‘din’ olarak etiketlenmiş yazılar

ÖZLÜ SÖZLER -6

Salı, 16 Şubat 2010

 

    EMİL AJER(Kral Solomon’un Bunalımı’ndan):

 - Faşizm; bir duyarsızlaştırmadır.

- Deha, her kusuru bağışlatır.

- Kendimizi düşünmemek için bir başkasını düşünürüz.

- O kendine benzemez kötü gösterir..O işleri, asıl düşünmesi gereken bir başkası yerine yapardı.

- Kendi benliği hakkında karar verememiş, çevresiyle problemleri olan tükenmekte olan şeylerle ilgilenen insanların tedavisi zordur.

- Her şey daha iyisi bulunmadığı için vardır.

- İnsan her zaman kendinden daha küçük birine ihtiyaç duyar.

- İnsan sanıldığından daha yaşlı, düşünüldüğünden ise daha gençtir.

- Adlarını bilmezsen, kişisel olmaz yük hafifler.

- Her şey aslında hiçbir şeyle aynı şeydir.

                                      —/—

 - Aşk; imkansızın zaferi olduğunda doruğa ulaşır.

- Aşk; insanı teyakkuzda tutmadığı vakit tavsamaya başlamıştır.

- Aşk; sevgiliyi her gördüğünde yeniden doğmak sevincidir.

- Aşk; anarşisttir, özgürlük ister.

       BUKET UZUNER

 - Kendine bir hoşça bak; alemin özü, varlıkların gözbebeği olan insansın!       

     ŞEYH GALİP(Dede Efendi)

 - Yaşlanmaktan değil, yavaşlamaktan korkmalı.

    NİLÜFER GÖLE

 - Durmadan gideceksin, ne varsa bundandır. Bir yerde uzun süre kalma. Gece ile gündüz birbirini nasıl kovalıyorsa, sen de hayattan soğumamak için düşüncelerini onun üzerinde toplamaktan kaçın. Hayat üzerinde düşünmeye başladın mı bil ki, soğursun ondan.

       MAKSİM GORKİ

 - Hayat, küçük ölçeklerde de mükemmel olabilir.

   L. JOHNSON

 - Seni sürekli diğerlerinden farksız kılmaya çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermektir. Bu savaş bir kez başladı mı hiç bitmez.

  E.H.CUMMING

 - Ne kadar yalansız yaşarsak, o kadar iyi.

   CAN YÜCEL

 - Yaşamın büyük paradokslarından biri; benlik bilincinin kaygıya yol açmasıdır. Aşk ve mutlu bir birleşme, sorgulayan ‘yalnız ben’in kaygısını ortadan kaldırıp ‘biz’ duygusuna dönüştürür. Böylece insan kaygıdan kurtulur ancak kendisini yitirir…

- Her birimiz aslında diğeriyle değil; onun bir hayaliyle ilişki kuruyorduk. Ben ona değil, onun benim için temsil ettiği kişiye aşık oldum.

- Ben sende bütün aşklarımı temize çektim.

- Aşk; birlikte yaşanmamış zamanları da / sevgilinin mazisini de ele geçirmek ister.

- Yılların, rüzgar gibi geçmesine öfkelenme, gençliğe yakışan tutkuları teslim et geçmişe. Yapacağın etkinliklerin, yapabileceklerini engellemesine izin verme.

- Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir.

 BANA GERİ VER

 Zamanın eli değdi bize

Çoktan değişti herşey

Aynı değiliz ikimizde

Bana geri veremezsin aldıklarını

Geri verilmez hiçbir yanılgı

 Zaaflarına bir gece

Hatalarına bir nilüfer

Sevgisizliğine bir kalp verdim

Artık geri ver

 Başka yer başka hayat

Son bir şansım olsun

sensiz ömrüm olsun

Bana geri ver 

 MURATHAN MUNGAN

 - ‘Seni seviyorum’ demek; bazen bir vaat, bazen de bir vedadır.

- İtiraf; daha suçlu olunan bir şeyi itiraf etmemek, gözden kaçırmak için yapılır

 DORİAN  LEADER

 - Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki; bir bütün olarak içimize sığmaz, sevdiğimiz insana doğru yayılır. Onda kendisini durduran başlangıç noktasına doğru geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur. İşte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür. Bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir.

    MARCEL PROUST

- Yüreğinde hissedersen, mesafe yoktur.

     RICHARD BACH

 - Aslında hiçbir şey iyi ya da kötü değildir, her şey düşünce tarzına göre değişir.

      SHAKESPARE

 - Herkes insanlığı değiştirmeye çalışıyor ama hiç kimse kendini değiştirmeyi aklından bile geçirmiyor.

      L.TOLSTOY

- Anlam, anlamlı etkinlikler sonucu oluşur.

- Hayatta 4 şey kaçınılmazdır:

  - Her birimiz ve sevdiklerimiz adına ölümün kaçınılmazlığı,

  - Yaşamımızı kendi irademizle biçimlendirme özgürlüğümüz,

  - Nihai yalnızlığımız

  - Yaşamın belirgin bir anlamdan yoksun oluşu.

       IRVIN YALOM

 - İki ayrı sonsuz olamaz. Bir noktada ikisi de birbiriyle kesişir. 

                  ZENON

 - Kesin olan bir şey varsa o da; ‘varolma’nın olduğu, hiçliğin ise olmadığı.

 PARMENİDES

 G.V.PLEKHANOV:

 Formel mantık, realitede geçer değildir.Hareket; ayniyet ve çelişmezlik prensibine tabi değildir.Çünkü; madde hareketsiz, hareketsiz de madde olmaz.Bütün alemin esası bu hareketli maddedir.Hareket halindeki bir cisim, aynı zamanda hem burada hem de başka yerdedir..Hem vardır hem de yoktur.Bizzat bu değişmenin varlığı, gerçekte çelişmezlik mantığı yerine, çelişme mantığı veya diyalektiğin cari olduğunu gösterir.

 Ya formel mantık doğrudur; o zaman realiteyi inkar etmeli ya da realite doğrudur; o zaman da formel mantık ilkelerinin geçerliliği yoktur.

 Eğer mantığımız doğruysa, Zenon gibi hareketi inkar etmemiz gerekir.

————-

 HEISENBERG İLKESİ (Belirsizlik İlkesi):

 Kuantum fiziğinde, bir parçacığın yerini tespit ettiğimizde hızını, hızını tespit ettiğimiz de ise yerini tespit edemiyoruz..

    ————–

-Dualite; ontolojik değil, epistemolojiktir.

      YAŞAR NURİ ÖZTÜRK

 Felsefe, soru sormakla başlar.

NUSRET HIZIR

  IOANNA KUÇURADİ:

- Metafizik, bir varlık anlayışıdır.

- Her din, bir tanrı anlayışı; her tanrı anlayışı da bir varlık anlayışıdır..

- ‘İyi’ ve ‘kötü’ kavramları, indüksiyon (tümevarım) yoluyla yapılmış birer çıkarımdır.

- Bilim ; nesne, felsefe ise,  bir anlam araştırmasıdır.

- Başlangıç soruları felsefeyi ilgilendirmez. Başlangıç sorularına verilen cevaplar bilgisel olmadığı için bir teoridir. Ancak bunu teorinin bilgisel olan yanıyla karıştırmamak gerekir. ‘Adem ile Havva’ bir teori değil, bir mitostur. Darwin’in ki ise, kaynaklara dayalı bir teoridir.

   ——————–

- Acı çekmek, ölmekten daha çok cesaret ister.

                 NAPOLYON

- Minnettarlık, köpeklerin alışkanlığıdır.

- Bir insanın ölümü trajedi, bir milyonun ölümü ise istatistiktir.

   STALİN

 -Düşmanını tamamen yok edersen, gün gelir kendi ellerinle yeniden yaratmak zorunda kalırsın.

HİTLER

 - Hep aç kalacağımızdan korktuğumuz için aç kaldık.

 Bir İran Filminden

 - Bir konuda her şeyi, her konu da ise bir şeyler öğrenin.

        Prof. Van DYKE

 - İhtiyaçlar sınırlı, kaynaklar ise sınırsızdır. İhtiraslar, ihtiyaç değildir.

  HAYDAR BAŞ (YTP BAŞKANI)

 -İnsanın öğretmeninin doğa, kitabının insanlık, okulunun yaşam olduğu birgün gelecek mi?

HALİL CİBRAN

- Savaş, büyük bir rant oluşturduğundan, barışı korumak da o denli zor olmakta.

 TAYFUN TALİPOĞLU

————-

 - Mutlu olmak için; ya elindekini kullanacaksın, ya da elindekileri çoğaltacaksın.

Tanrı hepimizi de afededip cennetine alacak

Kötülüğe kötülükle karşılık verirse

Bizden ne farkı kalır?

 Kim senin yasanı çiğnemedi ki, söyle?

Günahsız bir ömrün tadı ne ki, söyle?

Yaptığım kötülüğü, kötülükle ödetirsen Sen,

Sen ile ben arasında ne fark kalır ki, söyle?

                         …

Şarap testimi kırdın tanrım

Zevk yolumu tıkadın tanrım

Nar rengi şarabımı yere çaldın tanrım

Tövbeler olsun, yoksa sarhoş musun tanrım?

                        …

Beni sana getiren yoksulluk muydu

İstekleri basitse kimse yoksul değil.

Dürüstü ve özgürü onurlandırabiliyorsan

Beklediğim onur vermen, başka birşey değil. 

                       …

Cennette cehennem de senin içinde

                       …

Denizde boğulan su damlacığı,

Toprakta eriyen toz zerreciği,

Bu dünyadan geçişimiz nedir ki?

Değersiz bir böcek! Bir göründü bir yokoldu.

                      …

Oyunu oynayan tanrı, bizlerse dama taşı!

İşin doğrusu bu, gerisi laf-ı güzaf

Onun için dünya dama tahtası, bizler birer oyuncak

Bıkar sonunda, salıverir hiçliğin kuyusuna

      ÖMER HAYYAM

 - Sevgi ve bilgi, paylaşılarak büyür.

  EMİNE ŞEN

- Gerçek göçebeler, bir yerden başka bir yere gidenler değil, aksine oldukları yerden kıpırdayamayanlardır. Belli kodlardan kaçarak aynı yerde kalmak için göçebeleşenlerdir.

 GİLLES DELEUZE

 - Burjuva kültürünün demokratlaşmasıyla; niteliği değişmeden çok sayıda insana ulaşıp yaygınlaşmasıyla, ‘mutlu azınlık kültürü’ olmaktan çıkıp, ‘mutlu çoğunluk kültürü’ne dönüşebilir.

 T.S.ELİOT

  - Hiç bir kitap, ruhumuzu ‘Upanişadlar’ kadar yüceltemez. Hayatımın acılarını onlarla avuttum, ölürken de onlar beni teselli edecek.

   ARTUR SCHOPENHAUER

 - Huzur, vahdet sırrına erenindir.

