‘TANRI’ olarak etiketlenmiş yazılar

İBRAHİM KİRAS, “POET İS PRIEST”

Çarşamba, 30 Eylül 2009

  

  POET İS PRİEST ( ŞAİR BİR RAHİPTİR)

 

  İnsan annesini sever ve tanrıya inanır

  bir orta noktası yoktur dünyanın

  garip şekiller çizilebilir

  değişim bir yerde mutlaka gereklidir

  su beyaz ama yalnız beyaz değil

  yanında ötekiler var

  yeryüzü dar dünya küçük mü neymiş

  herkes sefer tasını alsın

  bozuk paralar hazır olsun diyorlar

  sen mi konuşuyorsun kim konuşuyor

  benim bildiklerimi de sen bilmiyorsun

  ben boşlukları dolduruyorum

  …………….

  bazı boşluklar dolmuyor

  üstünü çizdiğim yerler doğruymuş

  mesela Türkiye’yi kimse sevmiyor

  çünkü Ginsberg yalancının tekidir

  (ama o kadar yalanı boşa mı söyledi?)

  sevgilini dağa kaldırmış haydut bile gelsin

  ona da güleryüz göstereceksin

  felsefesinden hareket ediliyor

  ölü kırlangıçlar bulunuyor yolda

  insan gülerken gömecek sevdiğini çukura

  nasılsa her şey bir gök altında

  bir gökyüzünde güleryüz gösterir

  ışık kırılır…toprak ağırdır…su beyaz

  başkası nereye kadar gitmişti

  oraya kadar gösterdin bana

  herkesin kendi elinde tuttuğu kağıtları

  yanındakine göstermeden okuması

  zor biliyorsun ama ben bilmiyordum

  nasıl duruyor yerli yerinde

  diye bir soru sormuştuk bir kubbenin altında

  belki kendime doğru bir konuşsam

  bir yerde sakallarıyla Fidel

  bir yerde sakallarıyla imam

  ve Kaddafi rengi gözlerin senin

  nereye doğru bakacaklar?

  diye de sorulabilirdi

  şimdi yalnız soruları kaldırsam

  kendimi görebilirim yalnız

  çığlıklar atarak geçen gençliğimi

  bile bir yere kaldırıyor sorular

  orada o var sen varsın

  burada kendini ayıklayan ben

  yine de kaçmıyorum

  sığınacak bir yer de aramıyorum

  bir hain var aramızda ona yer açıyorum

  ne de olsa sonsuza kadar ihanete açığız

  artık soru da sormuyorum

  artık iyice anladım

  insan yalnız annesini sever

  ve tanrıya inanır yalnız

                                        

                                  İBRAHİM KİRAS

LUDWİG FEURBACH

Pazar, 28 Haziran 2009

MATERYALİZM:

 

LUDWİG FEURBACH (1804-1872)

 

Temel eseri; ‘Hristiyanlığın Özü’.

 Başından beri ataeist bir tutum içindedir. Din ve tanrı konusu temel uğraşı alanıdır. Bir ara Hegel’in etkisindedir ancak felsefi spekülasyonu çok çabuk bırakır.

 Onun için önemli olan; insandır. Mutlak geist ise insanla alakası olmayan, insana yabancı bir şeydir. Ona göre mutlak geist fikri, dine paralel olarak ortaya çıkmıştır. Hegel’in mutlak felsefesi; spekülatif bir teolojiden başka bir şey değildir. Hatta daha iler giderek; ‘mutlak felsefe’ hakkında ‘mutlak ahmaklığın felsefesi’ der.

 Ona göre felsefe, bu sarhoşluktan ayılmalıdır. Artık spekülatif felsefe kapanmalıdır. Çünkü bu, teolojiden başka bir şey değildir.

 Feurbach, felsefesinin temelinde; tanrısal bir hareket etmeme kararlılığı vardır. Felsefe bir tek şeyden yola çıkabilir; o da insandır; insanın doğa içindeki somut varlığından. Ona göre insan için ilk nesne yine insandır. İnsan kendisi için tüm gerçekliğin ölçüsüdür.

 Felsefenin konusu; tanrı değil, insan olmalıdır. Asıl gerçeklik; şimdi ve burada olan insandır.

  İnsanı insan yapan ise duyusallığıdır. İnsanı diğer canlılardan ayıran aklı değildir. Bu akıl, her zaman spekülatif eğilimleri olan akıldır. İnsan aklı yüzünden bu çıkmaz sokağa girebilir. Bu nedenle insanı insan yapan akıl değil, duyusallıktır. Duyusallık; hakikatin ve gerçekliğin yeridir. O hiçbir zaman spekülasyona girmez. Feurbach, duyular üstü olanı reddeder, duyuların ötesine geçmez. Bu da onu ateist yapar. Ona göre Hegel’in yaptığı, insanın dışında varolduğu sanılan hayalet/mutlak geist, zorlamayla yapılmış bir soyutlamadan başka bir şey değildir.

 Felsefe, gerçek olmak istiyorsa kendini sonlu insanla sınırlandıran, ateist bir felsefe olmalıdır. Ona göre, hristiyanlık çöküş içinde olan bir dindir. Hristiyan olmayan bir felsefe zorunludur.

 Feurbach, insanın neden inandığını antropolojik olarak açıklamaya çalışır. Bunun içinde dini tanrıya değil, insana indirgeyerek açıklar.

 Ona göre tanrı, insanın tasarımlarında, hayal gücünde vardır. Yoksa trancendent bir tanrı yoktur. İnsan özüyle ilgili tasarımlarını dışa vurup tanrılaştırır.

 ‘Tanrı insanın dışa vurulmuş kendiliğidir’. İnsanın kendinin idealleştirilmiş halidir. O tanrıyı, insandan yola çıkarak açıklamaya çalışır. İnsan, kendindeki tanrı idesini idealleştirerek ortaya koyuyor. İnsan her şeyi bilmediğinden bunu idealleştirip tanrıya atfediyor. İnsan kendini nasıl görmek istiyorsa bunu tanrıya atfediyor.

 İnsan neden kendisine trancendent bir alan yaratıyor?

 Feurbach, bunun nedenini insanın biyopsişik varlığında bulur. Ona göre insan, kendinden üstün her şeye bağımlı olmak, saygı duymak ve emin olmak ihtiyacındadır. Aslında insan, kendinden üstün bir şeyi yaratıyor ve saygı duyuyor.

 Oysa insanın asıl bağımlı olduğu tanrı değil, doğadır. Doğa:

1-İnsanın kendi içindeki doğa, 2-Kendi dışındaki doğa.

İnsanın kendi dışındaki doğa bir gerçeklik. Oysa insanın kendi içindeki doğa, arzuları, istekleri olan bir doğa. İnsan doğayı kavradığında sahte bağımlılıklardan da kurtulacaktır.

 İnsan, mutlu olmak ihtiyacında ve bu ihtiyacına erişmek içinde aşkın bir varlık arayışında. İnsan bu yüzden bencil bir varlık; kendisiyle hesaplaşmasında aşkın bir varlığa ihtiyaç duyuyor.

 Feurbach; Hegel’in söylediği ‘ruhun bedeni bilinçli olarak belirlediği’ni kabul eder ancak ‘ruh da bilinçsiz olarak beden tarafından belirlenir’ der. Ona göre, din ve felsefedeki sonsuzluk, sonlu ve duyusal olarak belirlenmiş bir şeyin mistisize edilmiş halidir.

 Felsefenin başlangıcı ne tanrı ne de varlık olabilir; başlangıç sonlu ve duyusal olandır.

 Tanrı, insanın en yüksek yere konmasıdır. Devleti kuran ve tarihi yapan sadece insandır. ‘İnsan insanın tanrısıdır’. Feurbach, ilk tutarlı tanrı tanımaz filozoftur. Antropolojik çıkış noktası; insandır. Teoloji dediğimiz alanın sırrı, insandan çıkmadır yani antropolojiktir.

GABRİEL MARCEL

Cumartesi, 06 Haziran 2009

                  

 

1929’da Katolik inancını seçmiş ve ona bağlanmış, tanrı tanıyan bir varoluşçudur.

Diğer varoluşçular gibi edindiği problem; insanın yabancılaşmasının, törpülenmesinin, kitleler içinde kaybolmasının önüne nasıl geçebilir?

Marcel’e göre paramparça bir dünyada yaşamaktayız. Dünya, insanların toplumsal yaşamda gittikçe daha fazla işlevleri olan bir dünya haline gelmekte. İnsan sosyal yaşamda bir vida haline gelmiş. İnsanlar, istatiksel sayılar haline getiriliyor. Böyle bir dünyada sahip olmak, varolmaktan daha önemli hale getiriliyor. Herkes belirli işlevlere, mala-mülke sahip.

Marcel, sahip olmayı ikiye ayırıyor:

1-Mal, mülk sahibi olmak.

2-belli bir niteliğe (acıya, neşeye) sahip olmak.

Sahip olmanın, yabancılaşmanın asıl kaynağı; gerçekte bizim sahip olduklarımız aslında bize sahip.

Sürekli sahip olma yolunda olanlar, sahip oldukları şeyler tarafından hapis ruhlu insanlar oluyorlar. Bu insanlar diğer insanların farkında olmayan insanlardır. Böylece bu insanlar varlık kaybına uğramaktadırlar. Marcel buna, ‘ontolojik azalma’ diyor. Bu insanlar aslında yokturlar. Bunlar sürekli senin için ne yapacaklarını konuşurlar. Tehlikede olduğunda ise senin tanımadıklarını söylerler. Aslında yaşadığımız dünya, bir ihanet dünyasıdır.

İnsanlar varlığı yitirdiler ve ontolojik azalmanın acını çekiyorlar. Varlığı isteme, varlığı arzu etme hisleri var. Marcel buna da, ‘ontolojik gereksinme’ diyor.

Özlerini yitirmiş insanlar varlığı istiyorlar, sorun burada. Ontolojik gereksinme olmama durumundan kaynaklanıyor. Ve bu ‘olma’ durumuna işaret ediyor. İnsanlar arası bir ilişkinin bir özelliğine işaret ediyor.

Benimle aynı uzantıda olan insanlar orada olmayabilir ama başka bir kıtadaki insan ise olabilir.

Sadakat; ihanetin, umut; karamsarlığın, yanında olma; olmamanın yerini almalı. Bu aynı zamanda hristiyan Marcel’in, umut görüşünü oluşturuyor.

Buraya kadar Marcel, çağın durumunu ortaya koyuyor. Peki bu durum, umuta nasıl dönüşecek?

Marcel felsefeye, ‘ontolojik sır’ kavramını kazandırıyor. Ve bu kavramı ikiye ayırıyor; ‘sorun’, ve ‘sır’.

Sorun; önümde duran ve bana yabancı olan bir şey.

Sır; benim içimde olan ve bu nedenle de bütünlüğü ile benim karşıma konulamayan şey. Ben nasılsam, içimdeki sırra örülmüş biçimdeyim. Önemli olan, sorunu aşmak ve sırra doğru yol alabilmek.

Sır; insanın içindeki varoluşu. Bunun sözcüklerle ifadesi imkansız.

Gerçek sır; hiçin olmaması, varlığın olması. İşte bu meta problem.

Marcel bu problemi, ‘cogito’ gibi açıklıyor. İçimde sır olarak bulunan varlığa baktığımda, şüpheye maruz kalacak hiçbir şey görmeyeceğim. Marcel işte burada, ‘cogito ergo sum’ yerine ‘credo ergo sum’ yani ‘inanıyorum öyleyse varım’ önermesini koymak gerekir diyor. ‘Ben düşünüyorum’ yerine ‘biz düşünüyoruz’. ‘Ben varım’ insanlığı yalnızlığa sürüklemektedir.’İnanıyorum’, ‘biz düşünüyoruz’ ise insanları yalnızlıktan kurtarmaktadır.

Amaç; kolektifliğe karşı topluluk içinde özgür insanları kurtarmak.

Marcel’de varolmak, kendi kendine ve dünyayla, diğer insanlarla iletişimde bulunmaktır. İnanç; tanrıya, başka insanlara duyulan inanç, sadakat. Bu inanç, insana umut getirir. Bu umut da insanı ,kelepçelerden ve zaman-mekandan kurtarır. Böylece Marcel’in felsefesi ‘umut felsefesi’ne dönüşür.

Aslında varoluş tek başına değil, başka varoluşlarla birlikte olmakla olur. Bu da sevgi ile olur. Sevgi temelinde bir arada olmak.

Yaşadığımız dünyada birlikte olmak, birbirine sahip olmak taşlaşmış bir şekilde ortaya çıkıyor. Marcel buna ‘el koyucu sevgi’ diyor. Bu sevgi, kendine bağımlı kılmak için, bu sevgide ‘karşılıklılık’ gelişmez. Nesnel bir ‘o’ olur. Bu ‘o’ değiştirilebilir, karşılaştırılabilir.

Sevilenin değeri, sahip olanın çıkarına bağlıdır. Sahip olan onu kullanır. Çünkü merkezde, sen yok ben var.

Bu el koyucu sevgi; karşılıklı fedakarlığı ortadan kaldıran bir sevgidir. Sen yok, nesnel bir o var. Bu yabancılaşmış bir sevgidir.

