Archive for the ‘ÖZLÜ SÖZLER – KISSADAN / 3’ Category

KISSADAN / 3

Pazar, Ağustos 31st, 2014

 OSMANLIDA TAŞ ÇOKTUR

 Behram paşanın Assos’u fethetmesinden sonra, (1.) Murat Hüdavendigar buraya bir cami yapılmasını ister. Caminin yapılacağı yer ve kullanılacak malzemeler konusunda sorun çıkması üzerine, o ünlü sözünü söyler:

 “Osmanlıda taş çoktur, taşın gereği yoktur.”

 Bunun üzerine, Murat Hüdavendigar Camisi, antik kentin içine, en tepeye yapılır. Cornelius kentinin kapısı, caminin kapısına dönüştürülürken, üzerindeki yazılara dokunulmamış, sadece iki yanında bulunan haçlı kısımlar çıkarılmıştır. Ayrıca caminin mimarisinde, antik çağdan günümüze, tarihi değeri olan taşlar da kullanıldığı için, ilginç bir örnek oluşturur.

  SEN ANLAMAZSIN

  Zülfü Livaneli ve Yunanlı büyük sanatçı Teodorakis, Türk -Yunan dostluğu kapsamında karşılıklı konserler vermektedir. Bir gün Girit’de konser vereceklerdir ve konsere ilgi, çok büyüktür.

 Bu ilgiyi gören batılı bir gazeteci şaşırır. Türlerle Yunanlılar her fırsatta birbirlerine düşman olduklarını söylerken, bir Türk santçısının konserine bu denli ilgi gösterilmesine anlam veremez. Yaşlıca bir Giritliye sorar:

- Hem Türklerin düşmanınız olduğunu söylüyorsunuz hem de bir Türkün konserine bu kadar büyük ilgi gösteriyorsunuz. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?

  Yaşlı Giritli, gazeteciye bakıp:

- Sen nerelisin? diye sorar ve gazetecinin ne Türk ne de Yunanlı olmadığını anlayınca, “sen anlamazsın” der.

 MAVİ ALAY

Hitler, Sovyetler Birliğine savaş açtığında Türkiye, Sovyetlerin bir parçası olan ve Stalin’in de eziyetlerine maruz kalan Kırım Türklerinin, Sovyet ordusundan ayrılarak, savaşı kazanacağını düşündüğü Hitler’in tarafında, Alman ordusunda savaşmalarını ister.

Fakat umulan gerçekleşmez ve Almanya yenilir. Alman askerleriyle birlikte, yaklaşık 8000 Kırımlı da aileleriyle beraber, Avrupa’da Alpler’e kaçarlar. Ancak Stalin, Sovyet vatandaşı olan bu kişileri, “vatan haini” olarak, bulundukları ülkelerden geri ister. Hitler’i yenmiş bir Stalin’le de kimse kötü olmak istemediğinden, Kırımlılara sahip çıkılmaz.

Stalin’e teslim edilmeleri halinde, işkenceyle öldürüleceklerini düşünen 3000 Kırımlı, kaçtıkları yer olan, Alplerin yamacındaki Drau Nehrine atlayarak intihar eder. Diğerleri ise vagonlara doldurularak Türkiye üzerinden Rusya’ya teslim edilecektir. Türkiye’ye geldiklerinde, Türk Devletinin kendilerini koruyacağını, teslim etmeyeceğini düşünenlerin son ümitleri, vagonların çivilenmesiyle son bulur. Bunun üzerine, 2000 kişi de kapıları kırarak Kızılcık Nehri üzerinden geçerken, atlayıp intihar eder. Geriye kalanlar da sınırı geçtiklerinde, Sovyet askerlerince kurşuna dizilirler.

 BUHARA CUMHURİYETİ ve OSMAN KOCAOĞLU

Osmanlıyı bitiren bir yerde, “Osmanlı – Rus savaşları” olmuştur. Özellikle de eskilerin “93 Harbi” dediği, “1877-1878 Osmanlı – Rus Savaşı” nerdeyse Osmanlıyı bitirme noktasına getirmiş, II. Abdülhamit’in akıllıca siyasetiyle İngilizleri yanına çekmesi ve istibdat rejimi sayesinde bu süreç, biraz daha uzamıştır.

