‘MARX’ olarak etiketlenmiş yazılar

ÖZLÜ SÖZLER -3

Perşembe, 18 Şubat 2010

- İnsan, simge/sembol kurabilen bir hayvandır.

    E.CASSIRER

 - İnsan, korku içinde özgürlüğün imkanını keşfeder. Özgürlük imkanı ise karar vermektir.

   S.KİERKEGAARD

 - İnsan, makrokosmozda bir mikrokosmozdur.

     M.SCHELER

 - Hayatın anlamı sorulduğunda ve bunda bir anlam görülmediğinde intihar mı etmeliyiz yoksa bu anlamsızlığın bir gün değişebileceğine dair umudumuzu korumaya devam mı edeceğiz?…Anlamsız olan, ne dünyadadır ne de akılda, ikisi arasındadır.

   A.CAMUS

 - Bütün bilgilerimiz tecrübe ile başlar ama tecrübe ile bitmez.

- Tümevarım bir mitostur.

      D.HUME

 - İnsan, özgür doğar ama hayatın her anında zincire mahkum edilir.

     J.J.ROUSSEAU

- Bilgi, kuvvettir.

- Mutlu olmak için, doğayla uyum içerinde olmak gerekir.

     F.BACON

 -Bir çalışmayı bölen en kötü iki şey; zamansız çalan telofon ve davetsiz gelen misafirdir.

    E. HAMİNGWAY 

Gençlik; olgunlukla, cehalet; bilgelikle, hastalık; sağlıkla, sarhoşluk ayılmayla kendine gelir ama aptallık, sonsuza kadar sürer.

    ARİSTOFANES

 SOKRATES:

- Kendini tanı.

- Bilgi hatırlamadır

- Doğru bilgi, doğru eylemi gerektirir.

- Her iki halde de evlenin; karınız iyi çıkarsa, mutlu olursunuz, kötü çıkarsa, filozof olursunuz.

- Önemli olan yaşamak değil, doğru yaşamaktır.

                                 MARX :                                                                       

- Tarihi yapan insandır…

- Alt yapı, üst yapıyı belirler…

- İnsanlık tarihi, sınıf çelişkisinden ibarettir.

- Din, toplumun afyonudur.

- İnsan, ne üretirse ona yabancılaşır.

- Kapitalist, kendisinin kapitalist olmasından sorumlu değildir ama ilişkilerin kurulmasına yardımcı olduğu için sorumludur.

- Zorun güzelliği, doğallığındadır.

- Mülkiyet, hırsızlıktır.

———-

-İhtiyaç, icadın anasıdır.

- Felsefe; mantık ve diyalektikten oluşur.

-Erkek burjuvazidir, karısıysa proleteryayı temsil eder.

-Ne mutlu o yoksullara ki, öteki dünya onlarındır ve er ya da geç bu dünyada onların olacaktır.  

ENGELS

  -Az gelişmiş toplumlarda ordu, kendi halkına karşı kullanılmak için vardır. 

 -Her devrimin temel sorunu; iktidar olmak içindir.

LENİN

-Bir köle olarak yaşamaktansa, bir özgürlük savaşçısı olarak ölmek daha iyidir.

YILMAZ GÜNEY

 - Beşikten mezara niçin gittiğimizi bilseydik, mektepden azad olmuş çocuklar gibi mutlu olurduk.

    METTERLİNCH

 - Ölüm başkalarının işidir.

- Varlık dediğimiz, hiçin hiçmesidir. Aslında her şeyle; hiçbir şey, aynı şeydir.

- Hüzün en büyük muhalefettir.

- İnsan; zamanın merhametsiz ve karşı durulmaz ırmağına atılmış olduğundan, mahvından başka hiçbir şey bekleyemez. Bu yüzden hayal kırıklığına da uğratılamaz. Aksine insan, varlığının sonluluğunu görerek; üstün, soğuk bir zafer duygusu yaratabilir.

     HEIDEGGER

 - Biz varken ölüm yok, ölüm varken de biz yokuz.

     EPIKUROS

 - Sanat, baskıdan doğar.

     A.GIDE

    - Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olunmaz.

    UĞUR MUMCU

 -  Deha, kendinden başkasına tabi olmayandır. Başvuracağı araçlar üzerinde hüküm vermek yalnızca ona aittir. Çünkü; amacı bilen yanlıca odur. Bu yüzden kanunları yeniden yapmaya aday olan deha, kanunların üzerindedir. Yüzyılına hakim olan deha her şey olabilir, her şeyi tehlikeye koyabilir, her şey onundur.

    H.BALZAC

 -İnsanlar bir kere ergenlik acıları çeker, dehalar ise hep yeniden.