Yabancılaşmamış sevgi, ‘adayıcı sevgi’dir. Koşulsuzluk, bu sevginin en önemli özelliği. Sen’e kendini koşulsuz olarak adamak. Sevginin ölümle son bulmasında, ölen sen değil; birisi, hiçbir zaman o haline gelmez.

Gerçekten seven, ‘sen ölmeyeceksin, koşulsuz olarak birbirini sevenler ölmez’ der.

Sonlu insanların mutlak sevgileri tanrıda geliyor. Bir insanı gerçekten sevmek onu tanrı içinde sevmektir. Böylece sevgi, inanç ve umut işte bunlar insanın varoluşudur.

İyilik; gelecekte olacak her şeyin iyi olacağı beklentisidir.

Umut; karanlıkta kalmamaktır. Sen için umut etmektir. Böyle bir umutla seven, inanıyor demektir. Sadece sevgide ve umutta koşulsuz inanç sözkonusu. Umut ve sevgi, yabancılaşmamış bir varoluşun nitelikleri.

Karşılıksız, koşulsuz, çıkarsız bir sevgi, bu temelini tanrıda buluyor. Çıkarcı sevgide böyle bir şey sözkonusu değil.

Adayıcı sevgide, ne sen ne de ben var sadece ‘ilişki’ var. Merkezde de sadece tanrı var. Burdaki tanrı, Jaspers’teki gibi şifrelerle okunan tanrı değil, hristiyanlığın tanrısı.

Jaspers’teki inancın felsefi olmasına karşılık, Marcel’in inancı dinseldir.

Ayrıca Marcel’de sınır bilinci yok.

KARL JASPERS - 2

Cumartesi, 06 Haziran 2009

4-TANRI DÜŞÜNCESİ :

 

Dünya tecrübelerinin sınırı(dünya yönelimi) = İmmanent   | 

Varoluş, özgürlük, tanrı = Trancendent               

 

     

 

  KUŞATICI VARLIK:           

 

          Tanrı                            

               |                                   

        Özgürlük                        

       |                |                   

  Dünya       İnsan (varoluş)

 

DÜŞÜNME:

A)Bilimsel düşünme; araştırıcı düşünme.

    Dünyanın mantıksal bir akılcılıkla çözülmeye çalışılması.

B)Aydınlatıcı, varoluşsal düşünce.

Sınır, Jaspers’te çok önemli. Bilimin sınırları; 1-geçici, 2-ilkesel sınırlılık.

Geçici sınırlılık; bilim adamının çözülemeyen bir problemi çözmesi.

İlkesel sınırlılık; bilimin, dünya bütününün ne olduğunu açıklayamaması.

 

‘Ben kimim, neyim…’ diye kendi varoluşu hakkında soru soran kimse, günün birinde tanrı hakkında da soracaktır. Sormuyorsa, felsefe yapmıyor demektir.

‘Gerçek felsefe ancak kendi kendini aydınlatan felsefedir’. Özgürlüğü sayesinde bilginin ve düşünmenin sınırına varan kimse sonunda tanrı düşüncesine ulaşacaktır.

‘Felsefe vermez ancak uyarabilir’.

‘Dünya kendinden yola çıkılarak kavranamaz’.

‘Varoluş felsefesi, özünde bir metafiziktir’.

‘Tanrı, bilginin konusu değildir. Tanrı, zorunlu olarak açıklanabilen bir varlık durumuna getirilemez. Çünkü tanrı, hiçbir duygusal algının nesnesi değildir. O görünmezdir, Ona ancak inanılır. Oysa şimdiye kadar herkes tanrıyı dünya içinde düşünerek bilgi nesnesi yapmaya çalışmışlardır’.

‘Varoluş, bilgi nesnesi yapılamaz ancak aydınlatılabilir’.

‘Dünyayı bilerek tanrıya inanmıyorum. Çünkü tanrı, bir duyu algısı değildir. O zaman özgürlükle buna inanıyorum’.

‘İnsanın özgür oluşuna biz existens diyoruz. Varoluşun olduğu her yerde tanrı da var’.

‘Varoluşunu aydınlatmış olan insan, ancak tanrıyla ilişki kurabilir. Bunu yapanda çok az insandır. Çünkü bu, zor bir iştir. İnsanın bunu gerçekleştirmesi mucize gibi bir şeydir’.

‘Dünya, insanın varoluşunu harekete geçirmek için bir göstergedir’.

‘İnsanı insan yapan; özgürlüktür’.

‘Özgürlük bilinci; dünya içindeki içkinlikte kaybolmamanın bilincidir. Bu bilinci aydınlatmak felsefenin görevidir. En keskin şekilde tanrının farkına varmak, özgürlük bilincine varmakla olur. Varoluşunu aydınlatmasıyla özgürlük bilincine varan insan, tanrını farkına varır. Aksi halde varoluşunu aydınlatmazsa, immanent olanın (dünyanın) içinde nesneden nesneye gidip-gelir. Bu nedenle özgürlük, en önemli bir şifre olmakta, bu şifreleri okuyanlar tek tek varoluşlarını aydınlatanlardır. Varlık kaygısı duyan herkes, şifreyi okuyabilir.

Şifre; kişinin tek tek olaylar karşısında tanrının farkına varması.

Bu çağrıda bulunan felsefenin ortaya koyduğu; felsefi bir inançtır. Jaspers, kutsal kitapları dünya bilgisi olduğu için kabul etmiyor.

 

5-KOŞULSUZ İSTEME:

 

İnsan kendi içinde başka bir temelin/tanrının olduğunu gördüğünde isteme, koşulsuz istemeye dönüşüyor.

İnsan, kendi varlığının bilincine vardığında özgür oluyor ve bu sayede de tanrının farkına varıyıor.

Otoriteden dolayı öyle yapmak, yarar-çıkardan dolayı öyle yapmak, koşullu istemedir.

‘Başarısızlık’, Jaspers’de en önemli şifre. Başarısızlık, sınır durumlarındadır. Bir şey arıyor, bulamıyorum ama neyi bulamadığımın farkına varıyor olabilirim.

Jaspers’e göre hayat; en önemli şey değildir. Hayattan daha önemli olan; insanın hakikat olarak inandığı şey üzere ölmektir. Eğer kişi, inancı için ölümü bile göze alıyorsa, onun için o inanç hayattan bile daha önemlidir. Bu inanç kişinin her karar vermesinde sözkonusudur. İşte koşulsuz isteme; sadece inançtan dolayı olan istemedir.

Örneğin; bir kişinin bir şeyi rahatlıkla çalabileceği halde etik sorumluluktan yani kimsenin hakkını yememek için bunu yapmaması.

Koşulsuz isteme, bilgi içeriği olarak yok, sadece inanç olarak var ve inanan için sözkonusu.

İnsan hep bir durum içindedir. Sınır durumları ise değiştirilemeyen durumlardır. Acı, ölüm, suç gibi. Örneğin birinin, bir yakını kaybetmesi halinde o kimsenin aniden sonluluğunun farkına varması gibi.

Sınıra gelmek demek; sınırın ötesi hakkında soru sormak demektir. Sınırın arka tarafında olanla yetinmemek demektir. Sınır durumları, insanın bir takım şeylerin farkına varması demektir. Sınır durumunda olmak demek; tarihselliktir.

Koşulsuzluk; sınır durumlarında karar vermede.

Tarihsellik, zaman içinde zamana karşı. Koşulsuz karar, zaman içinde belli anlarda sözkonusu. İnsanın bir an içinde, kendindeki koşulsuzluk nedeniyle kendisi için karar vermesi.

Bir an var ki; o an zamanın akışıyla koşullandırılmıyor, işte tarihsellik bu an.

 

6-İNSAN NEDİR?

 

      Scheler; dünya/insan/Ens a se   #  Jaspers; dünya yönelimi/varoluş aydınlanması/özgürlük/tanrı

 

Bu iki düşünür aynı şeyi söylüyorlarmış gibi geliyor ama öyle değil.

Scheler, bir tür olarak insanın yerini belirlemeye çalışırken, Jaspers; ‘biz insanın ne olduğunu bilemeyiz’ diyor. Ona göre insan, özü bilimsel araştırmalarla tüketilemeyen bir varlık. İşte bu sınır da bilimlerin , insanın ne olduğunu bilemeyeceklerinin  sınırıdır. İnsan sadece, dünya yönelimi içinde söylenilenler değildir. İnsan, bunlardan daha fazladır. O tüketilemez, insan hakkında söylenilen hiç bir şey mutlak değildir.

Şimdiye kadar ‘insan’ sorusuna verilen cevaplar, bilimlerin araştırmaları hep dünya yönelimi içinde kalmıştır.

Jaspers insanı, tek olarak, bir existens olarak ele alıyor. Ona göre tanrının yönetiminde olmak; varoluşunu aydınlatmış ve bu nedenle de özgür olan insanın, kendi içinde tanrının farkına varmasıdır.

Karar; kişinin tüm varoluşunu etkileyen bir durum.

Tanrının tek olanı yönlendirmesi, tek olanın kararlarında ortaya çıkar. Kişinin, tüm kararlarını etkileyen bir karar vermesi halinde bu karar, bir şifre haline gelir ve bu karar kişinin tüm kararlarını etkiler. Papazınki böyle bir tecrübe değil. Ona göre, kişinin dini vecibelerini yerine getirmesi gerekmiyor çünkü inanç, felsefidir. Bilimlerin, sınır durumlarının bilincine varılması ile varoluşumuzu aydınlatabiliriz.

 

7-DÜNYA:

 

Dünyanın kendisi, bilgi konusu olamaz. Çünkü; dünyanın kendisi kapalı bir birlik değildir. Ortaya koyulan bilgiler dünyanın kendisi değil, dünya içindeki bir nesnenin başka bir nesneyle açıklanmasıdır.

‘İnsanın ebedi olan yanı, tarihsel olan yanında yatar’.

‘İnsan, tanrının farkına varmasıyla; zaman içinde zamansız bir varlık’.

‘Dünyanın bir yönünü, bir parçasını, dünyanın bütünü olarak görmek, o bilgiyi mutlaklaştırmaktır. Bir dünya tasarımı yoktur. Sadece bilimleri, bilgilerini sistemleştirmesi sözkonusu’.

Jaspers’te, Sokrates gibi bilinçli bir bilmeme sözkonusu.

‘Varlık bize kendini, kendinde göstermiyor, görünüş olarak gösteriyor. (Kant’ın dediği gibi) Varlık bir yanılmadan ibarettir. Herkes onu bir yönüyle yorumluyor kimi onu geist olarak kimi de madde olarak…Dünya bilme yetisinin bir nesnesi olamaz çünkü, bir idedir’.

‘Kalıcı olan; varoluş ve tanrı’.

‘Dünya; varoluş ile tanrı arasında yitici bir karaktere sahiptir. Bu dünyanın ortadan kalkması demek değildir’.

‘Dünya sadece varlığın immanent bir biçimidir. Biz sadece dünya içindeki nesneleri bilebiliriz’.

Jaspers, bilimlerin bulgularına karşı değil ancak yapılanların, bulguların mutlak olmadığının bilinmesini istiyor.

‘Dünyanın karşısında existens vardır’.

Jaspers, tanrı var mıdır, yok mudur diye sormuyor. İnsan-dünya-tanrı üçlüsünde, bu batı geleneğinin etkisinde son figürlerdendir. Ona göre insan aynı zamanda aşkın bir varlıktır. Kendi kendine yetmeyen, kendinden daha büyük birini arayan bir varlık. Tanrı, varoluşunu aydınlatan insanın, özgürlüğünün temelinde farkına vardığıdır. İnsanın dünya içindeki nesnelerden kalkarak tanrıyı bilmesi sözkonusu değil. Ona ancak inanılır. İnsan sadece görünüşü bilebilir. Kendinde şeyi bilemez, diyerek burada Kantçılığını ortaya koyar.

 

8-İNANÇ VE AYDINLANMA :

 

‘Bu dünyanın ötesinde bir şey olmadığına dair bilime duyulan güven safça bir inançtır’.

‘Akıl, bilimsel dünya yöneliminin sınırına ulaşan, doğru aydınlanmaya ulaştıran yetidir. İnsan kendisine söylenileni, kendi kritiğinden geçirmiyorsa ya yanlış aydınlanmaya ya da aydınlanmaya hiç ulaşamaz’.

 

Jaspers’in  Söylediklerine Genel Bir Bakış :

 

Onun çıkış noktası; bir varlık aranmasıdır. Bu varlık, yaşamakta olan insanın kendi kendisine sorduğu sorular. Her insan günün birinde ‘ben neyim?, ne için yaşıyorum?, yaşamımın anlamı nedir?’ gibi sorular sorar.

Bu sorular; bir belirsizlik, ürkme/korkma ve emniyetini yitirdiği anda sorduğu sorulardır. İnsan bu soruları hep bir durum içinde sorar. İnsan bu sorularla, içinde bulunduğu durumu aydınlatmaya çalışır.

Durum; varlığım için tehlike ve fayda sağlayan, somut gerçeklik.