Bu savaştaki asıl ustalık ise İngilizlere aittir. Osmanlının ekonomik sıkıntı içinde olmasına karşılık, borç para verip, savaşın kazananı olmadan her ikisinin de kaybettiği, bir savaş olmasını planlamışlar ve bu emellerine, büyük ölçüde de ulaşmışlardır.

Kaderin cilvesine bakın ki, Osmanlıyı bitirme noktasına getiren Rusya, “1917 Bolşevik İhtilâli” sonucu “I.Dünya “Savaşı”nda müttefikler safından, aralarındaki “Sykes-Picot” gibi anlaşmaları da deşifre ederek ayrılmış, “İstiklal Harbi”nde de yeni Türk Devletinin yanında yer almışlardır.

Kurtuluş Savaşında, ordunun teçhizatının yetersizliği nedeniyle, Yunanlılara karşı geri çekilmek zorunda kalması, M. Kemal’i arayış içine sokar. Bunlardan birisi, Fethi Paşa’yı Moskova’ya göndererek, Lenin’den para ve silah yardımında bulunmasını istemesidir.

Fethi Paşa’nın Lenin ile görüşmeye geldiğini haber alan, zamanın “Buhara Cumhuriyeti” devleti cumhurbaşkanı, Osman Kocaoğlu, M. Kemal’e iletilmek üzere kendi hazinesinden, 100 milyon ruble külçe altını (59 milyon Osmanlı altın lirası) Moskova’ya vagon içerisinde gönderir. Kendilerinin, Anadolu’ya geçirebilme imkânları olmadığı için, Lenin’den göndermesi için rica ederler.

 Kaderin cilvesine bakın ki, Yıldırım Beyazıt’ı Ankara Savaşı’nda yenerek, Osmanlıyı fetret dönemine sokan Timur”dur ama bu kez torunları, yeni kurulacak Türk devleti için altınlarını göndermektedir.

Lenin, aldığı bu paranın sadece 11 milyonunu, 4 yılda gönderir. Geri kalanını ise yeni kurulan Sovyetlerin hazinesine aktarır. Sovyetlerin yapmış olduğu para yardımı, bundan ibarettir ve geri kalan paradan da bir daha ses çıkmamıştır.

Sovyetler 1922’de tüm Türkistan bölgesini işgale başlar, bunun üzerine Osman Kocaoğlu, İngilizlerden, kendi milli ordusu için silah satın almak üzere Afganistan’a gider. Ancak, İngilizler’in Ruslarla gizli antlaşması nedeniyle bu satış gerçekleşmez.

Buhara Başbakanı Feyzullah Hoca, işgal üzerine Afganistan’da bulunan Osman Kocaoğlu’na haber göndererek, geri dönmemesini ister. Ruslar, Kabil’de sürgün kalan Osman Kocaoğlu’nun ya kendilerine verilmesini ya da ülkeden çıkarılmasını isterler. Bunun üzerine 1923 yılında İstanbul’a gelir. Atatürk tarafından, yapmış olduğu yardımlar nedeniyle, sıcak bir ilgiyle karşılar ve yine Atatürk’ün bizzat talimatıyla, kendisine mebus maaşı bağlanır. Kendisinin ölümünden sonra da (1878 -1968) eşinin ölümü olan, 1996’ya kadar bu maaş kendilerine ödenir. Sovyetlerin baskısıyla, Türkiye’den de ayrılmak zorunda kaldığı bir dönem olmuştur.

Tüm bu olanları, oğulları Prof. Dr.Timur Kocaoğlu da teyid etmektedir.

