Posts Tagged ‘Can’

ÖMER HAYYAM

Cuma, Haziran 20th, 2014

ÖMER HAYYAM – RUBAİLER

- Mutlu olmak için ya elindekini kullanacaksın ya da elindekileri çoğaltacaksın.
-Tanrı hepimizi affedip cennetine alacak, kötü olana kötülükle karşılık verirse, ne farkı kalır bizden?

***

 Karanlık aydınlıktan, yalan doğrudan kaçar

Güneş yalnız da olsa etrafına ışık saçar

Üzülme, doğruların kaderidir yalnızlık

Kargalar sürüyle, kartallar yalnız uçar

Var mı dünyada günah işlemeyen söyle
Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle
Bana kötü deyip, kötülük edeceksen
Yüce tanrım, ne farkın kalır benden söyle
*
Bir elde kadeh bir elde Kuran
Bir helaldir işimiz bir haram
Şu yarım yamalak dünyada
Ne tam kâfiriz ne de Müslüman
*
Cennette huriler varmış, kara gözlü
İçkinin de ordaymış en güzeli
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz
Bak bir yanda şarap, bir yanda sevgili
*
“Irmaklarından şarap akacak” diyorsun
Cennet-i âla meyhane midir?
“Her mümine iki huri” diyorsun
Cennet-i âla kerhane midir?
*
Kim senin yasanı çiğnemedi ki, söyle?
Günahsız bir ömrün tadı ne ki, söyle?
Yaptığım kötülüğü, kötülükle ödetirsen,
Sen ile ben arasında ne fark kalır ki, söyle?
*
Şarap testimi kırdın tanrım
Zevk yolumu tıkadın tanrım
Nar rengi şarabımı yere çaldın tanrım
Tövbeler olsun, yoksa sarhoş musun tanrım?
*
Beni sana getiren yoksulluk muydu?
İstekleri basitse, kimse yoksul değil.
Dürüstü ve özgürü onurlandırabiliyorsan
Beklediğim onur vermen, başka birşey değil.
*
Cennette cehennem de senin içinde
*
Denizde boğulan su damlacığı,
Toprakta eriyen toz zerreciği,
Bu dünyadan geçişimiz nedir ki?
Değersiz bir böcek! Bir göründü bir yok oldu.
*
Oyunu oynayan tanrı, bizlerse dama taşı!
İşin doğrusu bu, gerisi laf-ı güzaf
Onun için dünya dama tahtası, bizler birer oyuncak
Bıkar sonunda, salıverir hiçliğin kuyusuna
*
Ferman sende, ama güzel yaşamak bizde
Senden ayığız bu sarhoş halimizde
Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı
İnsaf be sultanım, kötülük hangimizde?
*
Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama
Senden benden başka düşünen yok, arama!
Vazgeç ötelerden, yorma kendini
O var sandığın şey yok mu, o yok arama!
*
Şu dünyada üç beş günlük ömrün var,
Nedir bu dükkanlar, bu konaklar?
Ev mi dayanır, bu sel yatağına?
Bu rüzgarlı yerde mum mu yanar?
*
Ben ne camiye yararım, ne hayvana!
Bir başka hamur benim ki, başka maya.
Yoksul gavur, çirkin orospu gibiyim:
Ne din umrumda, ne cennet, ne dünya!
*
Bir su, bir damla suymuşuz, bele düşmüşüz
Şehvet ateşiyle dışarı savrulmuşuz
Yarın yel savuracak toprağımızı
İçelim, hoş geçsin üç nefeslik ömrümü
*
Kim görmüş o cenneti, cehennemi?
Kim gitmiş de getirmiş haberini?
Kimselerin bilmediği bir dünya
Özlenmeye, korkulmaya değer mi?
*
Dinle dinsizliğin arası bir tek soluk
Düşle gerçeğin arası bir tek soluk.
Aldığın her soluğun değerini bil
Bütün yaşamak macerası bir tek soluk
*
Bir put demiş ki kendine tapana
Bilir misin niçin taparsın bana?
Sen kendi güzelliğine vurgunsun
Ben ayna tutar gibiyim sana
*
Biz aşka tapanlarız, müslüman değil
Cılız karıncalarız, Süleyman değil
Biz eskiler giyen benzi soluklarız
Pazarda sırma satan bezirgan değil
*
Nerdesin? Sana baş kaldırmışım işte
Karanlık içindeyim, ışığın nerde?
Cenneti ibadetle kazanacaksam
Senin ne cömertliğin kalır bu iş de?
*
Dert de neymiş? O mu bizi ağlatacak?
O mu sevinç bayrağımızı yırtacak?
Gelin, atalım şunu gönül yurdundan
Yoksa içimizde fitne çıkartacak
*
Sensiz camide, namazda işim ne?
Seninle buluşma yerim meyhane.
Benim sevmem de böyle, yüce Tanrı
İstersen kaldır at cehennemine
*
Hep bir çember, dolanıp durduğumuz!
Ne önümüz belli, ne sonumuz.
Kim varsa bilen, çıksın söylesin
Nerden geldik? Nereye gidiyoruz?
*
Bir rint gördüm, binmiş dünya denen kır ata
Aldırmıyor dine, islama, şeriata
Ne hak dinliyor, ne hakikat, ne marifet
Gelmiş mi böylesi kahraman kainata?
*
Kimi gizlenir, kimselere görünmezsin
Kimi renk renk dünyalarda görünür yüzün
Kendi kendinle sevişmek bu seninki
Çünkü seyreden sen, seyredilen de sensin
*
Seni kuru sofraların softası seni!
Seni cehenneme kömür olası seni!
Sen mi Hak’ tan rahmet dileyeceksin bana?
Hakka akıl öğretmek senin haddine mi?
*
Önce kendine gel, sonra meyhaneye
Kalender ol da gir kalenderhaneye
Bu yol kendini yenmişlerin yoludur
Çiğsen başka bir yere git eğlenmeye
*
Dileğin Tanrı dileği değil ki senin
Muradına ermeyi nasıl beklersin?
Doğru olan Tanrının dilekleriyse
Yanlış demek senin bütün dileklerin
*
Tanrım, hayır şer kaygısından kurtar beni
Kendimden geçir, seninle doldur içimi
Aklım ayıramıyor iyiyi kötüden
Sarhoş et bari ne kötü kalsın, ne iyi
*
Putların, Kabenin istediği; kölelik
Çanların, ezanın dilediği; kölelik
Mihraptı, kiliseydi, tespihti, salipti
Nedir hepsinin özlediği? Kölelik
*
Benim yasam artık şarap, çalgı, eğlenti
Dinim dinsizlik, bıraktım her ibadeti