İnsanın içinde bulunduğu durum çeşitli bilimler tarafından irdeleniyor. Bu insanın soruları sorduktan sonra yaptığı ilk şeydir.

O halde dünya yönelimi denilen şey; objektif gerçeklik ve subjektif  varolmayı bilimlerin araştırma konusu yapmaktır. Dünya yönelimi, araştırma, inceleme yapar. Sonunda elde ettiklerini bilimsel bilgi olarak ortaya koyar. Güya bu bilgiler; mutlak, kesin ve genel-geçerdir. Bu bilgiler gerçeğin bilgileridir, bu yüzden Jaspers bunlara, ‘gerçeğin bilimleri’ der.

Bilimsel dünya yönelimi içinde insan ancak bir yere kadar gidebilir. Çünkü bu yönelimin sınırları vardır:

1-Geçici sınırlılık; bunlar aşılması mümkün olan sınırlar.

2-İlkesel sınırlılık; bunlar da aşılması mümkün olmayan sınırlardır.

Bilimle ilgili olarak:

a)Bilimin her şeyi açıklayacağına olan inanç.

b)Bilim hep genel-geçer, zorunlu bilgiler ortaya koyuyor ama buna rağmen bilimsel bilgiler mutlak değil.

c)Bilimler, dünyada bilinebilir olanlara yönelmekte, onlar arasında birliği göstermeye çalışırlar. Fakat dünyanın birliği bir ideden başka bir şey değildir.

Sınır bilimleri; sosyoloji ve psikoloji.

Bilimsel dünya yönelimini sınırlarına ulaşıldığında bir yetersizlik durumu belirir. İnsan, kendi varoluşunu bilimlerin bilgi konusu haline getiremediğini anlayınca, başka bir temele yönelir; o da felsefedir.

Tek insanın sınırda farkına vardığı varoluştur. Peki nedir bu Varoluş?

Varoluş nesne haline gelmiş bir özellik değil. Varoluş, nesnelerin bilinmesinin koşulu da değil. Varoluş; benlik ve kişilik de değil.

Varoluş; bilgi ile tüketilemeyen insanın imkanı.

Varoluş; tüm nesnelliği içeren, tüm dünya olmaya karşı duran, olabilen ve olması gereken varlık. Olabilen varlık; imkan olduğu için ya kendini gerçekleştirecek ya da imkan olarak kalacak.

Olması gereken; insanın varoluşunu gerçekleştirmesi gerekiyor.

Kitle içinde kaybolma tehlikesinden kurtulmak isteniyorsa mutlaka bu imkanı kavramalı.

Varolma, varoluş bunlar ayrı şeyler değil, tek insanda sözkonusu.

Varolma, bilimler tarafından nesne haline getirilen yan. Varoluş ise tam tersi. Varoluş ancak özgürlük olarak vardır.

Bilimin sınırlarını aydınlatan, bilimin kendisi değil, felsefedir. İşte felsefi dünya yönelimi burada başlar. Bu sınırda kendini gösteren varoluştur. Yapılacak olan bu varoluşun aydınlatılmasıdır.

Varoluş aydınlanması nedir?

İnsanın tüm nesnel dünya olmaya karşı kendi içinde bir imkan. Felsefe yapmak demek, varoluş aydınlanması demektir. Bütün felsefe bu varoluş etrafında dönüyor. Varoluşun nesnel dünyada yeri yok. O halde aydınlatıcı düşünmenin, nesnel dünyayı aşması gerekir.

Bu nasıl olacak? Nesnel düşünmenin (nesneler yönelen bilincin düşünmesi) bütün nesnel kavramları kullanılacak ama o kavramlarla farklı şeyler belirtilecek. Bu kavramlar, varoluşu açıklamaya çalışacak. Bu kavramların amacı, çağrıda bulunmaktır.

Her zaman sigma (işaret,  gösterge), tek olana çağrıda bulunacak. Aydınlatıcı düşünme, dolaylı bildirimle çağrıda bulunacak.

Varoluş aydınlanması bir çağrıdır, en geniş anlamda felsefe yapmaktır. Okuyucunun da kendi imkanını beraberinde getirmesi gerek ki, çağrı amacına ulaşsın. Bu çağrı, kendini kapatmış bir kişiye ulaşamaz.

Sınır tecrübesi, mümkün varoluşa bir çağrı. Bu insanı sınır durumlarına götürür. Sınır durumlarının değişmesi sözkonusu değil, değişen durumlardır. İnsan aslında bu sınır durumları içinde yaşıyor ama farkında değil. Sınır durumlarının farkına varmak, varoluşun yaşanması ile olur. Bu sınır durumlarının bilgi ile aşılması mümkün değil.

Sınır durumlarının tecrübesini edinmek ve varolma aynı şeydir.

Tarihsellik,  bir anda insanı uyandıran bir şey. Belli bir an var ki, o oluşa karşı.

İletişimden,  iletişime gidebilmek için insanın yalnızlık duygusunu geliştirmesi gerekir. Nesnelliğin sınırında öyle bir iletişim var ki, bu iletişim ‘varoluşsal iletişim’. Bu iletişim kendisini bulmak isteyen iki kişinin iletişimidir.

‘Ben yalnızca kendim için değil, senin içinde varım’. İki varlığın varoluşlarını  birbirine açması bu iletişimle mümkün. Sevgiyle mücadele ya ikisi birden ya da hiçbiri. Bu mücadele dayanışmadan başka bir şey değil. Bu iletişimin ne taklit edilmesi istenir ne de mümkündür.

Varoluş aydınlanmasının asıl signumu; özgürlük. Bilgiyi, keyfiyeti-bu keyfiyete yasa ile insanın kendi kendine sınır koyup, sınırlandırması- ve ideyi gerektirir.

Bütün bu ögeler bilindikten ve tanındıktan sonra özgürlüğün yolu açılır.

Özgürlük, seçme olarak ‘ben’in seçmesi. ‘Ben öyle istiyorum’. Burada ‘ben’ varoluş. İnsan, kendi kendisiyle ilişkiye giriyor. Tüm nesnellik içinde insanın; varolmak istemesi, kendisi olmak ve kendisi hakkında karar vermek istemesi.

Varolmak demek, karar vermek demek. Kendisiyle ilişkiye girmiş insanın verdiği karar. İşte bu karar, onun özgürlüğü. Benin kendi kendini seçmesi, yaratması ve kendisi için karar vermesi.

‘Ben seçtiğim kararımı, verebildiğim için varım’. İşte bunu yapmak felsefe yapmaktır. Felsefe yapmak, karar vermeye götüren yol.

Özgürlük içinde en keskin şekilde varolan; tanrı. Özgürlük en önemli şifre. Dinin dogmalarıyla değil, şifrelerle farkına varılan bir tanrı.

Bu felsefenin amacı; varoluşu nesneleştirmek değil, onu aydınlatmak.

Bütün kuşatıcı varlığın temeli; varoluş. Varolma ile transendenz arasında ilişki kuran, farkında olan.

Akıl, varlık bilincinin oluşmasında en önemli yeti. Varlık biçimleri arasında ilişkiyi sağlayan da yine akıl.

Akıl, varlığın immanent ve trancendent yanının bilincine varan. İmmanentten-trancendente geçişi sağlayan. Akıl, bütün bunları sorgulayan, soru sorduran.

Bundan böyle varoluş ve akıl ekseninde olan bir felsefe.

Akıl, bütün bu mutlaklaştırmanın sakatlığını gösterir, iletişim kurar. Birbirinin içine girmiş olan varlık kürelerini uyandırıp, aydınlatandır akıl. Bu aklın aradığı en temelde, hakikattir.

Jaspers, ‘Hakikat nedir?’ sorusuna yanıt aramak için kuşatıcı varlık görüşünü ortaya koyuyor.

Hakiki olmanın biçimleri kapsayıcı/kuşatıcı olandan çıkıyor. Hakikat, kuşatıcı varlığın tamamı. Bunu bize gösteren akıl.

Dünyanın ve trancendentin hakikati ise; sır.

Dünya tek tek nesnelerle ortaya çıkıyor. Bunun hakikati sorulabilir ama trancendentin tamamı gizli.

Varoluşun hakikati ise özgürlükte.

Varoluşun gerçekleşmesinde,  gerçeklik ve hakikat üst üste gelir. Hakikat, iletişimle başlar. İletişim olduğu zaman varoluşun gerçekleşmesi sözkonusu.

Aklın hakikati araması demek, varoluşun her şey hakkında soru sorması demek. Her an varoluşun irkilmesini sağlayabilmek.

Bu felsefe, tamamen iletişim ve özgürlüktür. Bir akıl ve özgürlük felsefesi; varoluş felsefesi.(Apelatif felsefe = çağrı felsefesi)

Akıl ancak, varoluş olduğu zaman var. Jaspers’e göre insanlığın kurtuluşu; akıl sayesinde varoluşu aydınlatmaktır.

MAX SCHELER

Cumartesi, 06 Haziran 2009

 

   MAX SCHELER ( 1874 - 1928  ) :

 

 (Onu daha iyi anlamak için Schelling’i iyi bilmek gerekir.)

 İnsan, hiçbir zaman bu denli kendi kendine sorun olmamıştı. 20yy da insan kendini arıyor.

 ‘İnsan hakkında üzerinde birleşilebilen bir tanımdan yoksunuz. İnsanın hayvanlar aleminde yerini bulamayız. İnsan, hayvanlar dünyasının en üst basamağı değildir’.

 Scheler’in amacı; varlık bütünlüğü içinde insanın yerini göstermek. ‘Varlık bütünlüğü’; canlı, cansız, geist, tanrı…hepsini kastediyor. Böylece de Scheler, zorunlu olarak insanın metafizikle ilişkisini kurmak zorunda kalıyor.

 

HAYAT:

1-Vital tepki(bitki); psişik varlık tabakalarının en alt basamağı. Kendini bilmek sözkonusu değil. Çünkü; duyuları yok. Objesi olmayan bir haz ve acı var. Hayat koruması yok. Tamamen bir eksiklikler bütünü. Buna karşı bir ifadesi ve tepkisi var. Ayrıca en büyük kimyager. Varlığını inorganikten alıp sürdürüyor.

 Vital tepki insanda da var. Zaten bütün varlık basamakları en yoğun biçimde insanda kendini buluyor.

2-İnstink (canlının davranışı); bu davranışın bir takım özellikler var.

    a)Bir kere bu davranış bir mana taşımalıdır. Öyle bir şekilde ortaya çıkmalı ki; ya kendine ya da başkalarına faydalı olabilsin.

    b)Bir ritmi olmalıdır. Şimdi için değil, geleceği bilir gibi, geleceğe yönelik bir davranıştır.

    c)Türe hizmet etmesi.

    d)Kalıtsal olup sonradan kazanılmayan davranışlardır.

    e)Bu davranışın, hayvanın yaptığı denemelere, tekrarlara bağlı olmaması.

3- Associativ hafıza (çağrışım yapan hafıza); anlamlı canlı davranışlarına sahip tüm canlılarda sözkonusu.(Örneğin, sirk havyalarında) Belli bir dereceye kadar tüm hayvanlarda var. Genellikle omurgalılarda taklit ve gelenek sonucu. Bu konuda Edison ile maymun arasında sadece derece farkı vardır.

4-Zeka; organizmayı vital etkinin amacına götüren.

 

İnsanda bu özelliklerin hepsi var ama insanı insan yapan bu tür özellikler değil. İnsan aynı zamanda bir geist varlığıdır da. Geist, hayata tamamen zıt bir yeti. Geistın, yukardaki dört özellikle hiçbir ilgisi yok.

Geist hem ideleri hem aktları hem de idrak merkezini içine alıyor. Bu geistın eylem merkezi, kişi.

‘geist varlığı olan insan; kişidir’, hayvanlar olamaz.

 

   Geista sahip varlığın özellikleri:

1-Bu varlık organik bir hayata bağlı değil.

2-Bu varlık çevreye bağlı değil hatta çevresi yok. İnsan her tarafta yaşayabilir hem kutupta hemde ekvatorda, oysa hayvan yaşayamaz.

 İnsan çevresine bağlı olmadığı için özgür, hayvan ise çevresine bağımlı.

 İnsan dünyaya açık bir varlık, o anda çevresinde olmayan şeyleri de bilebilir. Oysa hayvan obje edinemiyor. Ekvatorda yaşayan insan için bile ‘hürriyet heykeli’ var.

 İnsan geist varlığı olduğu için ‘ben’ bilgisine sahip, hayvan değil. İnsan kendi varlığını obje edinebiliyor. Daha doğrusu insan her türlü varlığı obje edinebiliyor.

 İnsan geist varlığı olduğu için somut bir şey ve substansa sahip.

 İnsan yine geistı sayesinde birleşmiş bir tek mekana sahip, bunlar hayvanda yok.

 Geist varlığı kişinin, bir özelliği de ideleştirme.

 Geist varlığı kişinin son özelliği ise hayata hayır diyebilmesi. İnsan kendi hayatıyla ilgili vital itkilerini bastırarak-ilke olarak da olsa hayattan vazgeçebiliyor. Hayvan vazgeçemiyor.