 ATATÜRK HATAY ŞEHİDİDİR

 I.Dünya Savaşının başlıca paylaşım alanlarından biri, Ortadoğu idi. Bu paylaşımın en önemli haritası, İngiltere ile Fransa arasında, Sykes-Picot tarafından çizildi. Buna göre Basra tarafı İngilizlerin elinde kalırken, İskenderun Körfezini de içine alan Suriye tarafı, Fransızlarda kalacaktı. Çünkü, Musul petrollerinin gerçek kontrolü, İskenderun Körfezinden geçmekteydi.

 1918’de İskenderun’dan başlayarak bölge, İngiliz ve Fransızlar tarafından işgale başlandı.1920’de Halep’teki Faysal hükümetinin Fransızlarca devrilmesi sonucu, bölgedeki Hatay Kuvayı Milliye gücü, Maraş Kuvayı Milliyeye katılmak istedi. Bunun üzerine, 20 Ekim 1921’de M. Kemal yönetimi ile Fransızlar arasında, Hatay’ın özerk olmasıyla ilgili Ankara antlaşması imzalandı.

 9 Eylül 1936’da ise Fransa ile Suriye arasında imzalanan anlaşmayla, Hatay’da Suriye egemenliği gündeme geldi. Türkiye buna itiraz edince, Milletler Cemiyeti’nin aldığı kararla, bölgenin toprak bütünlüğünün Fransa ile Türkiye’nin güvencesinde olması benimsendi.

 Mayıs 1938’de, doktorların ısrarla karşı çıkmasına rağmen Atatürk, Adana ve Mersin’e giderek, resmi geçitleri ayakta izler. Böylece bölgenin en hakim gücü olduğu mesajını verir.

5 Temmuz 1938’de Türk birliğinin İskenderun’a girmesi üzerine Fransa, Suriye sınırına çekilmek zorunda kalır.

Adana, Mersin gezilerinin, hasta olan Atatürk’ü çok yorduğu ve hastalığın seyrini hızlandırarak ölümüne sebep olduğu söylenir Bu nedenle Hataylılar, “Atatürk, Hatay şehididir” derler.

Fransızlar, Türk hükümetinin ve Hatay halkının kararlılığı karşısında, Türkiye ile yeni bir anlaşma imzalamak zorunda kalır.

Hatay maalesef, Atatürk’ün ölümünden sonra 7 temmuz 1939’da anavatana katılır.

(Kaynak; Mustafa Balbay)

 STRUMA FACİASI

II. Dünya savaşı sırasında Romanya’da Nazi tehdidinden kaçan, 790 zengin ve aydın Romanya Yahudisi, Filistin’e gitmek üzere 1830 yapımı 46 metrelik eski bir Bulgar gemisi olan Struma’yı kiralarlar. Zira daha önce, Romanya’nın Yaş şehrinde 4000 Yahudi, Nazilerce katledilir. Gemi İstanbul’a geldiğinde ise motoru arızalanır.

Almanya tarafından yolcuların karaya çıkmaması için, Türk hükümetine baskı yapılır. Romanya ise Almanya’nın müttefiki olduğundan gemiyi geri kabul etmez. İngilizler ise Filistin’e Yahudi göçünü kısıtladığından, geminin yoluna devam etmesini engellemekle meşguldürler.

Bu arada gemide salgın hastalık ve açlık baş gösterir. Göstermelik yardımların dışında özellikle, Türk Yahudi toplumu tarafından gemiye yardım yapılır. ABD’nin ricası ve Vehbi Koç’un da uğraşları sonucu Martin Segal ve ailesiyle birlikte, sadece birkaç Filistin vizeli yolcunun gemiden ayrılmasına izin verilir. Segal, New York merkezli bir petrol şirketinin, Romanya müdürüdür. Vehbi Koç da aynı şirketin, Türkiye temsilcisidir.

Görüşmelerin hiçbirinden sonuç çıkmaz. Türk hükümeti motoru halen çalışmayan Struma’yı Şile açıklarına çektirir. Ertesi günün sabahında da 24 Şubat 1942’de büyük bir patlamanın ardından gemi 103’ü çocuk toplam 768 kişiyle Karadenizin buz gibi sularına gömülür.