  UPANİŞADLAR

 -Görmek istemeyen kadar, kimse kör değildir.

     İBN-İ SİNA 

 Aydın ile sokak adamının inançları bir olabilir mi? Vedaların dışında, öteki dinlerin büyük hatası, bu gerçeği anlamamış olmalarıdır.

  MAX MÜLLER

 - Düşünmeden okumak körletir, okumadan düşünmek yanıltır.

  CLAİRVANY

 -Yaşamak, gecenin tüm karanlığına rağmen buğulu bir cama güneşi çizebilmektir.

  ÜLKÜ AKVARUP

 - Görmeden görebilirim ama düşünmeden düşünemem.

  P. VALERY

 -Tam bağımsızlık, tam barbarlıktır. Çünkü; güçler dengesi gözetilmez.

-Bireysel özgürlük yoksa tam bağımsızlık da yoktur.

-Hem milliyetçi olacaksınız hem de antiemperyalist bu mümkün değil.

 RASİM OZAN KÜTAHYALI

    -Batı, monobilok bir yapı değildir. Birçok katmanlardan oluşmaktadır.

Uluslarüstü olarak, Batıdan daha iyi bir model yok. Her şeye rağmen demokratik, özgür ve örgütlü yapıların en çok geliştiği yapılar, Batıda bulunmaktadır.

 AYŞE HÜR

 -Kiminle savaşıyorsanız, onunla barışırsınız

 ALEV ER

  İnsanların çoğunluğu, kendi yeteneklerini abartarak böbürlenirler…Her insan, kazanma şansını olduğundan büyük, kaybetme şansını ise olduğundan küçük görür.

 ADAM SMİTH

 

 

DENEMELER -3 (AHMET AĞI)

Çarşamba, 11 Kasım 2009

 

*Uğrunda öldüğümüz ve öldürdüğümüz bizi bölen ne varsa (sınıflar, sınıflar, milliyet, mülkiyet, inanç farkları…), bunları birleştirmedikçe hepimiz dünyalı, hepimiz insan olamayız.

 

*Demokratik kitle örgütleri ne kadar etkili kullanılırsa, sivil inisiyatif de o kadar güçlü olur.

 

*Aslolan yanlışları düzeltmektir yoksa yanlış yapanı yok etmek ya da baskı altına almak değil.

 

*Halklar barıştan, tiranlar/zorbalar savaştan beslenir.

 

*Cephede en arkada olanların, cenazede en önde olmaya hakkı yoktur.

 

*Bir memleketin büyüklüğü; topraklarının genişliğiyle değil, vatandaşlarının refah düzeyi ve özgürlüklerden ne kadar yararlandığı ile ölçülür. Ulusal gelir, adil bir şekilde dağıtılmıyorsa, dağıtanlar ya çalıyordur ya da bu işi layıkıyla yapamıyorlardır, demektir.

 

*Hiçbir kişi ya da zümre devletin, vatanın sahibi değildir. Orada yaşayan, herkesindir. Kimse kimseyi kovamaz. Devletin verdiği yetki ve olanakları kendi adına kullanamaz.

 

*Geçmişe üzülen, gelecekten korkan insanların gelişimleri durmuş demektir.

 

*Onayladıklarınızı yüceltmeyin, aksi halde onların eksik olduğunu, onaylamadıklarınızı küçültürseniz de onlardan korktuğunuzu kabul etmiş olursunuz.

 

*Varlık hakkında kesin bilgiye sahip olmayışımız, tüm kabul ve anlayışların birbirine karşı hoşgörülü yaklaşımını zorunlu kılmaktadır. İster bilimsel teorilere isterse mitlere dayalı anlayış ve kabuller olsun, her ikisinin de birbirinin söz-eylem alanına müdahale etmeden yaşamayı öğrenmeleri gerekmektedir. Bir tercihin meşruiyetinin önceliği, diğerinin söz-eylem özgürlüğüne müdahale etmediği sürecedir. Buradan hareketle, siyasi bir rejimin demokratik ve laik olması aslında bir zorunluluktur. Devletin dini ya da ideolojisi olamaz sadece anayasal anlamda ilkeleri olabilir.

 

*Kimse kendi görüş ya da inancını zorla dikte veya empoze edemez. Hak ve özgürlükler çevçevesinde kendi fikirlerini açıklayabilir, yayabilir.

 

*Bir yönetici de aranacak en önemli vasıf; herkese karşı adil davranmasıdır. Yoksa kim olduğu ya da nasıl düşündüğü değil.

 

*Taraftarının çokluğu, bir görüşün haklı olduğu veya daha imtiyazlı olabileceği anlamına gelmez. Hiçbir görüş ya da inanç diğerleri üstünde egemenlik kuramaz.

 

*Herkes, eşit hak ve özgürlüklere sahiptir.

 

*İnsanları her konuda eşitlemeye çalışarak tek tip insan yaratma düşüncesi (üniformizm), olsa olsa ilkel bir düşüncenin ürünü olabilir.

 

*Doğa, eşitlik üzerine değil farklılıklar üzerine kuruludur. Birbirinin benzeri çok şey vardır ama aynı olan hiçbir şey yoktur. Bu nedenle ‘doğa’, tam bir sanat eseridir. Eşitlik, bir matematik terimidir; 2=2 gibi. Sosyal konularda eşitlik ise hak ve özgürlüklerden yararlanmadadır.

 

*Kollektif fikir ve inançlara dayalı yapılanmaların arkasında, birilerinin birilerini yönetme ve menfaat sağlama isteği vardır. İnsanların inanma, güvenme ve daha güçlü bir yapının üyesi olma ihtiyacını değerlendiren bu kişiler, bireyleri sürüleştirip cemaatleştirerek, çok daha kolay kontrol edebilmektedirler.

 

*Her türlü inanç ve fikrin kaynağı birey olduğu halde hor görülmesi, birilerinin kendilerini, diğerlerinden daha imtiyazlı görmesi sonucudur. Ne türlü olursa olsun, hep aynı kesimlerin birileri için fedakarlıkta bulunmasını istemesi, faşizmden başka bir şey değildir.

  

    *Bireyi yadsıyan her fikir doğasına aykırıdır; birey olmadan fikir olmaz. Aşılamaz hiçbir düşünce yoktur. Fikirler her zaman değişmesiyle gelişim sağlarlar. Sabit fikirli olmak, kişinin kendisini başkalarının kölesi haline getirmesidir. Tüm kollektif düşünceler, üyelerinin bağlılığını artırmak için kendisini diğer inanç ve fikirlerden üstün görür.

 

*Çoban sayısı arttıkça, sürü sayısı da artar ancak koyun sayısı azalır.

 

 

*Meşruiyyet içerisinde tüm farklılıklar, dünyamızın zenginliğidir, gerçeğin farklı birer kavranış şeklidir.

 

*Siz onları hurafelerden, onlar da sizi cehennemden kurtarmaya çalışırken; dünyayı yaşanmaz hale getiren, böylesi bir iyi niyet oldu.

 

*Nasıl iman etmişsen, her şeyi de ona uygun görürsün.

*Bilinç, baskıdan doğar.

 

*Savaş; profösyonellerin işidir, amatörleri en öne koymak, onları ölüme göndermektir.

 

*Çoğu kez bir inancın bağlıları, başka bir inancın kışkırtıcıları olmaktadır.

 

*Kendin olmayı başardığın sürece, başkasıyla dost olabilirsin.

 

*Zaman, her şeyin üzerinde bir sarkaçtır.

 

*Sorun; herkesin kendi tercihini diğerlerinden üstün görmesinde değil; kendi tercihini diğerlerine egemen kılmak istemesindedir. Egemen olduğunda da onu değiştirip, dönüştürmek için baskı kurmaktadır. Bunun içindir ki; devletin ne dini ne de ideolojisi olamaz. Tüm inanç ve fikirlere eşit mesafede duran, anayasal kuralları olabilir.

 

*Evrenselliğin yolu, yerellikten geçer.

 

*Gelişmiş ülkelerle, diğerleri arasında farktan öte uçurumlar varken, küresel politikalarda ilk adımın bu ülkelerden beklenmesi, çok büyük haksızlık olur. Dünyamızın bu hale gelmesinde, en çok kimlerin payı varsa öncelik onlara düşer. Hem sicili bozuk hem de veto yetkisi bulunan gelişmiş ülkelerin; silahsızlanmadan, çevre kriterlerine kadar öncelikle kendilerinin adım atması gerekir.

 

 

*İnsanlar, yaşadıkları ülkede  layık olduğu değeri görmüyorsa; vatanmış, üniter yapıymış, devletmiş…o insanlar için bir anlam ifade etmez.

 

*Kan, gözyaşı ve katliamlar üzerine inşa edilen bir yapı er ya da geç tasfiye olur.

 

*Her seferinde, dış güçler ve yerli işbirlikçileri; ötekinin bin beter oluşuyla korkutup, halkı zulüm ve haksızlığa ikna etmektedirler.

 

*Her türlü inkar ve imha politikası, günü geldiğinde tarihle hesaplaşmaktan kaçamayacaktır.

 

*Nerede insanca muamele görüyorsan, vatanın orasıdır. Her zaman üst gelir grupları sermayelerinden, alt gelir grupları ise onurlarından fedakarklıkta bulunuyorsa, orada eşitlik, kardeşlik ve adaletten bahsedilemez.

 

 

*Haksız bir saldırı yoksa; hiçbir savaş, senin savaşın değildir.

 

*İyi insan; karşısına çıkan herkes ve herşeyle iyi geçinen insandır. Bir faydan yoksa bari zarar verme.

 

*Bütün davranışların anlamını ideolojide aramak, ideolojiyi din haline getirmektir. Her konuya eleştirel yaklaşmalı, ayrıca neleri kabul ettiğinden çok ne yaptığın daha önemlidir.

 

*İnsanlığa hizmet için varım diyenlerin pek çoğu, kendi egolarını tatmin etmek ve egemen olmak için uğraşırlar. Bu uğurda her şeyi göze almaları bunun bir göstergesidir.

 

*Başkasını sevmeyebilirsin ama ne alçaltıcı ne de kötü muamelede bulunamazsın.

 

*Büyüklerin zulmü, küçüklerin elleriyle gelir. Hainler olmasa, zalimler de olmazdı.

 

*Eşitlik adına tüm insanları; tek tip insan haline dönüştürmek, sonra da aldığı nefesi dahi kontrol eden totoliter bir devlete tabi kılmak; insanın emeğine yabancılaşmasından daha beter bir kendine yabancılaşmadır.

 

*Kitaplar, doğrularıyla olduğu kadar yanlışlarıyla da çok daha öğretici olabilir.

 

*Hayatta en başarılı insanlar; başkalarının doğrularını almaktan imtina etmeyen ve kendi doğrularının yanlışlanması halinde ise görüşlerini değiştirmekten en ufak bir tereddüt duymayanlardır.

 

*Dogmatizm belki kaçınılmaz ama sorgulamak kesinlikle akıllıcadır.