 Bu sayede insan; sanat, felsefe, ve bilim gibi ideler alemine yönelebiliyor.

 Geist; kendisi obje haline getirilemeyen tek varlık. Saf bir form, saf bir yapıp etme olarak var. Geistın gerçekleşmesi, kişinin yapıp etmeleriyle ortaya çıkıyor.

 İnsan, kendine üçüncü kez verilmiştir. Merkezi de var, refleksiyonu da.

 Hayvan, kendine ikinci kez verilmiştir. Belirli bir merkezi var ama refleksiyonu yok.

 Bitki, belirli bir merkezi yok ama ifadesi ve tepkisi var.

 İnorganik, iç varlığı yok; cansız.

 

 

 

 Zeka, Hafıza, İnstink, Vital itki=Tepki/Hayvan                                

                                                                                                                                                                                                        

                                     Tanrı                                             

           Tepki(hayvan)————-Geist

                                     İnsan

              

 

               TANRI                          

                   ↓↑                

               İNSAN                         

                   ↓↑

              HAYVAN

                   ↓↑

               BİTKİ

                   ↓↑

           İNORGANİK

 

Aşağı inildikçe; güç artıyor, özgürlük azalıyor. Yukarı çıkıldıkça da özgürlük artıyor, güç azalıyor.

 

 Geist saf bir form ve bir güce sahip olmadığı halde insanın hayata hayır deme enerjisi nerden geliyor?

 İki insan teorisi var; klasik ve negatif insan teoriler.

 Kuvvet alanının yönü, yukarıdan değil, aşağıdan yukarı doğrudur. En güçlü anorganik çünkü; organik olana ihtiyaç duymuyor. Bu nedenle de en bağımsız olan odur. İçindeki tepki ve dirençle var.

 Geistın güç kazanması, yükseltilmeyle oluyor.

 Scheler hem organik olanın hem de anorganik olanın içinde bir şey buluyor, o da tepki.

 Tanrının(ens a se) iki atributumu var; saf bir varlık, her şeyin temeli olan varlık.(deitas = tanrısallık)

 Tanrı, insan kadar bile güçlü değil, Çünkü; en yukarda. Tanrı insandan daha güçsüz ama insandan daha özgür.

 ‘Hayatta yasa filan yok, bu bizim uydurmamız. Hayat kör bir tepkinin olduğu bir kaos’. (natura naturans = yaratıcı doğa) Geist dışında her şey kör bir tepkiden başka bir şey değil. Tepki; dünyayı yaratan.

 Tanrı güç kazanmak istiyorsa, dünyayı yaratan tepkiyi salıvermelidir ki, zaman zaman içindeki oluşumunu güçlendirebilsin. Tanrı, güçlü bir tanrı olmak için dünya tarihini göze almıştır.

 Geistın güç kazanması için hayata ihtiyacı var. Hayatın kendisi ise natura naturans; tepki.

 Schelling, ‘dünyanın temeli tanrı ise nasıl olur da dünyadaki negatif özellikler, tanrıya atfedilemeyecek kadar karanlık şeyler bu mükemmel, en yetkin varlığın içinde barınabilir?’. Böylece Schelling, tanrının içine negatif olanı da koyarak onu ikiye ayırır. Schelling’e göre kendini bölüp salıveren tanrı, zaman içinde iyinin kötüyü altetmesiyle sonunda tamamen iyi olarak birliğini yeniden sağlayacaktır.

 Scheler’e göre tanrı, tanrı olacaksa dünyaya ve insana muhtaç. İnsanı yaratan tanrı değil, tanrıyı yaratan insan. Geist varlığı olan tanrı, gücünü geisttan değil, geist ve tepkinin hesaplaşmasından alıyor. İnsan, tepkinin ve geistın birleştiği noktadadır.

 Antropoloji yapmak için önce insanın yerini belirlemek gerekir. İnsanın yeri, insan ile tanrı arasındaki metafizik bağı ortaya koymakla çıkacaktır.

 Scheler, felsefi antropolojinin farkını belirliyor ama felsefi bir şey ortaya koymuyor.Yaptığı felsefi antropoloji değil.

 A.Gehlen ile aralarındaki en büyük fark; Gehlen’in felsefi bir antropoloji ortaya koymasıdır.

 

F. NİETZSCHE

Cumartesi, 06 Haziran 2009

  FRİEDRİCH NİETZSCHE (1844-1900) :

 

‘Evli bir filozof ancak komedilere ait olabilir’.

 Nietzsche, ilk evrelerinde kültürel değerlere saygı duyuyor. Bu ilk devrinde Kant’ı, Wagner’i över, Schopenhauer’e ‘hocam’ der.

 ‘Ben gelecek olanı ve başka türlü olamayacak olanı ortaya koyuyorum’ der. Bir evrenin zorunlu olarak geleceğini söyler, bu evre; ‘nihilizm’dir. Zamanın nihilist olduğunu söyleyerek kendisi için ‘Avrupanın ilk ve en önemli nihilistiyim’ der.

 Kendini ‘özgür ruh’ olarak niteleyen Nietzsche, en önemli görevinin kemikleşmiş önyargıları çürütmek olduğunu söyler. Bu da 3 şekilde olur:

1-Hakikate olan inancın yıkılması; hakikate inanma ve bilimin ilerlemesinden zevk alınan bir devirdir.

 Nihilizmden anlaşılacak hiçbir hakikat yoktur.

2-Moralden beklenecek hiçbir şey yoktur. Nihilizm, mutlak anlamsızlığa, değersizliğe inanmaktadır. Moral, koyduğu kuralları uygulatamaz.

3-Dinden beklenecek hiçbir şey yoktur. Nihilizm, hristiyanlığı da reddeder. Hristiyanlık içinden çökmek zorundadır çünkü; bu inanç ta başında hayattan kopmuştur.

 Tanrı öldü. Onu biz öldürdük, biz katiller katiliyiz’ der.

 Nihilizmde pozitif olan, onun bir geçiş dönemi olmasıdır. O, nihilizmi üstlenerek bu durumu aşmak ister. Bu nedenle nihilizme ümitle bakar, üstünde ne tanrı var ne de insan. Nihilizm, yeni kararların verileceği bir dönemdir. Değerlerin yeniden değerlendirilmesi yapılarak, yeni değerler yaratılmalıdır. Bu değerlendirme ve yaratma, tanrı tarafından değil, insan tarafından yapılacaktır.

 İnsan kendini aşmaya çalışan bir varlıktır. Bu yeni insan şimdiki insandan daha yüksek ama tanrı da olmayan; ‘üst insan’dır. Şimdiki insan, hayvan ile üst insan arasında gerilmiş bir iptir. İnsan hayvanı aşmıştır ama şimdi aşılması gereken kendisidir.

 Hayatın temelinde olan; ‘güç, aşma isteği’dir. Nietzsche, varolanın temeline ‘güç istemi’ni koyar.

 Aslında bu hayatın bir amacı yok. Aynı olanın ebedi olarak geri dönüşü sözkonusu. Hayat sadece değişmelerden ibaret. Bu hiçlik, nihilizmin en uç noktasıdır. Aynı olanın ebediyyen geri dönmesi.

 Olan biteni, bütünü, sürekli dönüşü görmek ama yine de bir uyum olduğunu görmek, işte buna evet demek. Tam da nihilizm bu işte. Ancak bunu yine de aşmak mümkün; hiç içindeki oluşu görüp buna evet demek, onu sevmek (burada Nietzsche, Herakleitos’tan etkilenmiştir).

 

 Nietzsche’nin düşünmesini belirleyen 3 faktör:

1-Klasik Yunan kültürünü araştırması

2-Richart Wagner’in müziğine olan saygısı, onu övmesi ve o müzikten bir takım şeyler beklemesi.

3-A.Schopenhauer’e saygısı, onun pesimizmini bir ölçüde üslenmesi.

 

 Bunlar 1876’lara kadar Nietzsche’nin düşüncesini belirleyen etkenlerdir. Bu dönemde klasik kültüre bağlı ve saygılı.

 Ona göre Yunan kültürünün çıkış noktası; Apollon ve Dionysos’tur. Bu kültürün çöküşünü de Sokrates’e bağlar. Batı kültürünün temel özelliğidir, Sokratik eğilim.

Müzikle, özellikle Wagner’in müziğiyle klasik kültürü yeniden canlandırmak mümkündür, der.

 Sokratik eğilimde, bilinçli olanın erdem olması sözkonusu. Sokrates ile birlikte insan teorik insan olmuştur.

 Apollon ile Dionysos’un birleşmesinden oluşan insan ise ‘trajik insan’dır. Trajik olana bilincin girmesiyle insan trajik olmaktan çıkıp, teorik insan olmuştur.

 

 Nietzsche’ye göre 3 tip tarih anlayışı vardır:

1-Anıtsal tarih; tarihin, kahramanlar/büyükler tarafından gerçekleştirilmiş ve yazılmış olduğunu söylemek. Büyük olanların tarihi! Peki, büyüklüğün ölçüsü ne?

2-Antik olana yönelen tarih; eskiye olan sevgi. Eskiyi koruma çabası. Tarih içinde olup biten olaylara, sanat eserlerine, yaşama tarzlarına olan sevgi ve onları korumak hatta yeniden kurma, yaşatma çabası.

 Bu tarih anlayışı, önceden olmuş bitmiş şeylere sorgusuz-sualsiz övgüyle bakmadır.

3-Eleştirel tarih anlayışı; eskiden olup bitenlerle hesaplaşan tarih. Hesaplaşırken bugünü daha iyi anlamak mümkün.

 ‘Biz geçmişte olmuş en güzel şeylerin olduğu gibi en kötü şeylerin de bir sonucuyuz’.

 1873’te yayımlanan ’İnsanca pek insanca’ adlı kitabıyla Nietzsche, ‘hocam’ dediği Schopenhauer’den, Wagner’den ve hristiyanlığın dogmalarından koptuğunu söyler.

 ‘Benim tutkum, bağımsızlıktır’ , ‘Kant’ın sandığı gibi gerçekliğin kendine özgü bir anlamı yoktur’ der.

 Elle tutulur, gözle görülür olanı överek trancendent olan bir öte yoktur, der. ‘Şeylerin arkasında asıl gerçeklik diye bir şey yoktur. Kendi başına iyi ya da kötü yoktur. İnsan metafizikten koptuktan sonra tek başına bir çölde yürümeye  başlar. Özgür insan işte budur. Bütün tutunacak şeylerden kopan insan özgürdür’.

 Nietzsche, 1881’de Sils Maria’yı keşfeder. Hastalığına çok iyi gelen güneşli bir havası vardır. Burada çok verimli olmasına rağmen son derece yalnızdır. Ancak çalışmak için bunu kendisi istemektedir. Nietzsche burada karşımıza bir düşünür olarak çıkar.

 ‘Bundan böyle benim sevgim bu; Amor Fati(kader sevgisi)’ . Kadere evet der artık çirkinliklerle savaşmak, şikayet etmek istemez.

 ‘Günün birinde sadece evet diyen bir olmak istiyorum’ der. Burada 5. İncil olarak nitelediği ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ ü yazar. ‘Üst insan’ ve ‘ebedi dönüş’ fikirlerini yeniden ele alır.

 Üst insan; yaşama değeri anlamı yükleyen tanrı öldükten sonra bu dünyaya yeniden anlam ve değer verebilecek bir insandır. Üst insan, köle gibi normlara, geleneklere uyarak yaşayan insan değil, kendisi değerler ortaya koyan insandır.

 

 Tanrı ölmüştür’ savının kaynağı:

Tanrının ölmesi, hristiyanlığın verdiği ahlakın, değerlerin geçerliliğini yitirmesi, çökmeye başlaması. Yani değerler değerini yitiriyor. Her şey değerini yitirirse geriye ne kalır? Hiç/nihilizm, gelen hiçliktir.

 Nietzsche’nin ümidi üst insanda. O değerleri yeniden değerlendirerek yeni değerler ortaya koyacak. O üst insandan, insanın kendini aşması, kendi kendini yükseltmesini anlıyor. Bu insan kendini yükseltmiş, hayat dolu, fizik olarak da güçlü insandır.

 Hayatın asıl amacı; güç, kudret isteği. ‘Nerede bir canlı gördüysem orada güç isteğini gördüm’ der.

 Ebedi dönüş:

 Olan-biten yaşayan her şey, çok büyük zaman aralıklarıyla yeniden geri dönmektedir. Bugün olanlar geçmişte olanların geri dönmesidir. Gelecekte olanlar da bugün olanların geri dönmesi olacaktır.

 Nietzsche’nin bu fikrinin arkasında hayatın yükselmesini imkanı yatıyor. Her geri dönüş yeni imkanlarla geri dönüyor. Geçmiş gelecek için yükseltici bir güç oluyor. Geçmiş, gelecek için geçici olarak yok oluyor. Günün birinde yeni imkanlarla yeniden dönecektir.

 1886’da ‘İyinin ve Kötünün Ötesinde’,

 1887’de de ‘Ahlakın Soy Ağacı’nı yayımlar.