Gemiden Sadece 20 yaşındaki yolcu David Stoliar ile ikinci kaptan İvanof Diko kurtulur. Ancak Diko, soğuğa fazla dayanamaz ve boğulur. Stoliar’ı ise Türk kurtarma kayığı bulup kurtarır.

Stoilar daha sonra İsrail Silahlı Kuvvetler Radyosuna verdiği demeçte, gemiyi Türk torpido botunun batırdığını söyler. Olayın aslı ise 1960’daki Sovyet arşivlerinden çıkar. Gemiyi torpilleyenin, Sovyet denizaltısı “Shch – 213” olduğu, Almanya’ya her türlü stratejik yardımın engellenmesi amacıyla yapıldığı ortaya çıkmıştır. Zira bir önceki akşam, Türk kargo gemisi Çankaya da torpillenerek batırılmıştır.

Herkes birbirini suçlarken ya da kimse sorumluluk almazken, yüzlerce masum insan daha tarihin ayıplı sayfalarında, adalet beklemek için yerini çoktan almış oldu.

THEODOR HERZL VE ABDÜLHAMİD

Dünya Siyonist Teşkilatını kurup, ilk kongrede de başkan seçilen Theodor Herzl (1860-1904) kongrede, “ben bugün burada Yahudi Devletini kurdum. Ancak bunu yüksek sesle söylersem, bütün dünya güler. 5 sene içinde ya da 50 sene sonra bunu herkes böyle bilecek” demiştir. Kutsal Siyon tepesinin bulunduğu Filistin topraklarında Yahudi Devletini kurmak amacıyla, 17 Mayıs 1901’de Abdülhamid ile görüşür.

Görüşmede Herzl padişaha, Yahudilerin “vaat edilmiş topraklarda yurt kurmasına izin verilmesi halinde, Avrupa’daki Yahudi bankerlerin, Osmanlının tüm dış borçlarını ödeyeceğini” bildirir. Buna karşılık Abdülhamid, “ben bir karış dahi toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı, kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır” diyerek reddeder. Aslında teklif oldukça caziptir. Osmanlı Devleti, moratoryum ilan etmiş, mali açıdan çok zor durumdadır. Abdülhamid bu durumu şöyle açıklar:

“Kudüs taraflarından toprak satın alarak her taraftan Yahudileri oraya iskan istediler. Adeta oraya bir memleket tahsis etmek isterler. Teklifleri de devletin Duyun-u Umumiyesini kamilen deruhte etmekti. Güzel bir şey. Zira Duyun-u Umumiye bir gün gelip de borçlarımızı ödemezsek, devletin maliyesini murakabeye almak gibi bir tehlike mevcuttur.”

Herzl, Abdülhamid ile ikinci görüşmesini 4 Temmuz 1904’te yapar ve yine reddedilir. Bunun üzerine şöyle der; “Türkler gün gelecek dilenci durumuna düşecek ve dizlerime kapanıp yalvaracaklar.”

İngilizler, Yahudi yurdu olarak, Uganda’yı teklif ederler. Ancak teşkilat bunu kongrede reddeder. Filistin topraklarının “vaat edilmiş topraklar” olması, Herzl’in gözünü buraya çevirmesinin nedenidir.

  311 NOLU ODA

 Güney Afrika’nın Cape Town şehrindeki bir hastanede, her cuma 311 numaralı yoğun bakım odasına yatırılan hastalar ölü bulunmaktadır. Bu gizemli ölümlere, uzun süre açıklama getirilemez.

 Akla gelen her ihtimal tek tek değerlendirilir, ancak araştırmaların hepsi sonuçsuz kalır. Bu arada ölümler de devam eder. Son çare olarak, 311 numaralı yoğun bakım odası, kameralarla devamlı gözetim altına alınır.

 Sonuç çok trajikomiktir. Cuma sabahı saat 6’da odaları temizlemeye gelen temizlikçi kadın, hastanın bağlı bulunduğu solunum cihazının fişini çekerek, kendi elektrik süpürgesinin fişini takmakta, işini bitirdikden sonra da solunum cihazının fişini tekrar yerine takıp gitmektedir.