 

*Kesin olarak bilmediğimiz bir şey hakkında, kesin ve sorgulanamaz bir biçimde, “bu böyledir” diye inanmak dogmatiklerin işidir.

 

 

*Bilmediklerimiz hakkında varsayımlar ileri sürülebilir ama bu varsayımlardan birine iman etme zorunluluğu yoktur.

 

*Bir insan, kendi söylediğine “bu tanrı kelamıdır/sözüdür” diyebilir ancak diğerlerinin buna iman etme mecburiyeti yoktur.

 

*Ulaşım ve iletişim arttıkça, küreselleşme artar.

 

*Başarıyı küçümseyenler, kendi komplekslerine yenilmiş olanlardır.

 

*Aşk; birinin sahip olmak istediği diğerinin ise köle olmak istemediği ilişkidir.

 

*Bir inanç ya da bir fikre yaslanarak siyaset yapan veya tutum ve davranışlarını belirleyenler, hiçbir zaman birey olamazlar. Kendileriyle başbaşa kalmaya tahammül edemezler. Her türlü inanç ve fikri sorgulayan insan, tek başına gerçeği arayan insandır. O her şeyi bilmek, anlamak ve açıklamak adına bir yere ait olmayı reddedendir.

 

LUDWİG FEURBACH

Pazar, 28 Haziran 2009

MATERYALİZM:

 

LUDWİG FEURBACH (1804-1872)

 

Temel eseri; ‘Hristiyanlığın Özü’.

 Başından beri ataeist bir tutum içindedir. Din ve tanrı konusu temel uğraşı alanıdır. Bir ara Hegel’in etkisindedir ancak felsefi spekülasyonu çok çabuk bırakır.

 Onun için önemli olan; insandır. Mutlak geist ise insanla alakası olmayan, insana yabancı bir şeydir. Ona göre mutlak geist fikri, dine paralel olarak ortaya çıkmıştır. Hegel’in mutlak felsefesi; spekülatif bir teolojiden başka bir şey değildir. Hatta daha iler giderek; ‘mutlak felsefe’ hakkında ‘mutlak ahmaklığın felsefesi’ der.

 Ona göre felsefe, bu sarhoşluktan ayılmalıdır. Artık spekülatif felsefe kapanmalıdır. Çünkü bu, teolojiden başka bir şey değildir.

 Feurbach, felsefesinin temelinde; tanrısal bir hareket etmeme kararlılığı vardır. Felsefe bir tek şeyden yola çıkabilir; o da insandır; insanın doğa içindeki somut varlığından. Ona göre insan için ilk nesne yine insandır. İnsan kendisi için tüm gerçekliğin ölçüsüdür.

 Felsefenin konusu; tanrı değil, insan olmalıdır. Asıl gerçeklik; şimdi ve burada olan insandır.

  İnsanı insan yapan ise duyusallığıdır. İnsanı diğer canlılardan ayıran aklı değildir. Bu akıl, her zaman spekülatif eğilimleri olan akıldır. İnsan aklı yüzünden bu çıkmaz sokağa girebilir. Bu nedenle insanı insan yapan akıl değil, duyusallıktır. Duyusallık; hakikatin ve gerçekliğin yeridir. O hiçbir zaman spekülasyona girmez. Feurbach, duyular üstü olanı reddeder, duyuların ötesine geçmez. Bu da onu ateist yapar. Ona göre Hegel’in yaptığı, insanın dışında varolduğu sanılan hayalet/mutlak geist, zorlamayla yapılmış bir soyutlamadan başka bir şey değildir.

 Felsefe, gerçek olmak istiyorsa kendini sonlu insanla sınırlandıran, ateist bir felsefe olmalıdır. Ona göre, hristiyanlık çöküş içinde olan bir dindir. Hristiyan olmayan bir felsefe zorunludur.

 Feurbach, insanın neden inandığını antropolojik olarak açıklamaya çalışır. Bunun içinde dini tanrıya değil, insana indirgeyerek açıklar.

 Ona göre tanrı, insanın tasarımlarında, hayal gücünde vardır. Yoksa trancendent bir tanrı yoktur. İnsan özüyle ilgili tasarımlarını dışa vurup tanrılaştırır.

 ‘Tanrı insanın dışa vurulmuş kendiliğidir’. İnsanın kendinin idealleştirilmiş halidir. O tanrıyı, insandan yola çıkarak açıklamaya çalışır. İnsan, kendindeki tanrı idesini idealleştirerek ortaya koyuyor. İnsan her şeyi bilmediğinden bunu idealleştirip tanrıya atfediyor. İnsan kendini nasıl görmek istiyorsa bunu tanrıya atfediyor.

 İnsan neden kendisine trancendent bir alan yaratıyor?

 Feurbach, bunun nedenini insanın biyopsişik varlığında bulur. Ona göre insan, kendinden üstün her şeye bağımlı olmak, saygı duymak ve emin olmak ihtiyacındadır. Aslında insan, kendinden üstün bir şeyi yaratıyor ve saygı duyuyor.

 Oysa insanın asıl bağımlı olduğu tanrı değil, doğadır. Doğa:

1-İnsanın kendi içindeki doğa, 2-Kendi dışındaki doğa.

İnsanın kendi dışındaki doğa bir gerçeklik. Oysa insanın kendi içindeki doğa, arzuları, istekleri olan bir doğa. İnsan doğayı kavradığında sahte bağımlılıklardan da kurtulacaktır.

 İnsan, mutlu olmak ihtiyacında ve bu ihtiyacına erişmek içinde aşkın bir varlık arayışında. İnsan bu yüzden bencil bir varlık; kendisiyle hesaplaşmasında aşkın bir varlığa ihtiyaç duyuyor.

 Feurbach; Hegel’in söylediği ‘ruhun bedeni bilinçli olarak belirlediği’ni kabul eder ancak ‘ruh da bilinçsiz olarak beden tarafından belirlenir’ der. Ona göre, din ve felsefedeki sonsuzluk, sonlu ve duyusal olarak belirlenmiş bir şeyin mistisize edilmiş halidir.

 Felsefenin başlangıcı ne tanrı ne de varlık olabilir; başlangıç sonlu ve duyusal olandır.

 Tanrı, insanın en yüksek yere konmasıdır. Devleti kuran ve tarihi yapan sadece insandır. ‘İnsan insanın tanrısıdır’. Feurbach, ilk tutarlı tanrı tanımaz filozoftur. Antropolojik çıkış noktası; insandır. Teoloji dediğimiz alanın sırrı, insandan çıkmadır yani antropolojiktir.

KARL MARX

Pazar, 28 Haziran 2009

 

                      KARL MARX (1818-1883):

 

 Almanya’nın Krien kentinde doğmuştur. Başta zamanın felsefesi olan Hegel idealizmine karşı çıkar. Ona göre, tüm gerçekliğin mutlak geist tarafından kavranması mistisizmden başka bir şey değildir. Marx’ göre her düşüncenin çıkış noktası; somut gerçeklik olmalıdır. Felsefede mutlak olandan hareket edilemez.

 Hegel’in felsefesi öte ile ilgili, bu öte yok edilmelidir. Ve somut olanın hakikatini kurmak tarihin bir görevidir. Hegel’de gerçeklik kuramsaldır, Marx da ise gerçek gerçekliktir.

 Marx’a göre felsefe, insanın varoluşunun felsefesidir. İnsan için insanın kökeni; yine insanın kendisidir. Felsefenin çıkış noktası; somut gerçeklik olan birey. Bu nedenle Marx, kendi felsefesine ‘hümanizma’ der. Ona göre her türlü düşünme; insan varoluşunun somut gerçekliğinden yola çıkmalıdır.

 Marx’a göre insanın asıl kökeni; -Alman idealistlerinin sandığı gibi- sadece bilen bir varlık olması değil; yapan/eden, eyleyen yanıdır. İnsanı insan yapan; eyleyen/praxis yanıdır.

 ‘İnsan, düşünmesinin aşkın yanını idealizmde yeteri kadar kanıtlamıştır. Şimdi düşünmesinin aşkın olmayan yanını göstermelidir’.

 İnsan eyleminin en önemli yanı; diğer insanlarla bir toplulukta gerçekleştirmesidir. İnsan kendini taşıyan bir toplum içinde yaşar. İnsan doğa/ çevre olmadan yaşayamaz. Birey toplumsal bir varlıktır. Toplum ve devlet ise insanın doğasıdır. İnsanın bilincini belirleyen bilinç değil, toplumsal bilinçtir. Yani bilinç toplum tarafından belirlenir. Marx’ın bu insan görüşü, tüm felsefesi için çıkış noktasıdır.

 O halde insanın içinden geçtiği toplumsal varlık nedir?

 Toplumu oluşturan ortak bir bilinç değil; çalışmadır, emektir. Çünkü insan çalışan bir varlık. Toplumu oluşturan da insanın emeği, çalışması. Emek sadece insana özgüdür ve sadece insanı özgür kılar.

 Üretim ve mülkiyet ilişkileri insanın temelini oluştururlar. Marx bunlara alt yapı der. Alt yapı değiştikçe bilinçler de değişir, der. Devlet, yasalar, ideler, ahlak, din moral, sanat…hepsi alt yapının değişmesine bağlı olarak değişirler.

 Tarih; toplum içinde çatışan güçlerin yani sınıfların çatışmasıyla oluşur. Yoksa geistın kavram diyalektiği değildir.

  ‘Alt yapı, üst yapıyı belirler’.

M.Weber ise üst yapıyı belirleyen alt yapı değil, Protestan ahlakıdır diyerek karşı çıkar.

 Marx’a göre bilinci belirleyen; maddedir. Onda yeni olan; sadece düşüncede kalmayıp büyü bir kararlılıkla gerçekliğin değiştirilmesine gider. Yani düşüncesini eylem haline getirmiştir, yeni olan bu. Reddettiği düşüncenin karşısına yeni bir düşünce ortaya koyan ve bu düşüncesini uygulayan ilk düşünür.

 ‘Filozoflar dünyayı değişik şekillerde yorumladılar oysa önemli olan onu değiştirmektir.

 Marx’a göre madde tarafından belirlenen bilgi tekrar maddeye dönüp onu değiştirebilir.

  Marx’a göre yabancılaşma :

O, insanın yabacılaşmasını, çalışan insanın ortaya koyduğu ürününe yabancılaşmasında görür. Çalışan insan bir ürün ortaya koymakta, bu ürünün de bir karşılığı olmalı; para kazanmalı. Marx görüyor ki, çalışanın emeğiyle ürettiği ürünün karşılığı başka birisine ait; işverene. Emekçinin ortaya koyduğu ürünün tadını çıkaran emekçi değil, kapitali elinde bulunduran işveren.

 Böylece çalışanın emeği ve ürünü, artık o insanın çalışma arzusunun bir iradesi olmaktan çıkıp, o insanın yaşaması için bir zorunluluk haline geliyor.

