‘savaş’ olarak etiketlenmiş yazılar

DENEMELER -3 (AHMET AĞI)

Çarşamba, 11 Kasım 2009

 

*Uğrunda öldüğümüz ve öldürdüğümüz bizi bölen ne varsa (sınıflar, sınıflar, milliyet, mülkiyet, inanç farkları…), bunları birleştirmedikçe hepimiz dünyalı, hepimiz insan olamayız.

 

*Demokratik kitle örgütleri ne kadar etkili kullanılırsa, sivil inisiyatif de o kadar güçlü olur.

 

*Aslolan yanlışları düzeltmektir yoksa yanlış yapanı yok etmek ya da baskı altına almak değil.

 

*Halklar barıştan, tiranlar/zorbalar savaştan beslenir.

 

*Cephede en arkada olanların, cenazede en önde olmaya hakkı yoktur.

 

*Bir memleketin büyüklüğü; topraklarının genişliğiyle değil, vatandaşlarının refah düzeyi ve özgürlüklerden ne kadar yararlandığı ile ölçülür. Ulusal gelir, adil bir şekilde dağıtılmıyorsa, dağıtanlar ya çalıyordur ya da bu işi layıkıyla yapamıyorlardır, demektir.

 

*Hiçbir kişi ya da zümre devletin, vatanın sahibi değildir. Orada yaşayan, herkesindir. Kimse kimseyi kovamaz. Devletin verdiği yetki ve olanakları kendi adına kullanamaz.

 

*Geçmişe üzülen, gelecekten korkan insanların gelişimleri durmuş demektir.

 

*Onayladıklarınızı yüceltmeyin, aksi halde onların eksik olduğunu, onaylamadıklarınızı küçültürseniz de onlardan korktuğunuzu kabul etmiş olursunuz.

 

*Varlık hakkında kesin bilgiye sahip olmayışımız, tüm kabul ve anlayışların birbirine karşı hoşgörülü yaklaşımını zorunlu kılmaktadır. İster bilimsel teorilere isterse mitlere dayalı anlayış ve kabuller olsun, her ikisinin de birbirinin söz-eylem alanına müdahale etmeden yaşamayı öğrenmeleri gerekmektedir. Bir tercihin meşruiyetinin önceliği, diğerinin söz-eylem özgürlüğüne müdahale etmediği sürecedir. Buradan hareketle, siyasi bir rejimin demokratik ve laik olması aslında bir zorunluluktur. Devletin dini ya da ideolojisi olamaz sadece anayasal anlamda ilkeleri olabilir.

 

*Kimse kendi görüş ya da inancını zorla dikte veya empoze edemez. Hak ve özgürlükler çevçevesinde kendi fikirlerini açıklayabilir, yayabilir.

 

*Bir yönetici de aranacak en önemli vasıf; herkese karşı adil davranmasıdır. Yoksa kim olduğu ya da nasıl düşündüğü değil.

 

*Taraftarının çokluğu, bir görüşün haklı olduğu veya daha imtiyazlı olabileceği anlamına gelmez. Hiçbir görüş ya da inanç diğerleri üstünde egemenlik kuramaz.

 

*Herkes, eşit hak ve özgürlüklere sahiptir.

 

*İnsanları her konuda eşitlemeye çalışarak tek tip insan yaratma düşüncesi (üniformizm), olsa olsa ilkel bir düşüncenin ürünü olabilir.

 

*Doğa, eşitlik üzerine değil farklılıklar üzerine kuruludur. Birbirinin benzeri çok şey vardır ama aynı olan hiçbir şey yoktur. Bu nedenle ‘doğa’, tam bir sanat eseridir. Eşitlik, bir matematik terimidir; 2=2 gibi. Sosyal konularda eşitlik ise hak ve özgürlüklerden yararlanmadadır.

 

*Kollektif fikir ve inançlara dayalı yapılanmaların arkasında, birilerinin birilerini yönetme ve menfaat sağlama isteği vardır. İnsanların inanma, güvenme ve daha güçlü bir yapının üyesi olma ihtiyacını değerlendiren bu kişiler, bireyleri sürüleştirip cemaatleştirerek, çok daha kolay kontrol edebilmektedirler.

