‘hukuk’ olarak etiketlenmiş yazılar

SOSYOLOJİYE GİRİŞ -3

Pazar, 27 Eylül 2009

 

 Sosyal değişme:

 Hiçbir toplum statik değildir. Her toplumun devamlı bir dinamizmi ve değişim gösterdiği söylenebilir. Gerçi değişme, zamana göre toplumdan topluma değişir.

 Sosyal sistemler veya alt sistemlerin yapısı, fonksiyonu veya sürecinde bir zaman süreci içinde meydana gelen değişmelerdir.

 Sosyal değişme ile kültürel değişme farklı kavramlardır

 Sosyal değişme anlamlı ve bir ölçüde devamlı sosyal ilişkilerde bulunan kişilerin rollerindeki sosyal ilişkiler sistemindeki değişmedir

 

 Kültürel değişme:

 İnsanoğlunun sosyal hayat tarzını sürdürürken kendi ürettiği veya belirli bir anlam verdiği maddi ve manevi kültür öğelerindeki değişmelerdir.

 Kültürel değişmede bir diğeri ile etkileşimde bulunan faktörlerin bulunması şartı aranmaz.

 Sosyal değişmeye örnek, Amerikan toplumunda kadının rolünün değişmesi, Türk toplumunda ailenin değişmesi.

 Kültürel değişmeye örnek, TV setindeki buluşlar, yeni sanat formlarının ortaya çıkması vs.

 

 Sosyal değişme teorileri:

 Dört grupta toplanabilir; evrim teorileri, denge teorileri, çatışma ve devrevi teoriler.

 

 1-Evrim teorileri; özellikle 19. yy’da kuvvetli bir teoriydi. İlk evrimci teorilerin dayandığı temel sayıtlılar:

 a) Değişme, birikimli olmak eğilimindedir.

 b) Değişme beraberinde sosyal ve kültürel değişmeyi ve karmaşıklığı da getirir.

 c) Bu süreç sonunda uyum artar ve ilerleme sağlanır.

  İlk iki sayıtlı, çağdaş sosyologlarca da kabul edilmiştir. Ancak ilerlemeci anlayışın artık geçerliliği kalmamıştır.

 Levis H. Morgan’ın; vahşilik, barbarlık, medeniyet, Spencer’in; savaşçı toplumlar, dini toplumlar, endüstriyel toplumlar, Comte’un; teolojik, metafizik, pozitivist aşamaları evrimci anlayışın temel birkaç örneğidir.

 Bunlar, toplumların gittikçe ilerlediği görüşüne dayanan ‘etnocentrik’ nitelikte teorilerdir.

 

 Çağdaş teorileri etkilemiş iki evrimci teori:

 

 E. Durkheim’ın ‘mekanik dayanışma’dan ‘organik dayanışma’ya giden teorisi ve F. Tönnies’in ‘cemaatten cemiyete’ doğru giden teorisi.

 Durkheim, sosyal birliğin ilkel toplumların belirgin özelliği olan mekanik dayanışmadan, karmaşık toplumların özelliği olan organik dayanışmaya doğru bir değişim gösterdiğini ifade etmiştir. Ona göre bu değişme, teknolojik ilerlemeyi sağlarken toplum üyeleri arasındaki ilişki bağını zayıflatır. Bunun sebebi ise sosyal kurumlardaki farklılaşma ve uzmanlaşmadır.

 

 Mekanik dayanışma; Durkheim’a göre bu bir benzerlik dayanışmasıdır. Mekanik dayanışmanın hakim olduğu toplumun başta gelen özelliği; bireler arası farklılığın yok denecek kadar az olmasıdır. Aynı toplumun üyeleri olan bireyler, aynı duygulara, aynı değerlere ve aynı kutsal inançlara sahip oldukları için birbirlerine benzerler. Toplum tutarlıdır çünkü; bireyler arasında henüz farklılaşma başlamamıştır. Böyle bir toplumda, kişilik silinmiştir ve ceza hukuku geçerlidir.

 Organik dayanışma; bireylerin farklılaşmasından ve birbirlerine benzememesinden meydana gelen dayanışmadır. Bu dayanışmanın bulunduğu toplumda kişilik güçlenmiştir. Geri verdici/iadeli hukuk geçerlidir. Bu dayanışma, işbölümü konusunda uzmanlaşmış ileri toplumlarda görülür.

 

 Tönnies’in, ‘cemaat’, ‘cemiyet’  ayrımı da, Durkheim’in ‘dayanışma teorisi’ne benzer. Cemiyetlerin belirgin özellikleri olan, bireycilik ve sosyal güç için mücadele giderek kültürel çözülmeye yol açabilir. Çünkü toplumda sınıflanmış bağlar zayıflaşmış ve toplumsal bütünleşme ve duyarlılıkları azalmıştır.

 Durkheim ve Tönnies değişmenin, mutlak ve ilerici özellik taşıyacını kabul etmezler.

 Onlara göre değişme, spesifik olarak olumlu ya da olumsuz sonuçlar doğurur. 20.yy sosyologları; Durkheim ve Tönnies, yöntemlerini reddetmekle beraber evrimci teorileri giderek daha sert eleştirmektedirler. Bu sebeble de bu yüzyılda daha az evrimci teori göze çarpar.

 

 2-Denge teorileri; 1940 ve 1950’lerde özellikle Amerika’da önem kazanmış bir yaklaşımdır. Biyoloji ve mekanikten, sosyolojiye geçmiş olan ‘denge’ kavramı, sistemin bir unsurunda meydana gelen değişmelerin yeni unsuru yapı ile uzlaştıracak ve bütünleştirecek şekilde diğer unsurlarda da değişmeler yaratması şeklinde açıklanabilir.

 Bu teoriler grubunun en temel görüşleri, yapısal fonksiyonalistler tarafından ifade edilmiştir. Tahott Parsos en tanınmışlarından biridir.

 Yapısal fonksiyonalist Parsos’a göre toplum, sosyal dengeyi sağlamak için fonksiyon görecek şekilde birbiri ile bütünleşmiş ilişkili kısım veya yapılar, dizilerden oluşmuş bir sistemdir. Varlığını sürdürmek için her toplum, beş temel ihtiyacı karşılamak zorundadır.

 Bu ihtiyaçlar:

 1-Üye devri

 2-Üyelerin sosyalizasyonu

 3-Mal ve hizmetlerin üretim ve dağıtımı

 4-Düzenin korunması

 5-Grup eyleminde ortak amaca katılımı sağlayacak amaç.

 

  Bu ihtiyaçlar sonunda ortaya çıkan yapılar sosyal sistemde birbirini besleyen, destekleyen kurumlar olacaktır. Nitekim aile üye devrini sağlarken, sosyalizasyonu da yerine getirir.

 Sözkonusu fonksiyonların hepsi ilkel toplumlarda aile tarafından sağlanıyorken tarihi gelişme süreci içinde, yapısal farklılaşma ortaya çıkmıştır. Bu farklı yapıyı bütünleştirmek için kurumlarda evrimleşmiştir. Sosyal sistemlerin kurumsal bileşimleri birbirleri ile ilişkili oldukları için, bir kısımdaki değişmelere karşı uyum ve denge yönünden cevap verirler.

 Bu teori, çağdaş sosyolojide bir takım eleştirilere maruz kalmıştır. Sosyal değişme olgusunun önemini, dikkate almadığı ifade edilmektedir.

 Değişmenin sistemin içinde yer alması gerçeğinden daha çok, onun sistemin dışında oluşan yabancı bir unsur olarak kabul ettiği öne sürülmüştür. Yine bu teorinin muhafakar bir temele dayalı olduğu ve toplumdaki birliği ön plana çıkararak bir başka kaçınılmaz olduğu, çelişki ve çatışmaların değiştirici potansiyellerini görmezlikten geldiği belirtilmiştir.

 

 3-Çatışma teorileri; temelini Marxist teoriden alan çatışmacıların çoğu, sosyal gruplar arasında kıt kaynakları elde edebilmek için, yarışmanın kaçınılmaz olarak bölünme, karşıtlık ve çelişkileri doğuracağı görüşündedirler. Sosyal grup veya güçlerin sürekli mücadeleci değişimin itici gücünü oluşturur.

 Toplumun birbiriyle çatışan ögelerden oluşan bir bütün olduğu, her toplumun çatışmaya ve değişmeye her an konu olduğu, sosyal ögelerin her birinin toplumsal değişime katkıda bulunduğu, toplumların bazı üyelerinin diğer üyeler üzerinde zorlamalara dayandığı görüşleri, bu teorinin temel fikirlerini oluşturmaktadır.

 Çelişkiler iyi organize edilmelerine ve her zaman derin ve çalkantılı olmamalarına rağmen, sosyal gruplar arasında zaman zaman yeniden patlak vereceklerdir. Siyasi ve sosyal rejimler; birbiri adına gelirken, toplumsal gücü elinde bulunduranlar; diğerlerine kendi fikirlerini kabul ettirmek isterler.

 Bu süreçte, karşıt güçlerin oluşması ve egemen güce direnmesi ise kaçınılmazdır. Tabii olanların kontrolü ele geçirmeleri halinde, aynı süreç, yeniden tekrarlanacak şekilde, onlara karşı çıkacak güçlerden oluşmaya başlar.

 Çatışmacı modeller dengeden bahsetseler bile bu ahenkli ve işbirliğine dayanan bir denge değildir. Tersine, çatışmaların düzenlenmesi yoluyla sağlanmış bir dengedir. İşçi ve işveren ilişkilerini ve çıkarlarını dengeleyebilme amacına yönelik, bir sistem olan toplu pazarlar burada örnek sayılabilir.

 

 4-Devrevi (organizmacı)  teoriler; bunlar sosyal değişmede doğrusal eğilimleri kabul etmezler. Tersine, toplumların büyüme ve ölme devirleri geçirdikleri veya temel bir takım boyutlarda, ileri geri salınımlar geçirdikleri için de değiştiklerini kabul ederler.

 Bu teorilerin bir grubu, toplumu yaşayan organizmalara benzetmiş ve toplumların da organizmaların geçirdiklerine benzer süreçlerden geçtilerini ifade etmişlerdir.