 Böyle köle gibi yaşayan insan insanlığını yitirmiş ve sadece işverene değil, diğer insanlara da yabancı hale gelir. Bütün insan ilişkileri; paraya, eşyaya dayandığından tamamen iyiliğini kaybetmiştir. Bu şekilde yaşayan proleterya kendisi eşya haline gelir. Pazarda gücü alınır ve satılır. İnsandır alınıp satılan ve ne kadar ucuz o kadar kar demektir. Proleterya kendini yitirmiş, insan olmaktan çıkmıştır. Bugünkü çağdaş insan bu şekildedir.

 Zorunlu gelecek:

 İnsanı insan olmaktan çıkaran bu durum günün birinde tamamen değişecektir. Marx, bunu zorunlu bir gidişin zorunlu bir sonucu olarak görür. Proleterya yabancılaştığının farkına bir gün varacaktır. İnsanlıktan çıktığını bir gün görecek ve insanlıktan çıkmayı ortadan kaldıracak.

 Giderek sermayenin artmasına rağmen rekabet gereği, sermaye her geçen gün daha az sayıda sermayedarın/kapitalistin elinde toplanmaktadır. Bu durum, kapitalizmin kendi mezarını kendisinin kazmasıdır.

 Sermayenin artması oranında semayedarların da sayısı giderek azalmakta. Bu azalma oranın da da sefalet ve işsizlerin nüfusu giderek artmakta. Ve öyle bir an gelecek ki; bu düzen tam tersine dönecektir. Proleterya bir devrimle, kapitalizmin kendisini sömürerek oluşturduğu sermayesini elinden alacak ve kendi iktidarını başa geçirecektir.

 Marx’a göre bu diyalektiğin zorunlu gidişi bunu gösterecektir. İnsanı köle yapan, kendisine yabancılaştıran her şey ortadan kaldırılacaktır. Bu Marx’ın başını çektiği komünist anlayışın da amacıdır.

 Bu komünist anlayış, özel mülkiyeti ortadan kaldırarak, sınıfsız bir toplum kurup insanı insan yapacaktır. Mülkiyet, kapitalistten tekrar topluma dönecek.

 Böylece toplumun, tarih öncesi dönemi biter ve hümanist dönemi başlar.

 

    MARX’IN MATERYALİZMİ

 

 Hegel her şeye geisttan bakarak dünyayı baş aşağı çevirmiştir. Marx’a göre dünyayı yeniden ayakları üzerine bastırmak gerekiyordu. Bu nedenle Marx, geist terine materie olarak maddeyi koyar.

 Marx’a göre materyalizm öncelikle, pratikte olmalıdır; Feurbach, materyalizmin içindeki bu aktifliği görmüyordu. Ona göre Yeni Hegelciler, dünyayı şöyle ya da böyle yorumladılar ama insanın-dünyanın özünde praxis olduğunu anlayamadılar.

 

Marx’ın Hegel’den aldıkları:

-Sürekli bir oluş.

-Sürekli yeni olana gidiş.

-Zıtlıkların ortadan kalkması.

Marx’daki diyalektik:

Hegel’deki geist ortadan kaldırıldığında geriye kalan. Onu Hegel’deki bir çok adımdan sadece birisi ilgilendiriyor. Tezin kendinden antitezi ortaya çıkarması ve ikisinin yeniden sentezde birleşmesi. Siyasal amaca ulaşıldığında, felsefi süreçte sona erecek.

 Felsefe, Marx’ın politik amacı için sadece bir araçtır. Aslında felsefe, felsefe olmak için değil devrimi yapmak içindir.

 Bizi çevreleyen dünyanın temelinin geist, idea.. değil madde olduğu felsefede çığır açan bir devirdir.

 Marx’daki madde, ölü bir hüle değil, sürekli düşünce ve eylemini, tarih görüşünü etkileyen, değiştirendir.

 Tarihsel materyalizm; madde ile insanın tarih içinde birbirlerine uyum sağladıkları bir süreç.

 Marx’ın materyalizmi ontolojik değildir.

 Marx’ın ateist materyalizmi:

 Burada Feurbach’ın etkisi büyük. İnsan kendinden başka hiç kimseye inanmadığı taktirde bakışlarını kendine çevirebilir.

 Marx; dini reddeder. Ona göre din, insanın sefalet bilincini yok eder. Bakışlarını kendisine çevirmesine engel olur. Bu bakımdan din, toplumun afyonudur. İnsanları hep ahretle teselli ederek, her şeye boyun eğmeye, katlanmaya yöneltir. Din, insanın yarattığı bir şeydir. Din, proleteryanın kendi bilincine ulaşmasını engellemekten başka bir şey yapmamaktadır. Proleterya din tarafından uyutulmamalı.

 Aslında Marx’ın açtığı savaş her türlü metafiziğe karşı sadece dinlere değil. Bunun içine Hegel dahil bütün felsefe sistemleri giriyor.

 Artık değer kuramı:

 Kapitalist, proleter işgücüyle ortaya koyduğu ürünün pazardaki değerinin çok altında bir ücret veriyor. Karı bütünüyle işçi kendi emeğiyle yaratmasına karşılık, onu cebine indiren, sermayesine katan işveren olmakta. İşveren, işçinin hakkını gaspetmektedir. Onu sömürmektedir.

 

 FEURBACH – MARX KARŞILAŞTIRMASI:

 

Her ikisinde de çıkış noktası; insan.

Feurbach, ‘insan için ilk nesne, insanın kendisidir’.

Marx, ‘insan için insanın kökeni, insanın kendisidir’.

Her ikisi de duyular ötesini reddederek, insanın somut gerçekliğinden yola çıkıyorlar.

 Feurbac’da somut gerçeklik; şimdi ve burada olan gerçeklik, Marx’da ise insan gerçekliğidir.

 Marx’ı, Feurbach’tan ayıran en önemli özellik; Marx, insanı  eylemde bulunan bir varlık olarak görüyor. İnsan; çalışan, emek ortaya koyan bir varlıktır.

 Oysa Feurbach; ‘geleceğin felsefesi, duyular ötesini reddederek insandan yola çıkan ateist felsefedir’ deyip bırakıyor.

 Yine Marx; Feurbach’tan ayrı olarak yabancılaşma kavramını ortaya atıyor ve açıklıyor.

 Feurbach’ın materyalizminin pasif olmasına karşılık, Marx’ın ki, aktiftir. Marx, maddenin özündeki hareketliliği görüyor. Onda madde ölü bir hüle değil; sürekli düşünme ve eylemi etkileyen, değiştirendir.

 Marx’a göre Feurbach, idealizmin sınırlarını henüz aşmamıştır.

 Diyalektik:

 Hegel’de diyalektik hem bilincin hem de nesnenin birlikteki hareketliliğiydi. Hegel buna, kavramın diyalektiği diyordu. Geistın kendini bölüp ortaya koyması ve yeniden insan geistı ile kendilik bilincine dönmesi idi. Bu da tamamen metafizik bir süreçtir.

 Marx’ın diyalektik anlayışına göre ise tüm dünya tarihi, bir tek üç adımdan oluşur:

 Tez olan kapitalizmin, antitez olarak proleteryayı ortaya çıkarması ve sentezde sınıfsız toplumun ortaya çıkması. Diyalektik sadece toplumsal gelişme açısından ele alınıyor. Feurbach da ise diyalektik yok.

SAMUEL P.HUNTİNGTON

Cuma, 26 Haziran 2009

 MEDENİYETLER ÇATIŞMASI

-En büyük tehlike, medeniyetlerden gelen devletler veya devlet grupları arasındaki çatışmalardır.

-İnsanlık tarihindeki temel medeniyetler, büyük ölçüde dünyanın büyük dinleriyle tanımlanmıştır.

-Batı dünyayı düşüncelerinin, değerlerinin veya dinin (diğer medeniyetlerden çok az kişi hristiyanlığa girmiştir) üstünlüğüyle değil; ama daha çok örgütlenmiş gücü ve zoru kullanmasındaki üstünlüğü sayesinde fethetmiştir. Batılılar çok kez bu gerçeği unuturken, Batılı olmayanlar ise hiçbir zaman bunu unutmazlar.

-Pop kültürünün ve tüketim mallarının bütün dünyaya yayılmasının Batı medeniyetinin bir başarısı olarak gösterilmesi, Batı kültürünü önemsizleştirmektedir. Batı medeniyetinin özü Magna Cartadır.

-Atatürk, ülkenin islami geçmişini reddederek Türkiye’yi  ‘parçalanmış bir ülke’ haline getirmiştir. Bir yanda dini, gelenek, görenek ve kurumları islama dayanan, ama diğer yanda da ülkeyi batılılaştırmak, modernleştirmek ve Batıyla bir yapmak isteyen yönetici elitlere sahip bir ülke.

-Batının iktidarının yükselişi dört yüzyıl sürmüştür, düşüşü de bu denli uzun olabilir. Batının uluslararası toplumdaki üstünlüğünün 1900 yılında doruğa çıktığı söylenebilir.

-Avrupa sömürgeciliği artık sona ermiştir ve Amerikan üstünlüğü de gerilemektedir. Bunu Batı kültürünün erozyona uğraması ve beraberinde yerel nitelikte ve köklerini tarihten alan töreler, diller, inançlar ve kurumların kendini göstermeye başlaması izlemektedir.

-Siyasal görüşleri bakımından ‘İslami yeniden doğuş’, kutsal kitapları, mükemmel toplum vizyonu, temel değişim isteği, varolan güçlerin inkarı ve ılımlı reformcu çizgiden şiddete dayanan devrimci çizgiye kadar değişiklik gösteren ideolojik farklılığıyla birlikte, belli ölçüde Marksizme benzemektedir.

-M.Kemal, bir dizi dikkatlice hesaplanmış devrim yoluyla halkını Osmanlı ve müslüman geçmişinden uzaklaştırma girişiminde bulundu. Çok uluslu bir imparatorluk fikrini reddeden Kemal, homojen bir devlet meydana getirmeyi amaçlamış, bu süreçte Ermeniler ve Yunanlılar ülkeden zorla kovulmuş ve öldürülmüştü.

-Kemal, Büyük Petro’ya öykünerek dinsel gelenekselciliğin bir simgesi olduğu gerekçesiyle fesi yasakladı. Halkı şapka giymeye teşvik etti. Türkçenin Arap harfleriyle değil, Latin harfleriyle yazılmasını kararlaştırdı. Bu reform, latin harfleriyle okuma yazma öğrenen yeni kuşakların engin bir geleneksel literatüre erişmesini imkansızlaştırdı…Batılaşma hem modernleşmeyle el ele yürüdü hem de modernleşmenin vasıtası oldu.

-Kemalist tepki başarısız oldu. Batılı olmayan toplumlar modernleşeceklerse, bunu Batılı tarzda değil, kendi tarzlarında yapmalıdırlar.

-Osmanlının yıkılışı, islamı çekirdek bir devletten yoksun bıraktı.