- Açlık, en akıllı balıkları bile oltaya getirir.

- Küçük balıklar olmadan, büyük balıklar olmaz.

-Yaratmak, dinlenmektir.

- Kardeşlerimi tanrı yarattı, dostlarımı ise ben buldum.

     GOETHE

 - İnsan, her şeyin ölçüsüdür.

    PROTOGORAS

 - Adil birey=Adil toplum=Adil devlet

     PLATON

 - İnsan insanın kurdudur.

    T.HOBBES

 - Karekterin ne ise kaderin odur.

- Aynı ırmağa iki defa girilmez.

- Savaş, her şeyin babasıdır.

     HERAKLEİTOS

  -Ele geçen hiçbir şey, hayaldeki kadar güzel kalmaz.

    N.R. NASH

 -Eğer bütün insanlar doğuştan özgürse, nasıl oluyor da kadınlar köle doğuyorlar.

     M.ASTELL

  - Metin, tembel bir makinedir. Onu harekete geçirecek olan okurdur.

     UMBERTO ECO

 - Okumak, yaymaktır. Anlam üretimidir.

                          NERMİ UYGUR                                     

- Aşırı mütevazilik, başkalarına çalışmayı gerektirir.

     TARIK BUĞRA

  - İnsan, acı çekerek öğrenir.

                        AESCHYLUS 

 - İnsan; tarihin, toplumun ve doğanın zindanından kurtulabilir ama kendi zindanından asla.

    ALİ ŞERİATİ

- İbret alınsaydı, hiç tarih tekerrür eder miydi?

    M.AKİF ERSOY

 - Varoluş, özden önce gelir.

- Cehennem başkalarıdır.

    SARTRE

 - Rab, sevdiğini azarlar ve kabul ettiği her oğulu döver.

   İNCİL (İbraniler 12:5)

 - Küçük güzeldir.

- İkiyi bir yapınca insan olursunuz.

- Söylediklerimi yaparsanız, tanrı sözü olduğunu anlarsınız.

    Hz. İSA

 

 

 

KENT SOSYOLOJİSİ -2 (CİHAD ÖZÖNDER)

Pazartesi, 02 Kasım 2009

 

 Avrupa Endüstri İhtilali Öncesinde Şehirler ve Şehirleşme:

 

 Daha önce de söylendiği gibi şehirler, insanlık tarihinin yaklaşık son 5000 yılı içinde çevre, teknoloji ve sosyal faktörlere bağlı olarak ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Buzulların çekilmesinden sonra dünya, coğrafya şartlarında büyük değişmeler olmuş, teknoloji sahasında meydana gelen ve geometrik diziler gibi yığılmalı bir artış gösteren gelişme ve değişme; şehirlerin ve şehir sosyal yapılarının çok hızlı bir şekilde oluşmasına ve evrimine yol açmıştır.

 Bununla birlikte teknolojik ilerlemeler 19. yüzyılda meydana gelen ‘Avrupa Endüstri İhtilali’ne kadar oldukça yavaş seyretmiştir. Bu nedenle şehirlerin gelişmesini incelerken durumu Avrupa endüstri ihtilali öncesi ve sonrası şeklinde ele almak daha doğrudur.

 

 Eski Türk Toplumlarında Şehir ve Şehircilik:

 

 Coğrafi çevre şartları diğer insan topluluklarında olduğu gibi Türk topluluklarının da sosyal yapılarının oluşmasında etkili olmuştur. Türklerin tarihi çok eski devirlerden beri varolmakla beraber İlk Türklerin anayurdu hakkında kesin bir fikir yoktur.

 Tarihçiler Çin kaynaklarına dayanarak Altay dağları çevresini ilk Türk anayurdu olarak kabul ederler.

 Sanat tarihçileri, kuzeybatı asyayı, kültür tarihçileri ise İrtiş nehri ile Urallar arasındaki bölgeyi ilk Türk anayurdu olarak kabul ederler.

 Son dilbilim araştırmaları, Türk anayurdunun Ural-Altay dağları arasında olduğunu hatta Hazar denizinin kuzeydoğu bazkırlarının esas Türk anayurdu sayılmasını ortaya koymuştur.

 M.Ö.2000 yıllarına ait bazı dil kaynakları bu durumu ispatlamıştır. Ayrıca orta Asyada, Kisele ve Çernikov tarafından yapılan arkeolojik kazılar M.Ö.2000 yıllarında önce de bu bölgenin Türklerin ilk anayurdu olduğu görüşünü kuvvetlendirmiştir.