 

*Her türlü inanç ve fikrin kaynağı birey olduğu halde hor görülmesi, birilerinin kendilerini, diğerlerinden daha imtiyazlı görmesi sonucudur. Ne türlü olursa olsun, hep aynı kesimlerin birileri için fedakarlıkta bulunmasını istemesi, faşizmden başka bir şey değildir.

  

    *Bireyi yadsıyan her fikir doğasına aykırıdır; birey olmadan fikir olmaz. Aşılamaz hiçbir düşünce yoktur. Fikirler her zaman değişmesiyle gelişim sağlarlar. Sabit fikirli olmak, kişinin kendisini başkalarının kölesi haline getirmesidir. Tüm kollektif düşünceler, üyelerinin bağlılığını artırmak için kendisini diğer inanç ve fikirlerden üstün görür.

 

*Çoban sayısı arttıkça, sürü sayısı da artar ancak koyun sayısı azalır.

 

 

*Meşruiyyet içerisinde tüm farklılıklar, dünyamızın zenginliğidir, gerçeğin farklı birer kavranış şeklidir.

 

*Siz onları hurafelerden, onlar da sizi cehennemden kurtarmaya çalışırken; dünyayı yaşanmaz hale getiren, böylesi bir iyi niyet oldu.

 

*Nasıl iman etmişsen, her şeyi de ona uygun görürsün.

*Bilinç, baskıdan doğar.

 

*Savaş; profösyonellerin işidir, amatörleri en öne koymak, onları ölüme göndermektir.

 

*Çoğu kez bir inancın bağlıları, başka bir inancın kışkırtıcıları olmaktadır.

 

*Kendin olmayı başardığın sürece, başkasıyla dost olabilirsin.

 

*Zaman, her şeyin üzerinde bir sarkaçtır.

 

*Sorun; herkesin kendi tercihini diğerlerinden üstün görmesinde değil; kendi tercihini diğerlerine egemen kılmak istemesindedir. Egemen olduğunda da onu değiştirip, dönüştürmek için baskı kurmaktadır. Bunun içindir ki; devletin ne dini ne de ideolojisi olamaz. Tüm inanç ve fikirlere eşit mesafede duran, anayasal kuralları olabilir.

 

*Evrenselliğin yolu, yerellikten geçer.

 

*Gelişmiş ülkelerle, diğerleri arasında farktan öte uçurumlar varken, küresel politikalarda ilk adımın bu ülkelerden beklenmesi, çok büyük haksızlık olur. Dünyamızın bu hale gelmesinde, en çok kimlerin payı varsa öncelik onlara düşer. Hem sicili bozuk hem de veto yetkisi bulunan gelişmiş ülkelerin; silahsızlanmadan, çevre kriterlerine kadar öncelikle kendilerinin adım atması gerekir.

 

 

*İnsanlar, yaşadıkları ülkede  layık olduğu değeri görmüyorsa; vatanmış, üniter yapıymış, devletmiş…o insanlar için bir anlam ifade etmez.

 

*Kan, gözyaşı ve katliamlar üzerine inşa edilen bir yapı er ya da geç tasfiye olur.

 

*Her seferinde, dış güçler ve yerli işbirlikçileri; ötekinin bin beter oluşuyla korkutup, halkı zulüm ve haksızlığa ikna etmektedirler.

 

*Her türlü inkar ve imha politikası, günü geldiğinde tarihle hesaplaşmaktan kaçamayacaktır.

 

*Nerede insanca muamele görüyorsan, vatanın orasıdır. Her zaman üst gelir grupları sermayelerinden, alt gelir grupları ise onurlarından fedakarklıkta bulunuyorsa, orada eşitlik, kardeşlik ve adaletten bahsedilemez.

 

 

*Haksız bir saldırı yoksa; hiçbir savaş, senin savaşın değildir.

 

*İyi insan; karşısına çıkan herkes ve herşeyle iyi geçinen insandır. Bir faydan yoksa bari zarar verme.