Nişanlım dünyaya ne çeyiz istersin, dedim
Çeyizim, senin gamsız yüreğindir, dedi
*
Benden Muhammet Mustafa’ ya saygı ve selam
Deyin ki, hoş görürse, bir şey soracak Hayyam
Neden Yüce Efendimizin buyruklarında
Ekşi ayran helal da güzelim şarap haram?
*
Benden Hayyam’a selam söyleyin demiş peygamber
Sözlerimi yanlış anlamışsa çiğlik eder
Ben şarabı herkese haram etmiş değilim ki,
Hamlara haramdır, doğru, ama olgunlar içer
*
Kim demiş haram nedir bilmez Hayyam?
Ben haramı helalı karıştırmam
Seninle içilen şarap helaldir,
Sensiz içtiğimiz su bile haram
*
Dünya yıldıramazsın beni ne yapsan
Ölümden de korkmam, er geç ölür insan.
Ölmemek elimizde değil ki bizim
İyi yaşamamak beni korkutan
*
Yerin üstüne baktım, uykuya dalmışlar
Altına baktım, çürüyüp toprak olmuşlar
Yokluk ovasında başka ne var ki zaten
Daha gelmemişler var, gelip gitmişler var
*
Bilge, yüce varlığın seyrine dalar
Gafil ise onda dostluk düşmanlık arar
Deniz, deniz olduğu için dalgalanır
Çöpe sor, hep onun içindir dalgalar
*
Ben kendimden geçtikçe kendime gelirim
Yücelere çıkar, alçalmayı bilirim
Daha da garibi, varlığın şarabıyla
Ne kadar ayık da olsam, sarhoş gibiyim
*
Kalk, kalk, çalgılara çalgı katalım gitsin
Adımızı kötüye çıkartalım gitsin.
Sofuluk şişesini çalalım taşa,
Seccadeyi bir kadehe satalım gitsin
*
Şarabın adı kötüye çıkmış, kendi hoş
Hele bir güzelle içersen daha bir hoş
Harammış şarap, olsun, bana göre hava hoş
Hem, bana sorarsan, haram olan herşey hoş
*
Can bir şaraptır, insan onun destisi
Beden bir ney gibidir, kan o neyin sesi.
Hayyam, bilir misin nedir bu ölümlü varlık
Hayal fenerinde bir ışık pırıltısı
*
Tekkede, medresede, manastırda, kilisede,
Bir cennet cehennem kaygısıdır sürüp gitmede.
Oysa yüce varlığın sırlarına eren kişi
Bunların tohumunu uğratmaz düşüncesine
*
Seccadeye tapanlar eşek değil de nedirler?
Küfelerle riya çamuru yüklenirler gezerler.
İşin kötüsü, din perdesi arkasında bunlar,
Müslüman geçinirken gavurdan beterdirler
*
Ben kendiliğimden var değilim bu varlığımla
Kendim çıkmış değilim elbet bu karanlık yola
Bir başka varlıktan gelmiş bendeki varlık
Ben dediğin kim ola, nerde, ne zaman var ola?
*
Ben hangi şarapla sarhoş olursam olurum,
Ateşe, puta, neye taparsam taparım
Herkes bir türlü görmek istiyor beni
Ben kendimi ne türlü yaparsam yaparım
*
Hayyam, şarap iç, sarhoş olmak ne hoş
Sevgilin de varsa, sarılmak ne hoş
Er geç sonu yokluk madem bu dünyanın,
Yok say kendini, bak var olmak ne hoş
*
Gören göze güzel, çirkin hepsi bir
Aşıklara cennet, cehennem, hepsi bir
Ermiş ha çul giymiş, ha atlas
Yün yastık, taş yastık, seven başa hepsi bir
*
Yüreğim, kimselerden ihsan dileme
Bu amansız felekten aman dileme
Bil ki, derman aradıkça artar derdin
Derdinle haldaş ol, derman dileme
*
Tanrı gülüşünle öfkeni almış senin,
Birinden cennet yapmış, birinden cehennem
Sen cennetimsin benim, ben senin uslu kulun
Açılsın kapıları bana cennetimin!
*
Feleğin çarkı dönmeyecek madem muradımca
Gökler ha yedi kat olmuş, ha sekiz, bana ne?
Ölüm bütün isteklerimi yok ettikten sonra
Ha dağda kurt yemiş beni, ha mezarda karınca
*
Sevenlerinden yer yok ben garibe
Derdine düşenlerle başım dertte
Sarmışlar seni kum bulutu gibi
Gül yüzünden ışık mı düşer bize
*
Yoksula, yoksulluğa yakın ettin beni
Dertlere, gurbetlere alıştırdın beni
Yakınların ancak ere bu mertebeye
Tanrım, ne hizmet gördüm de kayırdın beni?
*
Ben şarabı eskimiş acı acı severim
En çok da ramazanda cumaları içerim
Helal üzümünü ezdim doldurdum küpe
Ne olur, içinceye dek ekşitme Tanrım
*
Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok
Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok
*
Bilmem, Tanrım, beni yaratırken neydi niyetin
Bana cenneti mi, cehennemi mi nasip ettin
Bir kadeh, bir güzel, bir çalgı bir de yeşil çimen
Bunlar benim olsun, veresiye cennet de senin
*
Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden
Melekler bu bedenin duyuları hep birden
Yerde gökte canlı, cansız ne varsa birer uzuv
Budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen
*
İki günde bir somun geçiyorsa eline
Soğuk suyu da olursa bir kırık testide
Niçin kendinden kötüsüne kul olur insan,
Ne diye girer kendi gibisinin hizmetine?
*
Bu varlık denizi nerden gelmiş bilen yok
Öyle bir inci ki bu büyük sır delen yok
Herkes aklına eseni söylemiş durmuş
İşin kaynağına giden yolu bulan yok
*
Ezel avcısı bir yem koydu oltasına
Bir canlı avladı “Adem” dedi adına
İyi kötü ne varsa yapan kendisiyken
Tutar suçu yükler kendinden başkasına
*
Bu dünyada nedir payıma düşen, hiç
Nedir ömrümün kazancı felekten, hiç
Bir sevinç mumuyum, sönüversem hiçim
Bir kadehim kırılsam, ne kalır benden hiç
*
Kendi çarkını döndürmeye bak döndükçe dünya
Keyfinin tahtına çık kadehle dudak dudağa
Tanrının umrunda mı senin günahın sevabın
Sen kendi muradını kendi güzelinde ara
*

