‘LİBERALİZM’ olarak etiketlenmiş yazılar

DENEMELER -1 (AHMET AĞI)

Perşembe, 25 Mart 2010

 

   DENEMELER – AHMET AĞI

   “Her din, bir tanrı nalayışı her tanrı anlayışı da bir varlık anlayışıdır”.

                                                     İ. KUÇURADİ

 - Kuantum fiziğine göre, “evren; bir enerji okyanusudur“. Buna göre; bu okyanusta  her şey birbiriyle etkileşim halindedir. Herşey hem tek başına hem de herşeyle birlikte var. Yani tek bir vücutmuş gibi. Etkileşimin yoğunluğu ise uzaklık ve yakınlığa göredir. Bilinç maddeye, madde de bilince etki ediyor. Madde dediğimizse, Einstein’ın ifadesiyle ‘yoğunlaşmış enerji‘den başka birşey değildir. Bu enerji okyanusunda her şey hem ezeli hem de ebedidir. Sürekli sonsuz çeşitlilikte, sonsuz biçimlere dönüşmekte, sonsuz ölümü sonsuz dirilişler kovalamakta. Enerji ne artıyor ne de eksiliyor, sürekli değişim ve dönüşüm halinde. Ölüm dediğimizse, bir varolandan diğerine geçiştir.

 En küçük birimler biraraya gelerek bir sistemi, sistemler de biraraya gelerek daha büyük yapıları oluşturmaktadır. Herşey hem kendi içinde bir sistem hem de daha büyük bir sistemin parçası olarak var. Sistem demekse, büyüklüğüyle orantılı bir aklın ortaya koyduğu organizasyondur. Sistem olmasaydı, büyük bir kaos olurdu. Herşey hem tek başına var hem de herşeyle içiçe, bir bütünün parçası olarak var.

 Bir damla, okyanus değildir ama okyanus damlalardan oluşur. Bir atom, dünya değildir ama dünyayı atomlar oluşturur. Aynı şekilde bir hücre de insan değildir ama hücreler biraraya gelip organları, organlar da bir insanı oluşturmaktadır. Hepimiz kocaman bir tohum olan dünyanın bir parçasıyız. Sihirbazın şapkası gibi şapkanın içine giren herşey başka birşey olarak çıkıyor. Her ölüm, dünyanın rahmine düşen bir tohum olarak yeniden hayat bulmaktadır.

 Dünya samanyolunun, samanyolu ise kainatın bir parçası, ya ötesi? Hücreler, düşünen bir birlik olarak bizi oluştururken, bizler hangi birliğin hücrelerini oluşturuyoruz? Tüm insanlık, dünyanın düşünen yanını oluşturuyor olabilir miyiz?  

 Bütün insanlık tarihi, nasıl bir bütünün parçası olduğumuzu anlama çabasıdır. Şu kadarını söyleyebiliriz ki; sonsuzca bir varoluş ve aklın, küçük bir parçası olarak varız.

 İnsan, tanrının taklitçisidir”. Onun gibi davranmayanlar onu anlamamış olanlardır.

  Önemli olan tanrıya inanmak değil, onun gibi davranmaktır. Ona benzeyen, onun gibi davranan insan, ‘birey‘ olmuş demektir. 

 - Birey olmadan, tanrı anlaşılmaz. Birey olmadan sorumluluk da olmaz. Cemaatler, sorumluluk almamak için tanrıyı değil, onu anladığını söyleyen kişiye bağlanıp tümüyle biat ederler.

 - Tanrıya daha yakın olacağınıza inanıyorsanız; onun hoşuna gideceği için değil, doğru olduğu için yapın. Ve onu daha iyi anlamak için de kendinizi onun yerine koymalısınız. 

 -Eğer tanrı, insanı ‘kendi suretinde’  yaratmışsa (kendi ruhundan üflemişse), insanın  ona inanmasından çok, onun gibi özgürce davranmasının zorunluluğundan bahsedilebilir.

   İşin hülasası; insanın tanrıya inanması değil, ‘tanrılaşması’ önemlidir. Peki “tanrı varmı dır?” diye sorarsak; gerçek, bizim tanrı kavramımızdan çok daha fazlasıdır. Herşey hem tek başına hem de herşeyle birlikte, içiçe ve zıtlarıyla beraber var. Dışardan içe etki eden, içerden de dışa yayılan, sonsuz çeşitlilikte sonsuz biçimlere dönüşen, sürekli bir devinim. İnsan dünyada, dünya galakside, galaksiler evrende…nasıl başlıyor ve nerede bitiyor, belki başlangıç ve son da yok! Bütün bu olup bitenin ‘işletim sistemi’ninse ‘kuantum’ olduğu görünüyor. 

 Her şeyin bir nedeni vardır“, ifadesi aslında varolanı açıklamaya yönelik temel bir paradoksdur.

 Şöyle ki; bir ilk nedende durmazsak, her şeyin bir nedeni olmaz. Durduğumuz da ise nedensiz olan bir şeyi kabul etmiş oluruz.

 Tam da bu noktada tanrıya yer açılmakta, ilk nedenden soyut bir varlığa geçiş yapıp, sonsuz; ‘öncesiz’ ve ‘sonrasız’ gibi hafsalamızın almayacağı metafizik kavramları kabul etmiş oluyoruz.

 Kozalite (neden–sonuç) ilişkisi, bilimselliğin aksine bizi dogmatik bir ilişkiye götürmekte.

 Thomas Kuhn’un ifadesiyle; “bilimin temelinde us dışı bir şey var”.

 Bu mantıkla, bu bilim anlayışıyla; varolmanın ne demek olduğunu anlamamız olası görünmüyor.

 Umuyorum ki, Cern’deki muhteşem deneyden elde edilecek bulgular, bizi bu konuda bir paradigma değişikliğine götürecektir.

  - Metafizik olanı açıklama gayreti, sonuçta hep metafizik önermelere dayanmaktadır.

  Bir takım kabullere dayalı ispat çabalarıyla, birşey ne varolur ne de yok olur.

 - İlk olanı ezeli kabul ettiğinizde, sonrakilerin hepsini de ezeli ve de ebedi kabul etmiş olursunuz.

 - Epistemolojik olarak varlık alanını; ‘bilgi’ ve ‘inanç‘ alanı diye ikiye ayırmak da bizi, ‘ontolojik dualizm’e götürür.

 - Tanrı tanımı gereği, zaman ve mekanla sınırlanmamak adına hiçbir soyutlama kabul etmez.(Oysa her şeyden soyutlayarak kabul ederiz onu) Bu da bizi, her şeyin tanrısal olduğu sonucuna götürür. Ancak bu sonuç; ‘tanrı, mutlak iyiliktir’  ifadesiyle çelişir.

 Panteist, vahdet-i vücutcu tanrı anlayışları, ontolojik olarak ne kadar tutarlı görünse de; bu anlayış bizi, kötülükleri de içinde barındıran, Max Scheler’deki gibi “kötülükleri altederek gelişen, oluşum halinde bir tanrı” anlayışına götürmektedir. “Başlangıçta mükemmel olmayan giderek mükemmelleşen bir tanrı”(!)

  Dualite ontolojik değilse, hepimiz tanrı, hepimiz kul ve hepimiz de günahkarız demektir. Öyleyse  yargılayan ve yargılanacak olan kim?

 Farklı ontolojik alanlar var dersek, bu kez de tanrıyı sınırlamış oluruz.

 Görüldüğü gibi bu mantıksal yaklaşımlar ne bilimi ne de tanrıyı kurtarmakta. Kesin olan şu ki; yeni bir paradigmaya ihtiyacımızın olduğudur.

 ’Ontolojik dualizm’ (iki ayrı varlık alanı), tek bir sonsuz olduğu fikrini yadsır. Oysa Zenon‘un da dediği gibi “iki sonsuz olmaz, bir yerde gelip kesişeceklerdir“.

 - Tanrı düşüncesi, ‘sonsuz’ kavramı açısından da paradokstur. Şöyle ki; tanrı sonsuzsa ‘kendilik bilinci’ olmaz, sonluysa da ‘kuşatılmış’ demektir.

 - Dualite ontolojik değilse, tek bir sonsuz varsa ve hem doğadan hem de tanrıdan bahsediyorsak, her ikisinin de aynı olduğunu kabul etmemiz gerekir.

 Nihayetinde bu yaklaşımların hepsi, spekülatif düşünceden ibarettir.

 -Tanrı; doğanın nedeni ise doğa da tanrının nedeni olmalıdır. Eğer bir birlikten sözediyorsak.