 Bu bölgenin coğrafyası ilk Türk devlet anlayışına ve sosyal yapısına şekil veren özelliklere sahiptir. Çok geniş bozkırların, otlakların bulunduğu bu bölge, eski Türkleri, at gibi binek hayvanlarını tarihte ilk defa ehlileştirerek büyük ölçüde kullanmaya yöneltmiştir. İlk Türkler, at yardımı ile diğer hayvanlarını yetiştirirken, avcılıklarını da geliştirmişlerdir. Geniş topraklarda, hızlı hareket edebilme kabiliyeti kazanmışlar. Ata bağlı olarak gelişen, bu hızlı hareket edebilme durumu, çok geniş topraklar üzerinde devletler kurabilme olanağını vermiştir.

 “Bu ekolojik yapıya bağlı olarak gelişen sosyal yapı ‘atlı-hayvancı kültür’ adını almaktadır. ‘Göçebe Kültür’ adı da verilen bu kültür, buz çağının sona ermesi üzerine Baykal gölünden, Baltık denizine kadar uzanan geniş sahada gelişti. Bu kültürün başlıca özelliği, başlangıçta kemikten işlenmiş aletler ve yer değiştiren ‘balıkçı-avcı’ hayat tarzıdır. Buna ‘yontma taş-kemik kültürü’ denilmektedir. Ural-Altay dil ailesine bağlı kültürlerin asli kültürü buydu. Bu kültürün etkisi Amerika ve güney asyada da görülür”. (ROSANY)

 Atlı göçebe kültürün daha doğrusu Altay kültürünün gelişmesi, dünya tarihi bakımından iki sahada önemli olmuştur:

 1-İktisadi bakımdan hayvancılığın geliştirilmesi.

 2-Büyük devlet kurma ve idare etme kabiliyetidir.

 Bu iki özellik birbirini tamamlamaktadır. Büyük hayvan sürülerini idare etmek, beslemek, geniş sokaklarda dolaşmak, hızlı hareket etmek ve bu arada merkezi idare ve sıkı dayanışma gibi özellikler Altay kavimlerinin büyük devletler kurmalarının temelinde yer alan özelliklerdir. Bu özelliklere bağlı olarak, bu sosyal yapıya mensup insanların görüş açıları çok genişlemiştir.

 “Atlı göçebelerin kendine has yaşayış tarzı büyük paraların ve sürülerin bakımı, büyük sürek avları, bir çeşit savaş idmanı sayılabilir.

 Teşkilatlanma, binicilik, tebaanın teşkilatlandırılması, yabancı komşuları haraca bağlamak için yapılan seferler bol fırsat sağlıyordu. Onlarda milli dayanışma duygusu, milli gurur ve bu gururun icabı kahramanlık çok erken gelişti. Bütün bunları Göktürk yazıtları çok iyi aksettirir”. (ROSANY)

 Toynbee’ye göre de göçebe-çoban yaşamı, bu insanlara ileriyi görüş, sorumluluk duygusu, fiziki ve ahlaki dayanıklılık gibi meziyetlerin yanında askerlik, idarecilik gibi özellikler kazandırmıştır.

 Eski Türk toplulukları, içinde yaşadıkları çevre şartlarının da bir ürünü olarak, geliştirmiş oldukları sosyal yapı açısından incelendiğinde, durumun yerleşme tipolojisi açısından dünya şartlarından farklı olduğu görülür. Eski Türk toplulukları, bir bakıma bugün anladığımız anlamda, yerleşik hayata oldukça geç zamanlarda geçmişlerdir. Bununla beraber eski Türk toplumları yukarıda belirtilen şehri meydan getiren şartların hepsini gerçekleştirerek aynı fonksiyonlara sahip ‘göçen şehir’ adını verebileceğimiz ve Batılı kaynaklarda misali görülemeyen bir sosyal olguyu yaşamışlardır.

 Bu safhaya gelmeden önce eski Türk toplulukları diğer insan grupları gibi daha küçük yerleşme birimlerinden geçmişlerdir. Tespit edilen ilk sosyal durum diğerlerinde olduğu gibi aile idi. Eski Türk sosyal hayatının çekirdeğini aile teşkil etmekteydi

 Radlof’a göre, “birbirleri ile yakın akraba olan ailelerin küçük sürüler için ortak ve bölünmez mülk hayatı önemlidir. Kendi yararlarına olan bu bağlantı, onları birbirine kenetler. Yalnız oturan akraba ve icablar nedeniyle yakın ailelerde birliğe katılınca en küçük sosyal birlik olan ‘aul’ meydana gelmiştir. Aul, yaz-kış birlikte yaşayan 6 ila 10 aileden oluşur. Aulun başı, içlerinde en zengin ve en kalabalık ferdi olan ailenin en ihtiyarıdır. Kışlakta birkaç aul bir araya gelir. Kışın sürülerin bir kısmı aula alınmadığı için onların korunması fazla adam kullanmayı gerektirir. Şiddetli kışın doğurduğu yoksulluklar büyük topluluklarda daha az hissedilir. Küçük oymaklar bu nedenle kurulur. Ancak kışa özgüdür ve yazın geniş alanlara dağılırlar. Aullar yine de muhtemel bir saldırıyı önlemek ve düşmana karşı koyabilmek için aralarındaki ilişkiyi muhafaza ederler”.