-Türkiye, kendisini laik bir devlet olarak tanımladığı sürece, islamın liderliğine soyunma olasılığı yoktur.

-Türkiye kendisini yeniden tanımladığı taktirde ne olur? Türkiye bir noktada Batı dünyasına üyelik için yalvarıp duran bir dilenci olarak oynadığı hüsran verici ve aşağılayıcı rolden vazgeçip, Batının temel islami muhatabı ve düşmanı olarak oynadığı çok daha etkileyici ve onurlu tarihsel rolü yeniden üstlenmeye hazır hale gelebilir.

-Türkiye, laikliği kaldırıp kendi medeniyet kümesinde bir parya konumundan çıkarak İslam medeniyetinin lideri haline gelebilir…Ama bunu yapabilmek için Atatürk’ün mirasını, Rusya’nın Lenin’in mirasını reddedişinden daha eksiksiz reddetmek zorunda kalacaktır. Böyle bir hamle aynı zamanda, Atatürk kalibresinde bir lideri gerektirir.

-Komünizmin çöküşüyle,  Batının demokratik liberalizm ideolojisi küresel bir zafer kazandı…Batı ve özellikle de bir misyoner ulus olagelen ABD, Batılı olmayan halkların kendilerini, Batının değerleri olarak kabul edilen demokrasi, serbest piyasa, sınırlı hükümet, insan hakları, bireycilik, ve hukuk devleti değerlerine teslim etmeleri gerektiğine ve kendi kurumlarında bu değerleri gerçekleştirmeleri gerektiğine inanır.

-Batı için evrenselcilik anlamına gelen, diğer medeniyetler için emperyalizm anlamına gelir.

-Batı, batılı olmayan toplumların ekonomilerini, kendisinin hakimi olduğu küresel bir ekonomiyle bütünleştirmeye çalışıyor.

-ABD; aralarında beşi Müslüman yedi devleti terörist devletler olarak sınıflandırmıştır. Müslüman ülkeler; İran, Irak, Suriye, Libya ve Sudan, diğerleri de Küba ve Kuzey Kore’dir…1980-1995 yılları arasında ABD, ortadoğuda hepsi de Müslümanlara yönelik onyedi askeri operasyona girişmiştir.

-Soğuk savaşın görece basit iki kutupluluğunun yerini çok kutuplu, çok medeniyetli bir dünyanın çok daha karmaşık ilişkileri alıyor.

-İslamın sınırları dahilinde nereye bakacak olsanız, Müslümanların komşularıyla barış içinde yaşamada sorunlar yaşadığını görürsünüz.

-Müslümanlar, dünya nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturuyor ama 1990’larda diğer herhangi bir medeniyetin halkından çok daha fazla grup arası şiddete bulaştılar…İslamın sınırları kanlıdır, dolayısıyla iç kısımları da öyle.

James Payne şu sonuca ulaşır; ‘islam ile militarizm arasında çok kesin bir biçimde bir bağlantı mevcut’.

-Müslümanların dövüşkenliği ve şiddet düşkünlüğü, ne Müslümanların ne de Müslüman olmayanların yadsıyabileceği yirminci yüzyıl olgularıdır.

-İslamın en baştan itibaren kılıç dini olup askeri erdemleri yücelttiği savı ileri sürülmektedir. İslam ‘savaşçı Bedevi göçebe kabileleri’ arasında doğdu ve bu şiddete dayalı köken islamın kuruluşuna damgasını vurdu. Muhammed’in kendisi çetin bir savaşçı ve becerikli bir komutan olarak anılır. Bu ne İsa için Ne de Buda için söylenebilir. İslamın öğretileri, öne sürüldüğü üzere, inançsızlara karşı savaşmayı buyurur…

-Kuran ve Müslüman inançların diğer açıklamaları şiddete ilişkin çok az yasaklama içerir ve şiddete başvurmama kavramı, Müslüman öğretisi ve pratiğinde eksiktir.

-İslam, dünyada istikrarsızlığın kaynağıdır çünkü, baskın bir merkezden yoksundur.

-Batı medeniyeti evrensel olduğu için değil, benzersiz olduğu için değerlidir.

 

CLAUDE LEVİ-STRAUSS

Cumartesi, 06 Haziran 2009

 

 Kültür antropoloğu ve ‘yapısalcılık’ın babası.

 Eserleri; ‘Yaban Düşünce’, Irk ve Tarih’, ‘Din ve Büyü’.

 

 Yapı, öğelerin toplamının üstünde belli bir bütünlük. Tek tek öğeleri ve bireyleri aşıyor. Birey farkında olmadan içinde bulunduğu yapıya göre davranıyor.

 Dilsel yapı ise, bu yapının bir özelliği olan bildirişmeyi sağlamak.

 Yapısalcılıkta yapı; tarihsel bir boyut içinde ele alınıyor, öğeler arasındaki ilişki önemli.

 Yapısalcılık, bireyi ve tarihi göz önünde bulundurmuyor, belli bir ideoloji olma eğiliminde.

 Yapısalcı antropoloji; çok değişik insan toplulukları arasındaki farklı davranışların ortak temelini bulmak.

 Değişik toplumlardaki kurumların zaman içinde nasıl değişmez olduklarını bulmak. Sözkonusu yapılar zaman içinde her zaman varlar. Önemli olan bu yapıların değişmez yanını, yani insanın değişmeyen yanını bulmak.

 1-Karşılaştırmalı tarihsel yol; bu yolla zorunlu olarak,ilkel-modern gibi karşılaştırmalar yapılıyor.

 2-İşlevcilik (fonksionalizm); toplumdaki kurumların işlevlerinin incelenmesi.

 Yapısalcı yöntem, F.Soussuare’nin dilbilimde geliştirdiği yöntem. Tüm olaylar temelde dilsel olaylardır. Dil, nasıl pek çok imlerden oluşuyorsa, toplumsal olay, olgu ve kurumlar da imlerden oluşmaktadır.

 Strauss’a göre, toplumsal olaylar dilseldir. Toplumsal olgular da imlerdir. İnsanı insan yapan da kültür.

 İnsanlar en ilkel devirler de bile birbirleriyle yoğun bir şekilde yaşamışlardır. Kültürler ile gelenekler arasında bir ayrım yapıldığında, ilkel toplumların tarihleri yok değil, bilinmiyor diyebiliriz.

 Her zaman ileriye doğru bir ilerleme, gelişme yok. İlkel toplumlarda olan yapılar, bu gün de var.

 Batı uygarlığının başarısı, barbar dediği ilkellerin yaptığı devrimlerin bir sonucudur. Bir kültürün diğer bir kültüre üstünlüğü sözkonusu değil. Kültürlerarası alış-veriş nedeniyle bütün kültürler birbirine bağlı. Kültür alış-verişi, kültürleri zenginleştirendir.

 Bir kültürü yıkıp geçen için tek bela, tek başına kalmaktır.

 Bir taraftan kültür çeşitliliğini korumak, diğer taraftan da özdeşliğe yani büyük dünya kültürüne doğru yol almak, aslolan budur.

 İnsanlar ilerlemek için işbirliği yapmalıdır, kültürler bu işbirliği süresince özdeşleştiklerini göreceklerdir.

 (Aslında bu bir paradoks; hem kültür çeşitliliği hem de özdeşleşme!)

 İnsanlığın kutsal görevi, hoşgörü içinde bütün kültürleri olabildiğince yaşatmak.

F. NİETZSCHE

Cumartesi, 06 Haziran 2009

  FRİEDRİCH NİETZSCHE (1844-1900) :

 

‘Evli bir filozof ancak komedilere ait olabilir’.

 Nietzsche, ilk evrelerinde kültürel değerlere saygı duyuyor. Bu ilk devrinde Kant’ı, Wagner’i över, Schopenhauer’e ‘hocam’ der.

 ‘Ben gelecek olanı ve başka türlü olamayacak olanı ortaya koyuyorum’ der. Bir evrenin zorunlu olarak geleceğini söyler, bu evre; ‘nihilizm’dir. Zamanın nihilist olduğunu söyleyerek kendisi için ‘Avrupanın ilk ve en önemli nihilistiyim’ der.

 Kendini ‘özgür ruh’ olarak niteleyen Nietzsche, en önemli görevinin kemikleşmiş önyargıları çürütmek olduğunu söyler. Bu da 3 şekilde olur:

1-Hakikate olan inancın yıkılması; hakikate inanma ve bilimin ilerlemesinden zevk alınan bir devirdir.

 Nihilizmden anlaşılacak hiçbir hakikat yoktur.

2-Moralden beklenecek hiçbir şey yoktur. Nihilizm, mutlak anlamsızlığa, değersizliğe inanmaktadır. Moral, koyduğu kuralları uygulatamaz.

3-Dinden beklenecek hiçbir şey yoktur. Nihilizm, hristiyanlığı da reddeder. Hristiyanlık içinden çökmek zorundadır çünkü; bu inanç ta başında hayattan kopmuştur.

 Tanrı öldü. Onu biz öldürdük, biz katiller katiliyiz’ der.

 Nihilizmde pozitif olan, onun bir geçiş dönemi olmasıdır. O, nihilizmi üstlenerek bu durumu aşmak ister. Bu nedenle nihilizme ümitle bakar, üstünde ne tanrı var ne de insan. Nihilizm, yeni kararların verileceği bir dönemdir. Değerlerin yeniden değerlendirilmesi yapılarak, yeni değerler yaratılmalıdır. Bu değerlendirme ve yaratma, tanrı tarafından değil, insan tarafından yapılacaktır.

 İnsan kendini aşmaya çalışan bir varlıktır. Bu yeni insan şimdiki insandan daha yüksek ama tanrı da olmayan; ‘üst insan’dır. Şimdiki insan, hayvan ile üst insan arasında gerilmiş bir iptir. İnsan hayvanı aşmıştır ama şimdi aşılması gereken kendisidir.

 Hayatın temelinde olan; ‘güç, aşma isteği’dir. Nietzsche, varolanın temeline ‘güç istemi’ni koyar.

 Aslında bu hayatın bir amacı yok. Aynı olanın ebedi olarak geri dönüşü sözkonusu. Hayat sadece değişmelerden ibaret. Bu hiçlik, nihilizmin en uç noktasıdır. Aynı olanın ebediyyen geri dönmesi.

 Olan biteni, bütünü, sürekli dönüşü görmek ama yine de bir uyum olduğunu görmek, işte buna evet demek. Tam da nihilizm bu işte. Ancak bunu yine de aşmak mümkün; hiç içindeki oluşu görüp buna evet demek, onu sevmek (burada Nietzsche, Herakleitos’tan etkilenmiştir).

 

 Nietzsche’nin düşünmesini belirleyen 3 faktör:

1-Klasik Yunan kültürünü araştırması

2-Richart Wagner’in müziğine olan saygısı, onu övmesi ve o müzikten bir takım şeyler beklemesi.

3-A.Schopenhauer’e saygısı, onun pesimizmini bir ölçüde üslenmesi.