Meyhane rintlerinin sergerdesi benim
Yersiz sözlerle günaha giren benim
Gecesini kızıl şaraba kurban eden
Ciğerinin kanıyla dua eden benim
*
Yetmiş iki ayrı millet, bir o kadar da din!
Tek kaygısı seni sevmek benim milletimin
Kafirlik, Müslümanlık neymiş, sevap günah ne?
Maksat sensin, araya dolambaçlar girmesin
*
Şarap beden gücüdür, can gücüdür bana
Çözülmedik ne sırları çözdürür bana
İstemem dünyayı ahreti şarap varken
Bir damlası iki dünyadan yeğdir bana
*
Akılla bir konuşmam oldu dün gece
Sana soracaklarım var, dedim
Sen ki her bilginin temelisin,
Bana yol göstermelisin.
Yaşamaktan bezdim, ne yapsam?
Birkaç yıl daha katlan, dedi.
Nedir; dedim bu yaşamak?
Bir düş, dedi; birkaç görüntü.
Evi barkı olmak nedir dedim
Biraz keyfetmek için
Yıllar yılı dert çekmek, dedi.
Bu zorbalar ne biçim adamlar dedim
Kurt, köpek, çakal, makal, dedi.
Ne dersin bu adamlara, dedim
Yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar, dedi.
Benim bu deli gönlüm, dedim
Ne zaman akıllanacak?
Biraz daha kulağı burkulunca, dedi.
Hayyam’ ın bu sözlerine ne dersin, dedim
Dizmiş alt alta sözleri,
Hoşbeş etmiş derim, dedi.

MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ

Pazar, Nisan 18th, 2010

MEVLANA:

  Nice adamlar gördüm, üzerinde elbise yoktu

 Nice elbiseler gördüm, içinde adam yoktu.

 

Arkamdan ağlamayın,

Ölüm günü düğün günüdür,

Vuslat günüdür,

Maşukun aşığına kavuştuğu gündür.

Suskunluğum asaletimdendir

Her lafa verilecek bir cevabım vardır

Lakin,

Bir lafa bakarım, laf mı diye

Bir adama bakarım adam mı diye.

Yüzde ısrar etme, doksan da olur

İnsan dediğinde, noksan da olur

Sakın büyüklenme, elde neler var

Bir ben varım deme, yoksan da olur

Hatasız dost arayan dosttan da olur.

Peygamber bunu anlattı dedi ki:

Kim kendini bilirse, Rabbini de bilir.

Açlığa sabredersin, adı “oruç” olur.

Acıya sabredersin, adı “metanet” olur.

İnsanlara sabredersin, adı “hoşgörü” olur.

Dileğe sabredersin, adı “dua” olur.

Duygulara sabredersin, adı “gözyaşı” olur.

Özleme sabredersin, adı “hasret” olur.

Sevgiye sabredersin, adı “AŞK” olur.

 ETME

(Şems’e)

 Duydum ki, bizi bırakmaya azmediyorsun, etme.

 Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme.

 Ey ay, felek harab olmuş, ziyan olmuş senin için

Bizi öyle harab, öyle ziyan ediyorsun, etme

Ey, makamı var ve yokun üstünde olan kişi

Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme.

Sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan

Sen ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme.

Şekerliğin içinde zehir olsa dokunmaz

Sen zehri şeker, şekeri zehrediyorsun, etme.

Harama bulaşan gözüm, güzelliğinin hırsızı

Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun, etme.

Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer

Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme

İsyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil

Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun, etme.

YENİLİĞE DOĞRU

 Hergün bir yerden göçmek

 ne iyi

Hergün bir yere

konmak ne iyi

Bulanmadan, donmadan

akmak ne hoş

 Dünle beraber

gitti cancağızım

 Ne kadar söz varsa

düne ait

Şimdi yeni şeyler

Söylemek lazım

 GEL

 Gene gel, gene

Ne olursan ol, ister kafir ol

İster ateşe tap, ister puta

İster yüz kere tövbe etmiş ol,

İster yüz kere bozmuş ol tövbeni…

Umutsuzluk kapısı değil bu kapı,

Nasılsan,

Öyle gel…

….