 WALDO SEN NEDEN BURADA DEĞİLSİN?

 “Sivil itaatsizlik”in önde gelen ismi Henry David Thoreau, ABD’nin Meksika’ya karşı yürüttüğü emperyalist savaş sırasında, kişi başına konan vergiyi, “ödediğim parayla insanlar öldürülecek”diye, ödemeyi reddeder. Bunun üzerine de “yasaya karşı gelmekten” suçlanarak tutuklanır.

 Kendisinden 14 yaş büyük olan ve birçok özgürlükçü düşünceyi kendisiyle paylaşan arkadaşı Ralph Waldo Emerson, hapiste kendisini ziyarete gelir ve sorar:

 “Henry, neden buradasın?”

  O da “Waldo, sen neden burada değilsin?” diye yanıtlar.

 URBAN’IN  SÜPER TOPU

  II. Mehmed (Fatih), Konstantinopol’ü almak için parlak fikirlerle gelen herkesi, müslim ya da değil ödüllendireceğini her yere yaydırır.

 Bu arada Macar kralı Urban da “süper top” yapmak için uğraşmaktadır. Sonunda, barutun zamansız patlamasına ve isabet sorunlarına bir çözüm bulmayı başarır. Eğer topların boyutu ve güçleri artırılırsa, doğru yere isabet etmesinin bir önemi yoktur. Zira devasa büyüklükteki top mermileri, nereye düşerse düşsün büyük bir alana zarar verecektir.

 Bu süper top, bir tondan daha ağır, 120 cm çapındaki mermileri atabilen bir top olacak ve bu topu destekleyen 90 cm çaplı mermi atabilen küçük toplardan oluşacak.

 Bu topların imali ise büyük paralara, çokça askere ve yüzlerce ton baruta ihtiyaç duyduğundan, Urban teklifini ilk olarak, Osmanlı tehdidinde olan dindaşları Bizans’a götürür. Fakat Konstantin, bu kadar paraya “asker” tutarım diyerek reddeder.

 Urban bu kez, Konstantinopol’ü ele geçirmek isteyen II. Mehmed’e gider. II. Mehmed, hiç tereddütsüz kabul eder. Toplar döküldükten bir yıl sonra da şehri kuşatır. Kuşatmanın kaderini ise Urban’ın dev topları belirler. Zamanın “napalm bombası” olan “Rum ateşi” (neft ve zift karışımı yanıcı mermiler) bu süper topun menziline yaklaşamaz bile.

 XI. Konstantin öldürülür, şehir fethedilir dahası Osmanlı orduları, Urban’ın topları sayesinde Viyana önlerine gelir. Urban’ın kazandığı para ise ülkesi Macaristan’ı kurtarmaya yetmez, Osmanlının 500 yıl tehditi ve egemenliğinde kalır.

  VAKA-İ HAYRİYE

  Kabakçı Mustafa isyanıyla III. Selim tahttan indirilerek yerine IV. Mustafa getirilir. Bunun üzerine Alemdar Mustafa Paşa da 16.000 kişilik bir orduyla isyanı bastırıp, Kabakçı Mustafa ile beraber isyancıları öldürür. IV. Mustafa ise yerine geçmesinler diye kardeşi şehzade Mahmut ile III. Selim’in öldürülmesini emreder. III. Selim hemen öldürülür fakat şehzade Mahmut saray hizmetkârlarınca saklanır.

 Bunu haber alan Alemdar, IV. Mustafa’yı tahttan indirip, şehzade II. Mahmud’u tahta geçirir. Buna karşılık II. Mahmud da kendisini sadrazam yapar. Alemdar, “Nizam-ı Cedid” ordusunu “Sekban-ı Cedid” olarak yeniden kurar. Yeniçeri “ulufe cüzdanlarını” da bedellerini ödeyerek satın alır. Alınıp satılan bu cüzdanlar sayesinde askerlikle hiçbir ilişiği olmayan pek çok insan “asker maaşı” almaktadır.