 Toplumların değişme modellerini, organizmaların hayat aşamalarına bağlayarak, doğum, büyüme, olgunlaşma, yaşlılık şeklinde belirleyen bir kısım teoriler bu grup içinde sayılabilir.

 Organizmacı teorilere, Oswald Spengler ve Arnold Toynbee örnek verilebilir.

 

 Spengler’in “kültürlerin hayat düzenleri teorisi”:

 Spengler, kültürleri göreli olarak özerk ve birbirinden farklı sistemler olarak görür. Bu kültürlerin her biri kendi üslubuna ve kendine has bir yöne sahiptir. Yine bu kültürler, bireyler gibi büyüme ve çöküş aşamaları geçirirler. Herbiri çocukluk, gelişim, yaşlılık aşamalarına sahiptir. Medeniyet bu basamakların sonuncusuna karşılık gelmektedir.

 Bir kültürün hayat süresinin yaklaşık 1000 yıl olduğunu kabul eden Spengler, ‘Batının Çöküşü’ adlı eserinde 1.Dünya savaşı sonrasında bu karanlık dönemin Batı medeniyetinin çöküşünün başlangıcı olduğunu iddaa etmiştir.

 

 Toynbee, ‘Meydan okuma’ teorisi:

 Toynbee, “Bir tarih incelemesi” adlı eserinde medeniyetlerin, sosyal ve fiziki çevreden gelen meydan okumalara karşılık verme yoluyla ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Ona göre meydan okuma yetersiz ve karşı konulmaz düzeyde ise medeniyet denilen kültürel gelişkinlik seviyesine ulaşılmasını sağlayacak etkili kültürler ortaya çıkar.

 Örneğin, Eskimolar kuzeyin soğuk iklimi ve kıt kaynakları nedeniyle, Güney pasifik adalarının halkı ise bölgenin güzel havası ve bereketi sebebiyle gelişme gösterememişlerdir. Meydan okuma, ezici olmaksızın yeterli güçte olursa Nil nehri vadisinde olduğu gibi kültürler gelişirler.

 

 Sosyal kurumlar:

 Bir sosyal kurum hep birlikte koordine edilmiş ve örgütlenmiş göreli bir bütün oluşturan düşünceler, inançlar, gelenek-görenek ve davranışlarla maddi ögelerden kuruludur ve bir sürekliliği vardır.

 Aile, hukuk, ekonomi, eğitim, üniversite, parlemento, devlet gibi kurumların iki özelliği vardır:

 1-Organik ve göreli bir bütün oluşturması yani kurumların organları arasında organik bağlar bulunması.

 2-Göreli bir sürekliliği olması; bir kurumun onu oluşturan bireylerle karşılaştırılamayacak kadar büyük ölçüde daha uzundur ve yüzyıllar boyu sürebilir.

 Burada da süreklilikteki göreliliğin belirtilmesi, kurumların tarihin uzun dönemleri içinde, bazı önemli nitelik değişmelerinden veya bir evrimden geçtiklerini anlatmak içindir. Çok eşli bir ailenin yerini tek eşli ailenin alması, teokratik hukukun yerini laik hukukun alması vs.

 Sosyal kurum şöyle de tanımlanabilir; toplumun önemli ve temel bir ihtiyacı çevresinde kenetlenmiş ve bütünleşmiş değerler, normlar ve davranış kalıplarının bir örüntüsüdür.

 Kurum kavramını dar ve geniş anlamda ele almak mümkündür. Örneğin ilkokul, lise, üniversite dar anlamda birer kurumlardır. Fakat bunların hepsini göz önüne aldığımızda hepsinin bir bütünü geniş anlamda bir eğitim kurumunu oluşturduklarını görürüz.

 Bütün bu dar anlamdaki kurumların, eğitim kurumu içinde göreli de olsa bir uyum ve koodinasyon içinde bulundukları, ortak bir yaklaşım ve eğitim politikası işledikleri görülür. Bunun gibi herhangi bir toplumdaki mahkemeler, ceza hukuku, ticaret hukuku, medeni hukuk, hep dar anlamda kurumdur fakat hepsi birden, toplumun koordine edilmiş uyumlu hukuk kurumunu oluştururlar.

 Geniş anlamdaki her bir kurumun, dar anlamdaki kurumların uyumlu bir şekilde bir araya gelmesinden oluşması gibi, bu geniş anlamdaki kurumların kendileri de aralarında göreli bir uyum ve koordinasyon içinde bulunurlar ve bir toplum düzenini oluştururlar.

 Aile, hukuk, ekonomi, eğitim vs. hep birlikte belli bir toplum düzenini oluşturacak şekilde uyum ve koordinasyon içinde bulunurlar. Siyasal kurumlar toplumun üyelerinde davranış ve düşünce alışkanlıkları oluşturacak toplumsal düzeni sağlamaktadırlar.

 Sosyal kurumların işleyişi şöyle açıklanabilir:

 Her kurum; davranış kuralları, statüler, faaliyetler ya da eylemler bütünüdür.

 Davranış kuralları; resmi kurallar, yazılı kurallar (yasalar, yönetmelikler vs.) ve gayri resmi yazılı olmayan kurallar (gelenek, görenek, adet, ahlak vs.) her kurumda, her üyenin bir statüsü vardır.

 Faaliyetler de, beklenen faaliyetler (işpayı, rol) ve edimsel faaliyetler şeklinde ikiye ayrılır.

 

 Sosyal kontrol:

 Bir toplumdaki insanların nasıl olup da benzer sürekli kalıplaşmış biçimlerde davrandıklarını açıklamakta kullanılan bir kavramdır.

 Sosyal kontrol belli bir davranışı gerçekleştirme konusunda toplumun bireye etkisi etkisi ve baskısı olarak tanımlanabilir. Bu etki her toplumda bir takım karmaşık mekanizmalar çerçevesinde örgütlenen bir düzenle, kurallar, kurumlar, organlar, yöntemlerle sağlanır. Bu düzenin kaynağı ise değerler ve normlardır.

 Sosyal normlar ise insan davranışlarının kendilerine göre ölçüldüğü, değerlendirildiği, beğenildiği ya da kınandığı ölçü ve kurallardır.

 İnsanlar bazen herhangi bir karşılık bekledikleri ya da arzu ettikleri için değil de sırf normlara uymak için, belli şekilde davranırlar.

 Davranışları düzenlemeye yönelik ölçütlerin bulunmadığı ya da çözüldüğü durumlarda sosyal düzen bozulur çeşitli sosyal problemler ortaya çıkar.

 İster bütün toplumu ister bir bireyi ilgilendirsin normlar, ideal olanı doğru davranışı belirler ve bu doğruluk konusunda genelleştirilen bir nedene dayanırlar.

 Bu neden ya da doğruluk özelliği ise temelde geçerliliği grup ya da birey tarafından kabul edilmiş değerler üzerine kurulur. Ancak bir toplumdaki insanların hepsi belli bir davranış konusundaki idealar ya da normu kabul etseler bile o toplumdaki insanların bu norma tümüyle uymamaları da mümkündür.

 Normlar grup ve toplum içi ilişki ve tecrübeler sonucu öğrenilir Her toplum kendi normlarının üyelerini arttıracak şekilde resmi ya da gayri resmi mekanizmalar geliştirir. Normlara uygun davranışlar ceza ya da ödüllendirme yoluyla sağlanmaya çalışır. Bütün normlar toplum açısından aynı önem ya da anlamda olmadıkları için her birinin uygulanmasına yönelik yatırımlarda tür ve şiddet açısından değişik olabilir. Bu açıdan yapılan bir sınıflama, normların gelenek ve görenekler olarak sınıflandırılmasıdır.

 W. Sumner’ın “moros-folk ways” yani gelenekler, görenekler ayrımından esinlenerek yapılan bu sınıflamaya göre, gelenekler güçlü ve töresel yaptırımlara bağlanan ve toplumun varlığı açısından en önemli normlardır. Öldürmeyeceksin, çalmayacaksın vs.

 Görenekler ise alışıla gelmiş ve uygun sayılan davranışları belirleyen fakat şiddetli yaptırımları içermeyen normlardır.

 Bir başka ayrımla normlar, töreler ve yasalar olmak üzere ikiye ayrılır. Töreler, biçimselleşmemiş toplumun bilinçaltına yerleşmiş örtülü ve yazısız kurallardır Yasalar ise uzun araştırmalar ve çalışmalar sonucunda ortaya çıkmış ve toplumda belirli kurumlar tarafından yaptırılan açık ve kesin normlardır.

 Değerler, belli durum ve koşullara bağlı kalmaksızın arzu edilen, yararlı görülen ve beğenilen şeyleri gösteren ölçülerdir. Sosyal değerlerde bir toplumun üyeleri tarafından paylaşılan toplumun iyiliği ve ihtiyaçlarının karşılanması açısından yararlı görülen ve duygularla yakından ilişkili bulunan iyi, doğru ve güzel ölçülerdir.

 Değerler, davranışlara yön verdikleri ve bir toplumdaki insanlarda ortaklaşa benimsendikleri için davranışlarda benzerliğe ve kalıplaşmaya yardım ederler. Ancak değerlerden davranışlara yönelen bu etki dolaysız değil, normların aracılığıyla olur. Normlar belirli koşullar içinde bireylerin neler yapabileceklerini ya da neleri yapamayacaklarını gösterirler. Bu açıdan değerlerden daha belirli ve emredicilerdir. Oysa değerler gerçekleşmelerine imkan bulunmayan zamanlarda varlıklarını sürdürmeye, insanlar tarafından benimsenmeye devam ederler Her sosyal değer pek çok sosyal normun varlığına yol açabilir. Örneğin, bir toplumun temel değerlerinden biri demokrasi ise o toplumda, yurttaşları toplumun yönetimine katılmayı özendiren ya da bu katılmayı güçleştiren, engelleri yasaklayan pek çok norma raslanabilir. Normların davranışları yönetebilmesi de ancak belirli davranış biçimlerini yasaklamaları ve nasıl davranılması gerektiğini açıkça belirtmekle mümkündür. Örneğin ‘dürüstlük’, genel bir sosyal değerdir.