 Bu esasa bağlı olarak gelişen eski Türk yerleşmelerinde sosyal yapının temelini teşkil eden aileler, kanbağı ile birbirine bağlı üyeler, esirler, sığıntılar ve dağlı olanlardan meydana gelmekteydi. Aile reisi, bütün malın sahibidir. Ve aile fertlerine yapılacak işleri o gösterir. Aileye bağlı olarak, ‘ata erkil’ ve ‘dış evlilik’ (exogamy) esasına uygun ‘babayerli’(patrilocal) bir düzen vardı. Başka değişle yeni kurulan aileler erkek tarafından sayılırdı. Yeni gelen kedının kocasının ailesine hizmet eder ve onun malı sayılırdı. Onun için kadını babasından satın almak gerekirdi. Satın almanın bedeli olarak ‘kalıtım’ çeşitli etli hayvanlardan at, deve, koyun vs.den meydana gelirdi. Kadın kocasının mülkü sayıldığından, kocasının ölümünden sonra ‘leviratus’ adı verilen adet gereğince kalır ve kayın biraderi veya Moğollarda görüldüğü üzere kocasının diğer eşinden olan oğlu veya ailenin diğer bir ferdi onunla evlenebilir. Bu adet, Eski Türklerde ve Moğollarda yüksek tabakaya mensup aileler arsında yaygındı.

 Eski Türk sosyal yapısı, göç esasında teşkilatlanırken oldukça mükemmel bir sosyal organizasyonu da geliştirmiştir. Yazlık konaklar ve otluklar, bütün oymak veya aulun ortak malı olduğu halde, kışlık konaklar ‘feodal düzen’ ve ‘atüt’ten farklı olarak, ferdin mülkü sayılırdı.

 (Atüt= Asya Tip Üretim Tarzı)

 

 Atütün karakteristik özellikleri:

 

1-Atüt türü idare şekli dış etkilere dayanır. Marx’a göre, Asya toplulukları iç dinamizmden yoksundurlar. Bunlar üzerinde ancak dış etkiler değişim sağlayabilir.

 2-Atüt kabul edildiğinde daha önce sınıflandırılmış olan toplumların tek yönlü gelişiminin evrenselliği kabul edilmeyip çok yönlü gelişim sözkonusudur.

 3-Atütte sömürü olayı çok basittir ve önemsenmeyecek kadar azdır. Bu da kapitalist birikimin oluşmasını engellemektedir.

 Atütte mülkiyet, sistem olarak vardır. Ancak kişilere ait değildir. Derebeylik veya kralın mülkiyeti sözkonusudur. Toplum, küçük topluluklar, köy komünleri halinde kendi kendine yeter tarzda üretimle yaşamaktadır. Ayrıca toplumlar arasında işbölümü yoktur. Toplum içinde yalnız ziraat ve zanaat ayrımı vardır. Meta üretimi gelişmemiştir. Bu yüzden toplumlar arasında ticaret gelişmemiştir. Burada ihtiyaçlar için üretim sözkonusudur. İhtiyaçlarından fazla olan kısım, derebeyin ya da kralın eline geçmektedir. Bu da çok az olduğu için sömürü, ihmal edilecek kadar azdır.

 Atütte değer ve üretimi sözkonusudur. Ancak ihtiyaçtan fazla olan kısım, meta haline dönüştürülebilir. Bunun da yarıdan fazla olan kısmı devlete ayniyat olarak iletir.

 Zaman zaman elde kalan üretimin çok küçük bir kısmı paraya çevrilmektedir. Paraya ihtiyaç hemen hemen yoktur. Ve kapital birikimini teşvik edecek faiz sistemi de yoktur. Mülkiyetin kişilerde toplanmaması, meta üretiminin bulunmaması, paraya ihtiyacın bulunmaması, faiz sisteminin bulunmaması ve sömürünün de çok düşük düzeyde olması, feodal düzenden ve özellikle kapitalist sistemden de farklı olarak, atütte semaye birikiminin olmamasına yol açmaktadır.

