelere dayanılarak oluşturulmuş modellerdir. Böyle kurulan modellerin bir kısmına ütopyalar da girer.

 

 Ütopyalar; belli koşullar gerçekleştiğinde, istenen bir şeyin gerçekleşmesinin tasarımlarıdır.

 

 Ütopyaların önemi; o güne kadar düşünülmemiş konular hakkında yeni fikirler, ipuçları vermesidir.

 İster değiştirme modelleri olsun ister ütopyalar hepsinde de gerçekliğin dile getirilmesi sözkonusu.

 Önemli olan gerçekliğin bilgiye mi yoksa tasarıma mı dayandığıdır.

 Değiştirme modelleri sözkonusu olduğunda gerçeklikle doğrudan bir ilişki kuruluyor. Oysa ütopyalarda gerçeklikle ilişki tamamen rastlantısaldır.

                                        ——————–

 

   Bireyin varlığı, toplumsal ilşkinin varlığına, toplumsal ilikinin varlığı da bireye bağlıdır. Bu bir bütündür. (AóB)

  Biz burada toplumsal ilişkiyi konu edinerek, toplumsal ilişkinin yapısına baktık. Bütün bu bilgiler, toplum kavramının tarihinden çıkıyor. Toplumbilim bu bilgilere dayanmak zorundadır.

 

 

 Hobbes’in ‘Leviathan’da yazdığına göre; toplumsal ilişkide birlikte olmayı sağlayan şeyler, hukuk ve devlettir.

 Rousseau da ise ‘toplumsal sözleşme’dir.

 

 Oysa bunlar insanın dışında olan şeylerdir. İnsanların nasıl birlikte oldukarını insan dışı güçlerle açıklıyorlar.

 17.yy da bunlar hukuk, devlet, sözleşme…gibi adeta insandan bağımsız olarak varolan, nerede, nasıl varoldukları bilinmeyen varlıklar olarak düşünülüyor. Oysa bunların olgusal gerçeklikleri var; insana bağlı olgusal gerçekliklerdir.

 

 Toplum felsefesi; toplumsal gerçekliğin toplum idesi kaybedilmeden, toplumsal gerçekliğin, toplum kavramı ile sorunlarını araştıran bir felsefenin dalıdır.

 

 Toplumsal ilişkinin üç ayağı var:

 

Birey à Karşılıklı ilişki à Birey   

 

 “İnsanlara oldukları gibi muamele edersek, onları daha kötü kılarız. Eğer onları olması gerektiği gibi ele alırsak, olabilecekleri kadar iyi yaparız”. GOETHE

DENEMELER -2 (AHMET AĞI)

Pazar, 31 Mayıs 2009

- Tabular, önyargılardan beslenir. Kendimizi sorgulamadığımız sürece de düşüncelerimiz dogma haline gelir.

 

- Bilgi, kesinliği herkes açısından genel geçer olduğundan; müdahaleyi, dogma ise inananları bağladığından;  müdahalesizliği meşru kılar. Ancak bu teoride böyle, gerçekte ise dogmatizm, şovenizme dönüşür ve kendisi gibi olmayana hayat hakkı tanımaz. Bilgi toplumunda ise karşıtlarına dahi eşit hak ve özgürlükler talep eder.

 

- Bütün ihtiraslar, güç isteminden doğar.

 

- Kendisi için iyi olan(koşulsuz), başkası için iyi olandan(koşullu) daha muteberdir.

 

- Varlık; sonsuz çeşitlilikte, sonsuz biçimlere dönüşebilen, sürekli bir oluştur.

 

- Tanrı düşüncesi; insanlığın gelişim sürecinde, hem en büyük engel hem de ulaşmak istediği en büyük hedef olmuştur.

 

- Bireyin en temel durumu; yalnızlık ve korkudur. Yapıp etmelerinin tümü bu durumu aşmaya yöneliktir.

 

- Başkasını yücelttikçe, kendimizi küçültürüz, kendimizi yücelttikçe de komplekslerimiz belirginleşir.

 

- Etik; özgürlüğün bir paylaşımıdır.

- Etiği belirleyen özgürlük bilinci, özgürlüğü belirleyense, varlık bilincidir.

- Erdem dediğimiz şey; tarafların birbirine eşit/adil davranmasıdır.

- Etik ve özgürlüğün sınırlarını belirleyen; ‘ben’in karşısında ‘sen’in varlığıdır. Benin ‘söz- eylem’ özgürlüğünü, senin ‘söz- eylem’ özgürlüğü sınırlayarak belirler.