 

 Bunlar 1876’lara kadar Nietzsche’nin düşüncesini belirleyen etkenlerdir. Bu dönemde klasik kültüre bağlı ve saygılı.

 Ona göre Yunan kültürünün çıkış noktası; Apollon ve Dionysos’tur. Bu kültürün çöküşünü de Sokrates’e bağlar. Batı kültürünün temel özelliğidir, Sokratik eğilim.

Müzikle, özellikle Wagner’in müziğiyle klasik kültürü yeniden canlandırmak mümkündür, der.

 Sokratik eğilimde, bilinçli olanın erdem olması sözkonusu. Sokrates ile birlikte insan teorik insan olmuştur.

 Apollon ile Dionysos’un birleşmesinden oluşan insan ise ‘trajik insan’dır. Trajik olana bilincin girmesiyle insan trajik olmaktan çıkıp, teorik insan olmuştur.

 

 Nietzsche’ye göre 3 tip tarih anlayışı vardır:

1-Anıtsal tarih; tarihin, kahramanlar/büyükler tarafından gerçekleştirilmiş ve yazılmış olduğunu söylemek. Büyük olanların tarihi! Peki, büyüklüğün ölçüsü ne?

2-Antik olana yönelen tarih; eskiye olan sevgi. Eskiyi koruma çabası. Tarih içinde olup biten olaylara, sanat eserlerine, yaşama tarzlarına olan sevgi ve onları korumak hatta yeniden kurma, yaşatma çabası.

 Bu tarih anlayışı, önceden olmuş bitmiş şeylere sorgusuz-sualsiz övgüyle bakmadır.

3-Eleştirel tarih anlayışı; eskiden olup bitenlerle hesaplaşan tarih. Hesaplaşırken bugünü daha iyi anlamak mümkün.

 ‘Biz geçmişte olmuş en güzel şeylerin olduğu gibi en kötü şeylerin de bir sonucuyuz’.

 1873’te yayımlanan ’İnsanca pek insanca’ adlı kitabıyla Nietzsche, ‘hocam’ dediği Schopenhauer’den, Wagner’den ve hristiyanlığın dogmalarından koptuğunu söyler.

 ‘Benim tutkum, bağımsızlıktır’ , ‘Kant’ın sandığı gibi gerçekliğin kendine özgü bir anlamı yoktur’ der.

 Elle tutulur, gözle görülür olanı överek trancendent olan bir öte yoktur, der. ‘Şeylerin arkasında asıl gerçeklik diye bir şey yoktur. Kendi başına iyi ya da kötü yoktur. İnsan metafizikten koptuktan sonra tek başına bir çölde yürümeye  başlar. Özgür insan işte budur. Bütün tutunacak şeylerden kopan insan özgürdür’.

 Nietzsche, 1881’de Sils Maria’yı keşfeder. Hastalığına çok iyi gelen güneşli bir havası vardır. Burada çok verimli olmasına rağmen son derece yalnızdır. Ancak çalışmak için bunu kendisi istemektedir. Nietzsche burada karşımıza bir düşünür olarak çıkar.

 ‘Bundan böyle benim sevgim bu; Amor Fati(kader sevgisi)’ . Kadere evet der artık çirkinliklerle savaşmak, şikayet etmek istemez.

 ‘Günün birinde sadece evet diyen bir olmak istiyorum’ der. Burada 5. İncil olarak nitelediği ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ ü yazar. ‘Üst insan’ ve ‘ebedi dönüş’ fikirlerini yeniden ele alır.

 Üst insan; yaşama değeri anlamı yükleyen tanrı öldükten sonra bu dünyaya yeniden anlam ve değer verebilecek bir insandır. Üst insan, köle gibi normlara, geleneklere uyarak yaşayan insan değil, kendisi değerler ortaya koyan insandır.

 

 Tanrı ölmüştür’ savının kaynağı:

Tanrının ölmesi, hristiyanlığın verdiği ahlakın, değerlerin geçerliliğini yitirmesi, çökmeye başlaması. Yani değerler değerini yitiriyor. Her şey değerini yitirirse geriye ne kalır? Hiç/nihilizm, gelen hiçliktir.

 Nietzsche’nin ümidi üst insanda. O değerleri yeniden değerlendirerek yeni değerler ortaya koyacak. O üst insandan, insanın kendini aşması, kendi kendini yükseltmesini anlıyor. Bu insan kendini yükseltmiş, hayat dolu, fizik olarak da güçlü insandır.

 Hayatın asıl amacı; güç, kudret isteği. ‘Nerede bir canlı gördüysem orada güç isteğini gördüm’ der.

 Ebedi dönüş:

 Olan-biten yaşayan her şey, çok büyük zaman aralıklarıyla yeniden geri dönmektedir. Bugün olanlar geçmişte olanların geri dönmesidir. Gelecekte olanlar da bugün olanların geri dönmesi olacaktır.

 Nietzsche’nin bu fikrinin arkasında hayatın yükselmesini imkanı yatıyor. Her geri dönüş yeni imkanlarla geri dönüyor. Geçmiş gelecek için yükseltici bir güç oluyor. Geçmiş, gelecek için geçici olarak yok oluyor. Günün birinde yeni imkanlarla yeniden dönecektir.

 1886’da ‘İyinin ve Kötünün Ötesinde’,

 1887’de de ‘Ahlakın Soy Ağacı’nı yayımlar.

 

 KİERKEGAARD VE NİETZSCHE KARŞILAŞTIRMASI:

 Her ikisi de sisteme tamamen karşı, sistemin kapalı hale getirilmesi gerçekliği saklamak içindir. Birbirlerinden habersiz olmalarına rağmen düşünceleri bakımından birbirine akraba.

 Sistemci filozofların dışında her ikisinde de yepyeni bir tavır ve atmosferle karşılaşıyoruz. Her türlü katılıkları eritmeye ve aşmaya büyük çaba sarfediyorlar.

 Kierkegaard’da özlemi duyulan bir hristiyanlık düşüncesi ve kendisinin istisna olmasından dolayı bir hareketlilik var.

 Nietzsche’de ise bir boşluk; yepyeni bir varlığın kendini göstereceğine inanıyor.

 Ratio denen akıl her ikisinde de olağan üstü sorguya çekiliyor. Ancak akla karşı değiller, felsefeleri sanıldığı gibi bir duygu felsefesi değil.

 Her ikisinde de belirli bir dünya görüşü yok. Düşüncelerinde sürekli hareket ve refleksiyon var. Bağlanan, tutunan ve orada emniyeti bulmak diye bir şey yok.

 Sürekli hareketlilik olunca bilimsel bilgiden şüphe ediyorlar. Profösörleri, entelektüelleri bilimsel bilgi açıklanabilirmiş gibi davrandıklarından eleştiriyorlar.

 Bilimsel bilginin, hakikati verecek tek şey olmasına, bilime dair bu kör inanca karşılar. Onlara göre bu saflıktır.

 Her ikisinde de belirli bir tek düşünce yok. Hiçbir öğreti en son hakikati ortaya koyamaz. Herhangi bir hakikati, mutlak hakikat olarak görmezler.

 Her ikisinde de dolaylı bildirim sözkonusu. Çünkü; önemli olan tek tek bireylere seslenebilmektir. Önemli olan tek insanın tavrı.

 Kendi çağları bakımından karşılaştırma:

Her ikisi de içinde yaşadıkları çağın keskin eleştiricileri. Negatif tutum ve eleştirileriyle bir çağın kapanışı dile getiriliyor. İçinde bulundukları çağı aşmaya çalışıyorlar.

 Her ikisi de kendi kararlılıklarıyla feci bir yalnızlık içindeler.

 Her ikisinin de işi, evliliği, düzenli bir yaşamı yok

 O çağ, sosyal ve iktisadi bakımdan araştırılırken, bunlar o çağı, insanın özü bakımından anlamaya çalışıyorlar.

 Kierkegaard, kutsal kitaptaki hakikatin arayışı içinde.

 İkisi de gelmekte olan hiçi görmekteler. Bunu ikisi de istemiyor.

 Her ikisi de insanın ne olacağı kaygısında.

 İkisi de yeni bir insanı temsil ediyor.

 İkisi de ruhsal yönden hasta. İkisi de istisna olduklarının farkındalar. Başka insanlara örnek olmak istemiyorlar.

‘Beni değil, kendini takip et’ Nietzsche.

Etkileri:

 Çağdaş felsefe, sistemci felsefeyi reddedip, felsefeye yeni bir ufuk açan Kierkegaard’ın etkisindedir.

 Üst insan görüşüyle de, üst insanlar Almanlardır, dedirtecek kadar Nietzsche, Nazileri etkilemiştir.

 Nietzsche, tüm kuruntular dünyasını yıkan filozof. ‘Morali de yıktık şimdi biz kendi kendimize karanlıklar içinde kaldık. Moral yıkıldı çünkü tanrı öldü, yeni morali kuracak olan üst insan’.

 Bunların çağrıları tek insana yönelik. İkisi de belirli bir program ve plan vermiyorlar. Sadece dolaylı bildirimleriyle, insanların gözünü açmak istiyorlar.

19.YY-HEGEL

Çarşamba, 03 Haziran 2009

 G.W.FRİEDRİCH HEGEL( 1770-1831 ):

 ‘Mutlak olanı düşünmek için, mutlak olandan işe başlamak gerekir’. İşte bunun içinde Hegel, kendini mutlak olarak ortaya koyuyor.

 Ona göre felsefenin görevi; bütünü kavramaktır, bu da bütünü kavram düzeyine çıkarmaktır. Hegel’e göre düşünmek, varlığın somut sorularından fışkıran capcanlı bir felsefe yapmaktır. Çıkış noktası; Kant ile hesaplaşmak.

 Hegel’in hayatı boyunca yaptığı; düşünen bilgiyi ortaya koymak. Canlı bir felsefe yapmaktır. Bu düşüncesini sistemleştirerek Batının en büyük metafizik sistemini oluşturur.

 Kant’ta nesnenin kuruluşu, anlama yetisinin kategorileri ile oluşuyordu. Nesnenin formları, benin kendi kendisine olan etkinliğine bırakılmıştır.

 Hegel, bilginin oluşumu hakkında Kant’ın düşüncelerini kabul eder ancak aklın, kendi yapısından ötürü nesnelerden bağımsız olduğunu söyler.

 Aklın nesnelerden bağımsız olması, bundan sonra felsefenin ilkesi olacaktır.

 Sensualistlerin sandığı gibi duyuların verdiğini aklın işlemesiyle nesnenin belirlenimi olamaz. Akıl, kendi yapısından dolayı bağımsız olarak, nesnelerin belirlenimini sağlar.

 Hegel, hem öznel hem de nesnel idealizmleri reddeder. Çünkü; nesnel idealizmde, nesnelerin beni sınırlaması, öznel idealizm de ise benin nesneleri sınırlaması sözkonusu.