 Komün tarzında idare sözkonusu olduğundan, topluluklar dağınık bir biçimde fakat hükümdarın emrinde yaşamaktadırlar. Devlet, kanunlar ve yönetim gücü tümüyle hükümdarın eli altında bulunmaktadır. Hükümdar, yönetimi sürdürebilmek için gerekli olan askeri veya polisiye güçleri ayniyat olarak aldığı ekonomik değerle beslemektedir.

 Atüt kabul edildiğinde görülüyor ki, Marx’ın sıralamış olduğu beşli aşama olgusu, evrensel olmaktan çıkmakta çoğulcu niteliğe bürünmektedir. Atütte dış etkiler sözkonusu olduğundan yani gelişim için kendi iç dinamiği yeterli olmadığından dışarıdan gelecek bir etkinin ne türde ve ne derecede olabileceği hatta bu etkinin ne zaman geleceği belli değildir.

 Bu bilgilerin ışığında Türk sosyal tarihinin Marxist şemaya uygun olmadığı gibi atüt özelliklerini de tam anlamıyla bünyesinde bulunduramayan kendine has bir evrimleşmeye sahip olduğu ortaya çıkmaktadır.

 Zenginler kendileri daha hayattayken en büyük oğullarının bağımsız hale gelmelerini isterlerdi. Mallarının bir kısmını ona atırıp verirlerdi. Kışlık konak dar geliyorsa, büyük oğula yenisi satın alınırdı. Kendi kaynağı uygunsa her çocuğu için yer tahsis eder, mallarını da bölüştürürdü. En küçük oğul, baba yurdunun esas varisiydi. En sonunda bütün ağabeyler ayrıldıktan sonra küçük oğul baba yurdunda yalnız kalır. En çok himayeye muhtaç olan küçük oğulun örf ve adetlere göre korunması, zaruri bir geleneğe dayanır. Bu sosyal yapının temelini, aile teşkil etmekte fakat dışarıdan gelebilecek daha büyük tehlikelere karşı, aul birlikte hareket ettiği gibi yakın çevredeki aulları ve gitgide büyüyen bir sosyal organizasyonun birimleri olarak diğer sosyal gruplar devreye girmekteydi.

 Eski Türk sosyal yapısı, küçükten büyüğe yani aileden devlete genişlemekteydi.

 

 Üy(aile, ev)×Aul×Oymak×Ok×Boy×Budun×Ulus×İl(devlet)

 

 Ulus; birkaç boyun bir araya gelip, federasyon biçiminde birlikte yaşamasıdır. Bu şekilde kurulan sosyal organizasyon, göç esasında teşkilatlanmış çok büyük coğrafi sahalarda hareket edebilen, bir sosyo-kültürel yapıyı doğurmuştur. Bu sosyal yapı, daha önce bahsetmiş olduğumuz şehirleşmenin önşartlarından kısmen farklı sebeblerle, Türk topluluklarında oldukça uzun bir dönem devam etmiş ve türk topluluklarının yerleşik hayata geçişleri, çok uzun bir zaman dilimi içinde gerçekleşmiştir. Bununla beraber, Türk medeniyetinin gelişmesi açısından bir dezavantaj teşkil etmemiş aksine göçebelik, Türk toplulukları için diğer toplulukları idare edebilme kabiliyetini geliştirmiştir. Bu yapıya bağlı olarak, ilk Türk şehirleri kabul edebileceğimiz göçer şehirler hakkında birçok tarihi kaynakta bilgi bulunmaktadır. Mesela yazarının 12. Yüzyılda yaşamış olduğu anlaşılan bir coğrafya kitabında eski Türk şehirleri hakkında şunlar yazılmış:

 “Türklerin şehirleri azdır. Olanlar da büyük ve hayvan derisinden yapılmış çadırlardan oluşur. En büyük şehirleri ‘Hasorak’tır. Bu şehir sarp dağlar arasında kurulmuştur”.

 1304 - 1369 yılları arasında yaşamış olan kuzey Afrikalı Berberi kabilesinden olan seyyah İbn-i Batuta, yaşadığı yıllar içinde seyahat ettiği Türk şehirlerini şöyle anlatmaktadır:

 “Türkler kamp ve karargâhlarına ‘Orda’ derlerdi. Orda yerine varıp gördüğümüz zaman cami ve çarşılarıyla, halkıyla, mutfak bacalarından göklere yükselen dumanla yürüyen büyük bir şehirle karşı karşıya olduğumuzu anladım. Bütün Orda, atlarla çekilen ve konaklama için seçilen yere varıldığında hafif malzemeden yapılmış olan evler, çadırlar ve eşyalar indirilmekte bir anda çarşılar, mescitler ve obalar kurulmakta idi”.