- Etiğin ve özgürlüğün en temel ilkesi; hiçbir şeye zarar vermeden eylemde bulunmaktır.

 

- Her türlü varlığı indirgeyerek açıklama girişimi, metafiziksel bir yaklaşımdır.

 

-Bilinç ile özdek arasında mahiyet farkı olsa da, birlikteliği olgusal bir gerçekliktir.

 

-Bilgili olmak, ‘bilinçli olmak’ değildir ama bilinçli olan bilgilidir de.

 Önemli olan bilgiye sahip olmak değil, onu uygulayabilmek, değerlendirebilmek ve sentezleyebilmektir.

 

-Her türlü fanatizm, sonunda despotizme dönüşür.

 

-Kutsal bildiklerinizi, ne kadar sorgulayabiliyorsanız o kadar özgürlükçüsünüz demektir. Sorgulamayan itaatkar faşizm, özgürlüğü de tehdit eder.

 

-İnsanlar, sahip oldukları mülkiyet oranında muhafazakar; sahip olmadıkları oranda da devrimcidirler.

 

- Aydın insan; kendi literatürünün karşılığını, farklı terminolojilerde de kurabilen insandır.

 

- Önemli olan seni dünyaya getirmeleri değil, nasıl bir dünya verdikleridir.

 

- Ölüm de bir varoluş biçimidir.

 

- Dev hacimli küçük eserlerle, küçük hacimli dev eserler arasındaki fark; dilin gücündedir.

 

- Felsefe; insanın içinde bulunduğu evreni tanıyabildiği kadar kendisidir.

 

- İnsanlık tarihi; bir eylem olarak, kendini bilme, tanıma ve geliştirme sürecidir.

 

- İnsanlık tarihi; dünya tarihinin, dünya tarihi ise evrensel tarihin bir sonucudur.

 

- Bir doğa varlığı olan insanın bilincinden bahsediyorsak, doğanın da bir tür bilince sahip olduğunu kabul etmemiz gerekir.

 Herşey, birer ‘akıllı tasarım’ ürünü olarak, iyi bir usta işi görünmekte. Bu usta kimdir veya nasıl bir şeydir?

 Tüm dünya, bizden daha gelişmiş bir medeniyette yaşayan bir çocuğun, bilgisayarında oynadığı bir ‘medeniyet kurmaca’ oyunu olabilir mi?

 Pek çok şey mümkün…Kesin olan bu konuda olanaklı bilgilerden sözedebileceğimiz ama şöyledir ya da böyledir diyemeyeceğimiz.

 

  İnsan zekası, evrensel oluşu kavramaya yönelik somutlaşmış bir bilinç halidir. İnsanlık tarihi ise; insanın kendini ve içinde bulunduğu evreni keşfederek tanıma ve bilme sürecidir. Varolanı; kavramsal olarak yeniden kurma, tümüyle kendini bilme ve yeniden üretmektir. 

 

 

 -Bilmek; değiştirmektir, değiştirmek; özgürlüktür.

 

 -Çelişkiler, bizim bilgi kuramlarımızda, gerçekte değil.

 

- Doğanın yasalı oluşu, bilincin bir göstergesidir.

 

- Dünya tarihi; üçüncü çağa doğru hızla ilerlemekte.

 Birinci çağ; İnorganik çağ(tez), canlı yaşamının henüz başlamadığı devir. Evrimsel süreçte ulaştığı en üst aşama; kimyasal oluşum (hücrenin yapı taşlarını oluşturan aminoasitler).

 İkinci çağ; organik çağ(antitez). Evrimsel süreçte, kendini en üst aşamada ‘insan’ olarak gerçekleştirmiştir.

 Üçüncü çağ; evrensel çağ(sentez). İnsanın kendisini, ‘ tekno-insan’la aşarak, evren varlığına dönüşeceği çağ. Tabi bu aşamaya kadar dünya bir felaketle karşılaşmazsa.

 Her çağ evrimsel olarak, ulaştığı en üst aşamada, kendisini üreterek yeni bir çağı başlatmaktadır. İnsan da ulaşacağı en üst aşamada, kendini yeniden üretecektir.

 

- İnsan eyleminin amacı; mutlak bilgi, mutlak güçtür.