 Belli bir değerin içeriğ, toplumdan topluma, zamandan zamana değişiklik gösterir. Bir değerin, farklı nesiller tarafından farklı biçimlerde yorumlanması, toplumda değer çatışmasına yol açar.

 Sosyoloji, değerlerin içerikleriyle değil, toplum üyeleri tarafından paylaşılan ölçüler olma ve toplumsal davranışlara yön verme özellikleriyle ilgilenir.

 

 Sosyalleşme; insanın başka insanlarla, karşılıklı etkileşim sonucunda, içinde yaşadığı toplumun duyma ve yapma biçimlerini öğrenmesi ve benimsemesi sürecidir.

 Birey açısından sosyalleşmenin sonucu, kişiliğin gelişimi ve gerçekleşmesi, biyolojik organizmanın insanlaşması, benlik ve kimlik edinmesidir.

 Toplum açısından sosyalleşme, kültürün kuşaklar arasında aktarılması topluma yeni katılan bireylerin topluma uyumunun sağlanması işlevini görür.

HUKUK FELSEFESİ

Cuma, 21 Ağustos 2009

 

 

 Hukuk tarihi; tarihçi adeta hukuk tarihinin fotoğrafını çeker, değer yargısından, genellemelerden kaçınır. Ayrıca değerlendirme de yapmaz.

 Hukuk sosyolojisi; sosyo-hukuki olaylar arasında neden sonuç ilişkisi kurulur, genelleme yapılır ancak değerlendirme yapılmaz.

 Hukuk felsefesi; teorik felsefe çalışmalarının çağımızda çoğunlukla bilgi teorisi sorunlarına yönelme eğilimi gösterdiği söylenebilir. Pratik felsefe ise, insan davranışlarının incelenmesi ve değerlendirilmesi, geniş anlamda etik sorunuyla ilgili bulunmaktadır.

 Hukuk felsefesi de etkin bir bölüm olarak pratik felsefe disiplinleri arasında yer almaktadır. Dogmatik hukuk incelemelerinden ayrı olarak hukukun bütünsel bir açıdan incelemek amacını güden çalışmalar; hukuk felsefesi başlığı altında toplanmaktadır.

 

 Hukuk felsefesinin öncelik taşıyan üç temel sorunu:

1-Hukuk kavramının anımı; ‘hukuk nedir?’.

2-Hukuki düşünme ve anlama metotlarının analizi.

3-Hukuğun değerlendirilmesi, adalet ilkesine göre; ‘adil hukuk nedir?’.

 

 Hukukun amacı; eşitliği, adaleti yani kamu düzenini sağlamaktır.

 Hukuk dogmatiği / Hukuk ilmi; gerçekte varolan kuralları, kararları, eylemleri araştırır. Hukuğun normları onun araştırma konusudur.

 Hukuk dogmatiği, gerçekleşen ve gerçekleşmeyen hukuk uyuşmazlıklarında gerçek hukukun ne olduğu sorusuna cevap arar. Hukuk dogmatiği, her uyşmazlıkta doğru veya yanlış haklı veya haksız sorusuna bir cevap bulmak zorundadır. Bu anlamda hukuk dogmatiği; değerlendirme yapan bir bilimdir. Değerlendirmeleri onun gerçeklik postülatları ile bağlıdır.

 Hukuk dogmatiği, uyuşmazlıkları çözümlerken tümdengelim metoduna başvurmak ve belirli davranış yönlerini göstermek durumundadır. Bu hukuğa göre hukuk; normatif bir bilimdir.

 Hukuk dogmatiği, tabiat bilimleri veya realitenin sosyolojik araştırması gibi insana derin bir anlayışa kavuşma imkanı vermemektedir.

 Felsefe alanında, varlığın mahiyeti hakkında derin bir anlayışa kavuşmak imkanı bulunduğu halde hukuk dogmatiğinde bundan sözedilemeyeceği açıktır. Ancak hukuk dogmatiği olmaksızın hukuk hayatını kavramamız da imkansızdır.

 Bu hukuğun amacı, bir kurallar veya fikirler sistemine ulaşmaktır.

 

 Ahlak ve Hukuk Ayrımı:

 

1-Ahlak kurallarının önemlerini yitirip uygulanmamaları ya da değişmeleri sosyal süreç içinde ağır ağır gerçekleşmesine karşılık hukuk alanındaki kurallar hiç de böyle yavaş değişmez.

2-Hukuk, bir davranışın, kişinin dışındaki sonuçlarına birinci dereceden önem verir. Ahlak da ise kişinin iç niyeti, onu etkileyen iç faktörler daha önemlidir. Ancak hukukun da bu iç faktörleri hiç göz önün de tutmadığı söylenemez.

3-Hukuk normları, devlet ototritesi tarafından teşkilatlı ve düzenli bir biçimde güvence altına alınmıştır. Oysa ahlak böyle bir güvenceden yoksundur.

4-Ahlakın hem olumlu hem de olumsuz içerikli emirleri belirlediği söylenebilir. Hukuk alanında ise böyle bir ayrım yapmaya imkan yoktur.

 

 *Hukuk kurallarına, ahlaki değerler yansır.

 *Özellikle inanç konusunda hukuki ve ahlaki değerler çatışabilir. Bu çatışmada öncelik devlet hukukuna verilir. Ahlaki değerler, inançlar nazari itibara alınmazlar.

 

 TABİİ / DOĞAL HUKUK:

 

 İnsan – toplum ilişkisinde ele alınan bir süreçtir. 19. Yüzyılın ortalarına kadar gelen 25 yüzyıllık bir maziye sahiptir.

 Sokrates, Platon, Aristoteles, Stoacılar, Seneca, Cicero, Augustinus, Rousseau, Hobbes, Locke, Kant, Hegel…hepsi tabii hukuk içinde yer alırlar.

 Bu hukukçular monarşiyi yıkmak için ‘sosyal sözleşme’ teorisini savunmuşlardır. Sosyal sözleşmeye dayalı olarak egemenliğin halka geçmesi. Bu hukuk genelde milli egemenliğin savunulmasında etkili olmuştur.

 Tabii hukuk; insan hakları, eşitlik, hürriyet kavramları üzerinde duran bir hukuktur.

 

 POZİTİF HUKUK:

 

 Olan hukuk, yürürlükte olan hukuk. Tabii hukuk ise olması gereken hukuktur. Bu yönüyle pozitif hukuk için bir kriterdir.

 

 Hukuk, doğa bilimi anlamında bir bilim değildir. Bazılarına göre hukuk, bazı problemlere çözüm getiren bir tekniktir. Mahkemeler de labaratuarıdır.

 

 Hukukun geçerliliği şu üç ilkeye dayanmaktadır:

 

 1-Geçmiş kanunun yürümezliği.

 2-Kanunu bilmek zorunluluğu; kanunu bilmemek mazeret değildir.

 3-Hakim kanuna uygun / doğru karar vermelidir.

 

 Hukuki muhakemede üç ilke rol oynar:

 

1.Öncelik; çoğunu yapmaya hakkı olan azını da yapabilir.

2.Kıyas; bir hukuk kuralı benzer olayları da kapsıyarak büyütülür.

3.Aksi ile kanıt; sadece olayla ilgili kuralı uygulama.

 

 Alman Tarihçi Hukuk Okulu:

 

 Tabii hukuku reddediyorlar. Çünkü bunlara göre hukuk, insan aklının bir ürünü değildir. Hukuk masa başında yapılmaz. Hukuğu yaratan halktır. Daha sonra ortaya çıkan hukukçular snıfı bu hukuku inceler. Bunlara göre hukuk, ulusal gelişmenin bir sonucudur.

 

 Hugo Grotius’a göre sosyal sözleşme bir tarihsel gerçekliktir.

 

    Hugo Grotius’un Hukuka Getirdiği Yenilikler:

 

 1-Açık denizler serbest olsun; misal, Hollanda gemileri açık denizde serbestçe dolaşsın. Buna karşılık İngilizler ise, karasuları nasıl bir devletin egemenliği altında olabiliyorsa, açık denizler de bir devletin egemenliği altında olabilir. Yani açık denizleri ben korumazsam korsanlar istila eder, diyor.

 2.Katkısı, devletler hukukudur. Bir ülkenin diğer ülkelerdeki elçilikleri, o ülkenin uzantısıdır.

 3-Savaş esirlerine rütbelerine göre muamele edilmelidir.

 

 Locke, Hume ve Rousseau’ya göre ise sosyal sözleşme bir varsayımdır. Varsayım olması daha çok işe geliyor.

 Hobbes; diktatöryanın, Locke; demekrasinin savunucusu.

 Locke, çoğulcu demokratik Batı düşüncesini en çok etkilemiş olan düşünürdür.

 

Rousseau’ya göre insan doğuştan hürdür. İnsanın hem toplum içinde yaşaması hem de hür olması, insanların oy birliği ile toplum sözleşmesine karar vermesiyle olur. Rousseau buna özgür irade diyor. Bu irade anayasaya, milli irade olarak girmiştir. Ona göre milli irade, kesinlikle yanılmaz. Oy birliği derken çoğunluğu kasteder.

 

 Kant:

 Onun hukuk teorisi, ahlak teorisinin bir devamıdır. Ona göre bir kişinin özgürlüğü başka birinin özgürlüğünün başladığı yerde biter.

 Devletin sadece negatif ödevleri olmalıdır. Yani devlet insanlara yapılmaması gerekenleri söyleyecek, bunundışında ne yapacağını söylemeyecek.

 Ayrıca ihtilal hakkını reddeder. Vatndaşın ancak şikayet etme hakkı vardır, der.

 Temel amacı; cumhuriyetçilik.

 

Jhering; hukuk, çıkarların sözkonusu olduğu bir arenadır.

 

 

Alf Ross; hukuk satranç oyununa benzer.