 “Doğanın nedeni; tanrıdır, tanrı ise kendi kendisinin nedenidir”, dediğimizde tanrıyı açıklayamadığımıza göre aslında hiçbir şey açıklamış olmuyoruz.

 Doğayı tanrıyla açıklarken, tanrıyı açıklamak istemeyişimiz niye? Bu duruş, bilme arzumuza gem vurabilir mi? Bana kalırsa gem vurmak bir yana araştırma isteğini daha fazla motive etmektedir.

“Tanrı, hem doğadır hem de daha fazlasıdır” demek, belki ‘vahdet-i vücutçu’, ‘panteist’ felsefeleri açıklar ama doğa ile özdeşliği, özgürlük ve etik açısından çelişki yaratır.

 - Sonsuzlukta her varoluş, yeni bir başlangıçtır ve onunla kıyaslandığında hiçbir şey büyük değildir. 

- “Herşey zıddıyla var“. Hayat ve ölüm, varolmak ve olmamak…hepsi aynı oluşun iki yönüdür. Tarih, formun / biçimin tarihidir; sonsuz çeşitlilikte sonsuz biçimlere dönüşen ‘özdek‘in ‘formel tarih‘idir. Varoluşun negatif hali, yeni bir forma geçiş durumudur.

 Şimdi olan ezelden ebede bir döngü içinde, bir varoluştan diğerine durmaksızın dönüşmekte. 

 Her varoluş biçiminin bir başlangıcı ve sonu varken, varolma enerjisi sayısız varoluş biçimlerine dönüşmektedir.

 Buna göre, “varolmak, sonsuzluktur“.

 Sonsuzluk; başlangıcı ve sonu olmayan!

 Peki, başı sonu olmayan, oluşu nasıl başlatıyor?

 Varolmanın, tek bir boyutuna yönelik bir mantıkla bunu anlamak, olası görünmüyor.

 Öyle görünüyor ki varolmak; ne ilk nedenlerini bilebileceğimiz ne de son prensiplerini kestirebileceğimiz bir süreç. Bu nedenle, varlık hakkında ‘kesin yargılar’ yerine ‘olanaklı bilgiler’den yana tavır almak daha mantıklıdır.

 - Odağında insan olan, insanın dilinden ve elinden çıkan her şey, kültürün bir parçasıdır.

 Din, bilim, felsefe, sanat… gerçeği farklı yöntemlerle birer kavrama çabasıdır. Bu bilme etkinliklerince elde edilen sonuçların, tüm gerçekliğin kendisi veya tam bir ifadesi olduğunu söylemekse, boş bir iddaadan öte bir anlam taşımamaktadır. Her bilme etkinliği, kuramının yanlışlanması halinde daha kuşatıcı yeni bir kuramla kendisini geliştirmektedir.

 Kültürel gerçeklik, insani gerçekliğin bir ürünüyken, insani olanın da daha büyük bir gerçekliğin sonucu ve bir parçası olduğu ortadadır.

 Kültürel olan, ussal olandır. Bu sonuç aynı zamanda, insansal olanı başlatan nedenin de ussal nitelikler ve daha fazlasına sahip olduğunun bir göstergesidir.

 Kültürel gerçeklik; çevrelenmiş olduğu dış gerçekliğin kendisi değil. Onu anlamaya, kavramaya yönelik insansal başarılardır. Ve onu anlamaya yönelik, atmış olduğu adımların tutarlılığı oranında da yeryüzündeki medeniyetini daha fazla hakim kılmaktadır. 

- Evrensel yasa, ifadesini evrensel düşüncede bulur.

- Düşünmenin yasaları, doğanın yasalarıyla çelişen değil onunla örtüşen yasalardır.

 - Her türlü yabancılaşmadan kurtulup kendinize döndüğünüzde, varlığın sizinle konuştuğunu duyarsınız.

 - Her türlü öze dönüş meditasyonu, bir ibadettir.

 - Baskıcı bir din anlayışı; insanın tanrıya karşı kendisine yabancılaşmasıdır.

 - Bir inancın tutucusu ile bir fikrin tutucusu arasında hiçbir fark yoktur. Her ikisi de dogmatik ve fanatiktir.

 - Varlık anlayışınız nasılsa, mantığınızda ona göre kurulur.

 - Gerçekte olan ‘çelişmezlik mantığı’ değil, ‘çelişki mantığı’dır. Herşey zıddıyla beraber var.

 - İnsani aklı, tüm alemde evrimin son aşaması ve tek akıl olarak görmek de olsa olsa akılsızlığın bir ifadesidir. Evrende bir akıl varsa ki var, bu başka türden akılların da olduğunu ve olabileceğini gösterir. Evrensel mekanizm, yasalı oluş aklın bir göstergesidir.

 - Sonuç öncüllerden çıkar. İlk söylediklerinizle, son söyledikleriniz tutarlı değilse, uyduruyorsunuz demektir.

 - Her varlık felsefesi, bir metafiziktir.

 - İnsanlar sadece bildiklerinden değil, anlayabileceklerinden de sorumludur.

 - Bir insanda felsefe, varoluşunun anlamını aramakla başlar.

 

SOSYOLOJİ TARİHİ-6

Salı, 20 Ekim 2009

 

  FERDİNAND TÖNNİES ( 1855 – 1936 ):

 

 Çokça papaz yetiştirmiş bir Alman ailenin çocuğudur. En önemli eseri; ‘Cemaat ve Cemiyet’tir.

 Tönnies, bu eserinde sosyolojinin bir taslağını çizerek, toplumsal ilişkilerin başlıca biçimlerinin olgulara dayanan bir çözümlemesini de yaparak sosyolojinin genel karekteristiğini belirlemiştir. Ona göre toplumun veya toplumsal kişilerin iki temel biçimi vardır; cemaat ve cemiyet.

 Cemaat; kendisine özgü iradesi olan, dayanışması da baba akrabalığı gibi doğal kuvvetlerle sağlanan, bireylerin topluluğudur. Bir yerde cemaatler, doğanın bir ürünüdür. Bu toplulukların meydana gelmesinde, kişisel iradelerin hiçbir etkisi yoktur.

 Bireyler, doğal dayanışmanın karşılıklı uyum içinde etkileri bulunan bir toplumsal yapının üyelerinden başka bir şey değildirler. Bireylerin istemlerinde aynılık vardır. Çünkü bireysel irade, toplumsal irade tarafından silinmiştir. Bu türlü topluluklarda mülkiyet; mal birliğine, hukuk da aile hukukuna dayanır.

 

 Cemiyet ise belirli bir amaç ya da amaçları gerçekleştirmek için bireysel irade ile karşılıklı etkide bulunan bireylerin meydana getirdiği topluluğa denir. Tönnies, bu tip toplulukları doğanın bir ürünü olarak değil, daha çok yapma bir mekanizma olarak tanımlamaktadır.

 Tönnies’e göre cemaat; örf ve adetlerin, akrabalığın, resmi olmayan samimi ilişkilerin hakim olduğu, ilkel, kırsal, tarıma dayalı karmaşıklaşmamış toplu veya sosyal grupları yansıtan bir terim anlamına gelmektedir.

 Özetle cemaatte birincil sosyal ililşkiler denilen, samimi, yüzyüze, duygusal yönü kuvvetli, kişisel ve resmi olmayan ilişkilerdir.

 Cemiyet ise ikincil sosyal ilişkilerin hakim olduğu yani resmi, sözleşmeli ve uzmanlaşmış sosyal ilişkilerin hakim olduğu topluluk veya gruptur. Bu toplum türü kent özellikle metropoliten bölgeleri yansıtan bir terim olarak kullanılmıştır.

 Cemiyet, rekabetin, kişisel faydacılığın, bireyciliğin arttığı, aile bağlarının zayıfladığı, teknoloji ve uzmanlaşmanın yaygınlaştığı bir topluluk olarak belirmektedir.

 

 Cemaat tipi toplumlardaki sosyal ilişkiler:

 

 1-Genellikle yüzyüze temas ve ilişkiler hakimdir.

 2-Bireyler arasında samimi, duygusal yönü kuvvetli bir işbirliği vardır.

 3-Bireyler kişilikleriyle bir bütün olarak kabul edilirler ve genellikle bir bireyin yeri başkasına devredilemez.

 4-Üyelerin birbirleriyle olan ilişkileri sosyal hayatın birçok yönünü içermektedir.

 5-‘Ben’ değil ‘biz’ duygusu hakimdir.

 6-Birey kendini grubuyla özdeşleşmiş olarak görür. Grubun temel amacı, bireyin temel amacıdır.