 

*Bütün davranışların anlamını ideolojide aramak, ideolojiyi din haline getirmektir. Her konuya eleştirel yaklaşmalı, ayrıca neleri kabul ettiğinden çok ne yaptığın daha önemlidir.

 

*İnsanlığa hizmet için varım diyenlerin pek çoğu, kendi egolarını tatmin etmek ve egemen olmak için uğraşırlar. Bu uğurda her şeyi göze almaları bunun bir göstergesidir.

 

*Başkasını sevmeyebilirsin ama ne alçaltıcı ne de kötü muamelede bulunamazsın.

 

*Büyüklerin zulmü, küçüklerin elleriyle gelir. Hainler olmasa, zalimler de olmazdı.

 

*Eşitlik adına tüm insanları; tek tip insan haline dönüştürmek, sonra da aldığı nefesi dahi kontrol eden totoliter bir devlete tabi kılmak; insanın emeğine yabancılaşmasından daha beter bir kendine yabancılaşmadır.

 

*Kitaplar, doğrularıyla olduğu kadar yanlışlarıyla da çok daha öğretici olabilir.

 

*Hayatta en başarılı insanlar; başkalarının doğrularını almaktan imtina etmeyen ve kendi doğrularının yanlışlanması halinde ise görüşlerini değiştirmekten en ufak bir tereddüt duymayanlardır.

 

*Dogmatizm belki kaçınılmaz ama sorgulamak kesinlikle akıllıcadır.

 

*Kesin olarak bilmediğimiz bir şey hakkında, kesin ve sorgulanamaz bir biçimde, “bu böyledir” diye inanmak dogmatiklerin işidir.

 

 

*Bilmediklerimiz hakkında varsayımlar ileri sürülebilir ama bu varsayımlardan birine iman etme zorunluluğu yoktur.

 

*Bir insan, kendi söylediğine “bu tanrı kelamıdır/sözüdür” diyebilir ancak diğerlerinin buna iman etme mecburiyeti yoktur.

 

*Ulaşım ve iletişim arttıkça, küreselleşme artar.

 

*Başarıyı küçümseyenler, kendi komplekslerine yenilmiş olanlardır.

 

*Aşk; birinin sahip olmak istediği diğerinin ise köle olmak istemediği ilişkidir.

 

*Bir inanç ya da bir fikre yaslanarak siyaset yapan veya tutum ve davranışlarını belirleyenler, hiçbir zaman birey olamazlar. Kendileriyle başbaşa kalmaya tahammül edemezler. Her türlü inanç ve fikri sorgulayan insan, tek başına gerçeği arayan insandır. O her şeyi bilmek, anlamak ve açıklamak adına bir yere ait olmayı reddedendir.

 

J.JACK ROUSSEAU

Çarşamba, 03 Haziran 2009

 J. JACK ROUSSEAU (1712-1778) :

 

İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı

                ‘Bu eserimde, insan türünün hayatını anlatacağım’

 

 ‘‘Toprak aralarında bölünmedikçe, doğa durumu ortadan kaldırılmadıkça, insan toprağı nasıl işler?

  Uygar toplum, özel mülkiyetin ‘bu bana aittir’ döneminin başladığı toplumdur. Böylece doğa hali son bulur. Baba gücü uygar toplumdan türemiştir. Locke’un sandığı gibi tanrıdan Adem’e şeklinde değil.

  Bütün kavgaların, felaketlerin sebebi özel mülkiyettir. Özel mülkiyet, bütün kötülüklerin anasıdır. Mülkiyetin olmadığı yerde, haksızlık da yoktur.

  Locke da aynı şeyi söylüyor fakat onun mülkiyet anlayışı, Rousseau’dan çok faklı. Locke, mülkiyet kavramı içine, insan hayatı ve özgürlüğü de sokuyor. Ona göre, mülkiyet rastlantı olamaz. Rousseau’ya göre ise, insanın ‘bana aittir’ (özel mülkiyet) tamamen rastlantıdır. Aslında bu fark, mülkiyet kavramını farklı tanımlamalarından kaynaklanıyor.