 

-Dünyanın mahvına bile olsa, insanoğlu bilme arzusundan; kendini, dünyayı, evreni… bilmek ve işleyişine müdahale etmekten vazgeçmeyecektir. En azından şimdiye kadar bu böyle oldu. Moral değerler; insan egosunu ne kadar dizginlemeye çalışsa da o bir yolunu bulup kendi gelişimine devam etmekte. Ayn Rand’ın dediği gibi ‘ego büsbütün kötü olsaydı, iyi olanları izah edemezdik’.

 

 

-Yıldızları, sadece bir esin kaynağı olarak görmek isteyenlerin yanında, onlara ulaşmak isteyenler de her zaman varolacaktır. 

 

 

-Dünya, her an bir felaketle karşılaşıp yok olabilir. İnsanlığın bu felaketi beklemek yerine yazgısını değiştirmeye çalışması çok daha akıllıcadır. Sadece temaşa halinde şükrederek beklemek, miskinlerin işidir. İnsan ne yapabileceğinin ve ne olabileceğinin sonuna kadar gitmeli. Her şeyin mahvına bile olsa buna değer. Madem ki var, başına gelen ve gelebilecek olanların, bir yazgı olup olmadığını anlamak ve değiştirmek adına tüm olanaklarını sonuna kadar zorlayıp, içinde bulunduğu alemi anlamaya ve bilmeye çalışmalıdır.

 

- İnsan, neyi bilirse o kadar müdahil olur.

 

- Kötü olan liberalizm değil, toplumun bilinçsizliği ve bireylerin örgütsüz oluşudur. Liberalizm aslında tam bir sivilizasyon sürecidir. Bireylerin özgürce örgütlenmelerinin önünü açar. Devletin çekildiği alanları, Sivil Toplum Örgütleri almakta, devlet toplumun bütününe yayılmakta, devletin yaptığı işleri STK’lar yapmakta. Sosyal denge, tamamiyle ihtiyaç ve taleplere göre STK’lar aracılığı ile sağlanmakta. (Siyasi liberalizmin nihai amacı ise, toplumun devlet olduğu aşamadır.)

 Unutmamalı ki, iyi yönetilmeyen devlet de; faşizm, sömürü, etnik kimlik gibi konularda her türlü terörden çok daha tehlikeli olabilmektedir.

 

- Devlet, vatandaşlarının hizmetinde değilse, onlardan aldıklarını adil bir şekilde dağıtmıyorsa; kimin yönettiğinin ne önemi var? Aynı sömürüye tabi tutuluyorsan, sömürgeci yerli olsa ne olur, olmasa ne olur.

 Vatandaşlarına adil davranmayan bir devletin, herkesten kendisi için ölmelerini bekleme hakkı yoktur.

 Aslolan hayattır, insanların huzur ve refahıdır.

 

 -Bir ülkede yasalarca korunan, imtiyazlı sınıf ve kesimler olduğu sürece, orada tam demokrasiden bahsedilemez.

 

-Vatandaşının hak ve hukukunu gözetmeyen, kötü muamele görmesine göz yuman bir devletin, kendisini haklı gösterecek hiçbir sebebi olamaz.

 

- İnsanları ne kadar dışlarsanız, o kadar terörize edersiniz. Aslolan herkesin sistem içine alınarak gelişimine yardımcı olmaktır.

 

- Ölüm bu denli gizemli olmasaydı, hayata bu kadar bağlanmazdık.

 

- İdealleri olmayan bir insan için, hayat alışkanlıklardan ibarettir.

 

- Hak ve özgürlüklerimize ilişkin taleplerimiz kadar, onları isteme yöntemimiz de, bir o kadar önemlidir.

 

- Evrensel, herkes için genel geçer doğrular vardır, ancak öncelikler de vardır. Her durum ve koşulda aynı doğruları savunamazsınız.

DENEMELER -1 (AHMET AĞI)

Pazar, 31 Mayıs 2009

 

 

  DENEMELER – AHMET AĞI

 

- Ne kadar sahipsen, o kadar bekçisin.

 

- En büyük israf, yetenektir.

 

- Kuantum fiziğine göre, ‘evren; bir enerji okyanusudur’. Buna göre; bu okyanusta  her şey birbiriyle etkileşim halindedir. Etkileşimin yoğunluğu ise uzaklık ve yakınlığa göredir. Bu enerji okyanusunda her şey hem ezeli hem de ebedidir, sürekli sonsuz çeşitlilikte sonsuz biçimlere dönüşmekte, sonsuz ölümü sonsuz dirilişler kovalamakta. Enerji ne artıyor ne de eksiliyor.

 

- Bir insanda felsefe, varoluşunun anlamını aramakla başlar.