 7-Bireyler arasında yıkıcı rekabete, ihtirasa yer verilmez. Rekabet ve ihtiras, sosyal bir nitelik kazanmış grubun yararına yöneltilmiştir.

 

Cemaat ve cemiyet tipi toplumların karşılaştırması:

 

 1-Cemaatte ortak irade, cemiyette ise bireysel irade vardır.

 2-Cemaatte üyelerin bağımsız kişiliği yoktur, cemiyette ise vardır.

 3-Cemaatte grubun menfaati önde gelir, cemiyette ise bireylerinki önde gelir.

 4-Cemaatte karizmatik inanç önemli, cemiyette ise doktrin önemlidir.

 5-Cemaatte din, cemiyette ise toplumsal kanaatler önde gelir.

 6-Cemaatte töreler, adetler yaygın cemiyette ise geçici zevkler, modalar vs.

 7-Cemaatte doğal dayanışma, cemiyette ise sözleşmeli, ticaret ve değişim vardır.

 8-Cemaatte doğal dayanışma, cemiyette ise bireysel mülkiyet yaygındır.

 

 Son olarak tarih bakımından cemaatler, cemiyetlerden daha önce meydana gelmişlerdir. İlkel toplumlar, kabileler bu tip toplumların somut birer örnekleridir.

 Zamanla cemaatler çözülmeye başlayınca cemiyetler doğmaya başlamıştır. Ve cemiyetler, cemaatlerin zararına olarak gelişmiştir. Kısacası insan gitgide cemaatlerden sıyrılmıştır. İnsan giderek bir zümrenin üyesi olmaktan çıkmış çeşitli zümrelerin üyesi olmuştur. Bu sosyal evrimin yeniden tersine dönmesi mümkün değildir.

 

   GEORG SİMMEL ( 1858 – 1918 ) :

 

 Berlin’de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasının erken ölümü üzerine, Katolik olan bakıcısı tarafından bir Katolik gibi yetiştirildi. I. Dünya Savaşının en önemli sosyologlarındandır. Tönnies’le birlikteler ve ondan etkilenmiştir.

 Simmel’in sorduğu en önemli soru; “sosyoloji, nasıl hareket etmeli?”

 Ona göre, sosyolojinin bir bilim olabilmesi için, diğer sosyal bilimlerin uğraşmadıkları bir alanı, kendine konu edinmesi gerekir. Yani kendine özgü, bir bakış tarzına sahip olması gerekmektedir. Böyle özel bir alan bulunmadığında, sosyolojinin bağımsız bir bilim olması mümkün değildir.

 O halde, sosyolojinin alanı ya da bakış açısı ne olmalıdır? İçerik bakımından sosyal olaylar, ekonomi, din, hukuk, ahlak, tarih gibi alanlar, bu alanları karşılayan çeşitli bilimler tarafından incelenmektedir. Bu yüzden, toplumsal hayatın içeriğinde, sosyolojinin konusu olacak herhangi özel bir alan yoktur.

 Diğer bilimlerin konusu olmayan, bir tek alan ve ve görüş tarzı varsa, o da toplumsallaşma biçimleri ve ve insan ilişkileri alanıdır.

 İşte sosyolojinin, bağımsız bir bilim olmasını ancak bu alan sağlayacaktır. İnsan ilişkilerinde, biçim ve içerik, birbirinden büsbütün ayrı şeylerdir. Bunun için bunlardan her biri, birçok inceleme konusu olabilir.

 Egemenlik, uyrukluk, çekişme, rekabet, işbölümü, partiler gibi insanların karşılıklı ilişki biçimlerinden her biri, kendi zümresinde örneğin bir eşkıya çetesinde, bir aile kurumunda, bir okulda bulunabilir.

 Sosyolojinin ödevi; çeşitli zümrelerde görülen toplumsal ilişkilerin tasvirini, sınıflamasını, çözümleme ve açıklamasını yapmaktır. Yani toplumsal farklılaşmanın, toplumsal zümrenin sürekliliği, tamlığı, mertebeler zinciri, kumanda, sıklık, seyreklik gibi toplumsal biçimlerin çözümlemesini, sınıflamasını yapmaktır.

 

  G. GURVİTCH ( 1894 – 1965 ) :

 

 Gurvitch’e göre, günümüz sosyolojisi toplumsal gerçekliği derinlemesine ele alan ve insanı ön planda tutan bir bilim olma yolundadır.

 19. yüzyıl sosyolojisini tek boyutlu diye nitelendirirsek, 20. yüzyılın sosyolojisini de çok boyutlu olarak nitelendirmek gerekir.

 Gurvitch’e göre toplumsal gerçeklik birçok alt ve üst yapılardan, derinliğine birçok katlardan meydana gelmiştir. Bu alt ve üst yapılarda meydana gelen çeşitli katlar birbirine girmiştir. Bu katlar sürekli birbirini karşılıklı etkilemektedirler. Bu katlar arasındaki ilişki diyalektiktir.

 Bu katların hepsi tamamen pragmatik, pratik bir temele dayanır. Gurvitch, toplumsal gerçekliği 10 kata ayırmıştır. Ona göre toplumsal gerçekliğin objektif gözlemle en çok elverişli oluşundan başlayarak en az elverişliye doğru derece derece araştırmak isteyen bir sosyolog şu sırayı izlemelidir:

 1-Bir ekolojik ve morfolojik düzey, yerel çalışmalara ağırlık verir.

 2-Toplumsal örgütler.

 3-Toplumsal örnekler.

 4-Örgütlenmiş üst yapıların üstünde kalan az çok düzenli kolektif gidişler.

 5-Toplumsal rollerin örgüsü.

 6-Kollektif duruş ve vaziyet alıcılar.

 7-Toplumsal semboller.

 8-Yaratıcı kolektif gidişler.

 9-Kollektif fikir ve değerler.

10-Zihinsel haller ve kolektif psişik eylemler.

 

 Gurvitch, 35 yıldan fazla bir süre geliştirdiği bu görüşleri hukuk sosyolojisine uygulamıştır. Ona göre, toplumsal gerçekliğin her bir tipi farklı toplumsal gerçeklikler yaratmaktadır.

 

Toplumsal tipler    à Doğurdukları hukuk tipleri

1-Sosyal bağdaşmalar  : Hukuk türleri

2-Kısmi zümreler         : Hukuk kadroları

3-Topyekün toplumlar : Hukuk sistemleri

 

 Gurvitch’e göre mikrososyolojinin görevi; toplumsal gerçekliği araştırırken, bu gerçeklikle hukuk türleri arasında bir ilişki kurmak ve bu fonksiyonel ilişkiyi incelemektir.

 Ona göre, toplumsal gerçekliğin araştırılması sırasında, hukukla ilişki kurulması belki tuhaf gelebilir. Ancak, hukuk daima birlik ve değişmezlik ilkesine dayanır ve toplumsal çatışmaları geçici de olsa belirli bir kurala bağlamaya çalışır. Bunun için de hukukçular ve sosyologlar çoğu zaman, hukuk kurallarının işleyişini bir merkezde toplamak eğilimindedirler. Bu merkezde, çoğu kez devletle somutlaşmış olan toplumlardır. Böylece hukuğun kaderi devlet biçimine bağlıdır.

 

  PRENS SABAHATTİN ( 1877 – 1948 ) :

 

 Son dönem Osmanlı siyaset ve fikir adamlarından olup, Abdülmecit zamanında saraya damat olarak girmiştir. Saray geleneklerine uygun özel bir eğitim görmüştür.  Babası Mahmut Celalettin, Abdülhamit’e karşı olduğundan oğlu Sabahattin’i de alarak Fransa’ya kaçmıştır. Sabahattin, Paris’te sosyoloji eğitimi görmüştür.

 P. Sabahattin bir yerde sürgün hayatı yaşarken bir yerde de aristokrat bir yaşam sürmüştür.

 O dönemler Paris, Abdülhamit’in istibdat yönetimine karşı özgürlükçü Jön Türklerin kaçıp geldiği yerdir. Prens, Paris’te istibdat yönetimie karşı yazdığı yazılarla tanınmıştır.

 Bilindiği gibi Osmanlı çöküş dönemine girmiş, zamanın fikir adamları da bu buhranlı dönemden kurtulmak için formüller aramaya başlamıştır.

 Bu amaçla P.Sabahattin de Paris’te bir cemiyet kurmuştur.

 İki önemli görüşü vardır:

 1-Teşebbüs-i şahsi; ekonomik ve sosyal yönden kişisel girişimcilik.

 2-Adem-i merkeziyet; idari yönden merkez dışıcılık.