 Göçen şehirlerin yanı sıra eski Türklerin çok eski zamanlarda devamlı yerleşmelere de sahip olduğu bilinmektedir.

 İlk Türk şehirleri bir çeşit kerpiçlerle yapılan barınaklar ve bunları çevreleyen sınırlardan ibarettir. Evlerin yapılışları tahta kalıpların arsına çamur doldurulur ve bunların tekmelenerek sıkıştırılması ve kurumaya bırakılması suretiyle gerçekleştiriliyor.

 İlk Türkçede Bugünkü şehir ya da kent kelimesinin karşılığı; ‘Balıg’ ya da ‘Balık’ idi. Bugünkü Türkçedeki ‘balçık’ kelimesi de aynı kökten gelmektedir. Uygurlar bir yerde, kale veya sur yapılması içinde ‘balıklanma’ diyorlardı.

 Giderek yaygınlaşan ‘kent’ kelimesi, Soğutçadan Türkçeye oldukça erken zamanlarda geçmiştir.

 İlk Türk şehirlerinin ortaya çıkışıyla birlikte, sosyal yapı açısından tabakalaşmanın da meydana geldiği, yazılı kaynaklardan anlaşılmaktadır. Eski Türk sosyal yapısı hakkında, ilk derli toplu bilgilerin bulunduğu Göktürk yazıtlarından Kültegin’in cenaze törenine çeşitli şehirlerden ‘ulus-budun’ların gelerek katıldığı anlatılmaktadır.

 ‘Ulus-Budun’; şehir halkı olarak kullamılmıştır. Daha sonra Uygurlar zamanında ise ‘Kend ulus’ olarak kullanılmıştır.

 Göçebe, hayvancı bir iktisadi yapı tarafından büyük ölçüde şekillenmiş olmakla birlikte, eski Türklerin hayvanlarının kışlık yemini temin etmek için, kısmen de olsa tarım yaptıkları bilinmektedir. Arkeologlar tarafından 10km uzunluğunda bir su kanalının harabeleri bulunmuştur. Ve bunun yapılış tarihi, M.Ö.1.yüzyıla kadar gitmektedir. Rus arkeologlarına göre bu bölgede, M.Ö. 1.yüzyıldan beri Göktürkler tarafından tarım yapılmakta idi. Göktürklere ait şehirlerin harabeleri de bulunmuş ve incelenmiştir.

 Isık göl (Kırgızistan’da) civarında Barshan harabeleri klasik Göktürk şehirlerine örnektir. Bundan başka Tanrı dağlarının kuzey eteklerinde Göktürkler çağına ait; Çargelan, Çumgal, Çaldıvar, Atbaş, Şirdag Beg, Menaheldi Türk şehirlerinin harabeleri özellikle Rus arkeoloğu Berştam tarafından II. Dünya savaşı yılları arasında incelenmiştir.

 Bu şehirlerin çoğu surlarla çevrilidir. Göktürk devletinden sonra bütün Türk boylarının fedaratif devlet anlayışına uygun bir şekilde hakimiyeti altına alan Uygur devleti (8 - 9. Yüzyıllar) döneminde Türklerin şehirleşmelerinin hızlandığı ve yaygınlaştığı görülür. Uygurlar çağında Türkler, yerleşik medeniyetin zirvesine çıkmışlardır.

 Doğu Türkistan’daki Karahoço, Karabalgasun, Beşbalık, Karaşar, Kaşgar, Hotan, Yerkent, Komul, Kulca, Urumçi, Kuça, Aksu, Suço, Kanço, Çerçan ziraat, sanayi, ticaret ve sanatta örnek seviyeye erişmiştir. Düzenli yollarla bu şehirler birbirine bağlanmıştır. Kanallar açılmış, en ıssız ve çorak yerlere kadar su götürülmüştür. Heykelcilik, resim, duvar resmi, kumaşçılık, halıcılık, çinicilik oldukça gelişmiş durmdaydı.

 Göktürk alfabesinden daha karışık olmakla beraber Uygur alfabesi Asyada oldukça yayılmıştır. 15. Asır Osmanlı divan kâtipleri arasında bile bu alfabeyi bile ve kullanan vardı.

 Cengiz ve Timur devletinde de bu alfabe yaygın olarak kullanılmıştır. Uygurlar yazılarını Göktürkler gibi ağaca değil kâğıda yazmışlardır. Türklerin tekelinde olan kâğıt sanayi, Uygurlardan öğrenilerek Bağdat’a geçmiş orada da gelişmiştir.