 

Kelsen; hukukla devlet aynı şeydir. Aynı zamanda ortaya çıkmışlardır. Kendi hukuk teorisine; ‘Saf Hukuk Teorisi’ demesinin nedeni:

1-Değerlerin hukukun dışında tutulması.

2-Materyali dışarıda tutması.

3-Tamamiyle şekli, biçimsel bir hukuktan yana olması. Hukuk şekli hükümdür.

 Örnek; “18 yaşını dolduran herkes reşittir”, bunu şekli hükme çevirisi; “18 yaşını doldurmuşsa reşittir”.

 

 Hukuki Pozitivizm; adalet konusunu tartışmayı uygun görmez. Onlara göre iki hukukçuyu aynı tanımda birleştiremezsiniz. Olan hukuğa, şekli hukuğa ağırlık verirler.

 İngiliz hukuki pozitivizmi; toplumu yönetenlerin iradesi hukuku yapar.

 Alman hukuki pozitivizmi; Kant ve Hegel, bu pozitivizmi etkileyen en önemli iki düşünür.

 

 J.Bentham:

 

İtulutarizmin (faydacılığın) kurucusu. İngiliz, laik bir faydacı.

 Ona göre, önemli olan hazların niteliğidir. Biz zihnimizde bu hazları nicelik bakımından tartarız. Hangisi ağır basarsa o yanda karar veririz.

 İnsan haz peşinde koşar, elem veren şeylerden kaçar.

 Bentham’a göre hukuğun amacı, en çok sayıda insanın, en büyük mutluluğunu sağlamaktır.

 Eşitliği, haz ve eleme dayandırır. Ona göre hukuğun yaptırımı, cezadır. Hukuk, ceza ile amacına ulaşır, nadiren de mükafatla da amacına ulaştığı olur.

 

 Bentham ve J.S.Mill:

 

 1-Bentham güvenliğin esas olduğunu, hürrİyetin ancak güvenlik sayesinde gerçekleştirilebileceğini savunduğu halde, Mill; hürriyetin hem fert hem de toplum için vazgeçilmez bir mutluluk aracı olduğunu belirtmektedir.

 2-Her ikisi de hazza erişmenin, bütün insan davranışlarının amacı olduğunu kabul etmektedir. Bunun gözlem sonucunda anlaşılabileceğini savunurlar.

 3-Bentham, hazların nitelik bakımında birbirinden ayrılmasına imkan olmadığı düşüncesindedir. Mill ise, hazların nitelik bakımından ayrıma tabi tutulabileceklerine ve ruhsal hazların bedeni hazlardan daha etkin olduğuna inanmaktadır.

 4-Bentham özgeciliği, aslında büyük bir menfaat uğruna daha küçük olandan vazgeçme olduğuna inanıyor. Mill ise, ferdi menfaatlerden, başkalarının menfaati için vazgeçmeyi özgecilik olarak görüyor. Özgeci hareketlerin gerçek nedenini, toplumun ve insanlığın faydasını gözetmenin doğurduğu büyük hazla açıklıyor.

                                                      ./.

 

 “Hak, çıkarın bir görüntüsü, adalet ise hakkın görüntüsüdür. Adaletle ilgili meseleler de işin aslı çıkar meselesidir. Çıkar, adalet kavramı altında kamufle edilir” .

    ADNAN GÜRİZ

DEVLET FELSEFESİ-1

Cuma, 14 Ağustos 2009

 

 Devlet nedir?

 Devlet; siyasal ilişkiler bütünüdür.

 Siyasal ilişkiler, bir tür toplumsal ilişkilerdir. Bu ilişkilerin de değişen bir yanı olduğu gibi değişmeyen bazı unsurları da vardır. Bunlar ülke, millet, halk, ahali, toprak, egemenlik, otorite… Ancak bunların görünümleri değişebilir.

 Bir devletin siyasal birliğine bakmak, o devletin nasıl bir devlet olduğuna bakmaktır.

 

 Toplum – Devlet Ayrımı :

 

 Devlet, politik bir birliktir. İnsanların siyasal bakımdan bir arada bulunuşları ile ilgili.

 Toplum ise, insanların bütün toplumsal ilişkileri bakımından bir arada bulunuşları ile ilgili. Toplumsal oluş, devlet oluşumundan daha öncedir.

 

 Politika :

 Politika, devleti niteleyen bir sıfat. Politikaya devlet açısından bakılıyor. Bir devletin belirli bir politika sonucu öyle bir devlet olduğunu görüyoruz.

 Siyasal ilişkilerin belirlenmesinde politika, bir araç ama bir devlet sözkonusu olduğunda bu politikanın değişmesi çok zor görünüyor.

 Politika bir devlet bakımından, düzenleyiş, işleyiş, kuruluş ilkeleriyle ilgilidir. Bu ilkelere göre ilişkileri düzenlemek politika oluyor.

 Politika, bir devletin kuruluşu ile ilgili ilkeler saptandıktan sonra o doğrultuda yapılan düzenlemeler ve bu düzenlemelerin yürütülmesi işidir.

 İlkeler keyfilikten ne kadar uzak ise o devlet o kadar sağlam bir yapıya sahip olur.

 Politika, yönetme ediminin onunla yapıldığı şey.

 Yönetme; saptanmış ilkeler doğrultusunda yapılan düzenlemeler.

 Düzenleme; işletme, yön verme, yönlendirme.

 Tüm bu kavramları idare etme ya da yönetme kavramı altında topluyabiliriz.

 Yürütme, belirlenen hedeflerin gerçekleşmesi için işleme konulması.

 Devlet politikası; bir devletin öyle bir devlet olmasını sağlayan politika ve yürütme işi.

 

 Yürütmede iki unsur önemli:

 1-Toplumun yapısı, niteliği özelliği; o toplumun yapısı demokrasi, laiklik, hukuk ve sosyallik gibi ilkelerin belirlenmesinde önemli rol oynar.

 2-Hukuk; belirli bir yasalar sistemi.

 Toplumun yapısıyla yasalar çatıştığında devletin daha özelde de hükümetin yürütme işi tehlikeye gi

 Anayasa, toplumsal ve siyasal olaylara tepki olarak çıkar. İlkeler bir tür istemlerdir. Olan bitene yön vermek için ortaya konan istemlerdir. Toplumsal değişimin o ilkeler doğrultusunda olması istemidir.

 Toplumun yapısı ve hukuğun elverdiği müddetçe bu devleti oluşturan ilkelerin belirlediği değişme yönünde güç, devlet gücü olarak ortaya çıkıyor. Devlet böyle bir güç sayesinde egemen oluyor.

 Devletin egemen olması demek; toplumsal ve hukuksal ilişkilere egemen olması demektir.

 Egemenlik, güce bağlı olarak ortaya çıkıyor. Güç sayesinde otorite sağlanıyor.

 Otorite, ilişkilerin içine işleyerek onları istediği gibi ilkeler doğrultusunda düzenlemek.

 Devletin politikasına hükümetler aykırı davranmadığı sürece iktidar olurlar. Hiçbir hükümet temel ilkelerden birini kaldıramaz. Ancak bu ilkeler formeldirler. Bu nedenle icraata belirli bir yol önermezler bu yüzden de her hükümetin icraatı farklıdır.

 Örneğin bir hükümet, ekonomiye ağırlık vermekle demokratikleşmenin artacağını savunup bu yolla icraatta bulunurken başka bir hükümet bunu kültür ya da başka alanlara kaydırabilir.

 Devlet politikası çerçeve gibidir. İçindaki resim değişse de çerçeve kalır. Dolayısıyla anayasalar kolay kolay değişen yasalar değildirler.

 

 Antik Yunan’da site/şehir devletlerinin üç kuruluş ilkesi vardı:

 1-Autharkhia; toprak bütünlüğüne (üniter yapı) sahip olma.

 2-Autonomia; kendi yasasını kendisinin yapması, başka bir ülkenin iç işlerine karışmaması.

 3-Elekteria;-yönetim biçimi olarak-özgür olmasıdır. Oy kullanma yetkisine sahip olan herkesin yönetimde söz sahibi olması.

 

 Bu ilkeler, anayasaların arkasında bugün de var.

 

 Ulus – Millet Ayrımı :

 

 Bu iki kavramın ortak yanları olduğu gibi farklı yanları da vardır.

 Ortak yanları, her ikisi de bir birlik bilincini ifade etmektedir.

 Farklı yanları ise, ‘millet’ kavramında din olgusunun, ‘ulus’ kavramın da ise tarihsel bir olgunun (Kurtuluş savaşı, Fransız ihtilali…)ağır basması sözkonusudur.

 Örneğin bizim anayasamızda, ‘millet’ dendiğinde de ‘ulus’ anlaşılıyor. ‘Milli devlet’ derken de ‘ulusal devlet’ kastediliyor.

 Devletin oluşumunda tarihsel bir olgunun olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla devlet bu tarihsel olguyla varoluyor. Ancak tarihsel olgu olmayabilir de.

 Zamanla tarihsel olguyla alakası olmayan bir düşünce, bir fikir bilinci, bir ulusun kaynağı olabiliyor.

 Örneğin bu; Çin devrimi, Bolşevik ihtilali, Fransız ihtilali, Kurtuluş savaşı, Amerikan devrimi gibi tarihsel olaylar / devrimler, zamanla bir ideolojiye, yeni bir fikirsel yapıya dönüşebiliyor. Ve ulusun kaynağını bu yeni fikirsel/ideolojik yapı belileyebiliyor.

 

 Millet olmada, devlet olmada bilinç çok önemli.

 

 Tarihsel olay (kurtuluş savaşı)ØØFikirsel/ideolojik yapı

 

  Ulus olmak, o devleti oluşturan ilkelerin bilincine tek tek insanların sahip olmasıyla olur. Bir ulus, o devletin ilkelerin bilincine sahip insanlar topluluğudur. Bu bilince erişmek, belli bir süreci gerektiriyor.

 Anayasalardaki istemler, gereklilikler insanlar arasında millet sevgisinin gelişmesiyle olur.

 Her tek tek insanın ulus bilinci à Vatan, millet sevgisi.

 

 T.C. Anayasasının başlangıç kısmında aynen şöyle denilmektedir:

 “Demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur”.