Bana harflerden ve kelimelerden arınarak gel,

kalıplardan kurtul, kalbinle gel,

kalindn sıyrıl, halinle gel,

ister bu aşkın “sen” hali,

ister “ben” hali olsun,

“gel” dediğin zaman,

ne “sen” ne de “ben” olmayacacağız burada,

o halde sadece gel,

ister “sen” ile gel, ister “sen”siz,

yeter ki, GEL….

…..

Sen ruhuma cemre diye damlamadıktan sonra,

ben bu “ben”de neyleyim,

aşk da sen

hasret de sen

ben de “sen”

*

**

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum

ışığı gördüm, korktum

ağladım

*

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim

karanlığı gördüm, korktum

gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi

ağladım

*

Yaşamayı öğrendim

doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu

aradaki bölümün

ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim

*

Zamanı öğrendim

yarıştım onunla

zamanla yarışılmayacağını

zamanla barışılacağını

zamanla öğrendim

*

İnsanı öğrendim

sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu

sonra da her insanın içinde

iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim

*

Sevmeyi öğrendim

sonra güvenmeyi

sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu

sevginin, güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim

*

İnsan tenini öğrendim

sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu

sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim

*

Evreni öğrendim

Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim

sonunda evreni aydınlatabilmek için

önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim

*

Ekmeği öğrendim

Sonra barış için, ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini

sonra da ekmeği hakça üleşmenin

bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim

*

Okumayı öğrendim

kendime yazıyı öğrettim sonra

ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana

*

Gitmeyi öğrendim

sonra dayanamayıp dönmeyi

daha da sonra kendime rağmen gitmeyi

*

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta

sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım

sonra da asıl yürüyüşün

kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım

*

Düşünmeyi öğrendim

sonra kalıplar içinde  düşünmeyi öğrendim

sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak

düşünmek olduğunu öğrendim

*

Namusun önemini öğrendim evde

sonra yoksundan namus beklemenin

namussuzluk olduğunu

gerçek namusun, günah elinin altındayken

günaha el sürmemek olduğunu öğrendim

*

Gerçeği öğrendim bir gün

ve gerçeğin acı olduğunu

sonra kararında acının, yemeğe olduğu kadar

hayata da lezzet kattığını öğrendim

*

Her canlının ölümü tadacağını

ama sadece bazılarının

hayatı tadacağını öğrendim

*

Ben dostlarımı

ne kalbimle ne de aklımla severim

olur ya kalp durur, akıl unutur

ben dostlarımı ruhumla severim

o ne durur ne de unutur.

*

**

- Herşey üstüne gelip, seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme, çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.

- Seni anlatan iki şey vardır; hiçbir şeye sahip değilken gösterdiğin sabır ve her şeye sahipken gösterdiğin tavır.

- İnsanların birbirlerini daha iyi anlamak için,  aynı dili konuşmaları değil, aynı duyguyu paylaşmaları önemlidir.

- Sen ne kadar konuşursan konuş, herkes anladığı kadarını alır.

- Kahırdan, lütuf doğdu.

- Yaralarımız, ışığın içeri girdiği yerdir.

- Bir insanın olmak isteyeceği en güzel yer, bir hayır duasının içinde olmaktır.

 - Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır.

- İyi bir dostu olanın, aynaya ihtiyacı yoktur.

 - Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci mercan da nedir ki; bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmedikten sonra.

 - Senin için başkasını terk eden, başkası için de seni terk eder.

 - Kimde bir güzellik varsa, bilsin ki ödünçtür.

 Aşka uçarsan kanadın yanar,

Lakin aşka uçmazsan kanat neye yarar?

- Tüm dinler aynı şarkıdır.

 - Üç sözden fazla değil, tüm ömrüm şu üç söz; hamdım, piştim, yandım.

 - Akıllı insan, düşündüğü herşeyi söylemez fakat söylediği herşeyi düşünür.

 - Soysuza ilim öğretmek, eşkiyanın eline kılıç vermektir.

***

- Canı arıyorsan, cansın

bir lokma ekmek arıyorsan, bir lokma ekmeksin

neyi arıyorsan, O’sun!

***

 YEDİ ÖĞÜT

 Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol

Şevkat ve merhamette güneş gibi ol

Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol

Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol

Hoşgörülükte deniz gibi ol

Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.

TÜRK KAMU HAYATINDA FELSEFE -1

Pazartesi, Eylül 7th, 2009

 

 Türk düşünce tarihinde felsefe, Türklerin tarihiyle başlamıştır diyebiliriz. Ancak ilk Türklerin felsefe yaptığını da söyleyemeyiz. Çağdaş felsefe anlayışı 20.yüzyılın ortalarından itibaren başlamıştır diyebiliriz.

 

  Türk düşüncesinde felsefe üç kısma ayrılır:

 

1-Çok tanrılı devir ve Şamanizm.

2-İslamlık döneminde, 7. Yüzyıldan itibaren felsefe ve Türklere gelişi (İ.Sina, Farabi, Bektaşilik, Mevlevilik…)

3-Batı etkisinde felsefe (I. ve II. Meşrutiyet, Tanzimat, Cumhuriyet…)

 

 Çok tanrılı devir ve Şamanizm:

 

 Yazılı pek bir şey kalmamış, gelenek görenekle günümüz mistik yaşamına girmiş ögeler var.

 Şamanizm, en yaygın felsefi inançtır. Esasen Moğol Türklerinin inancıdır. Şamanizme salt din olarak bakmak yanlıştır. Çünkü; o devir için bir yaşam tarzının düsturları ile ilgili fizik ötesinden çok fiziği içermektedir.

 Ancak fizik ötesi de var ve üç dönemden oluşuyor:

1-Gök, 2-Yeryüzü, 3-Yeraltı.

 

 İnsanın üç ayrı yaşamın geçtiği alanlardır. Hepsi de daha çok yeryüzü ile bağımlıdır.