 Bu yapılanlar karşısında IV. Mustafa yanlıları ve Kapıkulu ocakları mensubu ağalar ayaklanıp, Alemdar’ın konağını basar. Alemdar kaçamayacağını anlayınca, barut fıçılarını kendisi ve kellesini isteyen yeniçerilerle birlikte havaya uçurur.

 Bu kez yeniçeriler saraya, Topkapı’ya yönelir. Kadı Abdurrahman Paşa, Sekban-ı Cedid askeriyle sarayı savunur ve isyancıları bozguna uğratır. 3000’den fazla yeniçeri ve isyancıyı kılıçtan geçirir.

 İsyan bastırıldıktan sonra II. Mahmud, Sekban-ı Cedidi dağıttığını ilan eder. Kadı Abdurrahman Paşa kaçar ancak hakkındaki ferman gereği yakalanarak idam edilir.

 II. Mahmud, 25 mayıs 1825’te Yeniçeri Ocağını kaldırdığını yerine Avrupa tarzında “Eşkinci Ocağının” kurulduğunu ilan eder. Bütün ocaklar padişaha sadakatlerini bildirir fakat Yeniçeri Ocağı ayaklanır.

 Bunun üzerine Aksaray’daki Etmeydanında bulunan Yeniçeri kışlaları topa tutulur. 6000’den fazla yeniçeri öldürülür. 20.000’den fazla isyancı tutuklanır.

 18 Haziran 1826 “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” adında yeni bir ordu kurulur.

 İÇKİ VE TÜTÜN YASAĞI

 IV. Murat ilk olarak, yaygınlaşmış olan rüşvet ve iltiması azalttı. İstanbul’da alkol, tütün ve kahveyi yasakladı. Yasağın sebebinin 1631’deki büyük İstanbul yangını olduğu ve padişahın yaptırdığı bir soruşturma sonucuna göre bu yangının tütün içen sarhoş yeniçeriler tarafından çıkarıldığı iddia edilir. Ayrıca meyhane ve kahvelerin Yeniçeri ve isyancıların toplanma mekânı haline gelmesi padişahı düşündürmüştü.

 Yasak, kaybolan devlet otoritesinin de bir nevi tekrar tesisinin bir göstergesi olacaktı. Padişah kendi yasağına ne derece uyulduğuna bağlı olarak otoritesini ölçtü. Bu nedenle yasak çok katı bir şekilde uygulandı. Sultan Murat, yasağa uymayanların öldürülmesini emretti. Bazı geceler tebdîl-i kıyafet ile sokaklarda teftişlerde bulunurdu. Birçok meyhaneyi gece kendisi bizzat, baskınlar ve infazlarla kapattı. Padişahın, üstün ve kutsal bir figür olarak Topkapı Sarayı’nda bulunmasına alışık İstanbul halkı, halk arasına karışan ve doğrudan gücünü sergileyen IV. Murat’a bu yüzden farklı bir gözle bakmıştır.

 Her ne kadar içki ve tütünü yasaklasa da kendisinin ise çok fazla içtiği hatta ölümünün hiç beklenmedik bir şekilde, 1840’ta henüz 28 yaşında Bağdat seferinden hasta döndüğü ve “siroz” ya da “damla” hastalığından olduğu söylenir.

  HALİFE ABDÜLMECİD VE HALK

 Halife Abdülmecit Efendi, Dolmabahçe sarayından ayrılıp sürgüne giderken halkın da sokaklara dökülüp bu kararı protesto edeceğini sanır. Dışarı çıktıklarında kendisine eşlik eden yavere sorar, “halk nerede?”

 Sabah saatleridir, yaver saatine bakar ve “halk şu anda kahvaltısını yapıyor efendim” der.

  FATİH VE BABASI

 Genç yaşta tahta geçen Fatih, sefere çıkmazdan önce babasının bilgi ve tecrübesinden yararlanmak amacıyla onun da ordunun başına geçmesini ister ancak babası kabul etmez. Bunun üzerine Fatih, “eğer sen padişahsan gel koltuğuna otur, yok eğer ben padişahsam sana emrediyorum ordunun başına geç” der.