 Nerede devlet varsa orada üniformizm/tek biçimcilik vardır. Bundan kaçınmanın yolu yok. Ancak bu üniformizm hafif olabilir, zorlayıcı olabilir o anayasaya göre değişir.

 Anayasalarda devletin somut olarak karşımıza çıkan metinleri, aynı zamanda sınır çizici metinlerdir. Bu sınır çok geniş ve esnek tutulmuştur. Anayasa olabilmesi için böyle de olmak zorundadır. Esnek olmaması halinde yasaların ona göre olması ve düzenleyici bir üst yasa olması sözkonusu değildir. Genel ilkeler düzeyinde sınır çizen üst bir yasa.

 Anayasalar, ayrıntıya inmeyen ve yasak koymayan yasalardır. Çünkü yasak koymak ayrıntıdır.

 Devlet kavramı, tekil ve çoğul kullanımı açısından ayrılır. Bu ayrımı bilim ve felsefe adına yapıyoruz.

 Tekil kullandığımız zaman(Devlet nedir?), devletin ne olduğu ve felsefe tarihinde çeşitli düşünürlerce nasıl ele alındığı ya da görüşler sözkonusudur.

 Çoğul anlamda yani devletler olarak ifade ettiğimiz de ise, tek tek devletlerin nasıl oluştuğu, işleyişlerini ele almak sözkonusu. Bunu da bilimin üstlendiğini görüyoruz. Bilim de bunu ‘Kamu Hukuku’ aracılığı ile yapıyor. Ve belirli bir devlet düzenine, kamu hukuku aracılığıyla bakıyor ya da sürekli olarak hep, kamu hukuklarını alarak mukayeseli inceliyor.

 Bir devlet bilimin konusu olarak, ancak anayasalaştırılabilir.

 

 Felsefe de ise ‘devlet’ kavramının nasıl düşünüldüğüne, tasarlandığına ilişkin çeşitli görüşler vardır. Bilimin ortaya koyduğu somut devlet anlayışı ve ipuçları bu görüşler yardım eder

 Tekil ve çoğul kullanımında bir bağlantı var o da; somut devlet anlayışıyla bağlantılı olması.

 

 FELSEFE TARİHİNDE ‘DEVLET’ GÖRÜŞLERİ :

 

 PLATON VE ‘DEVLET’ :

 

 Platon’un getirdiği düşünceler bugün de devlet felsefesiyle yakından ilgili.

 Kişi ile devlet Arassında organik bir bağlantı kuruluyor. Kişide bulunması istenenlerin devlette de bulunması isteniyor.

 

 “Adil devlet, adil insanlarla mümkündür”.

 

 Kişide ve devlette bulunması isteneler ‘adalet’ kavramı altında toplanabilir:

 Adalet; 1-kişi düzeyinde, 2-devlet düzeyinde, 3-ilişki düzeyinde.

 Tek tek herkesde ‘adalet duygusu’ geliştirmek. Böylece adil insanların ilişkileri de adil olacak.

 

 Platon, adaletten ne anlıyor?

 Adaleti önce kişinin ruhunda sağlamak. İnsanın ruh yanı, iş yapan, eylem yapan yanı, akıl yanı.

 Beden yanı ise, bu eyleme malzeme taşıyan yanı, tutku yanı. İşte bu iki yanın dengelenmesi sözkonusu.

 

   Platon burada ,‘at arabası’ örneğini veriyor:

 İki atlı bir araba var ancak atların ikisi de farklı yöne gitmeye çalışıyor. Biri aklı diğeri tutkuyu temsil ediyor. Atlardan birinin baskın çıkması, bir yanın baskın çıkması demektir. Sürücü ise dengeyi temsil etmektedir. Arabanın doğru gitmesi için atların ikisinin de dizginlerini elinde tutar.

 İnsan aklını nerde kullanacağını bildiğinde tutkuların da dengede tutar ya da fertler tutkularının sınırını çizdiğinde kişi adaleti kendinde gerçekleştirmiş olur.

 Bu kişi bir çokluk (akıl-tutku) iken, bir birlik haline gelir. Bu kişilerin ilişkiler de adil ilişkidir. Adil ilişkiler de, adil devleti oluşturur. Kişiler böyle olduğunda kendilerine düşen görevi yerine getirmiş olurlar.

 

 İnsanlar arasındaki eşitsizlik, birbirlerinde farklı yeteneklerle donatılmış olmalarıdır.

 İnsan olayların dışında değil, içinde olmalı ki, devletin sorumluluğunu taşıyabilsin. Bunun tam tersi olduğunda devlet, insan için onu bastıran, ezen bir varlık olarak ortaya çıkar. Bunun bir örneği Hobbes’in ‘Leviathan’ıdır; devletin insanlardan bağımsız tek başına bir kişilik kazanması. Tarihte bu tür devletlerin sayısı oldukça fazladır.

 Ancak gerçeklikte, devleti devlet yapan ilkeler, Platon’un istediği gibi sadece akılsal olmuyor. Gerçeklikte bu ilkelere; mitos, ideolojiler, inançlar da karışıyor.

 Oysa Platon, ilkelerin akılsal olması için bunları ortadan kaldırmaya çalışıyor.

 Devlette mitosun yeri olmamalı görüşü, ‘adil devlet’ bakımında bir gereklilik olarak talep ediliyor.

 

 Platon’un bilgi, insan ve devlet görüşündeki birlik:

 

 Bilgi görüşü:

 a)Görülenler (olan-bitenin saptanması burada)

 b)Düşünülenler/gereklilikler alanı (idealar; insan ideası, devlet ideası…)

 Platon’un insan ve devlet anlayışı onun bilgi görüşüne dayanır.

 

 İnsan görüşü:

 a)Ruh(akıl)

 b)Beden(tutku)

 Her ikisi dengelendiğinde ‘adil insan’ ortaya çıkar.

 

Devlet görüşü: (Politeia)

a)Adalet

b)Güç istemi

Her ikisi dengelendiğinde ‘adil devlet’ ortaya çıkar.

 

 Platon, insan-devlet paralelliğini kurmuştur. Bu onun getirdiği bir yeniliktir.

 Devlet, insanla varlık kazanır, insandan bağımsız bir’adil devlet’ olamaz. Dayanılan ilke, adalet ilkesidir.

 

 Geçmişten günümüze kadar adalet ilkesi, hem toplumsal yapıyı hem de devlet politikasını belirliyor. Aynı zamanda, bu ilkenin kendisi de bunlar tarafından sürekli olarak belirleniyor. Aralarında simetrik bir ilişki var.                                                                                                                                                          

Bu nedenle adalet, kesin şudur diyemiyoruz.

 

 Adalet ilkesi bir ide ise, bunun insan ve devlet bakımından bilgisi yani tezahürleri ne olabilir?

 İlkeler ister devleti kuran ve düzenleyen ilkeler olsun isterse toplumu kuran ve düzenleyen ilkeler olsun ikiye ayrılırlar:

a)Kurucu ilkeler, b)Düzenleyeci ilkeler.

 

Kurucu ilkeler; laiklik ilkesi, eğitim birliği ilkesi…

Bu ilkeler tarihsel ilkelerdir. Belirli bir durumda yapılması gerekenden çıkarılan ilkelerdir. Kendileri değişken bir özelliğe sahip değillerdir. Bu yüzden kesindirler, mutlaktırlar. Çünkü belirli bir durumda yapılması gerekenden çıkarılan ilkelerdir. Bu ilkeler devletin birliği ve bütünlüğünü sağlamak için getirilmiştir.

 Bu tür ilkelerin, toplumsal ilişkilerin içine işlemesi yan yol ve yön göstermesi gerekir.

 Gerçeklikte kurucu ilkelerle, düzenleyici ilkeler iç içedirler. Devlet bakımından düzenleyici bir ilkenin ortaya çıkmasını belirleyen kurucu ilkelerdir.

 Her tek devlet sözkonusu olduğunda sosyal adaleti belirleyen kurucu ilkelerdir. Bu ilkelere dayalı oarak, hukuk oluşur, sosyal anlayış oluşur yani devlet oluşur.

 Devlet bakımından problem, devletin politikasını yürüten ilkelerin durması halinde çıkıyor.

 Önemli olan bir devlet için, kabul ettiği ilkelere göre hareket etmesidir.

 Adaletin tezahür ettiği yerler; yasalar, yasal düzenlemeler. Anayasalar da yasal düzenlemeler olduğu için anayasalar da da tezahür ediyor.

 

 Bir devletin değeri; diğer devletler arasındaki itibarıdır.

 Sosyal adalet; o devletin çatısı altında yaşayan insanlara karşı bir değerlilik anlayışıdır.

 Adalet ilkesi bütün devletlerin anayasalarına yansıyan bir ilkedir.

 

 Acaba adalet ilkesi anayasalarda nasıl ortaya çıkar? Ya da anayasa bakımından adalet nedir?

 Adalet idesinden kastedilen adaletin gerçekleşmesi değil. Adalet idesi, ide olarak kalıp, insanlar için bir istemdir, bir taleptir.

 Adalet idesi her zaman var. Belirli zamanlarda, belirli durumlarda insanlar arası ilişkilerin düzenlenmesinde hep var. Ancak adaletin kendisinin ne olduğu belli değil, herkesin kendine özgü bir adalet anlayışı var.

 

 Platon, insan-devlet bütünlüğüne önem veriyor.

 Demokrasi, insana ağırlık veriyor.

 Monarşi, devlete ağırlık veriyor.

 

Platon; insan- devlet.

Ortaçağ; tanrı-devlet

16.yy; laik devlet (Machiavelli)

 

 

CASSİRER’İN “DEVLET EFSANESİ”  adlı eserinden;

 PLATON’UN DEVLETİ , ‘POLİTEİA’:

 

 Sokrates, Platon’u felsefenin insan sorunu ile başlaması gerektiğine inandırmıştı. Fakat platon’a göre kendimizi insanın bireysel yaşamının sınırları içine kapadığımız sürece, insanın uygun bir tanımını bulamayız. Eğer insanı siyasal ve sosyal hayatında ele alırsak, sorun olanı daha anlaşılır bir hale getirebiliriz. Platon devletinin başlangıç noktası bu ilkelerdir. Bu andan itibaren tüm insan sorunu değişmiştir.