 Dünya geistı, düşündüğünü yaratan geist. Düşünme, varlığı düşünüyor ve düşündüğü yerde de hakikat oluyor.

 Hegel, iki idealizmi reddedince geriye mutlak idealizm kalıyor. Hegel’de düşünen aslında geist. Varlık ise geistın düşünmesiyle kavradığı şey. Yani tek tek şeylerin kavram düzeyine yükselmesi. Geistın düşündüğü şeyi kavraması-işte varlığın bu şekilde düşünülmesi hakikattir. Etkinlik, her şey de geistın etkinliği.

 Hegel’e göre aslında filozofun içinde felsefe yapan mutlak geist. Mutlak geist, kendisinden pay alan insan geistı aracılığıyla düşünür ve konuşur.

 Mutlak düşünme, sürekli özne ve nesneyi bir tutarak kavramadır. Mutlak geistın düşünmesini, mutlak idealizmde gerçekleştirecek olan yine kendisidir. Böylece Hegel kendisini ‘dünya geistı’ olarak görür. Son derece spekülatif düşünce.

 Schelling ve Fıchte, mutlak geistı kendi karşılarına koyup onun hakkında spekülatif düşünüşlere gidiyorlardı.

 Oysa Hegel, ‘mutlak geist benim içimde, benim düşünmem zaten mutlak geistın düşünmesidir’ diyor.

 Hegel, Fıchte için ‘‘Schelling’den daha ileriydi ama o da gelip nesneye takılmıştır’’ der. Bu nedenle Fıchte’yi sadece öznelci olması nedeniyle reddeder.

 Hegel’de mutlak olanın kendisini bulması için, oluşa ve gelişime muhtaç olması en önemli düşünce.

 Hakikat, bütün olandır, bütün varlıktır. Bütün olan ise ancak gelişimini kendisiyle tamamlayan varlıktır.

 Hegel, Fıchte’nin diyalektiğini yeniden ele alır. Bu diyalektikle kavram, hareket eden kavram haline gelir. Burdaki kavramlar Schelling’deki gibi içi boş kavramlar değil. Hegel diyalektiği; kavramlar, ide ve geisttan başka bir şey değildir. Yani Hegel diyalektiği; organik/canlı bir diyalektiktir. Mutlak geist canlı olduğuna göre, düşünmede kendini canlı olarak ortaya koymalıdır.

 Diyalektik düşünce kendini geliştiren ve yeniden kendine dönen düşüncedir. Hegel düşüncesinin bütün ruhu burada yatar. Onun amacı bütünü kavrayıp ortaya koymaktır.

 Schellig’de diyalektik olmadığı için özdeş olanın kendini nasıl ortaya koyduğu açıklanamıyordu.

 Hegel’de mutlak olan nedir?

 Mutlak olan/mutlak yaşam ; tüm gerçekiliğin  temeli, kökenidir. Tüm gerçekliğe bu temelden bakmak ona metafizik bir karakter kazandırıyor.

 Ona göre artık felsefenin, bilimlerin bilimi olma zamanı gelmiştir. Felsefenin görevi; tüm gerçekliğe temelinde olanla, mutlak olanla bakmaktır.

 Tek yaşam pek çok yaşamlara dağılmıştır. Tek olan çokluk içinde görülmektedir. Tek olan, kendi içinde bölünmüş çokluk olarak bize görünüyor. Bu bölünme zorunludur. Mutlak yaşam sürekli bir yabancılaşma ve uzlaşma içindedir. Hegel, doğaya/yaşama yaratıcılığından dolayı tanrısal olan diyecektir. Mutlak yaşam; sürekli yeniden oluş, çeşitlilik ve yaratmadır.

 Felsefenin görevi; başından beri tanrıyı felsefenin doruğuna koymaktır. Felsefenin objesi, tanrı ve tanrının açığa çıkması olacaktır. Hegel’in tanrısal olandan anladığı ise ‘geist’tır.

 Mutlak olan-mutlak yaşam-tanrı-geist.

 Hegel’in insan geistı ile hristiyanlıktaki en asil yaratık olan insan geistı aynıdır.

 Tanrı mutlak geisttır. Eğer tanrı, geist ise ve dünya onun kendisini ortaya koyması ise dünyanın özünde bir geist varlığı görmemiz gerekmez mi?

 Dünyada gördüğümüz her şey aslında geisttır. Madde dememizin nedeni bizim bakış açımızın darlığı ve sınırlı olmasıdır.

 Dünyadaki oluş aslında geistın kendi kendisini ortaya koymasından başka bir şey değil. Şeylerin arkasındaki özü ancak felsefe yapmakla görebiliriz. Gerçek olan sadece geisttır. Yapılacak olan hakikati sormaktır.

 Eğer sadece geist gerçekse, tanrı kendini nasıl oluyor da doğa ve insan geistı olarak ortaya koyuyor?

 Tanrı, kendi kendini bölüyorsa, kendi kendinin bilincine ulaşmak, uzlaşmak için. Tanrı, tanrı olduğunun farkına varmak için.

 Acaba tanrı kendi kendisini nasıl ortaya koyacak? Burada Hegel, tanrının en halis geistı olan insandan yola çıkar. ‘Önce insan geistını anlamamız gerekir’ der.

 Geistın gelişimi; a)kendi dışına çıkma, b)kendini bölüp parçalama, c) ve yeniden kendine dönmektir.

 İnsan geistının gelişimi:

1-Geistın hayal kurduğu, uyuduğu evre; insanın henüz kendisi hakkında sağlam bir bilgisi olmadığı safha. Bu safha; tez aşamasıdır. Ancak geistın kendi bilincine ulaşması için, hayal kurduğu evreden uyanması gerekir. İşte bu 2- Basamaktır; geist uyanır ve kendini yavaş yavaş keşfetmeye başlar. Ancak bu keşfetmede garip bir şey olur; geist kendine bakar ama yabancı görür. Ve sorar; ‘bu ben miyim?’ işte bu insanın kendi kendisine yabancılaşması. Ben kendini parçalar böler. Burada ben, kendi bilincini aramak çabasındadır. Hegel bu safhaya; antitez der. Ben, kendini ararken kendine yabancı düşüyor.

3-Safhada insan, özgürlük bilincine erişmek için ‘bakan ve bakılan benim’ der. Böylece yabancılaşan insan geistı, kendiyle uzlaşır. Hegel, bu aşamaya da sentez der.

 Hegel, insan geistı kendilik bilincine varan bir geist olduğu için insanla başlar ve insanın gelişimini, mutlak geistın kendini ortaya koymasına uygular.

 Mutlak geist kendilik biliçtir. Onun bu bilince ulaşması ise diyalektik bir gidiştir. Hegel, tanrının da bir iç oluşu vardır, der. Tanrı oluş halinde, bu oluş da insana ihtiyaç duyuyor. Tanrı sürekli mükemmelliğe ulaşma / kendilik bilincine ulaşma içinde hareket ediyor.  Tanrı mükemmelliğini dünya tarihinde bulacaktır. Dünya tarihini de yapan; insan ve doğadır.

 Diyalektik gidiş nedir?

 Tanrı, kendilik bilincine erişmek için önce kendini bilmediği safhadan uyanır ve sonra kendine yabancılaşır. En üst aşamada da kendilik bilincine ulaşır.

 Kendine yabancılaşan tanrı, kendini;  doğa ve insan geistı olarak ikiye böler.

 İşte bakan; insan geistı, bakılan ise doğadır. İnsan ve doğa tanrının görünümünden başka bir şey değildir. İnsanın baktığı doğa, tanrının doğasıdır.

 İnsan+doğa=dünya=Tanrı

 İnsan geistı, tanrının kişi olmuş geistıdır. Dünyayı bilen insan geistı. İnsan tanrının içinde bakandır, doğa ise onun içinde bakılan. Gördüğümüz her şey hakikatte tanrının kendisidir. Antitez aşamasında ‘bu ben miyim?’ diye soran tanrı görür ki; bakan da bakılan da kendisi. Böylece tanrı parçalanmışlıktan kurtulur ve yeniden kendisi olur.

 Tanrı, kendi bilincine ulaşmak için dünya olmayı ve kendine yabancılaşmayı göze aldı. Sonunda tanrı kendine yabancılaşmaktan kurtulup, oluşumunu tamamlayacaktır.

 Mutlak olan tanrı, neden insan ve doğa olmak zorunda? Çünkü; bu tanrının kendilik bilincine ulaşmak için zorunlu bir yoldur.

 Mutlak geistı önce insan geistı ile açıklamasının nedeni; insan en yüksek geist varlığı. Daha sonra Hegel, insanın kendi bilincine erişmesini, tanrının kendi bilincine erişmesiyle paralel olarak açıklar. Dünyadaki tüm oluş, tanrının kendilik bilincine ulaşması sürecidir.

 Tanrının kendine yabancılaşması ‘bu ben miyim?’ diye sorması aslında dünya olmasıdır. İnsan tanrının bakan, bilen yanı olarak doğayı kavramaya çalışması aslında kendini bilmesi, tanıması demek.

 Son tahlilde tanrı, insan geistı sayesinde dünyadaki parçalanmışlığından kurtulacaktır. Zıtların birliği sağlanacaktır.

 

Oluş ve diyalektik hakkındaki görüşleri:

Hegel’de diyalektik ne felsefi bir yöntem ne de bir görüştür. Diyalektik, kendi hareketinde bulduğu yaratıcılıktır. Felsefenin görevi; sadece diyalektiği takip etmek değil onu bilinç düzeyine çıkarmaktır. İnsan bilincinin nesneye yönelmesi ve onu bilinç düzeyine çıkarmasıdır. Nesnenin oluş içindeki hareketini kavramaktır. Hegel buna nesneye kendini vermek diyor. Diyalektik de budur.

 İki türlü diyalektik vardır:

1-Nesnenin oluş içindeki hareketi

2-Nesnenin hareketini kavrama yetkinliğinde olanın yapısı da diyalektik.

 En doğru ifadesiyle diyalektik; kavramın hareketidir. Düşünce şeyin etrafında dolanır ona çeşitli yerlerinden bakar ve onda yeni olanı görür. O şey için belirlenmiş biçim değişir, yeni bir hal alır. Bu hal akıcı bir haldir.

 Diyalektik, sadece kavranmakta olan nesnenin hareketi değil; düşünceyle oluşun yan yana gitmesidir. Düşünce ancak hareket halindeyken anlaşılacaktır. Diyalektik her şeyi kavrıyor, kendi kendini değil. Diyalektik, zıtlıkları görmek için sürekli hareket halinde olmaktır. Hegel’de diyalektik, Kant’taki gibi bir çıkarım ürünü değildir. Diyalektik, nesnenin çok yönlü yapısı boyunca hareket etmektir.

Diyalektik hareketliliğin iç dinamiğini oluşturan ilke nedir?