 

- İnsan, tanrının taklitçisidir. Tanrı gibi davranmayanlar onu anlamamış olanlardır. Birey olmadan tanrıyı anlamaksa mümkün değildir.

 

-Eğer tanrı, insanı kendi suretinde yaratmışsa (ruhundan üflemişse); insanın  ona inanmasından çok, onun gibi özgürce davranmasının zorunluluğundan bahsedilebilir.

 

- Sübjektivizmin varlığı, objektif bir olgudur.

 

- Evrensel yasa, ifadesini; evrensel düşüncede bulur.

 

- Düşünmenin yasaları, doğanın yasalarıyla çelişen değil onunla örtüşen yasalardır.

 

- Acı, bilinçle doğru orantılıdır.

 

- İnsanlarla arandaki mesafe, seni sırtından vuramayacakları kadar olsun.

 

- Her türlü yabancılaşmadan kurtulup kendinize döndüğünüzde, varlığın sizinle konuştuğunu duyarsınız.

 

- Her türlü öze dönüş meditasyonu, bir ibadettir.

 

- Varlık anlayışınız nasılsa, mantığınızda ona göre kurulur.

 

- Sonuç öncüllerden çıkar. İlk söylediklerinizle, son söyledikleriniz tutarlı değilse uyduruyorsunuz demektir.

 

-Her varlık felsefesi, bir metafiziktir.

 

-Baskıcı bir din anlayışı; insanın, tanrıya karşı kendisine yabancılaşmasıdır.

 

- İnsanlar sadece bildiklerinden değil, anlayabileceklerinden de sorumludur.

 

- Doğrular herkesi, yanlışlar ise söyleyeni bağlar.

 

- Bugünü yarının provası olarak yaşayanlar, hiçbir zaman bugünü yaşayamazlar.

 

- Ayıp, yasak, günah üçgeninde yaşayan insan için aşk yok, düş yok, umut yoktur.

 

 -İyi ya da kötü dediğimiz şey, aslında ihtiyaçlar nedeniyle kaçınılmaz olandır.

 

- Yaratıcı zeka, zor anlarda ortaya çıkar.

 

  PARADOKS :

 

- ‘Her şeyin bir nedeni vardır’, ifadesi aslında varolanı açıklamaya yönelik temel bir paradoksdur.

 Şöyle ki; bir ilk nedende durmazsak, her şeyin bir nedeni olmaz. Durduğumuz da ise, nedensiz olan bir şeyi kabul etmiş oluyoruz.

 Tam da bu noktada tanrıya yer açılmakta, ilk nedenden soyut bir varlığa geçiş yapıp, sonsuz; ‘öncesiz’ ve ‘sonrasız’ gibi hafsalamızın almayacağı metafizik kavramları kabul etmiş oluyoruz.

 Kozalite (neden–sonuç) ilişkisi, bilimselliğin aksine bizi dogmatik bir ilişkiye götürmekte.

 Thomas Kuhn’un ifadesiyle bilimin temelinde ‘us dışı’ bir şey var.

 Bu mantıkla, bu bilim anlayışıyla; varolmanın ne demek olduğunu anlamamız olası görünmüyor.

 Umuyorum ki, Cern’deki muhteşem deneyden elde edilecek bulgular, bizi bu konuda bir paradigma değişikliğine götürecektir.

                           

- Metafizik olanı, metafizik önermelerle ispat çabası, boş bir gayrettir. Buna göre; siz, varlığını ya da yokluğunu ispatladınız diye tanrı, ne varolur ne de yok olur.

 

- İlk olanı ezeli kabul ettiğinizde, sonrakilerin hepsini de ezeli ve de ebedi kabul etmiş olursunuz.

 

- Epistemolojik olarak varlık alanını; bilgi ve inanç alanı diye ikiye ayırmak bizi ontolojik dualizme götürür.

 

 - Tanrı tanımı gereği, zaman ve mekanla sınırlanmamak adına; hiçbir soyutlama kabul etmez.(Oysa her şeyden soyutlayarak kabul ederiz onu) Bu da bizi, her şeyin tanrısal olduğu sonucuna götürür. Ancak bu sonuç; ‘tanrı mutlak iyiliktir’  ifadesiyle çelişir.

 Panteist, vahdet-i vücutcu tanrı anlayışları, ontolojik olarak ne kadar tutarlı görünse de; bu anlayış bizi, kötülükleri de içinde barındıran, Max Scheler’in ifadesiyle kötülükleri altederek gelişen, oluşum halinde bir tanrı anlayışına götürmektedir. Başlangıçta mükemmel olmayan giderek mükemmelleşen bir tanrı!