 Gökyüzü farklı katmanlardan oluşur. Şamanlara göre göğün en yücesi, en üstünü; aydınlık, paklık alemidir. Bugünkü anlamında nura ulaşmaktır.

 Bir insan, belli sınavlar sonucu bu göğün en yüce katına ulaşabilir. İnsanın bu kata erişmesi, gökler aleminin en yetkin kişisi olması demektir. Bunun adı da ‘ülgen’dir.

 Ülgen, bir aile (Zeus gibi) ve iyi bir ruhtur. İnsanları iyiye, doğruya yönlendiren bir ruhtur.

 Gök ülgenin mekanı, yeryüzü ise insanoğlunun mekanıdır. Yeryüzü geçici bir mekandır. Kendini gösterme, sınama mekanıdır. Sınavda başarı gösterenler Ülgenin davetini kabul ederler. Başaramayanlar yeraltının ‘erlik’ mekanına giderler.

 Erlik, yeraltındadır ve kötülüklerin başıdır. O da bir aile şeklinde yaşar. Erlik katmanları da ateş katmanına kadar iner.

 Evren, ülgenle-erliğin çatışma alanıdır. Sanki iyi ve kötü ruhlar insanı kendisine çekmek için pek çok çeldirici kullanır.

 İyiye ya da kötüye gidişte mutlaka bir yol gösterici; ‘şaman’ gerekir. İnsanoğlunun Ülgenle ya da Erlikle ilişkisinde aracı şamandır ya da buna ‘Ham’ da denir.

 Şamanlık babadan oğula geçer. Belli dönemlerde kadınlara geçtiği de görülmüştür. Çünkü Ülgenin karısı, ‘Umay’ da çok aktif bir ruhtur.

 Şamanlık büyük oğula, küçük oğula geçer diye bir şey yok. Şaman olacak daha doğar doğmaz mucizeler gösterek kendini belli eder.

 Şamanizm, sinirsel dönemin bir karşılığıdır. Bu dönemde insan doğa ile bir yarışa giriyor. Toplumun ilk sinirsel döneminde doğanın bir düzene sokulacağına ait bir his var. İşte şamanın görevi; bu kolektif inancı yerinde kullanmasını bilmektir.

 Şaman, toplumun neleri kabul ettiğini, nelere inandığını iyi bir gözlemci olmasıyla bilir. Mucize göstermiyor ama çevresi onu mucize yaratıyor olarak görüyor. Yani şaman gücünü mistik olandan değil, kendi zekasından alıyor.

 Şamanlık; çıraklık, ustalık şeklinde gelişir. Şaman; şaman olacak olanı eğitir, ruhlarla ilişki kurmasını sağlar.

 Altay Türklerinde şamanlar; ‘ak hamlar’ ve ‘kara hamlar’ olmak üzere ikiye ayrılır. Böylece totemler, tabular başlar. Uçucu hayvanların hepsi kutsal sayılır. Örneğin Hitit kartalı, Selçuklu kartalı gibi. Uçucu kuş daha çok özgürlüğü ifade eder. Sürüngenlerse daha çok kara hamlardandır.

 İslam da ise akham; melek, karaham; şeytan olarak görülmeye başlandı.

 Şaman hiçbir zaman fikir yaratmaz. Bu nedenle ahkamlarla, karahamlar arasında bir yarışma yoktur.

 “Artık onu karaham yoldan çıkarmıştır”, denir.

 Şamanın bütün görevi; toplumsal düzeni sağlamak. İleriye götürmek pek sözkonusu değil.

    

    İslamı kabul eden Türkler, Hz.Muhammed’in fikirlerini ve Pisagor’un Harran okulunun, ‘Harranist’ ekolüne sahip olarak çıkarlar.

 Yeni bir tarz, yeni bir ekol; kılıç + kalem, ilim ve savaş. Muhammediyen akım da böyle.

 İslamlık, tanrının varlığı ve sıfatlarını yani metafiziği mantıkla açıklamaya çalışır. Buna ‘kelam’ ilmi deniyor. Biz ilk felsefeye kelamda rastlıyoruz.

 Dokuzuncu yüzyılda İslam dini kozmopolit bir hal alır. Hem Yunan hem Hint hem de İran karışımı bir din halini alır. İyi olanı alan dört ekol karışımı bir din ve duraklama başlar. Günah ve ayıp icatları engeller. Her şey öbür dünya içindir. Bu dünya cefa dünyasıdır.

 Bunun yanında rasyonel Aristotelesçi, ‘meşşaiyumcu ekol’ ortaya çıkar. Ancak burada akılcılık biraz farklı. Aklın kaynağı; kuran ve hadistir. Bunun üzerine Aristoteles’in akılcı felsefesi oturtulur. Maksat bilimsel bir din kurmak. En tipik temsilcisi; İbn-i Sina’dır.

 Diğer bir ekol; ‘Tabiatçılık-Razilik; bunlarda İslam dinini yorumlayan bir ekol. Razi; felsefe ile dinin birleşmesidir. Razilikte, aklın yerine doğa vardır. Din ise bu tabiat içinde psikososyal bir düzen yaratmak içindir (daha rasyonel bir yaklaşımdır).

 Din; insanın ruhsal, duyusal durumunu dengeleyen bir araçtır. Razilikte duyular ön plana geçiyor, akıl en son.

 Diğer bir ekol; Dehriyyun; bunlar ruhun ölümlü olduğunu ve bedenden ayrılamayacağını savunurlar. Beden öldüğünde ruh da ölür. Sonsuzluk ruhtan değil, doğadan kaynaklanır. Sonsuz olan doğanın kendisidir. Bir anlamda tanrı, doğadır.

 12. yüzyılda bireysel ekolleşmeler başlar; ‘Bektaşilik’, ‘Mevlevilik’ gibi. Din hem psikososyal hem de psikopolitik olur.