 

 KİERKEGAARD VE NİETZSCHE KARŞILAŞTIRMASI:

 Her ikisi de sisteme tamamen karşı, sistemin kapalı hale getirilmesi gerçekliği saklamak içindir. Birbirlerinden habersiz olmalarına rağmen düşünceleri bakımından birbirine akraba.

 Sistemci filozofların dışında her ikisinde de yepyeni bir tavır ve atmosferle karşılaşıyoruz. Her türlü katılıkları eritmeye ve aşmaya büyük çaba sarfediyorlar.

 Kierkegaard’da özlemi duyulan bir hristiyanlık düşüncesi ve kendisinin istisna olmasından dolayı bir hareketlilik var.

 Nietzsche’de ise bir boşluk; yepyeni bir varlığın kendini göstereceğine inanıyor.

 Ratio denen akıl her ikisinde de olağan üstü sorguya çekiliyor. Ancak akla karşı değiller, felsefeleri sanıldığı gibi bir duygu felsefesi değil.

 Her ikisinde de belirli bir dünya görüşü yok. Düşüncelerinde sürekli hareket ve refleksiyon var. Bağlanan, tutunan ve orada emniyeti bulmak diye bir şey yok.

 Sürekli hareketlilik olunca bilimsel bilgiden şüphe ediyorlar. Profösörleri, entelektüelleri bilimsel bilgi açıklanabilirmiş gibi davrandıklarından eleştiriyorlar.

 Bilimsel bilginin, hakikati verecek tek şey olmasına, bilime dair bu kör inanca karşılar. Onlara göre bu saflıktır.

 Her ikisinde de belirli bir tek düşünce yok. Hiçbir öğreti en son hakikati ortaya koyamaz. Herhangi bir hakikati, mutlak hakikat olarak görmezler.

 Her ikisinde de dolaylı bildirim sözkonusu. Çünkü; önemli olan tek tek bireylere seslenebilmektir. Önemli olan tek insanın tavrı.

 Kendi çağları bakımından karşılaştırma:

Her ikisi de içinde yaşadıkları çağın keskin eleştiricileri. Negatif tutum ve eleştirileriyle bir çağın kapanışı dile getiriliyor. İçinde bulundukları çağı aşmaya çalışıyorlar.

 Her ikisi de kendi kararlılıklarıyla feci bir yalnızlık içindeler.

 Her ikisinin de işi, evliliği, düzenli bir yaşamı yok

 O çağ, sosyal ve iktisadi bakımdan araştırılırken, bunlar o çağı, insanın özü bakımından anlamaya çalışıyorlar.

 Kierkegaard, kutsal kitaptaki hakikatin arayışı içinde.

 İkisi de gelmekte olan hiçi görmekteler. Bunu ikisi de istemiyor.

 Her ikisi de insanın ne olacağı kaygısında.

 İkisi de yeni bir insanı temsil ediyor.

 İkisi de ruhsal yönden hasta. İkisi de istisna olduklarının farkındalar. Başka insanlara örnek olmak istemiyorlar.

‘Beni değil, kendini takip et’ Nietzsche.

Etkileri:

 Çağdaş felsefe, sistemci felsefeyi reddedip, felsefeye yeni bir ufuk açan Kierkegaard’ın etkisindedir.

 Üst insan görüşüyle de, üst insanlar Almanlardır, dedirtecek kadar Nietzsche, Nazileri etkilemiştir.

 Nietzsche, tüm kuruntular dünyasını yıkan filozof. ‘Morali de yıktık şimdi biz kendi kendimize karanlıklar içinde kaldık. Moral yıkıldı çünkü tanrı öldü, yeni morali kuracak olan üst insan’.

 Bunların çağrıları tek insana yönelik. İkisi de belirli bir program ve plan vermiyorlar. Sadece dolaylı bildirimleriyle, insanların gözünü açmak istiyorlar.

19.YY-FICHTE

Çarşamba, 03 Haziran 2009

    19. YÜZYILDA FELSEFE

 

    ALMAN İDEALİZMİ

 

 Alman idealizmi 18.yüzyılın sonlarından (1780’lerden), 19. Yüzyılın sonuna kadar(1800’lerin) devam eden bir dönemdir. En yüksek noktasına 19. yüzyılın ilk on yılında – 1810’larda ulaşıyor.

 Alman idealizminin iki çıkış yeri var; Jena ve Berlin üniversiteleri.

 Berlin üniversitesi; Fıchte, Schelling, Hegel…

 -Her üçünün de çıkış noktası; Kant.

 -Her üçünde de ortak amaç; karşı çıkılamayacak, kesin bir felsefe sistemi kurmaktır.

 -Her üçü de Kant’ın ‘Prologomena’sını yani ‘geleceğin metafiziği’ni arar.

 -Her üçü de felsefe idesini yerine getirecek, ideal bir sistem arıyor.

 -Her üçünde de, aklın ideal bir sistem kurabileceğine büyük bir güven var, insan aklı bütünü açıklayan tutarlı bir sistem kurabilir.

 Oysa Kant böyle söylemiyor, taksine akıl; ancak bir yere kadar bilebilir, diyor. Ve metafizikten, sadece aklın bilimini anlıyor. Ve yine ona göre tutarlı olmak, aklın kendi kendine koydukları arasındadır.

 

 Bu üç filozof da, akla olan büyük güvenlerinden dolayı iyimserdirler.

 Her üçünde de, sanki bütün olarak bir ide varmış da ‘ben bunu aklımla açıklayabilirmişim’ gibi davranıyor.

 Bir taraftan Kant’ın kritiği diğer taraftan bir sistem kurmak; kritisizme karşı, sistematizm.

 Kant’ın kritiği; sınır çizmek, yıkıcı. Alman idealizmin de ise bir sistem kurmak, yapıcı bir sistematizm sözkonusu.

 Her üçü de birbirini tanıyor, sistemlerini aynı yıllarda geliştirmeye çalışıyorlar.

 

   J. GOTLIEB FICHTE (1762-1814) :

 

 Fıchte’nin yaşamına bir bütün olarak baktığımızda bir taraftan sürekli eyleme isteği, düşünsel açıdan ise sürekli spekülatif düşünce arasında kalmakta. Her zaman bu iki kaynaktan fışkırmakta.

 Fıchte’yi tek bir sözle ifade edecek olursak; ‘eyleyen, eylemekte olan ben’.

Burada eylem, düşünce eylemi, mutlak eylem. Ben’in mutlak eylemiyle düşünmesi, tanrının derinliğine gömülmesiyle biter.

 Çıkış noktası Kant. Özellikle Kant’ın etikte geliştirdiği fikri; ‘insanın içinde geliştirdiği özgürlük’tür. Doğal nedensellikle açıklanamayan kayıtsız şartsız ‘özgürlük’ idesi yatar. Fıchte’nin bu idenin derinliğine inmesi onu Kant’tan daha ileriye götürür.

 Fıchte’nin çıkış noktası; ona göre Kant’ın özgürlük idesindeki tutarsızlıktır.

‘Ben’ yani insan özünde özgür ise Kant’ın yaptığı gibi sınırlanabilir.

 Fıchte, ‘ben’in özü özgürlükse o halde niye sınırlanıyor, diye sorar.

 Oysa Kant, ‘ben’i bilme yetisiyle sınırlıyor. Ben, bana verileni ancak bende bulunan yetilerim sayesinde bilebilirim. Burda Kant ‘ben’i kendi özünde olanla değil, kendi dışında olanla sınırlıyor. Ona göre benim yetilerimle bilemediğim ‘dingansich’ (kendinde şey). Bu da ‘ben’in özgürlüğünü sınırlıyor, Kant burasıyla ilgilenmiyor.

  İşte tam da burayı Fıchte, ‘ben’in özgürlüğünün kısıtlanması olarak görüyor. Ona göre ‘ben’in dışında dingansichin bir dünyası olamaz. Hakikatte ‘ben’in dışında bir dünya yoktur. Ben’in dışında görülenler aslında benin tasarımlarıdır, hayalleridir.

  Fıchte ile ‘ben’in dışındaki nesnelerin yok sayılması ile Alman idealizmi başlar.

  Dünyada olanlar ‘ben’in tasarımına verilmiştir. Bunlar, ben’in eylemesiyle yaratılmışlardır ve yaratılırlar. Tüm gerçeklik Ben’in eylemesinden başka bir şey değildir.  Hakikatte sadece ‘özgürlüğü içinde ben’ var. Fıchte, dış dünyayı reddeder. Descartes’ın ‘cogito’su Fıchte’de doruk noktasına ulaşır. ‘Cogito’ Fıchte’de  Düşünüyorum, o halde dünyayı tasarımlıyorum’ şeklindedir. Ben’in dışında kendinde şey yoktur olsa bile onu yaratan benim tasarımım, imgemdir.

 Fıchte’de sınırsız bir özgürlüğe sahip ‘ben’ var. Ben’in dışında ne tanrı ne de dünya var ama buz gibi bir yalnızlık var.

 Aslında Fıchte, bütün gerçekliği yaratmıyor, yok ediyor. Kendini merkeze alıyor. Bu nedenle de ‘ben’ yalnız oluyor. Bu korkunç bir düşünce. Çünkü; bu düşünceyle Fıchte, kendinide yoketmekle karşı karşıya geliyor.

 Varolan her şey bir tasarımda çözülürse, ‘ben’i de bir tasarım olmaktan kurtarır mı? Belki de her şey aklın bir tasarımından başka bir şey değil, belki her şey bir hiçlik. Bu yüzden bu düşünce, ürkütücü bir düşünce.

 Kant, sonunda bu hiçliğe gideceğini görmüştü. Bu nedenle bilme yetisine sınır çizmişti. Bu bakımdan Kant’ın kritisizmi çok haklıdır. Akla sınır çizmezsek ya spekülasyona ya da mistisizme gider, Fıchte’nin yaptığı gibi.

  Fıchte’nin ikinci evredeki ‘ben’i mutlak değil, sonlu ve sınırlıdır. ‘Ben’, birinci evrede mutlaklığa ulaştı ve geri döndü. Çünkü ‘ben’, kendi kendini de yok ediyordu.

 Mutlak olmamanın en önemli göstergesi; ‘ben’in yanında başka ‘ben’ler de var. Her insan kendi başına özgür bir ‘ben’.

 Artık temel ‘ben’ değil, ‘özgür benler topluluğu’. Fıchte’nin ‘ben’e çizdiği ilk sınır; özgürlüğün kökeni nerede yatıyor? Eylemin sebebi ‘ben’de değilse o halde bu sebeb nerede yatıyor? Fıcthe’yi, idealizmi bu özgürlüğün nerede yattığını araştırmaya sevkeder.

 ‘Özgürlüğün temelinde, zorunluluk yatar’ bu ne demek, Fıchte bunu araştırıyor. Özgürlüğün içinde bir sınır, zorunluluk olmadığında, mutlaklığa erişti ve geri döndü.

 Fıchte, ‘ben’in özgürlüğünü, onun mutlak olmamasında görür. Özgürlük, kendi kendini özgür kılmaz. Özgürlüğü yaratan bambaşka bir zorunluluk var. O da, tanrı. Asıl mutlak olan tanrı. İnsan, kendi özgürlüğünün mutlak olmadığının bilincine vardığında asıl mutlak olan tanrıyla ilişkiye girmiş olur.

 Mutlak ben’in yerini, mutlak tanrı alır. Sadece tanrı var. Onun dışında hiçbir şey yok.

 Fıchte, kendi özgürlüğünün nerde yattığı sorusundan tanrıya geliyor. İnsanı kendisi değil, tanrı yaratır ve onunla iç içedir. Gerçi özgür benleri tanrı yaratır ama tanrı içinde yaşarlar. Tanrı içinde yaşamak, özgür olmaktır.

 (Dini inançta onun öyle olduğunu tanrı söyler, spekülatif düşüncede insan kendisi ortaya koyar.)

 Fıchte’nin içine düştüğü bir çelişki var; Eyleyen ben, önce mutlaktı sonra mutlak olan tanrı oldu. Bu çelişkiye hiçbir dini inançta rastlayamıyoruz. İnsan özgür ama içinde olan bir zorunlulukla, bu zorunluluk tanrıdan geliyor.

 Fıchte’ye göre iki tip felsefe var:

 1.Dogmatizm

 2.İdealizm

 1-Fıchte’nin dogmatizmden anladığı, kendi başına olan-dingansichi kabul eden felsefedir. Böylece dogmatizm, benin ve onun özgürlüğünü sınırlayan felsefedir. Çünkü, mutlak özgürlük/ eyleyen ben, kendi başına şeyi bilemez. Ayrıca Fıchte’ye göre kendinde şey; bir bilinç, bir geist değil. Nasıl olurda, bir bilinç, bir geist olmayan şey benim bilincime, özgürlüğüme sınır koyabilir. Böyle bir şeyi kabul eden felsefe, dogmatiktir.

2-İdealizm; sadece bilme eyleminde bulunan ben. Hiçbir sınır tanımayan özgür ben.

 Bu iki akım arasında teorik bir karar verilemez. Ancak bunlar red de edilemez.

 Ona göre, insanın bu fesefelerden birini seçmesi, onun nasıl bir insan olduğuna bağlıdır. Çünkü fesefi sistemi, ona sahip olan insana ruh verendir.