 Prens bir yerde Osmanlıya adem-i merkeziyet fikriyle federal bir sistem önermektedir. Esasen Osmanlı, eyalet sistemine göre yönetilmektedir. Buna göre her eyalet kendi içinde bağımsız olurken kendi dışındaki kararlarda da imparatorluğun kararlarına tabi olacak.

 II. Meşrutiyetin getirdiği afla 1908′de İstanbul’a gelir ve bir hürriyet kahramanı olarak karşılanır. Bir süre sonra fikir merkezlerinden olan Selanik’e gider ve orada 1909 yılında ‘Osmanlı Ahrar fırkası’nı kurar. Bu fırkanın yayın organı durumunda olan ‘Osmanlı Gazetesi’ni de çıkarmaya başlar. Bu sırada iktidarda bulunan İttihat ve Terakkinin merkeziyetçi yönetimine karşı fikirlerini ‘birinci, ikinci ve üçüncü izah’ olarak broşür olarak yayınlar.

 Prens, İttihat ve Terakki iktidarına karşı komploda parmağı olduğu düşüncesiyle tutuklanmış ancak kaçması için her türlü fırsat verilmiştir. Komployu kardeşinin düzenlediği söylentisi de vardır. Neticede tekrar Paris’e gitmiş ve Osmanlı asilzadelerinin yurda dönüşünün yasaklanmasıyla da bir daha Türkiye’ye gelememiştir.

 Sosyal hayat ve ekonomide özel girişimciliği, iç politikada da merkez dışıcılığı savunan Prens, Gökalp’in temsil ettiği, İttihat Terakki partisinin sosyoloji anlayışına karşı tavır almıştır.

 Prens, Z.Gökalp’in Türkçülüğüne karşı, Osmanlıcılığı savunmuştur. Sabahattin, Osmanlının kötü durumundan kurtulabilmesi için bir yerde yabancı güçleri çağırır durumdadır.

 Balkan savaşı yıllarında planlayıp 1918 yılında yayınlanan, “Türkiye nasıl kurtulabilir?” adlı eserinde önceki görüşlerini genişleterek sistemleştirmiştir. Türk toplumunun içinde bulunduğu siyasi ve sosyal buhranı önce teşhis edip sonra tedavi reçetesi sunmaya çalışmıştır.

 Ona göre sosyal yapımız yön değiştirmedikçe, yönetim şekli ister meşrutiyet ister istibdat, ne olursa olsun Türk toplumunun bünyesinde, hiçbir ilerleme yapmaya olanak yoktur.

 Prens, Türkiye’nin kurtuluş çarelerinden biri olarak eğitim sisteminin, ferdi teşebbüs kabiliyeti gelişmiş fertler yetiştirmesini öngörür.

 Ona göre en büyük inkılap, eğitim aracılığı ile her Türkün ruhunda özel teşebbüs duygusunu geliştirmektir.

 Zamanın Batılı politik görüşleriyle yakınlık kuran Prens, adem-i merkeziyet teorisinden hareket ederek Anglo-Saksonların modeli bir sistemin uygulandığı kalkınmış bir Türkiye düşünmüştür. Ancak Osmanlı ile Anglo- Saksonların şartları birbirine uymamaktadır.

 Prens, Türkiye’deki liberalizmin öncüleri arasındadır.

 

 

 ZİYA GÖKALP ( 1876 – 1924 ) :

 

 Mehmet Ziya Gökalp, 23 mart 1876’da yerel bir gazetede çalışan, memur Çermikli Tevfik Beyin oğlu olarak, Diyarbakır- Çermik’te dünyaya gelmiştir. Kimi yazarlar, baba tarafından Zaza ya da Kürt kökenli olduğunu iddia etmiştir. Ziya Gökalp ise babasının Türk olduğunu söylemiştir.

 Eserleri ve görüşleriyle, Türkçülüğü ve Türk milliyetçiliğini önemli ölçüde etkileyen toplumbilimci, yazar, şair ve siyaset adamıdır. Meclis-i Mebusan’da ve T.B.M.M’de milletvekilliği yapmıştır. “Türk milliyetçiliğinin babası” olarak da anılır.

 

‘Dilde Türkçülüğün İlkeleri’ adı altında Gökalp, Türk dilinin sadeleştirilmesini özetle şu şekilde açıklamıştır:

 

1-Milli dili oluşturmak için Osmanlıca yazı dilini bir tarafa bırakmak ve halk edebiyatına temel vazifesi gören Türkçeyi kabul etmek ve İstanbul şivesini eseas almak. Bu konuşma dilini yazı dili haline getirmek.

2-Halk dilinde Türkçe karşılığı bulunan Arapça ve Farsça kelimeleri atmak. Tamamen karşılığı bulunmayan az çok bir nüans ifade eden kelimeleri Arapça ve Farsçca da olsalar atmamak.

3-Aslı yabancı olduğu halde halk dilinde değiştirilerek kullanılan kelimelerin aslını değil, halkın ağzındaki şeklini almak.

4-Yerini yeni kelimelere terk etmiş ve fosilleşmiş olan eski Türkçe kelimeleri diriltmeye çalışmamak.

5-Yeni terimler bulmak gerektiğinde bunu önce halk dilinde aramak yoksa Türkçe köklerden yapım ekleriyle yeni kelimeler türetmek. Bazı devirlerin ve mesleklerin özel terimleri ile alet isimleri ait oldukları yabancı dilden alınabilir.

6-Türkçeden istisnalar hariç, bütün Arapça ve Farsça tamlama şekillerini ve kurallarını atmak.

7-Türk halkının bildiği ve severek kullandığı her kelime Türkçedir. Dilde sadeliğin ölçüsü, halkın ağzındaki yaşayan Türkçedir.

8-Terimler hariç eski ve başka Türk lehçelerinden, İstanbul Türkçesinin ses, şekil ve kelime kurallarına uymayan kelimeleri almamak.

9-Kelimeler belirttikleri manaların, tarifleri değil, işaretleridir. Mesela, ‘ağaç’ sözcüğü, ağacın kendisi değil, onun işaretidir. Bu bakımdan, kelimelerin esas manaları, onların türediği kökleri bilmekle anlaşılmaz, kullanılışını bilmekle anlaşılır.

10-Bu saslar dahilinde dilimizin büyük bir sözlüğü ve eksiksiz bir dilbilgisi hazırlanmalıdır.

 

 Gökalp, sistematik Batı düşüncesinin Türkiye’deki ilk örneklerinden birisini vermiştir. Bu örneği verirken de özellikle, Durkheim sosyolojisinden yararlanmıştır. Kendi fikir sistemini kurarken onun metodolojisini takip etmiştir. Bilhassa teoriye değil, pratiğe önem vermesi bunun en tipik örneğidir. Öyle ki, bunu fikir sistematiği dediği görüşlerin yayılnası konusunda da göstermiştir. Kendisi iyi bir şair olarak nitelendirilemeyeceği halde, görüşlerini yayabilmek için öğretici mahiyette şiirler yazmıştır.

 

 Gökalp’in en önemli görüşlerinden biri:

“Türk milletinden, İslam ümmetinden ve Batı medeniyetinden olmak” üzere türk milli hayatının ve varlığının iki büyük gerçeği ile bir büyük mecburiyetine dayanan milli felsefesi, bir çeşit milli sosyoloji niteliğinde görülebilir.

 Siyasetin içinde oluş onu, doğrudan doğruya uygulama yapmaya, pratik programlar hazırlamaya daha çok önem vermiştir. Aynı zamanda herkesin hakkının savunulduğu sosyal adaleti sağlamak gerekirken yine Durkheim’dan esinlenerek, vazifenin haktan önce geldiğini savunmuştur.

 

 AUGUSTE COMTE :

 

Comte, sosyal olayları, bilimsel yöntemle inceleyerek pozitif bir bilim kurmak amacıyla bilimsel diüşünceyi, bilim öncesi düşüncelerden kesin olarak ayırmıştır. Ona göre, insan düşüncesi ve bilimler 3 ana evreden geçerek evrimleşmektedir:

 1-Teolojik çağ; mutlak olanın araştırıldığı bu dönemde tüm olayların nedenleri çok sayıda ve kaprisli doğaüstü güçlerle açıklanır.

 2-Metafizik çağ; doğaüstü güçlerin yerini, olguların ilk nedeni olan soyut varlıklar alır.

 3-Pozitivist çağ da ise akıl yürütme, deney-gözlem, sınıflama yoluyla olaylar arasında değişmez ilişkiler ve yasalar araştırılır.