 

 Kırgız ve Altay Türklerindeki şamanizmi 6. yüzyılda kurulan Göktürkler, Altay Türklerinden aynen aldılar.

 8. Yüzyılda Uygur Türklerinde ‘manizm’in hakim olduğunu görüyoruz.

 10. Yüzyıl bir dönüm noktası. İlk kez Hazar Türkleri Yahudiliği kabul ederler.

 Şamanizm, tapınaklı bir din haline gelir. İslamdaki camilerin ortaya çıkması da buna bağlıdır.

 Moğol beylikleri, Budizm ve Hristiyanlıkla kaynaşır. Budizm ve hristiyanlık yayılmaya başlar. Ancak ata Moğollarda Budizm yine etkisini korur.

 Nuh peygamberle ilgili yapıtlar da bu yüzyıldan kalmadır.

 Şaman inancına göre insan iki ögeden oluşur; ‘can’ ve ‘ceset’.

 Can; insanlara özgüdür. Ceset; bütün canlılara aittir. Et, kemik ve kan cesedin parçalarıdır.

 Can, 17. ve 18. yüzyıl Avrupasında hem düşünce hem ruh birliği olarak akıl anlamında ve sadece insana aittir.

 Şamanizm de bir başka inanç da; canın bedenden ayrı varolabileceğidir.

  

    TÜRKLER VE MÜSLÜMANLIK:

 

 10. yüzyılın sonuna doğru bütün Selçuklular Müslüman olurlar. Harran okulu ve Hz.Muhammed’in fikirleri uygulama açısından bakıldığında bütün bilimlerin temelini oluşturur. Bu düşünce diğer dinleri de etkisi altına alır.

 İslam, tek tanrılı bir dindir. Aranılan hikmetli olmaktır. Hikmet; bilgelik, doğruluk ve bu bilgeliği rasyonel bir şekilde kullanabilme bilimidir. Doğruyu, gerçeği araştırma yetisidir. Hikmetli olma, tanrıya ulaşmak içindir. Çünkü tanrı, hikmetli olanı över.

 İslam dini, ibadet edin demeden önce düşünün der. Körü körüne inanmayı istemez. Büyük Müslümanlar, en büyük güç; akıldır derler. Akılla insanın doğruyu bulabileceğini söylerler.

 İslamda bilen, bilmeyenden üstündür. Üstünlük sadece bilgidedir. İslamda adaletsizliği yaratan sadece bilgidir.

 İnsanlara hoşgörülü olmanın amacı, öbür dünyaya hazırlık içindir. İyilik bu nedenle yapılmalıdır. Böylelikle her yardımımızda hikmetli olma ve tanrı huzuruna çıkabilme esası konulmuştur.

 İslam dini, kilisenin tutuculuğuna karşı akıl ve güce verdiği önemle hızla yayılır. İslamın ilk çeyreğinde en ünlü iki düşünür; İbn-i Sina ve Gazzali’dir.

 

 İBN-İ SİNA:

 

 Yegane yöntemi; akılcılık ve akla dayalı deney ve gözlemciliktir. İlk İslam rasyonalistidir. Yaptığı iş; akıl ile dini uzlaştırmaktır.

 Varlık Görüşü: (varlık haline geliş bakımından 3 durumda bulunurlar)

 1-Zorunlu varlık (Tanrı)

 2-Mümkün varolanlar (bütün varolanlar)

 3-İmkansız olanlar (bütün güçlerimiz)

 

 Olmuş varlıkların durumu ise iki türlü; vacip(tanrı) ve mümkün.

 Vacip; zorunlu olan olmaması mümkün olmayan, tek vacip tanrıdır. Vacip kuramı, tanrıyı akılla ispatlama çabasıdır. İbn-iSina bu kuramı, hareket ve nedensellik ilkesi ile delillendirmeye çalışır.

 “Vacip öyle bir varlıktır ki, varolmak için kendinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Oysa diğer tüm varolanlar varolmak için bir başkasına ihtiyaç duyarlar. Bugün varolanlar yarın da varolacak değildir, olmayan da olmayacak değildir.  Kafamızda her şeyin yok olabileceğini düşünebiliriz ancak tanrıyı düşünemeyiz”.

     Vacibin (tanrı) İspatı:

 1-“Vacibi kavram olarak düşünmemiz onun varlığının en önemli kanıtıdır. Zira onun yok olduğunu düşünmek saçmadır”.

 Bu tanrı ispatını beş yüzyıl sonra aynen Descartes’ta da görüyoruz.

2-Vacibin tartışılmadan, varlık kanıtının bir diğeri de, nedenselliktir.

 “Her varolanın bir nedeni vardır. Nedenler silsilesi boyunca geriye doğru gittiğimizde sonunda nedensi varolan vacibe ulaşılır.

3-Bir başka delil de hareketliliktir.

 “Her hareketin bir hareket ettiricisi vardır. İlk hareket ettiricide durmak kaçınılmazdır o da tanrıdır.

 İbn-i Sina’nın diğer bir ilginç savı da:

 Tanrı yarattıklarının ayrıntılarını bilemez”. Ayrıntı tanrı işi değil, bilimin işidir. Bu ayrıntıların değişmesi, bilimin alanı ve niteliğini de değiştireceğinden sabit ve değişmez bir bilimden sözetmek imkansızdır. Tek değişmez olan vacibtir. Bu düşünce, deneysel bilim metodu ile gerçekleşir.

 

 İbn-i Sina aklı da ikiye ayırır:

1-Kuramsal akıl,

2-Pratik akıl.

 

 Kuramsal akıl; insanın organlarının sahibinin kendisinin olduğunu bilmesidir. Ve bu da özgürlüktür. Kendi organlarıma sahipsem, onlarla iradem dahilinde hareket edebilirim demektir. Bu ruhun kendisini bilmesidir. İbn-i Sina buna ‘bilincin ruhu’ der.