 İdealist felsefe bütünü açıklama çabasındadır. Ona göre iki felsefe arasında teorik bir karar verip birini seçmek değil, önemli olan felsefi bir tavır takınmaktır.

 Fıchte’ye göre geist, benin kendi içinden yaratılır. Fıchte, koşulsuz zorunlulukları ortaya çıkarmaya çalışır.

 Yöntemi diyalektiktir ve üç belirlemesi var:

 1.Tez; ‘ben benim’. Öznedeki ben,kendi içindeki ben. Başka hiçbir şekilde belirlenmemişlik. Ben bu safhada, kendisini hiçbir şekilde anlayamayan.

2. Antitez; ‘ben olmayan’. Ben kendi içinden kendi karşıtını koyuyor. Ben, kendi kendisini görmek için, kendi karşıtını koymak zorunda.

3.Sentez; ‘mutlak ben’. Bu safhada ‘ben’ yeniden bütünlüğüne kavuşacaktır. Böylece de çelişme ilkesi ortadan kalkar. ‘Beb, ben olmayan ben’.

  Aslında mantıki açıdan ‘mutlak ben’ olmasa ne ‘ben benim’ ne de ‘ben olmayan’ olamaz.

                                        

        

  Tez; ‘ben benim’, kendini anlayamayan kendi içinde ben.

  Antitez; ‘ben olmayan’, ben, kendini görmek için kendi karşıtını koyuyor.

  Sentez; ‘mutlak ben’, benin yeniden kendi bütünlüğüne ulaştığı aşama.                                                           

        

 Maden olmadan ne altını ne de bakırı düşünemeyiz. Sentez her seferinde yeniden tez oluyor.

 Fıchte, dünya tarihi dediği şeyi, hep bilinçle açıklamaya çalışıyor. Dünya tarihini, bilincin tarihine uygulamaya çalışıyor. Onda diyalektik sonunda tanrıya ulaşır.

 (Diyalektikle ‘ben’ tanrı bile olsam, sonunda kendi kendimi yok ediyorum. Çünkü, karşısındaki gerçekliği yok ediyor.)

 

IMMANUEL KANT

Çarşamba, 03 Haziran 2009

  IMMANUEL KANT (1724 – 1804) :

 

  F. Bacon’un açtığı çığır; Ampirizm, sürdürenler; Locke, Berkeley, Hume.

  R.Descartes’in açtığı çığır; Rasyonalizm, sürdürenler; Voltaire, Diderot, Cicero.

  Kant, bu iki çığırı yanıtlamaya çalışıyor. Bu konudaki ünlü sözü ‘ görüsüz kavramlar boş, kavramsız görüler kördür’,

  

SAF  AKLIN ELEŞTİRİSİ’ adlı eserinden :

 

Kant’a göre neden – etki; anlama yetisinin şeyleri apriori olarak bilmesini sağlayan tek yol değil. Biz neden –etki bağlantısındaki alışkanlığı deneyden edinmiyoruz. Biz bunu doğuştan apriori olarak getiriyoruz. Bu bilmemizi sağlayan yetiler; deneyden gelen değil, bunlar saf aklın kavramıdırlar. Oysa Hume’a göre bunlar apriori değil, biz bunları deneyden ediniyoruz.

 Hume’un tecrübesi; duyusallıkta, Kant’ın ki ise anlama yetisindedir.

 Kant’a göre, ‘bütün bilgilerimiz deneyle başlar ama bütün bilgilerimiz deneyden çıkmaz’.

 Bilginin Kaynağı Bakımından Yargılar :

 

 1- Aposteriori; deneyden gelen deneyle edindiğimiz yargılar. Buradaki bilgiler, apriori bilgilerin aksine ‘raslantısal’dır.

 2- Apriori; deneyden önce gelen. Terminolojisi; tümel, genelgeçer ve zorunlu olması.

     a) Saf apriori (saf bilgi); tümel, genelgeçer ve zorunlu olmak, daha çok bilgeler için sözkonusu. Örneğin; ‘her değişmenin bir nedeni olmalıdır’  bu bilgide tamamen bizden gelen kesin bir tümellik var.

     b) Saf olmayan apriori; apriori bilgi ama saf değil. Örneğin; ‘her değişmenin bir nedeni vardır’.

 Saf apriori ile saf olmayan aprioriyi birbirinden ayırma da ölçüt; tümel, genelgeçer ve zorunlu olup olmamalarıdır.

 Akıl; anlama yetisinin kavramlarını ilkeler altında birleştirme yetisi.

 Saf Akıl; bir şeye hiç deney karıştırmadan ilkeler, apriori olarak bilmeye çalışan akıl.

Özne-Yüklem Bakımından Yargıların sınıflandırılması:

 

  1- Analitik yargılar (aynı zamanda apriori):

      Örnek; ‘bütün cisimler (özne), yer kaplar (yüklem)’.

      Belli bir kavram daha küçük parçalara ayrılarak analizi yapılıyor. Cismin tanımında zaten yer kaplama vardır. Bu nedenle yukardaki yargı bize yeni bir şey söylemiyor. Bu yargılar; zorunlu, tümel, genelgeçer, deney ve izlenimlere dayanmazlar. Çelişme ilkesine dayanırlar.

  2- Syntetik Yargılar (sadece aposteriori olduğu sanılıyor oysa sentetik olduğu halde bazı yargılar aprioridir); burada birbirinin içinde olmayan iki kavram birleştiriliyor.

     Örnek; ‘bazı cisimler (özne)+ ağırdır (yüklem)’

      ‘ 7+5 = 12’

      Bu yargılar bilgimizi artırırlar. Burada yeni bir bilgi sözkonusu. Özneye tanımında olmayan yeni bir şey yükleyerek, yeni bir bilgi elde etme sözkonusu.

    a) Syntetik Aposteriori Yargılar; deneye dayanan sentetik yargılar. Örnek; ‘bazı cisimler ağırdır’.

    b) Syntetik Apriori Yargılar (asıl sorun burada); deney öncesi deneye dayanmayan yargılar. Matematiğin bütün önermeleri sentetik aprioridir. ‘7 +5 = 12’ gibi. Bilimin ve geometrinin yargıları da sentetik aprioridir. Bu yargılar bilgimizi hem genişletirler hem de analitik apriori yargıları içerirler. Sentetik deneyle ilişkili yargılar olduğu gibi tümel, genelgeçer ve zorunlu olan apriori yargılardır. Sentetik aprioriyi mümkün kılan; görülerdir.

 

  Bilgilerimizin Oluşumu (Kant bazen bunun tümüne ‘Akıl’ diyor) :

 

  1- Duyusallık; duyuları verileri buradan geliyor. Gelen duyu verilerini saf görülere yerleştiriyor. (Trancendental estetik)

  2- Saf görüler; kendileri deneyden gelmiyor. İki saf kategorisi var:

       a) Zaman (arimetik/artardalık),

       b) Mekan (geometri/ yanyanalık)

           Duyusallık pasiftir. Duyuların verdiğini alır ve saf görülere (saf zaman ve saf mekan) yerleştirir. Bilgilerimiz ancak böyle oluşuyor. Zaman ve mekana yerleştirilmeyen hiçbir bilgi mümkün değil. Sentetik apriori yargılar bunlar sayesinde mümkün. (T. Estetik)

  3- Anlama yetisi; aktif olup duyusallığın verdiği üzerine 4 küme halinde 12 kategorisiyle düşünür bağlar kurar, sentez yapar. Deney burada oluyor. Sentetik apriorilerin sentezi yapılınca bilimsel yargılar oluşuyor. (T. Analitik)

  4- Akıl; ideleri var. (T. Diyalektik)

 

  Trancendental; nesnelerle değil de, genel olarak nesneleri apriori bilişimizle uğraşan bilgiye diyor.

  Trancendental felsefe; bu felsefenin konusu nesnelerin yapısı değil, nesnelerin yapısı üzerine yargıda bulunan anlama yetisi. Oniki çeşit yargıda bulunma var. Bu felsefe nesnelere ait apriori bilginin sistemiyle uğraşan felsefedir, direkt olarak nesnelerle ilgilenmiyor. Nesneleri apriori olarak bilişimizle ilgili bilgilerle ilgileniyor.

  Tancendental estetik; duyusallığın apriori ilkeleri. 

   Trancendental analitik; saf düşünmenin ilkelerini içine alan bilim. Deneyden gelmeyen düşünmenin saf formları.

    Trancendental Dialektik; saf aklın idelerinin nasıl ortaya çıktığıyla ilgilenen bilim. Deneyden gelmeyen düşünmenin saf formları ile ilgilenen bilim.

 

   Kant’ın amacı, insan aklının bir eleştirisini yapmak. Neyi bilebiliriz neyi bilemeyiz; kritisizm. Aklın bilimi olan metafizik ile duyusal dünya arasında sınır çizmek. 

   Anlama yetisinin yaptığı iş; 1. İdeler üretir, 2. Anlama yetisinin kategorilerini ilkeler altında toplar.

   İde; duyuların kendisine karşılık olarak bir şey sağlamadıkları apriori olan bir saf akıl kavramı. İdeler trancendenttir(aşkındır). İlkeler deneyle ne doğrulanabilir ne de çürütülebilir. İdeler, bilgi değildir.

  

            Saf Aklın İdeleri

             /                  \  

Pratik ideler              Teorik ideler

(bunları duyular sağlamaz, saf akıl kavramlarıdır)

                                                         

   Teorik ideler:

 1-Ruh idesi

2- Evren idesi; kozmosun nesne olabileceği hiçbir deney olanaklı değildir. Kozmos idesi bütünü içine alır. İnsan aklının ayrılamayan, algılanamayan bir kavramıdır. Bu ide mutlak olarak koşulsuz olanı anlatır. Olanaklı deneyin dünyasında karşılığı yoktur. Bu yüzden deneyin üstünde yükselmeye çalışan düşünce, antinomilere (çelişkilere) düşer. Dört kozmolojik idesi vardır:

a) ’Evrenin zaman ve mekan bakımından bir başlangıcı vardır’. Karşıtı; ‘evren, zaman ve mekan bakımından sonsuzdur’. Zaman ve mekanın bizde olması nedeniyle kesin bir şey söyleyemiyoruz.

b) ’Dünyada her şey yalın olandan oluşur’. Karşıtı, ‘yalın olan hiçbir şey yoktur’. Herşey karmaşıktır.

c) ’Dünyada özgürlükten gelen nedenler vardır’. Karşıtı, ‘özgürlük yoktur’. Herşey doğa yasalarına göredir.

    Çelişkinin olması doğal çünkü bunlar; sentetik apriori değil

d) ’Nedenler dizisi sonunda zorunlu bir varlık vardır(ilk neden)’. Karşıtı, ‘zorunlu olan hiçbir şey yoktur, bu dizide her şey rastlantısaldır’.

3- Tanrı idesi; aklın hiçbir koşula bağlı olmayan yanından çıkar.

 

ETİK GÖRÜŞÜ:

 

                         EVREN İDESİ

                                   |

                         ÖZGÜRLÜK :

 

a)Fenomen dünyası (bu dünyayı teorik akıl biliyor); duyulan, algılanan deney dünyası, ‘doğa’.

-Evrende her şey doğa yasalarına göre olup biter.

-Özgürlük yok.

-Doğa yasaları var.

-Zorunluluk var.

-Özgürlük ancak, nedenler zincirini tahrip ederek, varılacak ilk nedende (tanrı) olabilir.

-Bedeni eğilimler nedeniyle insanın beden yanı da bu dünyaya girer.

-Koşullu buyruklar.

-İstekler,  arzular, eğilimler.

-Öznel ilkeler ya da maksimler.

 

b)Numen dünyası (pratik akıl biliyor); düşünülen dünya. Burada özgürlükten gelen nedenler var. Gereklilik yasaları var. Burada özgürlüğü görüyoruz, yaşıyoruz. İnsan kendini özgür olarak biliyor. Eğer zorunlu bir nedensellik olsaydı, insan yasa gereği öyle yaptım derdi.

 ‘Ben buldum o parayı cebime atarım’ değil, bana o paranın sahibini bulmam gerek dedirten ahlak yasaları(gereklilik yasası) var. Oysa doğada zorunluluk var. ‘Bugün yağmur yağması gerekir’ diyemeyiz.

 İnsana ‘şunu yapmam gerekir, şu gerekmez’ dedirten gereklilik yasaları var. Bu ses dışarıdan değil, yine insanın aklından gelen bir ses.

-Koşulsuz buyruklar,

-İsteme,

-Nesnel ilkeler, maksimler.

 

İnsan her iki dünyanın da yurttaşı.

 

YASALAR:

 

 Yalnızca yasa koşulsuz ve gerçekten nesnel. Dolayısıyla; tümel, genelgeçer, zorunlu kavramlarını birlikte getirir. Ve emirler (eğilimler karşı olsa bile) uyulması gereken yasalardır.

 Aslında Kant, yeni bir şey söylemiyor. ‘Ben varolanı, bilimsel olarak formüle etmeye çalışıyorum’ diyor. Ona göre yasa, hem apriori hem de syntetik olmalı. Yani yasa; genelgeçer, tümel ve zorunlu olmalı. Mutlu olmak için yasalar, syntetik apriori olmalı.