 Uygurların, Çinliler gibi matbaayı bilmeleri ve kullanmaları da edebi ve medeni gelişimlerinde rol oynamıştır.

 Göktürklere ait mimari eserler azdır. Uygur devrinden ise bol numuneler kalmıştır. Uygurlar şehirlerini surla çeviriyorlardı; surların yüksekliği 20 metreye kadar çıkıyordu. Uygur mabetlerinin oda ve salonları, renkli ve yaldızlı duvar resimleriyle süslüydü. Bu mabetlerde, yüzlerce yazma eser bulunmuştur.

 Orta asyada kurulan ilk Hun, Göktürk ve Uygur şehirlerinin savunma ve ticaret fonksiyonları arasında şekillendiği görülmüştür. Zamanla saat ve eğitim fonksiyonları da gelişmiş zamanımıza kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.

 İslamiyetin kabulünden sonra ortadoğu ve önasyaya gelerek büyük ölçüde yerleşik hayata başlayan Türk topluluklarının daha ziyade önceden kurulmuş olan şehirlerini ele geçirerek bunları kendi sosyal yapılarına uygun şekilde teşkilatlandırdıkları görülür.

 Mesela, hayvancılığın Türk şehir hayatındaki izleri günümüz Anadolu şehirlerinde de yaşanmaktadır. Bilindiği gibi tuz, hayvanlar için son derece önemlidir. Bu nedenle çok miktarda hayvan yetiştiren bölgelerde tuz ticareti de yaygındır.

 Şehirlerde tuz ticaretinin yoğunluğu bazı sokakların, ‘tuz pazarı’ diye anılmasına da neden olmuştur. Birçok Anadolu şehrinde bu isim hâlâ varlığını sürdürmektedir.

 Türklerin özellikle bir kısım Oğuzların yerleşik hayatı tercih edip, ziraat ve balıkçılıkla meşgul oldukları da biliniyor. Türklerin hayatında asıl makbul olan, göçebelik olduğundan, göçebe Oğuzlar, yerleşik Oğuzları ‘yatuk’ diyerek ayıplamışlardır. Ancak bu yatuklar belirli yerlerde oturduklarından Oğuzlar arasında yerleşik hayatı geliştirmişler hatta Oğuz şehirlerinin de temelini atmışlardır. Oğuzlara ait birçok ziraatçi yerleşmeler bilinmekle beraber bunların bir koruyucu sur içine alınarak adeta şehir niteliğine dönüşmesi daha geç tarihlerde (7-8. Yüzyıllar) görülür. Şehirler, geniş bir ziraat sahasının ortasında olup, çevresinde de ziraat yapılmıştır. Sık su kanalları da bu ziraati geliştiriyordu.

 Türk şehirlerinin etrafında şehir hayatı için gerekli zirai mahsüllerin yetiştiği bir mıntıka bulunuyordu.

 Kaşgarlı Mahmud, şehirlerin çevresindeki bu yeşil sahaya ‘kent kökü’ dendiğini söylemektedir. Ancak birçok şehirlerde bu çevrenin mahsülü yine de şehrin ihtiyacına yetmiyordu. Mesela Oğuz başkenti Yeni Kent’te diğer ziraat bölgelerinden nehir yoluyla hububat geliyordu.

 Eski Türk şehirleri ayrıca gıda sanayi, giyim sanayi ve maden işletmeciliği, ahşap işçiliği merkezi durumuna da gelmişlerdi.

  Türk şehirlerinin büyümesinin en önemli sebebi ise Türk ülkelerinin, eski zamanlardan beri dünya ticaretinin can damarını teşkil eden, Avrupa - Çin yolu üzerinde bulunmasıdır. Türk şehirlerinin varlığını ve yaşamasını sağlayan özelliklerin başında, ticari hayat gelmektedir.

 Asyanın büyük kervan yolları üzerindek canlılık, Türk şehirlerinin doğuşunu ve gelişimini sağlamıştır. Şehirlerin gelişimini sağlayan bu yolun 16. Yüzyıldan sonra işlemez olması, Asyanın önce ekonomik daha sonra da siyasi çöküşünü doğurmuştur. Anadolu da bu çöküşten kendini kurtaramamıştır.

 Anadolunun bugünkü şehirleri içinde, ilk yerleşme tarihleri M.Ö. 1000 yıl ve daha öteye gidenler bulunmaktadır. Birçok şehirlerin tarihini, Hellenistik tarihe kadar indiriyoruz. Gerçekten de İskender’den sonra ve Roma hakimiyeti sırasında, Andolunun geniş ölçüde şehirleştiği görülmektedir. Bizans hakimiyetinin sonlarında, orta ve doğu Anadoluda şehirlerin yavaş yavaş yokolduğu görülür.