 Bedeni, ruh meydana getirir. Ruh bedende bulundukça onu dış etkilerden korur.

 Ruh, bireysel olarak insanda bulunur. Ancak insan toplumun üyesidir. Bu nedenle insanlar toplumsal hayatın devamı için yardımlaşmaya mecburdurlar. Ruh bedeni, bedense toplumu oluşturuyor. Ve toplumda yardımlaşmayı oluşturuyor. Toplumsal yaşamın devamı için bilgi gerekiyor.

 Bilgi, ruhun yaptığı kavramların bir ürünüdür. Ruh, kavramlar üreterek bilinenlerle, bilinmeyenlerin bilinmesini sağlar. İbn-i Sina, bir nevi önseziyi kasteder. Ruhun bilinç yanı olmazsa, insanın duyuları bir anlam ifade etmez. Bedenin yaşlanmasıyla, ruh yaşlanmaz. Kırkından sonra organlar zayıflasa da ruh, olgunluk çağına girer. Akıl yoluyla kavramaya daha çok hizmette bulunur.

 

 Ruhun yararları:

 

 1-Ruh aracılığı ile kavramlar kurulur, bilgi edinilir.

 2-Ruh aracılığı ile bilinenden bilinmeyen çıkarılır.

 3-Ruh aracılığı ile olaylar arasında bağıntı kurulur. Deneye dayalı bilgi edinilir.

 4-Ruh aracılığı ile inanca ulaşılır.

 

 İbn-i Sina’ya göre üç türlü ruh var; nebati, hayvani ve insani ruhtur.

 Bunları üçü de insanda mevcut ve insani ruh diğerlerinden üstündür. Çünkü insani ruh, düşünceyle iş görür. Nebati ve hayvani ruhda düşünme yoktur.

 İnsani ruhun iki yönü var; biri bedene diğeri üstün olana yöneliktir.

Bedene yönelik ruh; eyleme, yapmaya ilişkindir.

Üstün olana yönelik ruh ise; inanca, etik değerlere, değerlendirmeye ilişkindir.

Bu iki yönlü ruhun iki yönü var; yapıcı ve bilici.

 

 İbn-i Sina’nın ahlak felsefesine göre, insan tüm davranışlarından sorumludur. Çünkü davranış bir ayrıntıdır. Akla uyan kişi doğru yolu bulur. Doğru davranış, sonu mutlulukla biten davranıştır. Mutluluk ise, paylaşılan şeylerin tümüdür. Onun için toplum içinde yer alır.

 Sonuç olarak İbn-i Sina, akılcı bir düşünürdür. Akıl aracılığı ile dinle felsefeyi birleştirmeye çalışır. Ruhun, manevi bir cevher olduğunu kabul eder. Ahlak ve eğitim felsefesi üzerinde durur. Akılcı ve deneyci ise de inanç sorununa önem vermiştir.

 

 GAZZALİ:

 

 İslam felsefesine getirdiği en büyük yenilik; kuşku yöntemi ile inanca gitmesidir.

 Gerçeğin ölçüsü nedir? Diye soran Gazali, bu soruya şöyle cevap verir:

 “Gerçek, duyularla elde edilemez. Duyular aldatıcıdır. Duyularımıza, algılarımıza güvenemeyiz” der.

 İkincisi, zorunlu bilgi, akli bilgidir; “bir nesne aynı zamanda hem var hem de yok olamaz”.

 “Her varolanın bir nedeni var. Evren de bir varolandır. O halde onun da bir nedeni vardır. O da yüce tanrıdır”.

 

 Gazzali’ye göre iki türlü bilgi vardır:

 1-Duyularla elde edilen aldatıcı bilgiler

 2Akılla elde edilen; zorunlu, kesin bilgiler.

 Ona göre karineler/deliller, ispatlar sezgilerle elde edilir. Bu sezgi bizi tanrıya götürür.

 

 Gazzali’ye göre üç tür inanç vardır:

 1-Taklitçilerin imanı.

 2-Okumuşların imanı

 3-Bilgelerin, tasavvufçuların imanı (en üst ian).

 

 Gazzali’nin kuşkudan imana ulaşması 10. ve 11. yüzyıllar için oldukça ileri bir yöntemdir. Akli bilginin varlığından tanrının varlığını çıkarmıştır. Bu şüphelerden içi rahat ettiği zaman, tasavvufa dönmüş, akıl ile din birliğini tamamlamıştır.

 

  İslam kültüründe felsefi anlamda okul olarak nitelendirilen iki ekol var; Mevlevilik ve Bektaşilik.

 Her ikisi de 13. yüzyılda ortaya çıkıp, asıl felsefi kurucularından sonra örgütleşmeler, ekolleşmeler başlamıştır.

 

 MEVLANA (1207-1273) – MEVLEVİLİK:

 

 Bize göre Mevlevilik, felsefi bir okul değil, dini-tasavvufi bir tarikattır.

 Mevlana’ın Bektaşi’den önemli bir farkı altı eserini de Farsça yazmış olmasıdır.

 Divanı, tasavvufi-dini şiirlerden oluşur. Altı ciltlik ‘Mesnevi’si ise hikayelerden ibarettir.

 Eserlerinin hepsinin ortak temaları; sevgi, tanrı aşkı, birlik ve beraberliktir.

 Onun siyasi düşüncelerini Antik-Yunan düşünceleri oluşturur.

 Onun tipik özelliği, doğu ile batıyı birleştirici yaklaşımıdır. Akılcı olmakla birlikte akılcılara çatar. Ona göre akıl gerekli ama yeterli değildir. Akıl; iman ve tanrı aşkı tecil ettirirse yeterlidir.