 ‘’Mülkiyetin ortaya çıkmasıyla insanlar son dönemlerine girmişlerdir…Zenginler sahiplendikten sonra mallarının ve hatta canlarının elden gideceğini anlayınca, ‘gelin barış içinde yaşayalım’ diyerek ‘Toplum Sözleşmesi’ni önermişlerdir. Güçsüzlere bağlar veren, zenginlere güçler veren, doğal özgürlüğü geri dönmemek üzere yok eden bu toplum (uygar toplum) böyle olsa gerektir.’’

  Eşitsizliğin kaynağını, insan aklının ilerlemesiyle özel mülkiyetin ortaya çıkması ve yasallaşmasında bulur.’Bana aittir’ döneminin başlamasıyla kimileri daha çok sahiplenip zengin olmuş kimileri de daha az sahiplenerek fakir olmuş. Sonunda zengin ve fakir karşı karşıya gelmiş, fakirlerin mallarını ve canlarını tehdit etmesi sonucunda da zenginler, toplum sözleşmesini önermişlerdir.

 

         LOCKE VE ROUSSEAU KARŞILAŞTIRMASI

 

 Toplum düzeni doğadan gelme değil, sözleşmelere dayanmaktadır.

 Rousseau’ya göre savaş durumu sadece mülkiyet ilişkilerindeki anlaşmazlıklardan çıkar. Locke da ise savaş durumuna kişisel neden oluyordu. Oysa Rousseau’ya göre, mülkiyet olmadan önce kişi ile kişi arasında savaş durumu yoktur.

 Locke’a göre uygar toplum, savaş durumuna son vermek amacıyla ortaya çıkmıştır. Rousseau’ya göre ise, özel mülkiyeti korumak için

ortaya çıkmıştır.

 Rousseau’ya göre savaş durumu, uygar toplumdan sonra ortaya çıkmıştır. Rousseau, mülkiyet var da savaş başladı diyor.

 Oysa Locke da uygar toplumdan önce doğa durumunda savaş sözkonusu. Doğa durumunda otak yargıç olmadığından, herkes kendi yargıcı olduğundan savaş durumu ortaya çıkıyor. Savaş durumunu ortadan kaldırmak için ortak yargıç seçildi ve uygar topluma geçildi. Rousseau’da ise tam tersi.

 Aslında görünüşteki bu farklılıklar, mülkiyet kavramını farklı tanımlamalarından kaynaklanıyor.

 Rousseau’ya göre kendi koyduğumuz yasaya uymak özgürlüktür.

 Locke’da, toplum düzeni doğadan gelmesine karşılık, Rousseau, toplum düzenini sözleşmelerle oluşmuş bir hak olarak görüyor. Toplum sözleşmesinde bu doğal hakların insanlara geri verilmesi var. İnsanlar toplum düzenine bu amaçla uyarlar. Burada Locke ile birleşiyor.

 Her ikisine göre de insanların bir takım doğal hakları vardır. Her ikisinde   de yapma hakların toplumsal haklardaki kaynağı doğal haklardır.

 Her ikisinde de doğal hakları, toplumsal yasalar korumalı. Her ikisinde de toplum düzeni doğal hakların korunması için istenirse sürebilir.

 Locke’dan farklı olarak Rousseau, toplum düzeninin de bir hak olduğunu ve doğal olmayan sözleşmelerle gelen bu hak, özgürlüğünü korumak isteyen insanın hakkıdır.

 Bu nedenle toplum sözleşmesinin de doğal haklar gibi korunması gerekiyor.

 Rousseau’da toplum düzeni bir araç olması gerekirken bir amaç oluyor. Locke ise önceliği, insanların haklarının korunmasında tutar.

 Yani Rousseau’da en temelde korunması gereken; toplum düzenidir. Locke da ise kişi haklarıdır.

 Locke’da ortak yargıcın olmadığı yerde doğa durumundan savaş durumuna dönüş sözkonusu iken Rousseau’da uygar toplumdan geri dönüş sözkonusu değil.

 Topluma her ikisinde de ihtiyaçtan geçiliyor, fark korumak istediklerinde.