 Dualite ontolojik değilse, hepimiz tanrı, hepimiz kul ve hepimiz de günahkarız demektir. Öyleyse  yargılayan ve yargılanacak olan kim?

 Farklı ontolojik alanlar var dersek, bu kez de tanrıyı sınırlamış oluruz.

 Görüldüğü gibi bu mantıksal yaklaşımlar ne bilimi ne de tanrıyı kurtarmakta. Kesin olan şu ki; yeni bir paradigmaya ihtiyacımızın olduğudur.

 

 Ayrıca birbirini yadsımayan, iki ayrı varlık anlayışından sözetmek de dogmatizmin kabulüdür.

 

 Tanrı düşüncesi ‘sonsuz’ kavramı açısından da paradokstur. Şöyle ki; tanrı sonsuzsa kendilik bilinci olmaz, sonluysa da kuşatılmış demektir.

 

 - Dualite, ontolojik değilse, tek bir sonsuz varsa ve hem doğadan hem de tanrıdan bahsediyorsak, her ikisinin de aynı olduğunu kabul etmemiz gerekir.

 Nihayetinde bu tür yaklaşımların hepsi birer spekülatif düşüncedir.

 Tanrı; doğanın nedeni ise, doğa da tanrının nedeni olmalıdır, eğer bir birlikten sözediyorsak.

 ’Doğanın nedeni; tanrıdır, tanrı ise kendi kendisinin nedenidir’, dediğimizde -tanrıyı açıklayamadığımıza göre- aslında hiçbir şey açıklamış olmuyoruz.

Doğayı; tanrıyla açıklarken, tanrıyı açıklamak istemeyişimiz niye? Bu duruş, bilme arzumuza gem vurabilir mi? Bana kalırsa gem vurmak bir yana araştırma isteğini daha fazla motive etmektedir.

‘Tanrı, hem doğadır hem de daha fazlasıdır’ demek belki vahdet-i vücutçu, panteist felsefeleri açıklar ama doğa ile özdeşliği; özgürlük ve etik açısından çelişki yaratır.

 

 -Sonsuzlukta her varoluş, yeni bir başlangıçtır ve onunla kıyaslandığında hiçbir şey büyük değildir. 

 Şimdi olan; ezelden ebede bir döngü içinde; bir varoluştan diğerine durmaksızın dönüşmekte. 

 Her varoluş biçiminin bir başlangıcı ve sonu varken, varolma enerjisi sayısız varoluş biçimlerine dönüşmekte.

 Buna göre “varolmak, sonsuzluktur”.

 Sonsuzluk, başlangıcı ve sonu olmayan.

 Peki, başı sonu olmayan, oluşu nasıl başlatıyor?

 Varolmanın tek bir boyutuna yönelik bir mantıkla, bunu anlamak olası görünmüyor.

 Öyle görünüyor ki; varolmak, ne ilk nedenlerini bilebileceğimiz ne de son prensiplerini kestirebileceğimiz bir süreç.

 

 - Odağında insan olan, insanın dilinden ve elinden çıkan her şey, kültürün bir parçasıdır.

 Din, bilim, felsefe ve sanatın, ulaştığı sonuçların tüm gerçekliğin kendisi veya tam bir ifadesi olduğunu söylemekse, boş bir iddaadan öte hiçbir anlam taşımamaktadır. Kuramları yanlışlandıkça daha kuşatıcı yeni kuramlarla kendilerini geliştirmektedirler.

 Tüm bu bilme etkinlikleri, gerçeği farklı yöntemlerle, birer kavrama çabasıdır.

 Kültürel gerçeklik; insani gerçekliğin bir ürünüyken, insani olanın da daha büyük bir gerçekliğin sonucu ve bir parçası olduğu ortadadır.

 Kültürel olan ussal olandır. Bu sonuç aynı zamanda, insansal olanı başlatan nedenin de ussal nitelikler ve daha fazlasına sahip olduğunun bir göstergesidir.

 Kültürel gerçeklik; çevrelenmiş olduğu dış gerçekliğin kendisi değil, onu anlamaya, kavramaya yönelik insansal başarılardır. Ve onu anlamaya yönelik, atmış olduğu adımların tutarlılığı oranında da yeryüzündeki medeniyetini daha fazla hakim kılmaktadır.