 Mevlana’ya göre varlıkta birlik esastır. Birlik burada teknik anlamdadır. Bir anlamda tanrının insanla birleşmesidir (vahdet-i vücut teorisi).

 Tek gerçek tanrıdır. Ruh, tanrının bir uzantısıdır. Beden öldüğü zaman ruh, gerçek sahibine ulaşır. Kul, tanrıdan gelmiştir tekrar ona dönecektir.

 Ruh, tanrı aşkıyla eridikçe, tanrıya daha fazla yaklaşır. Ona göre muteber olan bu dünya değil, öbür dünyadır.

 İnsanın tanrıya ulaşması; tanrı, birlik ve evren üçlüsünün bir araya gelmesidir ki, bu da gönül temizliği ile olur.

 Mevlana’nın insan felsefesine ait düşüncelerini onun divanında, mesnevisinde ve ‘meclis-i saba’hında buluyoruz.

 Ona göre insan iki temel benlik taşır; ‘özel ben’ ve ‘aşk ben’i.

 Aşk beni özel beni yaratır. Aşk beni kendini tanrıya adamaktır. Üst bendir.

 Dünyevi ilişkileri kuran özel bendir. Aşk beninin ortak olmasına karşılık, özel ben bireyseldir.

 Ancak insan aşk beni sayesinde gerçeği görür. Gerçeği görmek demek bir anlamda ‘kültür yumağı’ oluşturmaktır. Bilinçli, kültürlü insan tanrıya ulaşan insandır.

 

 Akıl ve bilgi kuramı:

 Akılcı filozoflara çatmakla birlikte aklı esas alır. Ona göre akıl, inançla birleşirse oruçtan ve namazdan bile üstündür.

 “Akıl, hakkın yeryüzündeki pusulasıdır”. Adalet, terazisidir. Bu nedenle akıl, doğruyu yaymada tek vasıtadır. Akıl hem aydınlatır hem de iş yapma potansiyelini artırır.

 Mevlana aklı ikiye ayırır; cüzi akıl ve külli akıl.

 Dünya işleri için cüzi akıl, ahret için de külli akıl gereklidir. Külli akıl, tanrının bir kudretidir. Külli akla tanrıyı sevmekle erişilir.

 Mevlana akılcı filozoflara cüzi akılcılar der. Eğer akıl ancak küllilik derecesine ulaşırsa yeterlidir.

 Mevlana’da son derece çağdaş bir özgürlük anlayışı vardır. Her şey tanrının isteği ve dileği ile olur. İnsanı özgür yapan tanrıdır. Öyleyse insan, tanrıyla bağ da dahil her şeyde özgürdür. Özgürlüğün tek ket vurucusu insandır. İnsanın özgürlüğünü iyi ya da kötü yönde kullanması tamamen kendi elindedir. Bu nedenle insan bütün davranışlarından sorumludur.

 Ölüm Mevlana’da asıl yerini bulmaktır. Bedenin mezardan çıkması ve kendi dünyasına ulaşması demektir. Çünkü beden için mezar, dünyadır. Dünya ruh için bir hapisanedir. Ölüm, eğer layıksa tanrı katına kadar çıkmaktır.

 Külli akıl yoluyla insan, tanrının bir temsilcisidir.

 Ahlak felsefesi ise niyete bağlıdır. İyi niyet aklı yönlendirir ve bu sayede akıllı olunur. Eğer cüzi akıl, külli aklı yönlendirirse tanrıya ulaşamazsın.

 Ahlaksızlık, mal düşkünlüğü, öfke, şehvet…insanın doğruyu görmesini engelleyen şeylerdir. Bunlar nefsi köle kılar. Bunlar şeytani şeyler olup, insanı rahmani olandan uzaklaştırırlar.

 Özetle Mevlana, tasavvufi yolla insanı ortaya koymuş, dine özgürlük getirmiştir. Daha liberal bir din anlayışı, onun getirdiği en büyük yeniliktir.

 

 HACI BEKTAŞİ VELİ (1210-1273) – BEKTAŞİLİK:

 

 Doğu kültürüne bağlı bir tarikattır. Mevlana’ya oranla en önemli özelliği halka daha yakın olmasıdır. Bektaşi bütün eserlerini Türkçe vermiştir.

 Başlıca eserleri; Makalat, Vilayetname, Şakiye.

 Kendinden iki yüzyıl sonra 15. yüzyılda Balım Sultan zamanında ekolleşerek günümüze kadar gelmiştir.

 Bektaşinin en büyük mücadelesi; Kapadokya kilisesinin hristiyanlığına karşı Müslümanlığı savunmasıdır. Dağılmakta olan Türklüğü birleştirmiştir.

 Bektaşi’ye göre Türklük, müslümanlıktan daha önemlidir. 1248’te Moğolların Anadoluyu fethetmesi üzerine “eline, diline, beline sahip çık” demiştir. Bununla kastettiği, eline; yurduna, beline; soyuna sopuna, diline; Türkçene sahip çık demektir. 

 Bektaşilik, islama özgürlük anlayışında yenilik getirmek için ortaya çıkmıştır. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” felsefesi vardır. Ona göre insanın tanrıyı bulması, önce kendisini bulması, bilmesi ile olur.

 Bektaşiliğe göre din; ekonomik, sosyal ve siyasi bağımsızlığımız için bir amaç değil, bir araçtır.

 Bektaşilikte akıl-öz birdir. Ezeli ve ebedi olan tanrıdır. Akıl ve özün bir olması İslam için büyük bir tepkidir.

 İnsan, öznesi nesnesinden önce olan varlıktır. Maddi ve manevi olan iç içedir ancak manevi olan maddi olana üstündür.

 İlk aracı, akıl yaratır ama ondan sonra araç, aklın gelişmesine yardımcı olur.