Bu ilke çelişme ilkesidir. Bu çelişme içeriğin yok edilmesi değil, ortadan kaldırılmasıdır. Ortadan kaldırılan bir hiç haline gelmez. Çünkü hiçlik aslında dolaysız olandır. Oysa ortadan kaldırılan dolaylı olandır. Ortadan kaldırılan aynı zamanda korunandır. Bu nedenle de yok olmaz.

 Tez, antitezde korunuyorsa, bu koruma kendi içindeki çelişme sayesinde ilerleyip bir üst düzeye ilerleyecek ve kendini yeni bir biçimde sentezde gösterecektir. Ancak geriye dönüş sözkonusu değildir. Sentezdeki tez, tamamen eski tez değildir. Bu basamakta korunan yeniden ilk basamaktaki rolü üstlenecektir. Bütün gelişmeye ve ilerlemeye güç veren, negatif olandır.

 Negatif olan pozitif olanla üst düzeyde yeniden bir araya gelir e negatif olan, pozitif hale gelir. Mutlak geistın, kendini bulduğu yerde yeniden pozitif olmak zorunda yoksa diyalektik kendi içinde kendi tutarlılığını yitirir.

 Negatif nasıl pozitif olur? Aslında ortadan kalkan dolaysız olandır. Ortadan kalkan özellikler, nesne ya da kavram içine itilirler. Ve negatif olanın gücüyle yeniden ortaya çıkıp, bir üst düzeyde kendilerini gösterirler.

 Negatif olanın gücü, pozitif olanı ortaya çıkarmasında yatar.

 Çelişki, diyalektiğin formel yasasıdır ve biz sadece onun bu formel yanını kavrayabiliriz.

 Hegel, diyalektiğinin özü; mutlak geistın kendi kendini ortaya koyması anlamındadır. M.geist bunu insan geistı ile yapıyor. Bunun içinde insan geistının, dünya geistı olması gerekiyor. Bunu da Hegel, kendisi üstleniyor. Yani mutlak geist, insan geistı ile düşünüyor.

 Hegel’de diyalektik öyle bir düşünme ki; bu düşünme nesneler arasındaki ilişkileri kavramak demektir.

 Hegel’in amacı; bütün olanı bir tek noktadan –m.geisttan- çıkarak kavramak, kavram düzeyine çıkarmak. Kavranan, ilişkiler bütünü. Kavrayan, bilen aslında bir özne değil, kendi kendini gerçekleştirmekte olan mutlak geist.

 Diyalektik, nesneler arasındaki karşıtlıkta değil, düşünmenin yapısında var. düşünme kendi yapısını tecrübe ediyor. Kavramları terk etmek, yeniden üretmek, böylece akıcılığı kavramak.

 Çelişki, diyalektik düşünen için var. Ve bu çelişki aslında bir ortadan kaldırmadan ibaret. Çelişki; hareketliliğin, sürekliliğin ilkesi.

 Diyalektik, mutlak olanın kendi bilincine ulaşmak için katettiği bir süreç. Hegel, tanrının oluşumunu kavramak çabasında bunu da diyalektikle kavramaya çalışıyor. Diyalektiği ancak tanrı düşündüğünde düşünebiliriz.

 Hegel, ideden ne anlıyor?

 Onun ideden ne anladığını, geisttan anladığından ayırmanın pek imkanı yoktur. Geistın kendi içinde ya da dışında olması, bir üst düzeyde yeniden oluşması geistın ideleşmesidir.

 İde; kendi kendini gerçekleştiren kavramdır.

 İde; kendinde ve kendisi için hakiki olandır. Hem gerçek hem kavramdır. Hareket halindeki süreçtir, yaşamdır. Hem bu sürecin tamamlanması hem de sürecin kendisidir. Varılmak istenen amaçtır. Özne ile nesnenin özdeşliğidir. Kendinde olanla, kendisi için olanın çakışmasıdır. Geistın hareketliliğinde hem bu hareketlilik süreci hem de kendini doğa olarak ortaya koyması.

HEGEL’İN SİSTEMİ:

 Diyalektik şekilde oluşan sistemi 3 basamak halindedir.

 1-mantık, 2-Doğa felsefesi, 3-Geist felsefesi

 Mantık(logik); geistın kendinde ve kendisi için olduğu evredir.

Doğa felsefesi; geistın kendine yabancılaşması.

Geist felsefesi; idenin kendi içinde, kendine dönük olması.

 Mantık içinde; düşünceler, bilme etkinliği ve bilmenin mutlak etkinliği ortaya koyuluyor. Mantık; geistın kendi özünün kendi içinde olduğu evredir. Mantığın konusu; mutlak geistın doğayı ve insan geistının  yaratmadığı, kendini parçalamadığı uyuduğu evredir.

Hegel mantığı 3 evreye ayırır:

1-Varlık mantığı; konuları, nitelik- nicelik gibi ölçü cinsinden kavramlar.

2-Öz mantığı; konusu, öz ve gerçeklik.

3-Kavram mantığı; konuları, öznel kavram, nesne ve idedir.

 Hegel, varlık ve öz mantığını bir arada görüp, ikisine de ‘Objektif mantık’ der.

Kavram mantığına da ‘Sübjektif mantık’ der

Objektif mantık; bütün batı felsefesinin özelliklerini içerir yani Kant’taki ideler.

 Hegel, doğa felsefesini de 3’e ayırır:

1-Mekanik; zaman, mekan, ağırlık, kütle vs. bunların hepsi burada inceleniyor.

2-Fizik; ısı, kimyevi süreçler adhezyon, kohezyon gibi fiziğin temel konuları da burada inceleniyor.

3-Organik; burada da bitki ile hayvan incelemeleri var.

Görüldüğü gibi Hegel, bütünü kavrama çabası içinde.

  Geist felsefesinde tanrı yeniden kendini buluyor ve bu felsefe de 3’e ayrılır:

1-Sübjektif geist; konuları, Antropoloji, Fenomenoloji ve Psikoloji.

Antropolojide ele alınan konular; ırk, millet, yaşam biçimi, cinsiyet, yaş vs.

Fenomenoloji; denge, bilinç, anlama, akıl, us vs.

Psikolojinin konuları ise; zeka ve isteme.

2-Objektif geist; üç temel konusu; Hukuk, Moralite ve Ahlak.

Hukuk; genel ve herkes için geçerli olanın incelenmesi.

Moralite; tek olanın kendi iradesi ile karar verebilmesi.

Ahlak; hukuğun yıkılıp, en üst düzeye ulaşacağı safhadır. Hegel’in; devlet, hukuk ve özgürlük felsefesi buraya girer.

Özgürlük yine üç adımda:

a)Hür isteme

b)Keyfiyet

c)Genel, ideal ve doğru olanın istenmesi; bu dünya geistının özgürlüğü.

Hukuku felsefesi de yine üç adımda:

a)Aile

b)Burjuva toplumu

c)Devlet; tek olanı ezmiyor, ona özgürlüğünü sağlayan ve tek olana bütünün düzenini de bozmasına izin vermiyor. Böylece tek olan genel-geçer olanın içinde eritilmiyor.

3-Mutlak geist; yine 3 aşamada sanat, din ve felsefe.

Sanat; geistın kendini görmesi, tanıması; tek tek sanat eserlerinde oluyor.

Sanat da yine üç adımda:

a)Sembolik sanat; konusu, içerik değil, çevrenin ortaya konması.Örneğin, tapınak ve kilise mimarisi tanrının oturduğu yer olarak simgeleştiriliyor.

b)Klasik sanat; konusu, biçim ve içeriğin birleştiği plastik sanatları içeriyor. Burada tanrının ifade edilmesi sözkonusu.

c)Romantik sanat; burada artık renk, ton ve söz yani resim, müzik ve şiir sanatlarının ele alınması sözkonusu.

Artık geist ya da ide mekanda görünmüyor. Resim müzik ve şiir gibi sanat dallarında görünüyor.

Din; mutlak geistı tasarımlar. Din, tanrı bilgisidir. Tanrı bilgisi olarak da insan aklının en üst basamağıdır.( Felsefe ise mutlak olanı kavrar.) Din de 3 adımda ele alınır:

a)Doğunun doğa dinleri; tanrının doğanın özü olduğu düşüncesi ve tanrının doğada görülmesi. Örneğin, Şamanizmde doğanın açıklanamayıp, tanrısallaştırılması sözkonusu.

b)Yahudi, Yunan ve Roma dinleri; burada tanrı bir özne olarak görülür.

c)Hristiyanlık (en yüksek); 1.Baba, 2.Oğul, 3.Ruhül Kudüs(kutsal geist), bu Hegel’in sistemine çok uyar.

Felsefe; en yüksekte mutlak olanın kavrandığı felsefe, kendini düşünen idedir/mutlak geisttır. Geistın kendi kendisine dönmesidir. Doğanın ve tarihin amacına ulaşmasıdır. Felsefe bu yolu betimlemekle kalmaz, bu yolu gider. Onun yolunu gider. Onun bilgisini ortaya koyar. Bunun içinde felsefe, kendini bilen bir yoldur, süreçtir, metottur.

Metot; kendi kendisini ortaya koyan aynı zamanda buna bakan geistın kendisidir. Bu anlamda bu yol, geistın biçimidir.

Hegel’de bu sistem bir yerde durmaz. Bu oluşun günden güne bilinçlenmesi sözkonusu.

Hegel’in sistemi içinde sisteme uymayan ancak gerçeğe ait olan her şey ideal olanı, tanrısal olanı yansıtır. Güzel sanat eserleri var ama bunların hepsi çöldeki vahalar gibi.

Doğada pek çok anlamsız olan şey de var. nasıl olur da tanrı kendisini bu şekilde ortaya koyar? Doğada tanrısal olmayan pek çok şey var.

Hegel’in amacı, doğayı bilinçlendirmekse de sadece doğadaki mükemmel olanları görmüştür.

Buna rağmen spekülatif felsefenin görevi hep aynı; bütünü tek bir noktadan çıkarak anlama çabası.

  Hegel’in sistemini şematize edersek:

 I-SUBJEKTİF GEİST

      a)Antropoloji

      b)Fenomenoloji

      c)Psikoloji

     MANTIK (Geistın kendinde ve kendisi için olduğu evre)

     Varlık Mantığı + Öz Mantığı = Objektif mantık

     Kavram Mantığı = Subjektif Mantık

        

II- OBJEKTİF GEİST

      a)Hukuk,

      b)Moralite

      c)Ahlak;hukuk felsefesi(aile, burjuva toplumu, devlet)

                   .Devlet.

                   .Özgürlük felsefesi(hür isteme, keyfiyet, ideal)

 

      DOĞA(Geistın kendi kendine yabancılaşması)

       a)Mekanik

       b)Fizik

       c)Organik                           

 

III- MUTLAK GEİST (Geist felsefesi)

       ( Geist, kendilik bilincine ulaşmıştır)

      a)Sanat; sembolik, klasik  ve romantik sanat.

      b)Din; doğunun doğa dinleri, Yahudi, Yunan, Roma dinleri ve Hristiyanlık.

      c)Felsefe