 Bunun üzerine babası sultan II. Murad, çaresiz ordunun başına geçer.

  NE ŞEHİTTİR NE GAZİ PİSİPİSİNE GİTTİ NİYAZİ

 Resneli Niyazi Bey, 1873’te Makedonya’ya bağlı Manastır ilinin Resne kasabasında doğmuştur. İttihat ve Terakki fırkasının önde gelen liderlerindendir.

 3 temmuz 1908’de Selanik’te 200 fedaisiyle dağa çıkarak II.Abdülhamit’in istibdat rejimine başkaldırdı. Abdülhamit’in II.Meşrutiyeti ilan edip Kanun-i Esasiyi (anayasayı) yürürlüğe sokmasıyla, dağdan inip Selanik’te büyük gösterilerle “hürriyet kahramanı” olarak karşılandı.

 “31 Mart” olayında, “harekat ordusunda” yer almış, Balkan savaşı çıkınca da Cevdet Paşanın ordusuna katılmıştır.

 İlginç bir şahsiyettir. “Vatan fedaisi” yazılı bir şapka ve evladı gibi sevdiği bir geyikle dolaştığı söylenir.

 17 nisan 1913’te Arnavutluk’un Avlonya limanından İstanbul’a gelmek üzereyken İttihat terakkinin kendisine gönderdiği koruması tarafından vurularak öldürülmüştür.

 Öldürülme olayının karanlıkta kalması ve kendi koruması tarafından vurulması nedeniyle “ne şehittir ne gazi pisi pisine gitti Niyazi” değimi Türk halkının hafızasına kazınmıştır.

  CAMİNİN MEYHANESİ

  Bursa Ulu Cami’nininşaatı tamamlandığında Yıldırım Beyazıt, ulemayla birlikte camiyi gezer. Emir Sultan, padişahım caminin bir eksiği var, dört köşesine birer meyhane yapılırsa daha iyi olur der. Yıldırım’ın hiddetlenmesi üzerine de “başka türlü sizi burada göremeyiz üstelik, Allah’ı andığınız yere o mereti zaten layık görüyorsunuz” der.

 Yıldırım Beyazıt’ın bu olay üzerine “haklısın Emir Sultan” deyip, içkiye de tövbe ettiği söylenir.

 KARDİNAL KÜLAHI MI OSMANLININ SARIĞI MI?

  Papa III.Innecentius, önce Mısır’ı ele geçirmek sonra da Kudüs’ü kurtarmak amacıyla tüm Avrupa’yı IV. Haçlı seferine davet etti. Bu sefer hareketi, 1202 yılında Venedik’te başladı. Venedik dükü Enrico Dandola’nın seferin yönünü değiştirip, Konstantinopol’e çevirmesi sonucu, kültür hazineleriyle dolu bu şehir, yakılıp talan edilir.

 1204 yılından itibaren 57 yıl sürecek, “Latin İmparatorluğu” kurulur. Ta ki, İznik imparatoru 8. Mikhail Palailogos, şehri geri alıncaya kadar. Ortodokslar bu katolik Latin işgali, her zaman derin bir acı olarak hatırlarlar.

 İstanbul’un fethinden önce de “Katolik” ve “ortodoks kiliseleri” iki karşıt güçtü. 1453′te fetih olmasaydı katolik Avrupa karşısında “ortodoks kilisesi” varlığını sürdüremezdi.

 Fetihten önce papanın öncülük ettiği, katolik ve ortodoks kiliselerini birleştirme çabalarına karşı çıkan patrik Gennadios, “İstanbul’da kardinalin külahını görmektense Osmanlının sarığını görmeyi tercih ederim”demesi bunun açık bir ifadesidir.

 Gerçekten de ortodoks kilisesini, katolik kilisesine karşı kurumsallaştıran ve varlığını güvence altına alan Osmanlılar olmuştur.