 Koşulsuz olarak -yararlı olduğu için değil- iyiyi isteme. Kant, devamlı olarak bunu arıyor. Koşullu olursa apriori olmaz. ‘Şöyle yapmam gerekir’ diyen ahlak yasasının koşulsuz olması lazım. Eğilimleri idare edecek bir yasa değil. Akıldan gelen öyle bir yasa olmalı ki; biz o yasaya uyarız ya da uymayız ama o yasaya uymamız gerektiğini bileceğiz. Önemli olan yasanın, yapılması gerekenin bilinmesi; uyulup, uyulmaması değil. ‘Hile yapabilirsin ama yapmaman gerektiğini bil’.

 Aslında yapılmaması gerekeni en adi adam bile biliyor. En azından kendisine yapıldığında, yapılmaması gerektiğini biliyor. Kant, eylem ilkesi aramıyor. İnsanın-kendi aklından gelen, koşulsuz olan- eylemlerini yönetecek bir yasa.

 Etiğin bilim olması; etiğin tümel, genelgeçer ve zorunlu olması demek.

 Kant, herkesin yasaya gerekene uymasını beklemiyor. Herkesin, ‘bu gerekir’ diyen yasayı bilmesini istiyor. Burdaki yasa, akıldan gelen koşulsuz buyruk şeklindedir.

 Kant, bilimi bilim yapan syntetik apriorileri görüyor ve etiğin önermelerini de syntetik apriori haline getirerek, etiği bilim yapmaya çalışıyor.

 

 BUYRUKLAR:

 Her durumda genel bir yasa olabilecek şekilde olmalı.

 a)Koşullu buyruklar(hipotetik); zorunlu, tümel ve genelgeçer değildirler. Koşullara göre eylemde bulunma sözkonusu. İyiyi iyi olduğu için isteme değil, koşullu. Deneye dayalı. ‘Eğer saygınlık istiyorsan yalan söyleme’.

 b)Koşulsuz buyruklar; içeriği yok, biçimi var. Koşulsuz buyruk, koşulsuz olarak iyiyi istemedir. Bu buyruk hem syntetik hem de apriori olmalı. Ancak bu şekilde tümel, zorunlu ve genelgeçer olur. Etik ancak bu şekilde bilim olabilir. Kant. Yasayı buyruk olarak arıyor

  İSTEME :

 Kayıtsız şartsız dünyanın dışında bile olsa koşulsuz iyiyi isteme. İyiyi, iyi olduğu için isteme. İnsan iki dünyanın da vatandaşı olduğundan istemeyi, sadece deneysel koşullar belirlemez.

 Yasa hem genel hem de öznel olacak, nesnel değil. Sübjektif ilkelerimize ölçü olacak. Yasa olunca isteme oluyor. İsteme olunca da -yasaya saygıdan dolayı- eylemde bulunuyoruz.

 ÖDEV :

  Yasaya saygıdan dolayı yapılan eylemin zorunluluğu ödev, iyiyi istemeyi de içeriyor.

 ÖDEVDEN DOLAYI EYLEMDE BULUNMA:

  Yasaya saygıdan dolayı yapılan eylemdir.

  Doğanın kendi yasalarına (doğal yasa) uymaması sözkonusu değil ama insan özgür olduğundan ahlak yasalarına uymaması sözkonusu.

  Kişi hiçbir zaman yasaya uymuyor ama yine de yasaya uymam gerekir diyebiliyorsa, kendini aşağılamaya, hor görmeye mahkum etmiş demektir.

  İnsan duyulur dünyada doğa yasalarının altında, düşünülür/numen dünyasında ise ahlak yasalarının altındadır.

  ‘Gerekir’i deney dünyasından aldığımızdan bir nedensellikle değil, sadece saf akıldan gelen bir nedensellikle diyoruz.

  Düşünülür dünya ile duyulur dünya arasında sentez sözkonusu. Sentetik apriori yargılar, bu iki dünya arasında bizden gelen bağlantı kurmada sözkonusu.

  İnsan, bedeni eğilimleri ile zorunluluk/fenomen dünyasının, dingansich yanıyla da gereklilik/ numen dünyasının üyesidir/yurttaşıdır.

   DİNGANSİCH; kendinde şey, şeyin kendisi. Fenomen değil, fenomenin arkasında olan. Bilinç onu bilse de bilmese de olan. Düşüncenin objesi. Duyulur, görülür verisi olmayan. Anlama yetisinin, amprik objenin karşısına koyduğu trancendental bir obje. Böyle bir objeyi düşünebiliriz ama görülemeyi gerçekleştiremeyiz. Ancak ancak teorik akılla bu kavrama belli bir açıdan içerik kazandırabiliriz.

  Özgürlük ahlak yasasının varlık nedeni, ahlak yasası da özgürlüğün bilinme nedenidir.

  Gerekir diyen insan özgür insandır. İnsan diyebildiğine göre özgürdür.

 

DENEY; duyusallık yoluyla elde edilen kavramların bir kategoriye oturtulması

MEKAN; dış nesnelerin saf biçimidir. Her dış nesne zorunlu olarak başka nesnelerle yan yana algılanır. Tek başına bir nesne algı nesnesi olamaz.

 Kant, nesnelerle değil, nesneleri apriori olarak bilişimizle ilgili bilgiye bakıyor.Bu nedenle de yatığı işe Trancendental Felsefe diyor.     

 Locke, Hume, Berkeley (amprikler), duyusallığı düşünüyor ama anlama yetisini düşünmüyor. Rasyonalistler ise anlama yetisini düşünüyor ama duyusallığı görmüyorlar. Kant, her ikisini de uzlaştırmak için şöyle söylüyor:

 ‘ Görüsüz/ algısız kavramlar boş, kavramsız görüler kördür’.

 ÖZGÜRLÜK; ahlak yasasını isteme.

 NEGATİF ÖZGÜRLÜK; zorunluluğa/ doğa yasalarına bağlı olmadan eylemde bulunmak. Belirlenmeme imkanı istiyor. Aklın kendi yasasını, kendisinin koymadan eylemde bulunması.        

POZİTİF ÖZGÜRLÜK; aklın kendi yasasını kendisinin koyarak eylemde bulunması. İnsanı yüce kılan bu özgürlüktür.

 Negatif özgürlük olmadan pozitif özgürlüğe geçemiyoruz.

 Kant’a göre, duyusallığın verdiği, bilgi değildir.

 

Deneysel yargılar:

a)Deney yargıları(nesnel yargılar)

b)Algı yargıları

 

Elmanın ‘tatlı’ olması benim için geçerlidir, ‘elma’ için değil. Algı yargısı, anlama yetisinin kavramlarından birine verilmediğinde mümkündür.

Bir algı yargısının, deney yargısına dönüşmesi:

‘Güneş var ve taş ısınıyor’ bu bir algı yargısıdır. Bu işi anlama yetisi yapıyor ama anlama yetisinin kavramları verilmiyor. Biz sadece karşılaştırma yaparak nedene de, nedenselliğe de ulaşamayız.

 ‘Güneş taşı ısıtır’. Algı yargısı+ anlama yetisinin ‘neden’ kavramı.

(Kant, insanın yargılarına bakarak bir ayrım yapıyor)Dar anlamda akıl, duyusallığın verdiği üzerine bir şey katmıyor. Saf aklın ortaya koyduğu yargılar aprioridir ama syntetik değildir. Deneysel bilginin olanaklılığı anlama yetisinin kavramlarıyla olur. Deneyin olanaksızlığının yasaları, doğanın da yasalarıdır.

 

BERKELEY

Çarşamba, 03 Haziran 2009

 BERKELEY (1684- 1753) :

 

‘PHİLONUS İLE HYLAS ARASINDA ÜÇ KONUŞMA’ adlı eserinden:

 

-      Duyulur şeylerden ne anlıyorsun Hylas?

-      Duyularla algılanan şeyleri anlıyorum.

 Berkeley’e göre duyularla algılanmayan şey varolamaz. En küçük acı bile algılanmadan varolamaz.

 Algılayanın duyulmadığı dünya ile algılananın gerçekliği aynı şey olarak görülüyor.

 Ona göre ‘tat’ bizde var. Tat, şeyin içinde olsaydı, kimine hoş, kimine tatlı hatta aynı kişiye bazen tatlı bazen de tiksindirici gelmez, herkes aynı tadı alırdı. Tat bizde olduğundan farklı farklı duyumluyoruz.

 Berkeley, maddeyi varsaymıyor. Ona göre madde diye bir şey yoktur. Madde/şeyler, bizim zihnimizdeki duyulardır/algılardır. Eğer biz algılamazsak o madde yoktur.

  ‘Varolmak algılanmış olmaktır’.

 Bir objede ne yaygınlık ne de şekil vardır, bunlar bizdedir. Ayrıca ‘zaman’ da biz algıladığımız için vardır.

‘Katılık’ birine yumuşak bir başkasına sert gelebilir. O halde, objenin direnişi     bizdedir.

 Doğrudan doğruya algılanan şey fikirdir. Hiçbir ideanın zihin dışında varolamayacağı gerçek şeydir.

 Bütün duyulur şeyler, doğrudan doğruya algılanabilen şeylerdir. Doğrudan algılanan şeyler; idealardır. İdeaların bulundukları yer ise zihindir.

Şeyler benim algıladığım zaman vardır, algılamadığım da ise o şey benim için yoktur. Ancak o şeyi her zaman tanrı algıladığından o şey de her zaman vardır. Yani ben algılamasam da o şey, tanrı algıladığı için var.

Berkeley’e göre şüphe, maddeyi varsaymaktan kaynaklanmaktadır. Eğer maddeyi varsaymazsak, skeptisizmin sona ereceğini söylüyor.

Berkeley, ‘tanrıyı nereden biliyoruz?’ sorusuna idealarla diye cevap verir.

 

 İki tip varlık var:

      1. Pasif şeyler; hakkında idealarımız  olan şeyler.

      2. Aktif şeyler; espri ya da ruh bunların ideaları yok.

     

      Madde – tanrı farkı:

      Madde; hareketsiz, pasif, cansız. Oysa tanrı; hareket edebiliyor, aktif, canlı. Madde algılayamıyor, bu nedenle de algılayamıyor ve ideaları yok. Tanrı, algılayabiliyor ve her şeyin ideası onun zihninde. Kendimden hareketle madde nosyonum olamıyor ama tanrı bilincim olabiliyor.

 

         İki çeşit varlık tarzı var; a) algılayanlar, b) algılananlar.

 Berkeley, ideaların arkasını arıyor. Duyumlarımızın dışında bir şey algılıyor muyuz? Hayır. Eğer algılasak bile, o da bir duyumdur/ideadır. Yalnızca töz, ruhtur. (Descartes’de madde de, tözdü)

 ‘Maddenin bana, beyazlığı, sıcaklığı verebilmesi için onun da benim gibi algılaması lazım ki; bana bunları verebilsin. Bunları veremez çünkü; madde, pasiftir, cansızdır…İdeaları oluşturan algılardır. İdeaların arkasındakileri algılayamıyorsak, onun ne olduğunu bilemiyoruz demektir. O halde, bilmediğimiz şeyin varolduğunu nasıl öne sürüyoruz? Bazılarının varlığından emin olduğu maddeyi varsaymak zorunda değiliz. Onu varsaymazsak, şu andaki bilgimizden bir eksilme olmaz.’

 Berkeley’in bütün derdi işte bu; kesin bilginin olanaklı olduğunu göstermek. İdeaların arkasındakini bilmiyoruz dedikleri an, bilginin kesinliği tehlikeye düşer. Olanaksız hale gelir. Oysa maddenin kaldırılması bilgiye kesinlik verir.

 Yerkaplama örneği; bir masaya çeşitli yerlerden bakınca büyük ya da küçük görülüyor. O halde, yerkaplama, şekil bizde olan bir şey.

 İdeler yahut düşünmeyen şeyler hakkındaki bilgimiz çok bulanık ve karışık hale getirilmiştir. Berkeley bu karışıklığı gidermek istiyor.

 Birçok tehlikelerle, hatalara sevkedilmişiz. Bunun sebebi:

 Duyum konusu olan şeylerin iki türlü varlığını farzetmek;

1-Zihinde oluş

2-Gerçek ve zihin dışı oluş (Bununla Berkeley, Kant’ın ‘dingansich’ dediği şeyi kastediyor. Bunun ne olduğunu bilmediğimiz halde varolduğunu farzediyoruz. Dolayısı ile bilginin de kesinliği ortadan kalkıyor, şüphe edilir hale geliyor. Bunu varsaymazsak, bilgimiz mutlak/kesin olur.)

 

Doğru bilgi; idelerle şeyler arasında değil, idelerle ideler arasındadır. İdeler şeylere değil, ideler; idelere benzer. Bana gelen ideler, benim irademin ürünü değildir. O halde bunları meydana getiren başka iradeler ya da ruh vardır o da tanrıdır.