 Dünyaya salt akılcı bir gözle bakmayı amaçlayan pozitivizm, düzenlilikleri gözlemleyerek yasalara ulaşmayı amaçlar.

 Toplumbilimin, pozitif bir bilim olabilmesi için, toplumsal olayların bütün bilimler için ortak olan bir yöntemle incelenmesi gerekir.

 Pozitif evreye ulaşan toplumbilimin amacı; toplumun yeniden düzenlenmesine yardımcı olmaktır.

 Comte’a göre çağdaş toplumlar bir kargaşa içindedir. Bireylerin bencil çıkarlar peşinde koşması, güçlünün zayıfı ezmesi biçiminde beliren bütün bu toplumsal bunalımın arkasında zihinsel kargaşalık yatar.

 Pozitivist bir anlayışla, sağlam toplumsal kuralların temelleri atılmadıkça toplum bu kargaşalıktan kurtulamayacaktır.

 Kısaca Comte toplumbilime, toplumu yeniden düzenlemeye yarayacak temel düşünceleri yaratma görevi yüklemiştir.

 Comte’un pozitif felsefe kitaplarının başında güttüğü ilk ve özel amaç toplumsal olayları fizikte olduğu gibi bilimsel yöntemlerle inceleyen ‘toplumsal fizik’ ve ‘toplumbilim’ adlı yeni bir bilim kurmaktır.

 İkinci amaç, bilimleri derecelendirerek, sistemleştirmektir. Böylece bilimler sisteminde, toplumbilimin yerini ve öteki bilimlerle ilişkisini belirleme olanağı olacaktır.

 

Toplumbilimle sona eren bu bilimler sıralamasında Comte’un başvurduğu ölçütler şunlardır:

 1-Bilimlerin, bağımsız olarak gerçekleşme önceliklerine göredir.

 2-Basitten karmaşığa, genelden özele doğrudur.

 3-Önce gelenlerin sonra gelenleri hazırladığı mantıksal bir düzen vardır.

 4-Bir de aşamalı bir gelişme doğrultusu izlemiştir.

 

 Comte’a göre bilimlerin hiyerarşisi:

 

 Matemetik, fizik, astronomi, kimya, biyoloji ve en son olarak da sosyoloji gelmektedir. Sosyolojinin diğer bilimlerle kullandığı ortak bir yöntemi olduğu gibi kendine has bir yöntemi de vardır; ‘tarihsel yöntem’.

 Comte toplumu, ‘düzen’ ve ‘ilerleme’ gibi iki görünümlü bir olgu olarak anlar. Ona göre sosyoloji; toplumsal statik ve toplumsal dinamik olarak ikiye ayrılır.

 

 Toplumsal statik; toplumsal olayların örgütsel bütünlüğünü, toplumsal dinamik ise ilerleme ve gelişmeye ilişkin yasaları araştırır. Toplumun bu iki yönü birbirinden ayrılmayacağına göre toplumbilim, toplumsal dinamik ve tarihselboyuttan soyutlanamaz. Başka bir değişle toplumbilim, toplumsal örgütlenme ve gelişmenin incelenmesidir.

 Comte’a göre tarihsel yöntem; tarihsel verilere dayanarak insanlığın gelişme yasalarını araştırmaktır.

 

 Comte, tarihsel gelişmeyi 3 evre yasasına göre açıklamaya çakışır:

 1-Teolojik düşünce; askeri ve monarşik bir örgütlenmeye yol açmıştır. Bu toplumda insanlar, bir krallar kralı ve güçlü bir savaşçı olan tanrının en üstte yer aldığı bir hiyerarşik yapı ve askeri bir durum içinde örgütlenmiştir.

 2-Metafizik düşünce; soyut haklar öğretisinin egemen olduğu bir siyasal yapı oluşturmaktadır. Kutsal hakların, doğal haklara üstün olduğu bu aşamada, toplumsal örgütlenme katı ve biçimsel bir özellik kazanmıştır.

 3-Pozitivist düşünce ise endüstri çağı gibi pratik sonuçlar yaratmış doğanın araştırılması ve doğa güçlerinin kullanılmasını sağlamıştır. Pozitivizm bu aşamanın temel özelliğidir. Görüldüğü gibi pozitivizmin başlıca amacı, toplumsal olayların, pozitif bilim yöntemiyle araştırılmasını amaçlayan bir toplumbilim kurmaya çalışmasıdır.

 Comte’un dinamik özelliği, toplumun ayrılmaz bir parçası tarihsel gelişmeyi de düşünsel gelişmenin bir ürünü saymıştır.

 Toplum, dinamik biçimlenme içinde örgütlenmiş bir kurumlar birliği olarak kurulur. Comte’da, tek tek kurumları aşan bir toplumsal anlayışın, ilk belirtilerini bulmak mümkündür. Egemen düşünceye göre belirlenen bir toplumsal yapıyı, toplumu oluşturan temel olguların belirleyeceğini saptamıştır.

 

 EMİLE DURKHEİM :

 

 Sosyolojinin kurucularından sayılır. Comte’un doğrultusunda toplumu inceleyen bir pozitivisttir.

 Toplumsal olayların incelenmesinde, fizik bilimlerin yöntemini uygulamak amacındadır.

 Yöntembilime toplumsal olguyu ele alarak girer. Ona göre, bir toplumsal olgu, nesnel ve zorlayıcı bir niteliğe sahip olan düşünce, duygu ve eylemlerdir.

 Toplumsal olgu kaynağını bireysel bilinçten ayrı olan ortak bilinçten alır. Toplumsal olgu ortak bilinçle ortaya çıkarsa da simgelerle dışlaşır. Olayların bu dışlaşmış yanı; yasalar, atasözleri, kitaplar gibi simgesel görünüşlü sistemlerdir.

 Toplumsal olguların gözleme elverişli yönü bu dışlaşmış, kalıplaşmış yanı, din, ahlak, hukuk, ekonomi gibi çeşitli biçimlerde simgeleşen toplumsal olgu, bireylerin dışında olduğu gibi ortaklaşa yaratılıp geliştirildiği için ister istemez kendisini zorla kabul ettirme gücüne sahiptir.

 Olgulara ortak bilinç tarafından kazandırılan ve bireylere dıştan gelen zorlayıcılık nesnel bir özellik taşır.

 Kısaca, tolumsal olgunun incelenmesinde uyulması gereken kuralların ilki; toplumsal olguları bir nesne gibi ele almaktır. Yani olgular bunları tasarlayan bireysel bilinçten ayrı bir nesne gibi dıştan incelenmelidir. Bu ilkeyi gerçekleştirebilmek için şu 3 kuralı izlemek gerekir:

 

 1-Değer yargılarından arınmış olmak gerekir.

 2-Toplumbilimcinin ilk işi, incelediği nesneleri tanımlamak olmalıdır.

 3-Toplumbilimci, toplumsal olguları bireysel görünüşlerinden soyutlanmış yönleriyle incelemelidir. Olgular, bireysel yorumlarından sıyrıldıkları ölçüde nesnellik kazanırlar.

 Durkheim’a göre, olguları bireysel görünüşleriyle incelemeyi amaçlayan ‘monografi’ tekniğine başvurmak içinden çıkılmaz bir malzeme yığını içine gömülmektir.

 Durkheim, genel biçimlenme gösteren olguları, normal olarak niteleyerek patolojik olgulardan ayırmış ve bu olguların açıklanabilmesi için toplumsal tiplerin oluşturulmasını öngörmüştür. Toplumsal olayların açıklanmasıyla ilgili kuralların en önemlisi, bir toplumsal olayın nedeni başka bir bir toplşumsal olayda aranmalıdır.

 Bu kurala göre, bir toplumsal olgu ancak başka bir toplumsal olgunun sonucu olabilir. Başka değişle, sosyal olguların açıklanması, bunlar arasında bir neden- sonuç ilişkisinin kurulmasıyla olabilir.

 Durkheim toplumbilimde, öteki bilimlerde olduğu gibi nedensellik ilkesiyle “aynı neden her zaman aynı sonucu doğurur” kuralına ulaşmıştır.

 Ancak nedensellik ilişkisini arama yolunda, doğa bilimleri ile toplumsal olaylar arasında bir ayrım göstermiştir.

 Toplumbilimde, nedensellik ilişkisine doğrudan deneyleme yoluyla değil, dolaylı deneyleme veya karşılaştırma yöntemiyle ulaşılır.