 ÖZGÜRLÜK HEYKELİ’NİN GERÇEK HİKAYESİ

Ondokuzuncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağı olan Mısır, yüzyılın başından itibaren Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın soyundan gelen,‘Hıdiv’ unvanlı valiler tarafından idare ediliyordu.

Mısır Hıdıvi Said Paşa, Fransız mühendis Ferdinand de Lesseps’e 1854’te hazırlattığı ve Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayacak olan Süveyş Kanalı projesini onaylaması için Sultan Abdülaziz’e sunmuştu. Projenin arkasında Fransa vardı ama İngiltere, Akdeniz’deki ve Hindistan’daki hakimiyetini sona erdirebilecek olan bu projeye karşı çıkarak, padişaha onaylamaması için baskı yapıyordu. Sultan Abdülaziz de 12 yıl boyunca bu projeyi onaylamadı. Ancak Hıdiv Said Paşa, onayı beklemeden Fransız mühendise çalışmalar için izin verdi.

Kazılar neredeyse tamamlanmak üzereyken Fransız hükümeti, Sultan Abdülaziz’e İngilizler’den daha fazla baskı yapmaya başladı. Sultan Abdülaziz, 1866’nın 19 Mart’ında yayınladığı fermanla Kanal’a izin verirken, Mısır’ın kanal inşaatı için yaptığı dış borçları da devlet garantisi altına aldı ve kendisi de Kanal Şirketi’nin hisselerine oldukça yüksek bir meblağ yatırdı.

Said Paşa ile kanalın mühendisi olan Ferdinand de Lesseps arasında 1854’te varılan anlaşmanın çok ilginç bir maddesi vardı: Kanal’ın Akdeniz’e açıldığı yere dev bir heykel dikilecekti. Heykel, firavunlar zamanının giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde “Asya’nın ışığının Mısır’dan geldiğini” sembolize eden bir meşale tutacaktı. Sultan Abdülaziz’in ödediği paralar arasında yapılacak olan heykelin masraflarının bir bölümü de vardı.

Paşa ve mühendis, eseri Fransa’nın tanınmış heykeltraşlarından olan Frederic Auguste Bartholdi’ye sipariş ettiler, hatta bir hayli avans da ödendi.

Ancak, Said Paşa’nın ölümünden sonra Mısır’ın başına geçen İsmail Paşa, Müslüman bir memlekette böylesine büyük bir heykelin dikilmesinin halk arasında hoşnutsuzluk yaratacağını düşündü ve mühendis Lesseps’e, heykelin Mısır’a getirilmemesi talimatını verdi. Süveyş Kanalı, 1869 Kasım’ında dünyanın dört bir tarafından gelen davetlilerin katıldığı büyük ama ‘heykelsiz’ törenlerle açıldı.

Bartholdi’nin eseri ise, Mısır’da bu yaşananlardan sonra Paris’te bir depoya kondu ve tozlanmaya terkedildi.

O yıllarda, Fransa ile ABD arasında sıcak ilişkiler yaşanıyor ve taraflar birbirlerine her alanda jestler yapıyordu.

 Paris’te kurulan Fransız-Amerikan dostluk grubunun lideri olan Laboulaye, Fransız Hükümeti’ni Amerikalılar’ın Fransa’nın dostluğunu daima hatırlamaları için bir hediye gönderilmesi konusunda ikna etti ve hediyenin devasa bir heykel olması kararlaştırıldı.
Sipariş gene aynı heykeltraşa, Bartholdi’ye verildi. Bartholdi’nin eseri zaten hazırdı, senelerden beri bir depoda beklemedeydi ve tek eksiği üst kısmında, yani elleriyle kollarında ve yüzünde bazı değişiklikler yapılmasıydı.

Amerikalılar, heykelin New York’un hemen girişinde bulunan, ufak adalardan birine yerleştirilmesine karar verdiler. Bartholdi,  Paris’e kendi adıyla anılan bir kule dikmiş olan Gustave Eiffel ile beraber çalışarak heykeldeki değişiklikleri tamamladı ve 1886’nın 25 Ekim’inde yapılan törende de eserinin açılışını bizzat yaptı.