 Locke’un bütün amacı; özel mülkiyeti, doğal hukuka dayandırmak. Çünkü ona göre, özel mülkiyet kutsal. Rousseau da ise özel mülkiyet bir felaket.

 Locke’un özel mülkiyeti kutsal sayması; mülkiyetin, can ve özgürlüğü de kapsamasından. Rousseau da ise mülkiyet, sadece mallar.

 Locke’da mülkiyet, insanla birlikte var ve geri alınamaz. Oysa Rousseau’da mülkiyet edinme –özel mülkiyet- tarihsel bir olaydır. Özel mülkiyet tarihin belli bir zamanında ortaya çıkmıştır. İnsanların doğa durumunda iken henüz özel mülkiyet ortaya çıkmamıştı. Mülkiyet olumsaldır yani hiç ortaya çıkmayabilirdi de.

 

ÖZLÜ SÖZLER -2

Cumartesi, 30 Mayıs 2009

 

- İyiyi ve doğruyu düşünmek; insanlığın mutluluğu, barışı, özgürlüğü, mutlak ve değişmez gerçeklik değilse, kurtuluşa götüren yol değilse; düşünceleriyle başka bir sonuca varmış olanlarla savaşmanın hiçbir anlamı yoktur.

- İtaatsizlik için bir insanın; yalnızlığa, yanılgıya ve suça yönelik cesaretinin olması gerekir.

- Çocuksu aşk; sevildiğim için seviyorum, olgun aşk ise sevdiğim için  seviliyorum.                                                                    

E.FROMM

 

-Birini affedememek, ona bağımlı olduğunu gösterir. Nedeni intikam bile olsa.

  O.HANRY

 

- Sahiplenmeden üretmek, kendini empoze etmeden hareket etmek, egemen olmadan gelişmek esastır.

- Bilim felsefenin başarılarından, felsefeyse bilimin başarısızlıklarından örülmüştür.

 B.RUSSELL

 

- Az bilmek için çok okumak gerekir.

    C.MONTESQUİEU

 

- Birlik; akıl, aşk, ilim ve sezgi birliği halinde belirebilir.

       SCHİMMEL

 

- Her güne kendi acısı yeter.

         A.MAURUİS

 

 

-Ne, neyi, neyle örterse örtsün, herşeyin bir göstereni vardır.

-Yalnızlık biraz da her şeyi bilmenin ta kendisidir.

YALNIZLIKLAR (OYUN)

 

- Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığın zamana çok şey sığdırmaktır.

            DENİZ GEZMİŞ

 

- Gerçek ancak yalnızlıkta bulunur.

          G.ORTEGA

 

  KANT:

 

- İlerleme, bir fikirdir.

- Disiplinli hayvan, insana benzer.(Disiplinsiz insan da hayvana..)

- Kant’ın, hem amprizmi hem de rasyonalizmi eleştiren ünlü sözü:

 ‘Görüsüz(deneysel olmayan) kavramlar(akıl) boş, kavramsız görüler kördür’.

 Bilgi, deneysel duyu verilerinin aklın formlarında işlenmesiyle oluşur.

 - Özgürlük; ahlak yasasının varlık nedeni, ahlak yasası ise özgürlüğün bilinme nedenidir..

- Pozitif özgürlük; istemenin, saf aklın bir yasası (ahlak yasası) tarafından belirlenmesi.

- Negatif özgürlük; hiç bir şey tarafından belirlenmeme, bir şeyi gerçekleştirirken engellenmemeyi talep ediyor.

 

                                     

(Susma! Sustukça sıra sana gelecek)

 

Almanya’da Naziler

komünistleri içeri attı

sesimi çıkarmadım

çünkü; komünist değildim.

 

Sonra yahudileri içeri tıktılar

gene  sesimi çıkarmadım

çünkü; yahudi de değildim

 

Derken sıra sendikacılara geldi

gene aldırmadım

çünkü; sendikacı da değildim

 

Sonunda beni de götürdüler

kimse sesini çıkarmadı.

                      

 Rahip MARTİN NİEMÜLLER