 Durkheim, J.S.Mill’in ‘birlikte değişmeler’ kuramına özel bir önem vermiştir. Ancak ona göre, iki olgunun gösterdiği birlikte değişmelerin, nedensel bir ilişki olarak yorumlanabilmesi için salt bağıntının gözlemlenmesi yeterli değildir. Nedensel ilişkilerin kurulabilmesi için, birlikte değişmelerin istatiksel olduğu kadar, mantıksal olarak da bir bağıntının varlığını dile getirmesi gerekir.

 Durkheim, toplumbilim için öngördüğü yöntemin özelliklerini şöyle özetlemiştir:

 “Bu yöntembilimin herhangi bir felsefe ve toplumsal öğretiden bağımsız, nesnel ve salt toplumbilime özgüdür”.

 Durkheim, geliştirdiği toplumbilim yöntemini; ‘işbölümü’,’ intihar’ ve ‘din’ gibi olaylara uygulayarak bunların nedensel açıklamalarını yapmaya çalışmıştır.

 Örneğin, bir toplumsal olgu olan ‘işbölümünün’ tarihsel gelişme ve evrimini bir başka toplumsal olguya, nüfusun yoğunlaşarak uzmanlaşmasına bağlamıştır.

 Başlangıçta, cinsiyete dayalı olarak ortaya çıkan ilkel işbölümü, giderek çok çeşitlenmiş ve günümüzdeki mesleki uzmanlaşmaya dönüşmüştür. Böylelikle toplum, türdeş bireylere dayalı mekanik dayanışmadan, aralarında derin çeşitlemeler gösteren, bireylerin işlevsel olarak bütünleştiği organik bir dayanışmaya doğru evrimleşmiştir.

 Toplumsal işbölümü, Durkheim’a göre toplumun tüm kurumlarının biçimlenmesinde belirleyici bir işleve sahiptir. İşbölümünün gelişmediği veya henüz farklılaşmamış mekanik bir toplumda, soyaçekim ve gelenekler egemendir. Hukuk, ahlak ve toplumsal denetim güçlü ve yaygındır. Soyaçekime dayanan siyasal otorite, belli bir grubun tekelindedir. Ortaklaşa mülkiyetin geçerli olduğu bu toplumda, ortak bağlılığı simgeleyen din, henüz bireyselleşmemiş bir sistem olan totemizmdir.

 Buna karşılık ileri bir işbölümü gereği farklılaşmış ve bireyci bir yapıya sahip olan organik toplumda, bireysel çekişme temeli üzerinde uzmanlaşma egemendir. Bireysel özgürlük ve uzmanlaşmaya dayalı bir hukuk gelişmiştir. Siyasal yönetim, hükümetle yurttaşlar arasındaki ilişkileri düzenleyen bir kurallar sistemine bağlanmıştır. Bireysel mülkiyetin geliştiği bu toplumda, tek tanrılı dinler ve giderek uluslar arası değerler belirmiştir.

 Görüldüğü gibi Durkheim, işbölümünü bir yandan nüfus sıklığı olgusunun bağımlı bir değişkeni sayarken aynı zamanda başta dayanışma biçimi olmak üzere, toplumun tüm özelliklerini belirleyen bir bağımsız değişken olarak ele almıştır.

 Durkheim, ‘intihar’ konusunda da yöntemine uygun olarak patolojik saydığı bu olayın nedenini bir başka toplumsal olayda aramıştır. Ona göre bu olay, kalıtım, iklim koşulları, taklit gibi etkenlerin değil, grup bağlılığındaki zayıflamanın sonucudur.

 İntihar, özgeci hangi türden olursa olsun grup dayanışmasındaki çözülmeyle birlikte beliren ve grup bağlılığı azaldıkça artan bir olaydır. Bu nedenle intihar bireyin, aile, din veya topluma olan bağlılığıyla ters orantılıdır.

 Görüldüğü gibi bu konuda da toplumsal olgular arasında nedensellik ilişkisi arayan Durkheim intiharı, toplumsal dayanışma olgusunun bir işlevi saymıştır.

 Durkheim’ın ‘din’ olgusunu ele alış biçimi de aynıdır. Dini, bir yandan toplumun ürünü sayarken aynı zamanda çeşitli kurumlar bir yana, insan düşüncesini yöneten mantıksal kurallar ve temel kavramların bile kaynağını bu olguda aramıştır.

 Durkheim, kutsal nesnelere ilişkin bir inanç ve pratikler sistemi olarak tanımladığı dinin bütün kaynaklarını toplumda bulur. Ona göre din, gerçekte ortak bilincin simgesel bir yansımasıdır. İnsanlar arasında toplumsal dayanışmayı geliştirmeye yarayan din, toplumunun ortak ideallerini dile getirmeyi amaçlar. En ilkel toplum olan klan içinde belirmiş olan totemizm, insan düşüncesinin zaman ve mekanı gibi temel kavramlarıyla mantıksal ilkelerinin kökenidir. Kısacası düşüncenin temel taşları din aracılığıyla toplumdan kaynaklanmıştır.

 Din yaklaşımı, toplumsal yapıyı bir yanda tek tek ögeleri aşan, onları biçimlendiren bir birlik olarak anlarken bir yandan da kendisini oluşturan ögeler arasındaki karşılıklı etkileşimin ürünü sayan bu tutum, gerçekte iki karşıt yaklaşımın bir bileşimidir.

DENEMELER -2 (AHMET AĞI)

Pazar, 31 Mayıs 2009

 

- Tabular, önyargılardan beslenir.

 

- Sorgulanmayan fikirler, dogmatizmin ötesine geçemez.

 

- Bilgi, kesinliği herkes açısından genel geçer olduğundan müdahaleyi, dogma ise inananları bağladığından müdahalesizliği meşru kılar.

 Ancak bu teoride böyle, gerçekte ise dogmatizm, şovenizme dönüşür ve kendisi gibi olmayana hayat hakkı tanımaz. Bilgi toplumunda ise eylemleri şiddet içermediği sürece, karşıtlarına dahi eşit hak ve özgürlükler talep eder.

 

- Bütün ihtiraslar, güç isteminden doğar.

 

- Kendisi için iyi olan (koşulsuz), başkası için iyi olandan (koşullu) daha muteberdir.

 

- Varlık; sonsuz çeşitlilikte, sonsuz biçimlere dönüşebilen, sürekli bir oluştur.

 

- Tanrı düşüncesi insanlığın gelişim sürecinde, hem en büyük engel hem de ulaşmak istediği en büyük hedef olmuştur.

 

- Bireyin en temel durumu, yalnızlık ve korkudur. Yapıp etmelerinin tümü bu durumu aşmaya yöneliktir.

 

- Başkasını yücelttikçe kendimizi küçültürüz, kendimizi yücelttikçe de komplekslerimiz belirginleşir.

 

- Etik; özgürlüğün bir paylaşımıdır.

- Etiği belirleyen özgürlük bilinci, özgürlüğü belirleyense, varlık bilincidir.

- Erdem dediğimiz şeyse tarafların birbirine eşit/adil davranmasıdır.

- Etik ve özgürlüğün sınırlarını belirleyen; ‘ben’in karşısında ‘sen’in varlığıdır.

 Benin ‘söz - eylem’ özgürlüğünü, senin ‘söz- eylem’ özgürlüğü sınırlayarak belirler.

- Etiğin ve özgürlüğün en temel ilkesi; (hiçbir şeye zarar vermeden) herkese ve herşeye karşı adaletli olmaktır.

 

- Her türlü varlığı indirgeyerek açıklama girişimi, metafiziksel bir yaklaşımdır.

 

- Bilinç ile özdek arasında, mahiyet farkı olsa da birlikteliği olgusal bir gerçekliktir.

 

- Bilgili olmak, ‘bilinçli olmak’ değildir ama bilinçli olan bilgilidir de.

 Önemli olan bilgiye sahip olmak değil, onu uygulayabilmek, değerlendirebilmek ve sentezleyebilmektir.

 

- Her türlü fanatizm, sonunda despotizme dönüşür.

 

- Kutsal bildiklerinizi, ne kadar sorgulayabiliyorsanız o kadar özgürlükçüsünüz demektir.

 Sorgulamayan itaatkar faşizm, özgürlüğü de tehdit eder.

 

- İnsanlar sahip oldukları mülkiyet oranında muhafazakar, sahip olmadıkları oranda da devrimci fikirlere sahiptirler.

  

- Ölüm de bir varoluş biçimidir.

 

- Felsefe, insanın içinde bulunduğu evreni tanıyabildiği kadar kendisidir.

 

- İnsanlık tarihi bir eylem olarak; kendini bilme, tanıma ve geliştirme sürecidir.