 Platon’a göre bireyin ruhu toplumsal doğa ile bağlıdır. Birini ötekinde ayıramayız. Özel ve genel yaşam birbiriyle bağlantılıdır. Eğer genel yaşam kötü ve yozlaşmış ise özel yaşam gelişip amacına ulaşamaz. Platon devletinde bireyin adaletsiz ve yozlaşmış bir devlette karşılaşacağı tüm tehlikelerin çok etkileyici bir betimlemesini yapmıştır.

 Ona göre eğer devlette yenilik yapmakla işe başlamazsak, felsefede yenilik yapmayı umamayız. İnsanların ahlaksal yaşamlarını değiştirmek istiyorsak tek yol budur; devlette yenilik yapmak.

 Platon, insanın tanrılara ilişkin gerçek ve daha uygun bir görüş bulmadığı taktirde, kendi insansal dünyasını düzenleyip, yönetmeyi umamayacağını vurgular.

 “Biz tanrıları geleneksel biçimde birbiriyle savaşır ya da birbirlerini aldatırken düşündüğümüz sürece, şehirler hiçbir zaman kötülüklerden kutulmayacaktır. Çünkü insanın tanrılarda gördüğü salt kendi yaşamının bir tezahürüdür. Biz devletin dışında, insan ruhunun doğasını okuruz”.

 Atılması gereken ilk adım, mitolojik tanrıların yerine Platon’un en yüksek bilgi diye betimlediği ‘iyi ideası’nı koymaktır.

 Platon’un karşı durup yadsıdığı şiirin kendisi değil, söylence yapma işlevidir. Homeros ve Heseidos tanrılar soyunu yaratmışlar, tanrıların biçimlerini çizmişler, ödev ve güçlerini ayırdetmişlerdir. Platon’un devleti için gerçek tehlike buradaydı. Şiiri kabul etmek, söylenceyi kabul etmek anlamına geliyordu. Oysa politeia, ozanların bu devletten kovulmasıyla korunabilirdi. Platon ayrıca mitolojik öyküleri tümüyle yasaklamıyor. Giderek onların küçük bir çocuğun eğitimi için gerekli olduklarını da kabul etmiştir. Fakat onlar bir disiplin içine sokulmalı, bu andan itibaren daha yüksek bir ölçüt olan, iyi ideası aracılığı ile değerlendirilmelidir.

 Platon, kendi toplumsal düzen araştırmasına adalet kavramının tanımı ve çözümlemesi ile başladı. Ona göre devletin, adaletin yöneticisi olması dışında daha yüksek bir ereği yoktur.

 Platon’daki ‘ adalet’ terimi günlük dildeki karşılığında değildir.

 Adalet; genel bir düzen, birlik ve yasalılık ilkesidir. Bu yasalılık insan ruhunun tüm ayrı güçlerinin uyumunda görülür. Devlet içinde ise değişik sınıflar arasındaki geometrik orantıya göre alır ve genel düzeni sağlamak işbirliği yapar.

 Bu görüşüyle Platon, yasal devlet ya da hukuk devleti düşüncesinin kurucusu ve ilk savunucusu olmuştur.

 Platon’un aradığı şey, insanın siyasal ve toplumsal yaşamının ayrı tutulmuş ve rastgele olgularının yalnızca bir birikimi ya da deneysel araştırılması değil, tüm bu olguları anlayacak ve dizgesel bir birlik içinde toplayacak bir düşüncedir.

 Onun kesin bir şekilde yadsıyıp mahkum ettiği; zorba ruh ve zorba devlettir. Bunlar yozlaşmanın ve bozulmanın en kötü biçimleridir.

 Akılsal devlet, kuramını kurabilmek için baltayı taşa vurması söylencenin gücünü yıkması zorunluydu. Ancak kendisine de insanlık tarihindeki en büyük söylence yapıcılardan birisi olmasını sağlayan imgelem bağışlanmıştı. Biz Platoncu düşünceyi, Platoncu söylenceleri düşünmeksizin eleştiremeyiz.

 Platon, “eğer siyasal dizgelerimizde söylenceye hoşgörü gösterirsek, siyasal ve toplumsal yaşamımızı yeniden kurma ve iyileştirme için beslediğimiz tüm umutlar suya düşer” demektedir.

 

Adalet devletinde, mitosun kavramlarına, Homeros ve Heseidos’un tanrılarına yer yoktur. İlk işimiz masal ve öykülerin yapımını denetlemek, doyurucu olmayanların tümünü yadsımak olacaktır. Dadıları, anneleri yalnızca onayladığımız öyküleri anlatmaya yönlendireceğiz. Eğer tanrıların dalaverelerinden sözedecek olursak, kendi insansal dünyamızda düzen ve uyumu hiçbir zaman bulamayız.

 Platon’a göre insansal yaşamımızı, gelenek üstüne kurmak demek, onu koyan kurumlar üstüne kurmak demektir.

 Platon kuramının ana kavgası; “kuvvet haktır” sözüne saldırmak ve onu yok etmekti.

 Onun ahlaksal ve siyasal felsefesindeki ‘adalet’ ve ‘güç istenci’ karşıt kutuplardı.

 Adalet; ruhun tüm öteki büyük ve soylu niteliklerini içine alan baş erdemdir.   Güç tutkusu ise, tüm temel bozuklukları içerir.

 Mutluluğun, her insan ruhunun en yüksek ereği olduğuna ilişkin Sokratesçi savı benimsedi. Ancak mutluluğu elde etmenin, hazzı elde etmek olmadığını da vurguladı.

 Platon, bireysel ruhla, devlet ruhu arasında bir paralellik kurduğu için, devletin de aynı yükümlülük içinde olduğu apaçıktır. İnsan başkalarını yönetebilmek için önce kendisini yönetmeyi bilmelidir. Yazılı anayasalar, eğer vatandaşların kafalarında yazılı olan bir anayasanın anlatımı değilseler, hiçbir bağlayıcı güçleri olamaz.

 Dünyadaki tüm şeyler arasında mitos, en gem vurulmayanı ve en ölçüsüz olanıdır. O bütün sınırları aşar ve bütün sınırlara meydan okur. Devletin ana amaçlarından biri bu bozuk ahlaklı gücü, insansal ve siyasal dünyanın dışına çıkarmaktır.

19.YY-HEGEL

Çarşamba, 03 Haziran 2009

 G.W.FRİEDRİCH HEGEL( 1770-1831 ):

 ‘Mutlak olanı düşünmek için, mutlak olandan işe başlamak gerekir’. İşte bunun içinde Hegel, kendini mutlak olarak ortaya koyuyor.

 Ona göre felsefenin görevi; bütünü kavramaktır, bu da bütünü kavram düzeyine çıkarmaktır. Hegel’e göre düşünmek, varlığın somut sorularından fışkıran capcanlı bir felsefe yapmaktır. Çıkış noktası; Kant ile hesaplaşmak.

 Hegel’in hayatı boyunca yaptığı; düşünen bilgiyi ortaya koymak. Canlı bir felsefe yapmaktır. Bu düşüncesini sistemleştirerek Batının en büyük metafizik sistemini oluşturur.

 Kant’ta nesnenin kuruluşu, anlama yetisinin kategorileri ile oluşuyordu. Nesnenin formları, benin kendi kendisine olan etkinliğine bırakılmıştır.

 Hegel, bilginin oluşumu hakkında Kant’ın düşüncelerini kabul eder ancak aklın, kendi yapısından ötürü nesnelerden bağımsız olduğunu söyler.

 Aklın nesnelerden bağımsız olması, bundan sonra felsefenin ilkesi olacaktır.

 Sensualistlerin sandığı gibi duyuların verdiğini aklın işlemesiyle nesnenin belirlenimi olamaz. Akıl, kendi yapısından dolayı bağımsız olarak, nesnelerin belirlenimini sağlar.

 Hegel, hem öznel hem de nesnel idealizmleri reddeder. Çünkü; nesnel idealizmde, nesnelerin beni sınırlaması, öznel idealizm de ise benin nesneleri sınırlaması sözkonusu.

 Dünya geistı, düşündüğünü yaratan geist. Düşünme, varlığı düşünüyor ve düşündüğü yerde de hakikat oluyor.

 Hegel, iki idealizmi reddedince geriye mutlak idealizm kalıyor. Hegel’de düşünen aslında geist. Varlık ise geistın düşünmesiyle kavradığı şey. Yani tek tek şeylerin kavram düzeyine yükselmesi. Geistın düşündüğü şeyi kavraması-işte varlığın bu şekilde düşünülmesi hakikattir. Etkinlik, her şey de geistın etkinliği.

 Hegel’e göre aslında filozofun içinde felsefe yapan mutlak geist. Mutlak geist, kendisinden pay alan insan geistı aracılığıyla düşünür ve konuşur.

 Mutlak düşünme, sürekli özne ve nesneyi bir tutarak kavramadır. Mutlak geistın düşünmesini, mutlak idealizmde gerçekleştirecek olan yine kendisidir. Böylece Hegel kendisini ‘dünya geistı’ olarak görür. Son derece spekülatif düşünce.

 Schelling ve Fıchte, mutlak geistı kendi karşılarına koyup onun hakkında spekülatif düşünüşlere gidiyorlardı.

 Oysa Hegel, ‘mutlak geist benim içimde, benim düşünmem zaten mutlak geistın düşünmesidir’ diyor.

 Hegel, Fıchte için ‘‘Schelling’den daha ileriydi ama o da gelip nesneye takılmıştır’’ der. Bu nedenle Fıchte’yi sadece öznelci olması nedeniyle reddeder.

 Hegel’de mutlak olanın kendisini bulması için, oluşa ve gelişime muhtaç olması en önemli düşünce.

 Hakikat, bütün olandır, bütün varlıktır. Bütün olan ise ancak gelişimini kendisiyle tamamlayan varlıktır.