 

SPİNOZA

Çarşamba, 03 Haziran 2009

 

   SPİNOZA (1632-1677):

 

 Spinoza felsefesine, panteist felsefe de denir. Her yerde her şeyde tanrı var. Her şey tanrıda olmasından tanrıdan geliyor. Felsefenin temel amacı, tanrının bilgisine ulaşmaktır.

 Descartes, tanrının varlığını kanıtlamaya çalışıyordu. Spinoza’da ise tanrı vardır ve şüphe edilemez. Ona göre tanrıyı bilirsek her şeyi biliriz. Çünkü; her şey ondadır.

 Varolan her şey onun özünden zorunlulukla türemiştir. Varolanlarının tümünün ideaları, kökleri tanrıdadır. Tanrıyı bilince, ‘tanrı’ kavramı içine ne giriyorsa bağlantıları ile bilebiliriz.

 Tanrıda bulunan ideaları onu bilmemizle, ondan zorunlu olarak çıkan gerçek dünyayı da biliriz.

 Spinoza felsefesinde, idea ile gerçeklik tam bir uygunluk içindedir. Bunlar birbirine paraleldir. Düşünce dünyasının düzeni ile gerçekliğin/dünyanın düzeni arasında tam bir paralellik vardır. Bir şeyin ideasını, ideasının içindeki bağlantıları bilirsek, gerçekliğini de biliriz. Biz tanrıyı bilirsek, ideal dünyayı da ve buna paralel gerçek dünyayı da biliriz. Çünkü; idealar tanrının içinde.

 Spinoza, Descartes’in matematiksel yöntemini aynen alıyor ve sistemini buna göre kuruyor.

Descartes’den ayrıldığı nokta, hareket noktasıdır. Descartes kendi varlığından hareket ediyor, her şeyi kendisiyle temellendiriyordu. Oysa Spinoza’da hareket noktası, tanrıdır. Varlığının kanıtlanması gerekmez. Çünkü; O zaten vardır.

 Bir başka fark; Descartes matematiksel yöntemi, aritmetikten çıkarıyor. Spinoza ise geometriyi kullanıyor. Öğretisini, 8 tanım 7 aksiyomla kuruyor. Euklides geometrisini örnek alıyor.

 Descartes’de iki töz vardır, Spinoza’da ise bir töz vardır, o da tanrıdır. Diğer iki töz, tanrının nitelikleri ve görünüşüdür.

Tek töz anlayışı, Spinoza felsefesinin en temel noktasıdır. Sistemi tek töz üzerine kuruludur.

 Töz nedir?

 Töz, kendi kendine varolan, kendi kendisiyle kavranan, kavramı bir başka şeyin kavramına bağlı olmayan. Meydana gelmemiştir, yokolmaz, bölünmez ve ebedidir.

 Tanrının sıfatları sonsuzdur onun sıfatlarını saymak onu sınırlamak demektir. Onun sıfatlarını sayamayız. Çünkü:

‘Her belirleme bir yadsımadır.’

 Neden (tanrı) ve etki (idealar/gerçeklikler), bir ve aynı şey olduğuna göre Spinoza’nın panteist görüşü hakkında ne söyleyebiliriz? Buradan panteizme nasıl gidilir?

 Doğa, tanrının özünden çıkar, tanrıyla aynı şeydir. Bu nedenle, neden-etki birbirinden ayrılan değil, eşittir.

 Bütün varolanlar tanrının nitelikleri(attributum) ve görünüşleridir (modus).

Tanrı, immanent (içkin) bir nedendir. Kendi kendisinin zorunlu sonucudur.

Attributum; tözün ancak kendisini birlikte koyduğu şeydir. Biz bu niteliklerden sadece ikisini biliyoruz. Bunlar da madde ve ruhtur. Bunlar Descartes’de tözdür, Spinoza’da ise tözün nitelikleridir. Bunların birinden hareket ederek diğerini açıklayamayız. Ruhsal dünyayı, sadece düşünceyle, maddi dünyayı da zaman ve mekanla açıklayabiliriz.

 Bu iki attributum/ nitelik, kendisini iki biçimde ortaya koyar. Biri düşünce diğeri mekandır. İşte bunlar tözün modusudurlar.

 Modus; kendi kendine değil, başka bir şeyde olan, başka bir şey yardımıyla tanınan.

 Modusu attributumla, attributumu da tözle kavrayabiliriz.

 Başka şeyler aracılığıyla kavranabilen bu moduslar; tek tek görünüşler, nesnelerdir. Misal, kalem bir modustur ve madde attributumuna girer. Algılama, hissetme, ve psişik durum modusları; ruh attributumuna girer. Biz tanrının görünüşünden başka bir şey değiliz.

 

              TÖZ

   í                         î

í  ATTRİBUTUM    î

 

         MADDE  çè  çè   RUH 

                 MODUS   

 

            ê                    ê

         MADDİ                      RUHSAL

      BELİRLENİMLER    BELİRLENİMLER

 

 Birşeyin varoluşunun nedeni başka bir şeydedir ve bu zincir töze kadar gider. Bir modusu kavramak demek, tanrıyı kavramak demektir. Tek tek nesneler, düşünceler hepsi birbirine bağlı gözükürler aslında hepsi tözün belirlemesidir. Herşeyin temelinde tanrı var.

  ‘’Varolmadığını düşünemediğimiz, özü varlığı kuşatan şeye kendi kendisinin nedeni diyorum. Kendi kendisinin nedeni olan bir şeyden daha büyük bir şey tasarlayamam. O kendisiyle tasarlanır ve başka hiçbir fikrin yardımı olmaksızın kavranabilir. O sonsuz olup, sıfatları da sonsuzdur.

 Her şey zorunlu bir nedensellikle oluşur. Tanrının dışında hiçbir kendi tabiatının zorunluluğuyla kendi kendisinin nedeni olarak olmuyor. Bu nedenle tanrının dışında hiçbir şey özgür değil.’’

 Tanrı ilk neden, onun dışındakiler nedenler zinciri olarak var.Varolmaları kendilerine bağlı değil bu nedenle de özgür değiller.

 Tanrı hem neden hem de sonuç. Ondaki bu nedenselliği ‘P’ önce ‘q’ sonra şeklinde değildir. O nedeni ve sonucu ile aynı anda olmuştur.  

 

 Her şey ancak 2 şekilde olabilir:

1-Ya kendi özünden türer,

2-Ya da ilinektir; varolması için başka bir şeye ihtiyacı olan.

Spinoza’ya göre nedensiz hiç bir şey olmaz.

Dünyayı kavramak istiyorsak, tanrıyı kavramamız gerekir.

‘’Ben tanrıyı varolmayan olarak düşünemem, çünkü; kendi kendisinin nedeni olup özü varlığı kuşatmıştır. Oysa bir modusu düşünebilirim. Çünkü; kendi kendisinin nedeni değil. Aynı sıfatları paylaşan iki ya da daha fazla töz olamaz. Töz/tanrı bir tanedir O ancak kendi kendisinin yardımıyla tasarlanır. Bu cevher başka bir cevher tarafından meydana getirilemez. Her cevher sonsuzdur. Tanrıdan başka cevher yoktur ve tasarlanamaz.’’

 

  Neden ve etkinin zaman dışı bir boyutta ele alınması gerekir. Bunları kavrarken zamanı/süreyi karıştırmamak gerekir. Etki, nedenin kendisini göstermesinden başka bir şey değildir.

 Zaman boyutunu işe karıştırdığımızda, bugün doğru olan yarın yanlış olabilir.

 

         Spinoza’ya göre Moduslar ikiye ayrılır:

1-Sonsuz modus; tanrının özünden dolaysız olarak çıkan. Varolmak için başka bir modusa ihtiyaç duymuyor sadece tanrıya ihtiyacı var.

2-Sonlu modus; varolmak için başkaca modusların varlığına ihtiyaç duyuyorlar.

Tek tek yer kaplayan cisimler, tek tek maddi olaylar… bunların hepsi sonlu moduslardır.

 

   İki Attributum (nitelik) vardır:

Cisimsel dünyayı oluşturan attributum ki; bu kendini ‘mekan’ olarak gösteriyor. Düşüncenin kendisi ise sonsuz modustur.

Tek tek nesneler hep başka bir nesneyi gerektirirler. Nesneler arasında kesintisiz bir bağlantı var. Bu kesintisiz bağlantı nedeniyle ‘rastlantı’ diye bir şey yoktur. Bir nesnenin nedeni, diğer bir nesne. Bu ilişkiler kesintisiz, boşluksuz ve zorunlu.

 Aynı zincir ruhsal dünyada da var. Kendinden önce belirlenmeyen hiçbir olay yoktur. İşte bu durum ruhsal dünyada ‘İSTENÇ/İRADE ÖZGÜRLÜĞÜ’nü ortadan kaldırıyor.

 Spinoza’ya göre özgürlük bir kuruntudan başka bir şey değildir. Rastlantı olmadığı halde insanlar olayların gerçek nedenini bilmedikleri için rastlantıdan sözediyorlar. Olayların gerçek nedenini bilmemek bu da kuruntuya yol açıyor.

 Bir attributumu başka bir attributumla açıklayamayız, kavrayamayız çünkü; her bir attributumun kendine has bir düzeni vardır. Ruhsal dünyadaki bir olayın nedeni ancak ruhsal bir olay olabilir.

 Özgürlük ve rastlantıdan bahsetmemiz asıl nedenleri bilmememizden kaynaklanmaktadır.

 

   RUH VE BEDEN İLİŞKİSİ:

 

Attributumların her biri kendi içinde kapalı bir dizge. Bu attributumlar tanrının özünden zorunlulukla çıkmışlardır.Birbirlerini etkileyemezler ama bir attributumdaki modus diğer bir  attributumdaki modusun karşılığıdır.

 Oysa occasionalistler bu iki dünyanın birbiriyle olan ilişkisini açıklamak için araya tanrıyı koyuyorlardı. Spinoza’da ise bu durum çok daha kolay açıklanmıştır. Birindeki bir olaya diğerinde başka bir olay tekabül eder. Olup biten şey bir ve tekdir. Bu iki dünya nedenler zinciri olarak birbirine paraleldir. Aslında bütün olup bitenler tözde/tanrıda olup bitmektedir. Çünkü; bu iki dünya tanrının iki attributumudur.

 Maddi dünyada nedenleri bilmeyişimiz ‘rastlantı’ adını alıyor, ruhsal dünyada bilmeyişimizde  ise rastlantının yerini; ‘irade özgürlüğü’ alıyor. Ne rastlantı ne de irade özgürlüğü yoktur. Bütün bunlar birer kuruntudan ibarettir.

 Maddi dünyada ne varsa ruhsal dünyada da bunun karşılığı mutlaka vardır. Ruhtaki bir isteme, bedende de istemeyle ilgili bir eyleme tekabül eder.

 

   AHLAK VE DEVLET GÖRÜŞÜ:

 

İnsan arlığını sürdürmek isteğindedir. Bu istek bilinçsizdir. İnsanın ruhsal dünyasındaki bu irade, istenç adını alır. ‘İyi’ ve ‘kötü’ kavramı buradan çıkar. İnsan bir şeyi istiyorsa buna ‘iyi’ diyor, istemiyorsa ‘kötü’ diyor. Bu kavramlar istence göre, göreli kavramlardır.

 Onun devlet görüşü de bu anlayışa dayanır. İnsanın varlığını sürdürmek istemesi en doğal hakkıdır. Böyle olunca, bu hakkın ve varlıkların korunması için bir güvenlik kurulması gerekir ki; bu ‘devlet’tir. Devlet bu amaçla kurulmuştur.

 Spinoza, devlet şekli bakımından Hobbes’tan ayrılır. Spinoza, demokrasiden yanadır. Tek kişinin egemenliğinin bireylerin haklarını kaldıracağını düşünür. Daha sonra bu düşüncesini değiştirerek Aristokrasiyi benimser.

 

 Tözün nedeni immanenttir yani kendi içindedir. Tözden zorunlulukla çıkan şeylerin nedeni ise trancendenttir yani nedenleri kendi dışındadır.

 Tanrı sonsuz olup sıfatları da sonsuzdur. Başka bir tanrı/ töz daha olsaydı; o da sonsuz sıfatlara sahip tanrının, başka bir sıfatıyla tanımlanacaktı. Çünkü; sonsuz sıfatlara sahip olan tan tanrı, bütün sıfatlara sahiptir. Aynı sıfatlara sahip iki tanrı olamaz. Sonsuz sıfatlara sahip tek bir tanrı vardır.

 Tanrının bütün sıfatları ezelidir, o her şeyin içkin nedenidir.

 Tanrı tarafından yapması gerektirilmiş olan kendi gerektirilirliğini bozamaz. Yaratıcı tabiatla, yaratılmış tabiat bir ve aynı şeydir(panteizm). Tabiatta zorunsuz hiçbir şey yoktur. Olduğunu düşünmek akıl için çelişki yaratır. Tabiatta olumsallık diye hiçbir şey yoktur. Böyle olması gerekiyordu böyle oldu.

  İrade özgürlüğü olmadığı gibi tanrı bile kendi kendisinin zorunlu nedeni olduğundan özgür değildir. Şu düzenden başka bir düzen olsaydı tanrının iradesi de başka türlü olacaktı. Bu ise imkansızdır.