 

- İnsanlık tarihi dünya tarihinin, dünya tarihi ise evrensel tarihin bir sonucudur.

 

- Bir doğa varlığı olan insanın bilincinden bahsediyorsak, doğanın da bir tür bilince sahip olduğunu kabul etmemiz gerekir.

 Herşey birer ‘akıllı tasarım’ ürünü olarak, iyi bir usta işi görünmekte. Bu usta kimdir veya nasıl bir şeydir? 

 Tüm dünya, bizden daha gelişmiş bir medeniyette yaşayan bir çocuğun, bilgisayarında oynadığı bir ‘medeniyet kurmaca’ oyunu olabilir mi?

 Pek çok şey mümkün…Kesin olan bu konuda olanaklı bilgilerden sözedebileceğimiz ama ‘şöyledir’ ya da ‘böyledir’ diyemeyeceğimiz.

 

- Bizim samanyolumuz ve dünyamız güneşin bir parçasıysa, güneşin de başka bir ’bing-bang’in sonucu olması muhtemeldir.

 

- İnsan zekası, evrensel oluşu kavramaya yönelik somutlaşmış bir bilinç halidir. İnsanlık tarihi ise insanın kendini ve içinde bulunduğu evreni keşfederek tanıma ve bilme sürecidir. Varolanı kavramsal olarak yeniden kurma, tümüyle kendini bilme ve yeniden üretmektir. 

 

  - Bilmek; değiştirmektir, değiştirmek; özgürlüktür.

 

 - Çelişkiler bizim bilgi kuramlarımızda, gerçekte değil.

 

 - Doğanın yasalı oluşu, bilincin bir göstergesidir.

 

 - Dünya tarihi; üçüncü çağa doğru hızla ilerlemekte.

 Birinci çağ; İnorganik çağ (tez), canlı yaşamının henüz başlamadığı devir. Evrimsel süreçte ulaştığı en üst aşama; kimyasal oluşum (hücrenin yapı taşlarını oluşturan aminoasitler).

 İkinci çağ; organik çağ (antitez). Evrimsel süreçte, kendini en üst aşamada ‘insan’ olarak gerçekleştirmiştir.

 Üçüncü çağ; evrensel çağ (sentez). İnsanın kendisini, ‘ tekno-insanla aşarak, evren varlığına dönüşeceği çağ. Tabi bu aşamaya kadar dünya bir felaketle karşılaşmazsa.

 Her çağ evrimsel olarak, ulaştığı en üst aşamada, kendisini üreterek yeni bir çağı başlatmaktadır. İnsan da ulaşacağı en üst aşamada, kendini yeniden üretecektir.

 

- İnsan eyleminin amacı; mutlak bilgi, mutlak güçtür.

 

- Dünyanın mahvına bile olsa, insanoğlu bilme arzusundan; kendini, dünyayı, evreni… bilmek ve işleyişine müdahale etmekten vazgeçmeyecektir. En azından şimdiye kadar bu böyle oldu. Moral değerler insan egosunu ne kadar dizginlemeye çalışsa da o bir yolunu bulup kendi gelişimine devam etmekte.

 Ayn Rand’ın dediği gibi ‘ego büsbütün kötü olsaydı, iyi olanları izah edemezdik’.

 

 - Yıldızları sadece bir esin kaynağı olarak görmek isteyenlerin yanında, onlara ulaşmak isteyenler de her zaman varolacaktır. 

 

 - İnsanoğlunun yaptıklarıyla dünyayı bir felakete götürdüğü söylenebilir ama unutmamalı ki, insan etkisi olmadan da dünya her an bir felaketle karşılaşıp yok olabilir.

 İnsanlığın bu felaketi beklemek yerine, yazgısını değiştirmeye çalışması çok daha akıllıcadır. Sadece temaşa halinde şükrederek beklemek, miskinlerin işidir.  İnsan ne yapabileceğinin ve ne olabileceğinin sonuna kadar gitmeli. Her şeyin mahvına bile olsa, yazgısını değiştirebilecekse buna değer.

 Madem ki var, başına gelen ve gelebilecek olanların, bir yazgı olup olmadığını anlamak ve değiştirmek adına tüm olanaklarını sonuna kadar zorlayıp, içinde bulunduğu alemi anlamaya ve bilmeye çalışmalıdır.

 

- İnsan neyi bilirse, o kadar müdahil olur.

 

- Kötü olan liberalizm değil, toplumun bilinçsizliği ve bireylerin örgütsüz oluşudur. Liberalizm aslında tam bir sivilizasyon sürecidir. Bireylerin özgürce örgütlenmelerinin önünü açar. Devletin çekildiği alanları, Sivil Toplum Örgütleri almakta, devlet toplumun bütününe yayılmakta, devletin yaptığı işleri STK’lar yapmaktadır. Sosyal denge, tamamiyle ihtiyaç ve taleplere göre STK’lar aracılığı ile sağlanmaktadır. (Siyasi liberalizmin nihai amacı ise, toplumun devlet olduğu aşamadır.)

 Unutmamalı ki, iyi yönetilmeyen devlet de faşizm, sömürü, etnik kimlik gibi konularda her türlü terörden çok daha tehlikeli olabilmektedir.

 

- Kapalı toplumlarda kollektif örgütlenmeler, açık toplumlar da ise bireylerin özgürce girip çıktığı liberal örgütlenmeler vardır. Kapalı toplumlarda millet, devlet içindir ve ordu sadece dışarıya karşı değil, kendi halkına karşı kullanılmak için de vardır.

 Açık toplumlar, kişi hak ve özgürlüklerinin yasal güvence altına alındığı toplumlardır. Yargı bağımsızdır ve herkese açıktır.

 Dinsel cemaatçilik ile ideolojik (kollektivist) cemaatçilik arasında, ritüellerinin dışında hiçbir fark yoktur. Aynı yapısal örgütlenme biçimine sahiptirler.

 Sınıf egemenliği, toplumun diğer sınıfları üzerinde baskı kuran, diktacı bir rejimdir (proleteryanın diktatörlüğü gibi). Sınıfsız toplum ise ütopik bir yaklaşımdır.

 Mülkiyeti kontrol altında tutarak; adil, sömürmeyen, erdemli bir devlet kuralım derken, kendi ellerimizle özgürlüğümüze son veren devasa bir diktatörlük kurmaksa tercih edilecek bir durum değildir.

 Yapılacak olan; sosyal hakların yasal güvence altına alınarak, insan onurunu düşürmeden, sınıflar arasındaki makası makul ölçülerde tutmaktır.

 

- Devlet vatandaşlarının hizmetinde değilse, onlardan aldıklarını adil bir şekilde dağıtmıyorsa, kimin yönettiğinin ne önemi var?

 Aynı sömürüye tabi tutuluyorsan, sömürgeci yerli olsa ne olur, olmasa ne olur…

 

- Vatandaşlarına adil davranmayan bir devletin, herkesten vatandaşlık görevlerini yerine getirmelerini (gerekirse ölmelerini) bekleme hakkı yoktur.

  Aslolan hayattır, insanların huzur ve refahıdır.

 

 - Bir ülkede, yasalarca korunan imtiyazlı sınıf ve kesimler olduğu sürece, orada tam demokrasiden bahsedilemez.

 

- Vatandaşının hak ve hukukunu gözetmeyen, kötü muamele görmesine göz yuman bir devletin, kendisini haklı gösterecek hiçbir sebebi olamaz.

 

- İnsanları ne kadar dışlarsanız, o kadar terörize edersiniz. Aslolan, herkesin sistem içine alınarak, gelişimine yardımcı olmaktır.

 

- Hak ve özgürlüklerimize ilişkin taleplerimiz kadar, onları isteme yöntemimiz de bir o kadar önemlidir.

 Terör örgütleri de  çok masum ve haklı taleplerle yola çıkabilir. Ancak  meşruiyyetlerini yitirmelerine yolaçan, taleplerini elde etme yolunda uyguladıkları yöntemlerdir.

 

- Evrensel, herkes için genel geçer doğrular vardır ancak öncelikler de vardır. Her durum ve koşulda aynı doğruları savunamazsınız.

/

 - Bir ‘ulus devlet’te, halklar arasındaki eşitsizlikleri, ‘insan hakları’ bakımından eşitlemeye çalışırken, bu hakların siyasi açıdan da değerlendirilmesi bir o kadar önemlidir. Aksi halde ‘ulusal özgürlük’, ‘ulusal birlik’ ve ‘entegrasyon’ süreci zarar görebilir.

 

 ’İnsan hakları’ bakımından her alanda talep edilen ’eşitlik’, siyasal olarak değerlendirilmediğinde ayrışma ve bölünmeye yolaçabilir.