 Hegel, Fıchte’nin diyalektiğini yeniden ele alır. Bu diyalektikle kavram, hareket eden kavram haline gelir. Burdaki kavramlar Schelling’deki gibi içi boş kavramlar değil. Hegel diyalektiği; kavramlar, ide ve geisttan başka bir şey değildir. Yani Hegel diyalektiği; organik/canlı bir diyalektiktir. Mutlak geist canlı olduğuna göre, düşünmede kendini canlı olarak ortaya koymalıdır.

 Diyalektik düşünce kendini geliştiren ve yeniden kendine dönen düşüncedir. Hegel düşüncesinin bütün ruhu burada yatar. Onun amacı bütünü kavrayıp ortaya koymaktır.

 Schellig’de diyalektik olmadığı için özdeş olanın kendini nasıl ortaya koyduğu açıklanamıyordu.

 Hegel’de mutlak olan nedir?

 Mutlak olan/mutlak yaşam ; tüm gerçekiliğin  temeli, kökenidir. Tüm gerçekliğe bu temelden bakmak ona metafizik bir karakter kazandırıyor.

 Ona göre artık felsefenin, bilimlerin bilimi olma zamanı gelmiştir. Felsefenin görevi; tüm gerçekliğe temelinde olanla, mutlak olanla bakmaktır.

 Tek yaşam pek çok yaşamlara dağılmıştır. Tek olan çokluk içinde görülmektedir. Tek olan, kendi içinde bölünmüş çokluk olarak bize görünüyor. Bu bölünme zorunludur. Mutlak yaşam sürekli bir yabancılaşma ve uzlaşma içindedir. Hegel, doğaya/yaşama yaratıcılığından dolayı tanrısal olan diyecektir. Mutlak yaşam; sürekli yeniden oluş, çeşitlilik ve yaratmadır.

 Felsefenin görevi; başından beri tanrıyı felsefenin doruğuna koymaktır. Felsefenin objesi, tanrı ve tanrının açığa çıkması olacaktır. Hegel’in tanrısal olandan anladığı ise ‘geist’tır.

 Mutlak olan-mutlak yaşam-tanrı-geist.

 Hegel’in insan geistı ile hristiyanlıktaki en asil yaratık olan insan geistı aynıdır.

 Tanrı mutlak geisttır. Eğer tanrı, geist ise ve dünya onun kendisini ortaya koyması ise dünyanın özünde bir geist varlığı görmemiz gerekmez mi?

 Dünyada gördüğümüz her şey aslında geisttır. Madde dememizin nedeni bizim bakış açımızın darlığı ve sınırlı olmasıdır.

 Dünyadaki oluş aslında geistın kendi kendisini ortaya koymasından başka bir şey değil. Şeylerin arkasındaki özü ancak felsefe yapmakla görebiliriz. Gerçek olan sadece geisttır. Yapılacak olan hakikati sormaktır.

 Eğer sadece geist gerçekse, tanrı kendini nasıl oluyor da doğa ve insan geistı olarak ortaya koyuyor?

 Tanrı, kendi kendini bölüyorsa, kendi kendinin bilincine ulaşmak, uzlaşmak için. Tanrı, tanrı olduğunun farkına varmak için.

 Acaba tanrı kendi kendisini nasıl ortaya koyacak? Burada Hegel, tanrının en halis geistı olan insandan yola çıkar. ‘Önce insan geistını anlamamız gerekir’ der.

 Geistın gelişimi; a)kendi dışına çıkma, b)kendini bölüp parçalama, c) ve yeniden kendine dönmektir.

 İnsan geistının gelişimi:

1-Geistın hayal kurduğu, uyuduğu evre; insanın henüz kendisi hakkında sağlam bir bilgisi olmadığı safha. Bu safha; tez aşamasıdır. Ancak geistın kendi bilincine ulaşması için, hayal kurduğu evreden uyanması gerekir. İşte bu 2- Basamaktır; geist uyanır ve kendini yavaş yavaş keşfetmeye başlar. Ancak bu keşfetmede garip bir şey olur; geist kendine bakar ama yabancı görür. Ve sorar; ‘bu ben miyim?’ işte bu insanın kendi kendisine yabancılaşması. Ben kendini parçalar böler. Burada ben, kendi bilincini aramak çabasındadır. Hegel bu safhaya; antitez der. Ben, kendini ararken kendine yabancı düşüyor.

3-Safhada insan, özgürlük bilincine erişmek için ‘bakan ve bakılan benim’ der. Böylece yabancılaşan insan geistı, kendiyle uzlaşır. Hegel, bu aşamaya da sentez der.

 Hegel, insan geistı kendilik bilincine varan bir geist olduğu için insanla başlar ve insanın gelişimini, mutlak geistın kendini ortaya koymasına uygular.

 Mutlak geist kendilik biliçtir. Onun bu bilince ulaşması ise diyalektik bir gidiştir. Hegel, tanrının da bir iç oluşu vardır, der. Tanrı oluş halinde, bu oluş da insana ihtiyaç duyuyor. Tanrı sürekli mükemmelliğe ulaşma / kendilik bilincine ulaşma içinde hareket ediyor.  Tanrı mükemmelliğini dünya tarihinde bulacaktır. Dünya tarihini de yapan; insan ve doğadır.

 Diyalektik gidiş nedir?

 Tanrı, kendilik bilincine erişmek için önce kendini bilmediği safhadan uyanır ve sonra kendine yabancılaşır. En üst aşamada da kendilik bilincine ulaşır.

 Kendine yabancılaşan tanrı, kendini;  doğa ve insan geistı olarak ikiye böler.

 İşte bakan; insan geistı, bakılan ise doğadır. İnsan ve doğa tanrının görünümünden başka bir şey değildir. İnsanın baktığı doğa, tanrının doğasıdır.

 İnsan+doğa=dünya=Tanrı

 İnsan geistı, tanrının kişi olmuş geistıdır. Dünyayı bilen insan geistı. İnsan tanrının içinde bakandır, doğa ise onun içinde bakılan. Gördüğümüz her şey hakikatte tanrının kendisidir. Antitez aşamasında ‘bu ben miyim?’ diye soran tanrı görür ki; bakan da bakılan da kendisi. Böylece tanrı parçalanmışlıktan kurtulur ve yeniden kendisi olur.

 Tanrı, kendi bilincine ulaşmak için dünya olmayı ve kendine yabancılaşmayı göze aldı. Sonunda tanrı kendine yabancılaşmaktan kurtulup, oluşumunu tamamlayacaktır.

 Mutlak olan tanrı, neden insan ve doğa olmak zorunda? Çünkü; bu tanrının kendilik bilincine ulaşmak için zorunlu bir yoldur.

 Mutlak geistı önce insan geistı ile açıklamasının nedeni; insan en yüksek geist varlığı. Daha sonra Hegel, insanın kendi bilincine erişmesini, tanrının kendi bilincine erişmesiyle paralel olarak açıklar. Dünyadaki tüm oluş, tanrının kendilik bilincine ulaşması sürecidir.

 Tanrının kendine yabancılaşması ‘bu ben miyim?’ diye sorması aslında dünya olmasıdır. İnsan tanrının bakan, bilen yanı olarak doğayı kavramaya çalışması aslında kendini bilmesi, tanıması demek.

 Son tahlilde tanrı, insan geistı sayesinde dünyadaki parçalanmışlığından kurtulacaktır. Zıtların birliği sağlanacaktır.

 

Oluş ve diyalektik hakkındaki görüşleri:

Hegel’de diyalektik ne felsefi bir yöntem ne de bir görüştür. Diyalektik, kendi hareketinde bulduğu yaratıcılıktır. Felsefenin görevi; sadece diyalektiği takip etmek değil onu bilinç düzeyine çıkarmaktır. İnsan bilincinin nesneye yönelmesi ve onu bilinç düzeyine çıkarmasıdır. Nesnenin oluş içindeki hareketini kavramaktır. Hegel buna nesneye kendini vermek diyor. Diyalektik de budur.

 İki türlü diyalektik vardır:

1-Nesnenin oluş içindeki hareketi

2-Nesnenin hareketini kavrama yetkinliğinde olanın yapısı da diyalektik.

 En doğru ifadesiyle diyalektik; kavramın hareketidir. Düşünce şeyin etrafında dolanır ona çeşitli yerlerinden bakar ve onda yeni olanı görür. O şey için belirlenmiş biçim değişir, yeni bir hal alır. Bu hal akıcı bir haldir.

 Diyalektik, sadece kavranmakta olan nesnenin hareketi değil; düşünceyle oluşun yan yana gitmesidir. Düşünce ancak hareket halindeyken anlaşılacaktır. Diyalektik her şeyi kavrıyor, kendi kendini değil. Diyalektik, zıtlıkları görmek için sürekli hareket halinde olmaktır. Hegel’de diyalektik, Kant’taki gibi bir çıkarım ürünü değildir. Diyalektik, nesnenin çok yönlü yapısı boyunca hareket etmektir.

Diyalektik hareketliliğin iç dinamiğini oluşturan ilke nedir?

Bu ilke çelişme ilkesidir. Bu çelişme içeriğin yok edilmesi değil, ortadan kaldırılmasıdır. Ortadan kaldırılan bir hiç haline gelmez. Çünkü hiçlik aslında dolaysız olandır. Oysa ortadan kaldırılan dolaylı olandır. Ortadan kaldırılan aynı zamanda korunandır. Bu nedenle de yok olmaz.

 Tez, antitezde korunuyorsa, bu koruma kendi içindeki çelişme sayesinde ilerleyip bir üst düzeye ilerleyecek ve kendini yeni bir biçimde sentezde gösterecektir. Ancak geriye dönüş sözkonusu değildir. Sentezdeki tez, tamamen eski tez değildir. Bu basamakta korunan yeniden ilk basamaktaki rolü üstlenecektir. Bütün gelişmeye ve ilerlemeye güç veren, negatif olandır.

 Negatif olan pozitif olanla üst düzeyde yeniden bir araya gelir e negatif olan, pozitif hale gelir. Mutlak geistın, kendini bulduğu yerde yeniden pozitif olmak zorunda yoksa diyalektik kendi içinde kendi tutarlılığını yitirir.