 

 - Ulus devletin varlığını sürdürebilmesi için, bütün halkların eşit haklar bakımından olduğu kadar, birlik açısından da katkı vermeleri gerekir. Entegrasyon sürecinin durması, birliği parçalar.

 

 - Ulus devletin de kendine özgü birtakım kuralları vardır:

 Herkesin ‘anadili’ni konuşması, bir temel haktır. Bu dilin yasaklanması ise faşizmdir. Bir ulus devletde herkes anadilini öğrenebilir, konuşabilir, yayın yapabilir. Resmi dilin tek olması hem entegrasyon süreci hem de pragmatik açılardan zorunludur. Resmi dilin öğretilmesiyle beraber “anadilde eğitim” bir haktır. Egemen bir devlette halkların, kendi ana dillerine göre eğitim yapması kuşkusuz ayrışmayı belirgin bir hale getirecektir ancak, insanların bu haktan men edilmesi durumunda da illegal yollardan ayrılıkçı davranışlara zorlanması, yasakçı politikalar nedeniyle olacaktır. 

 

 - Ulus devletin parçalanması, diğer devletlerin varlığını tehdit eder riskler taşıyorsa, bölünmeme yönünde herkes aynı hassasiyeti göstermelidir.  

 Her egemen devletin, kendi güvenliğini tehlikeye sürükleyecek hiçbir oluşuma geçit vermek istememesi onun pek tabii hakkıdır.

 

 - Tek bir ‘etnik kimlik’e dayalı devletlerde ‘ulus devlet’ modeli ideal görülebilir fakat çok kimlikli ülkelerde bu model, halkların siyasal eşitlik talep etmesi halinde, merkezi yönetim buna izin vermeyeceği için sonuçta büyük çatışmalar ve acılar yaşanmasına da neden olabilmektedir.

 

 - ‘Eyalet’ sistemine dayalı ‘federatif’ yapılar ise halklar açısından daha özgürlükçü olmakla birlikte bölünmeye daha açıktır.

 

 - Daha çok sayıda halkın eğemenliği açısından, devlet sayısının çokluğu mantıklı gelebilir ancak bu daha çok küçük devlet demektir. Küçük devletlerin, büyüklerin uydusu olması ya da egemenlik hakkını kötüye kullanmaları halinde, denetimleri de çok büyük sorunları beraberinde getirmektedir.

 

 - Devletler ortaya çıkan durum ve ihtiyaçlara göre, çıkarları doğrultusunda resmi ideolojilerini de yönetim biçimlerini de değiştirebilirler.

 

 - Bazı ülkelerin sadece kendi vatandaşlarına karşı değil, bölgesindeki diğer ülke ve isanlara karşı da tarihten gelen görev ve sorumlulukları vardır. Bu nedenle çeşitli zamanlarda, ülkesinin güvenlik ve refahını da tehlikeye atabilirler. Bu, ‘lider ülke’ olmanın bedelidir.

 

 - Sürekli güvenlik tehdidi altında yaşayan ülkelerde, güvenliğe ayrılan payın çok fazla olması halkın refahını kısıtlayan bir unsurdur.

 

 - Bazı ülkeler birden fazla medeniyetin üyesi olabilir. Bu olağanüstü bir ayrıcalık ve zenginliktir. Bir ulusun hangi medeniyete ait olduğunu sadece dil ve din değil, tarihsel süreçleri de belirler. İki medeniyetlilik, hem o ülke hemde diğer ülkeler bakımından uzlaştırıcı yanıyla bir şanstır.

 

- Bazı ülkelerin jeopolitik konumu, iki medeniyetlilik gibi kendine özgü farklı özellikleri nedeniyle tek eksen yerine, ‘çok eksen’li olmaları  yadırganacak bir durum değildir.

 …

- Yeni oluşan oligarşiye karşı çıkarken, eskisine sarılıp savunmak da yanlışta ısrar etmektir.

 Her oligarşi, diğerlerinin egemenliğine karşı çıkarken, kendisine ise her koşulda teslimiyet ister.


  • watt
  • liverpool
  • freida pinto zac posen
  • c span yesterdayc span zelaya
  • connecticut department of labor
  • search in vi
  • potter
  • hp support helpline
  • new england patriots 1996 roster
  • new england patriots wiki
  • search tumblr
  • cessna
  • mongoose
  • connecticut limo
  • search engines and flash
  • 4pm cspancspan area 51cspan 90.1
  • vince young jay cutler
  • new england patriots 4
  • fastest
  • cspan hosts
  • mtv music awards
  • battleship ipad
  • bengals 80's
  • la ink price list
  • gypsy
  • vince young uncle rico
  • chad ochocinco yesterday
  • bcbg
  • hp support 6310hp support 7200
  • franchise
  • advise
  • freida pinto dev
  • c span youtube obama
  • dis tester
  • melanie
  • connecticut 104.1
  • bangles eternal flame mp3bengals forum
  • hp support 6930p
  • johanson
  • cspan question timecspan radio
  • chicago bears 96
  • bengals 09
  • hp support englandhp support forum
  • bengals forum
  • search engines of the world
  • la ink ink
  • tea party zombies download
  • bea binene
  • new england patriots kim kardashian
  • cricut
  • mtv true life
  • connecticut renaissance faire
  • battleship aurora
  • disconnect
  • bea input output
  • sensei
  • miata
  • battleship aurora
  • chicago bears tattoos
  • search 78search 800 numbers
  • la ink 03x05
  • search 3 bodybuilding other index
  • randy moss wallpaper
  • growing
  • cellphones
  • bea goldfishberg
  • chad ochocinco quotes video
  • closed
  • okidata
  • zara phillips royal wedding picture
  • hp support 2133
  • tea party obama
  • greg olsen puzzles
  • connecticut quarter error
  • bengals kids jersey
  • la ink upcoming episodes
  • greg olsen vikingsgreg olsen wife
  • hp support center
  • violins
  • stardust
  • chicago bears posters
  • chad ochocinco sisterchad ochocinco twitter
  • battleship 3d game
  • randy moss college
  • bengals undraftedbengals vs steelers
  • caffeine
  • olde
  • new england patriots 84
  • connecticut secretary of state
  • cola
  • mtv oddities
  • seaview
  • accessaries
  • bengals football
  • chicago bears training camp
  • chicago bears donation request
  • search 2.0
  • hp support chat
  • handles
  • amtrak
  • bea spells a lot
  • chicago bears 08 record
  • dist 91
  • bea exhibitors
  • chad ochocinco traded
  • bengals cheerleaders tryouts 2011
  • shoulder
  • hearings
  • connecticut post
  • connecticut 7 day weather forecast
  • la ink 3rd season
  • bea 2011 map
  • connecticut law tribune
  • tea party young people
  • vascular
  • tea party medicare
  • c span ii
  • chicago bears 4th phase
  • function
  • bea verdi
  • randy moss bio
  • la ink games online
  • battleship lexington
  • dis n dat band
  • bea oracle
  • tea party birthday
  • vince young football camp
  • chad ochocinco celebrationschad ochocinco dating
  • lightning
  • vince young wiki
  • vince young redskins
  • vince young rumors
  • zara phillips kids
  • mtv 30 years
  • search dog foundation
  • chad ochocinco 15
  • hp support 6500a plus
  • programmer
  • randy moss yahoo stats
  • bengals hard knocks episode 1
  • new england patriots needs
  • lily
  • randy moss football cards
  • search engines visibility
  • c span kozol
  • vince young to eagles
  • la ink corey
  • corrupt
  • virtue
  • trophies
  • operated
  • la ink youtube pixie
  • greg olsen mormon
  • every
  • hp support error 1005
  • vince young 2008
  • pure
  • search with image
  • mtv website
  • chicago bears number 17
  • bea 460 bosch
  • chad ochocinco to detroit
  • wonderful
  • bea test
  • search vim
  • rama
  • search comcast net
  • bengals 09 record
  • new england patriots rumors
  • damascus
  • search engines for jobs
  • hp support quick test pro
  • clasp
  • bea rims
  • new england patriots 65
  • new england patriots 3 4
  • chad ochocinco stats
  • partners
  • 4pm cspancspan area 51cspan 90.1
  • freida pinto jeansfreida pinto kissing
  • programing
  • hiker
  • search engines non tracking
  • search 990 filings
  • hp support assistant review
  • cspan streaming
  • bengals xxiii
  • chad ochocinco xpchad ochocinco youtube
  • vince young z
  • chad ochocinco and cheryl burke