 Negatif nasıl pozitif olur? Aslında ortadan kalkan dolaysız olandır. Ortadan kalkan özellikler, nesne ya da kavram içine itilirler. Ve negatif olanın gücüyle yeniden ortaya çıkıp, bir üst düzeyde kendilerini gösterirler.

 Negatif olanın gücü, pozitif olanı ortaya çıkarmasında yatar.

 Çelişki, diyalektiğin formel yasasıdır ve biz sadece onun bu formel yanını kavrayabiliriz.

 Hegel, diyalektiğinin özü; mutlak geistın kendi kendini ortaya koyması anlamındadır. M.geist bunu insan geistı ile yapıyor. Bunun içinde insan geistının, dünya geistı olması gerekiyor. Bunu da Hegel, kendisi üstleniyor. Yani mutlak geist, insan geistı ile düşünüyor.

 Hegel’de diyalektik öyle bir düşünme ki; bu düşünme nesneler arasındaki ilişkileri kavramak demektir.

 Hegel’in amacı; bütün olanı bir tek noktadan –m.geisttan- çıkarak kavramak, kavram düzeyine çıkarmak. Kavranan, ilişkiler bütünü. Kavrayan, bilen aslında bir özne değil, kendi kendini gerçekleştirmekte olan mutlak geist.

 Diyalektik, nesneler arasındaki karşıtlıkta değil, düşünmenin yapısında var. düşünme kendi yapısını tecrübe ediyor. Kavramları terk etmek, yeniden üretmek, böylece akıcılığı kavramak.

 Çelişki, diyalektik düşünen için var. Ve bu çelişki aslında bir ortadan kaldırmadan ibaret. Çelişki; hareketliliğin, sürekliliğin ilkesi.

 Diyalektik, mutlak olanın kendi bilincine ulaşmak için katettiği bir süreç. Hegel, tanrının oluşumunu kavramak çabasında bunu da diyalektikle kavramaya çalışıyor. Diyalektiği ancak tanrı düşündüğünde düşünebiliriz.

 Hegel, ideden ne anlıyor?

 Onun ideden ne anladığını, geisttan anladığından ayırmanın pek imkanı yoktur. Geistın kendi içinde ya da dışında olması, bir üst düzeyde yeniden oluşması geistın ideleşmesidir.

 İde; kendi kendini gerçekleştiren kavramdır.

 İde; kendinde ve kendisi için hakiki olandır. Hem gerçek hem kavramdır. Hareket halindeki süreçtir, yaşamdır. Hem bu sürecin tamamlanması hem de sürecin kendisidir. Varılmak istenen amaçtır. Özne ile nesnenin özdeşliğidir. Kendinde olanla, kendisi için olanın çakışmasıdır. Geistın hareketliliğinde hem bu hareketlilik süreci hem de kendini doğa olarak ortaya koyması.

HEGEL’İN SİSTEMİ:

 Diyalektik şekilde oluşan sistemi 3 basamak halindedir.

 1-mantık, 2-Doğa felsefesi, 3-Geist felsefesi

 Mantık(logik); geistın kendinde ve kendisi için olduğu evredir.

Doğa felsefesi; geistın kendine yabancılaşması.

Geist felsefesi; idenin kendi içinde, kendine dönük olması.

 Mantık içinde; düşünceler, bilme etkinliği ve bilmenin mutlak etkinliği ortaya koyuluyor. Mantık; geistın kendi özünün kendi içinde olduğu evredir. Mantığın konusu; mutlak geistın doğayı ve insan geistının  yaratmadığı, kendini parçalamadığı uyuduğu evredir.

Hegel mantığı 3 evreye ayırır:

1-Varlık mantığı; konuları, nitelik- nicelik gibi ölçü cinsinden kavramlar.

2-Öz mantığı; konusu, öz ve gerçeklik.

3-Kavram mantığı; konuları, öznel kavram, nesne ve idedir.

 Hegel, varlık ve öz mantığını bir arada görüp, ikisine de ‘Objektif mantık’ der.

Kavram mantığına da ‘Sübjektif mantık’ der

Objektif mantık; bütün batı felsefesinin özelliklerini içerir yani Kant’taki ideler.

 Hegel, doğa felsefesini de 3’e ayırır:

1-Mekanik; zaman, mekan, ağırlık, kütle vs. bunların hepsi burada inceleniyor.

2-Fizik; ısı, kimyevi süreçler adhezyon, kohezyon gibi fiziğin temel konuları da burada inceleniyor.

3-Organik; burada da bitki ile hayvan incelemeleri var.

Görüldüğü gibi Hegel, bütünü kavrama çabası içinde.

  Geist felsefesinde tanrı yeniden kendini buluyor ve bu felsefe de 3’e ayrılır:

1-Sübjektif geist; konuları, Antropoloji, Fenomenoloji ve Psikoloji.

Antropolojide ele alınan konular; ırk, millet, yaşam biçimi, cinsiyet, yaş vs.

Fenomenoloji; denge, bilinç, anlama, akıl, us vs.

Psikolojinin konuları ise; zeka ve isteme.

2-Objektif geist; üç temel konusu; Hukuk, Moralite ve Ahlak.

Hukuk; genel ve herkes için geçerli olanın incelenmesi.

Moralite; tek olanın kendi iradesi ile karar verebilmesi.

Ahlak; hukuğun yıkılıp, en üst düzeye ulaşacağı safhadır. Hegel’in; devlet, hukuk ve özgürlük felsefesi buraya girer.

Özgürlük yine üç adımda:

a)Hür isteme

b)Keyfiyet

c)Genel, ideal ve doğru olanın istenmesi; bu dünya geistının özgürlüğü.

Hukuku felsefesi de yine üç adımda:

a)Aile

b)Burjuva toplumu

c)Devlet; tek olanı ezmiyor, ona özgürlüğünü sağlayan ve tek olana bütünün düzenini de bozmasına izin vermiyor. Böylece tek olan genel-geçer olanın içinde eritilmiyor.

3-Mutlak geist; yine 3 aşamada sanat, din ve felsefe.

Sanat; geistın kendini görmesi, tanıması; tek tek sanat eserlerinde oluyor.

Sanat da yine üç adımda:

a)Sembolik sanat; konusu, içerik değil, çevrenin ortaya konması.Örneğin, tapınak ve kilise mimarisi tanrının oturduğu yer olarak simgeleştiriliyor.

b)Klasik sanat; konusu, biçim ve içeriğin birleştiği plastik sanatları içeriyor. Burada tanrının ifade edilmesi sözkonusu.

c)Romantik sanat; burada artık renk, ton ve söz yani resim, müzik ve şiir sanatlarının ele alınması sözkonusu.

Artık geist ya da ide mekanda görünmüyor. Resim müzik ve şiir gibi sanat dallarında görünüyor.

Din; mutlak geistı tasarımlar. Din, tanrı bilgisidir. Tanrı bilgisi olarak da insan aklının en üst basamağıdır.( Felsefe ise mutlak olanı kavrar.) Din de 3 adımda ele alınır:

a)Doğunun doğa dinleri; tanrının doğanın özü olduğu düşüncesi ve tanrının doğada görülmesi. Örneğin, Şamanizmde doğanın açıklanamayıp, tanrısallaştırılması sözkonusu.

b)Yahudi, Yunan ve Roma dinleri; burada tanrı bir özne olarak görülür.

c)Hristiyanlık (en yüksek); 1.Baba, 2.Oğul, 3.Ruhül Kudüs(kutsal geist), bu Hegel’in sistemine çok uyar.

Felsefe; en yüksekte mutlak olanın kavrandığı felsefe, kendini düşünen idedir/mutlak geisttır. Geistın kendi kendisine dönmesidir. Doğanın ve tarihin amacına ulaşmasıdır. Felsefe bu yolu betimlemekle kalmaz, bu yolu gider. Onun yolunu gider. Onun bilgisini ortaya koyar. Bunun içinde felsefe, kendini bilen bir yoldur, süreçtir, metottur.

Metot; kendi kendisini ortaya koyan aynı zamanda buna bakan geistın kendisidir. Bu anlamda bu yol, geistın biçimidir.

Hegel’de bu sistem bir yerde durmaz. Bu oluşun günden güne bilinçlenmesi sözkonusu.

Hegel’in sistemi içinde sisteme uymayan ancak gerçeğe ait olan her şey ideal olanı, tanrısal olanı yansıtır. Güzel sanat eserleri var ama bunların hepsi çöldeki vahalar gibi.

Doğada pek çok anlamsız olan şey de var. nasıl olur da tanrı kendisini bu şekilde ortaya koyar? Doğada tanrısal olmayan pek çok şey var.

Hegel’in amacı, doğayı bilinçlendirmekse de sadece doğadaki mükemmel olanları görmüştür.

Buna rağmen spekülatif felsefenin görevi hep aynı; bütünü tek bir noktadan çıkarak anlama çabası.

  Hegel’in sistemini şematize edersek:

 I-SUBJEKTİF GEİST

      a)Antropoloji

      b)Fenomenoloji

      c)Psikoloji

     MANTIK (Geistın kendinde ve kendisi için olduğu evre)

     Varlık Mantığı + Öz Mantığı = Objektif mantık

     Kavram Mantığı = Subjektif Mantık

        

II- OBJEKTİF GEİST

      a)Hukuk,

      b)Moralite

      c)Ahlak;hukuk felsefesi(aile, burjuva toplumu, devlet)

                   .Devlet.

                   .Özgürlük felsefesi(hür isteme, keyfiyet, ideal)

 

      DOĞA(Geistın kendi kendine yabancılaşması)

       a)Mekanik

       b)Fizik

       c)Organik                           

 

III- MUTLAK GEİST (Geist felsefesi)

       ( Geist, kendilik bilincine ulaşmıştır)

      a)Sanat; sembolik, klasik  ve romantik sanat.

      b)Din; doğunun doğa dinleri, Yahudi, Yunan, Roma dinleri ve Hristiyanlık.

      c)Felsefe