 11. yüzyıldan sonra bu 1000 yıllık şehirler ülkesi Anadolu, çok güçlü göçebe eğilimli olan bir toplumun; Türklerin eline geçmesi ve Anadolunun çehresine damgalarını vurmasıyla, eski şehirlerin yapısal gelişimine hakim olmuş eğilimler, ortadan silinmiş oldu. Türkler tarafından Anadoluda kurulmuş büyük şehirler çok değildi. Fakat bugün eski yerleşmeler üzerinde devam etmiş şehirler de, Türkler tarafından kurulmuş olanlar da herhangi yapısal bir fark bulunmamaktadır.

 Anadoluya gelerek yerleşen Türkler, islamiyeti kabul etmiş oldukları için Arap kültürünün de kısmen tesiri altında kalmışlardır. Türk sosyal yapısı daha önce sahip olduğu değerlere ilave olarak, Arap ve Fars kültürleriyle iç içe yaşayarak

İslam medeniyetinden de etkilenmiştir. Şehir, Arapların hayatında fazla değer verilen bir nitelikte olmamıştır. Bununla beraber şehir, medeniyetin bulunduğu yerdir.

 Nitekim İbn-i Haldun, şehir hayatının tek medeni hayat olduğunu belirtmiştir.

 İslam dünyasında gelişmeleri açısından Mekke, Şam, Halep ve Kudüs gibi İslam öncesi olan şehirlerle Kûfe, Basra, Fustat, Kayrevan veya Medinetüz Zehra gibi yeni kurulmuş olanları birbirinden ayırmak daha doğru olur. Bu ikinci grup şehir, halifeler tarafından çok kere belli planlarla kurulmuş fakat daha çok bir hükümdarın içinde bulunduğu, tesadüfi koşullar sonucu ortaya çıktıklarından genellikle, hükümdarların ölümünden sonra ortadan kalkmışlar ya da başlangıçta birer askeri karargah niteliğinde olan, Basra ve Kûfe gibi ilk kuruluşlarındaki düzeni kaybetmişlerdir. Bu şehirlerin, ilk yapısal özelliklerinin sonraki gelişmede ne ölçüde etkili olduğu kolaylıkla tespit edilemez.

 Örneğin, ilk karargah şehirlerin bir Roma şehri veya askeri kamp gibi oluşunun sonraki konglomerasyonunun şekillenmesini yönlendirdiği iddia edilemez. Genel olarak bazı mimari farklar olmakla beraber, Arap dünyasının Mezopotamyadan, Fas ve İspanya’ya kadar uzanan ülkelerde benzer bir şehir düzeni yarattığı görülmektedir.

 Fiziksel ve sosyal yönden İslam şehirlerinin asıl büyük özelliği; mahallelere bölünmüş olmasıdır. Toplumdaki etnik ve dini farklar belki de bu bölünmeyi zorunlu kılıyordu. Böylece, her kabilenin ayrı bölüme sahip olduğu ilk karagahlardan, halife Mansur’un Bağdat’ına ve çok daha yeni zamanlara kadar mahalle, bir ünite olarak kalmıştır. Eski Şam’da olduğu gibi mahalleler bazen duvarlarla ayrılıyordu.

 Fiziki planlama bakımından, İslam dünyasının coğrafi yerinin yapı ve şehir biçimi üzerinde önemli etkisi olmuştur. İçeriye dönük ev, dar, gölgeli sokak, üstü kapalı Pazar yeri, çeşmeler ve su yolu sevgisi ve onların ihtimamla ele alınması İslam şehrinin iklime bağlı önemli özellikleridir.

 Ortaçağ İslam şehirlerinin hemen hemen hepsinde bulunan ortak unsur, şehir merkezinde bulunan Cuma camileridir.

 Sosyal yapının din temelinde şekillenmesi ve bütün sosyal etkileşmeler ağının ortasında ,bu sosyal kurumun bulunması Avrupa ortaçağ şehirlerinde de görülen bir özelliktir. Tapınakların çevresinde ticaret merkezlerinin, pazarların yerleşmesi de aynı şekilde İslam ve Avrupa şehirlerinde paralel olarak görülen bir özelliktir.

 İdare açısından ise İslam şehirleri ile daha önceki dönemlerde oluşmuş Roma ve Avrupa şehirleri arasındaki önemli bir fark vardır. İslam şehirlerinde, şehirlerin kendi kendilerini idare etmeleri sözkonusu değildi. Şehir içinde gruplar, mahalle esasında bir sosyal organizasyon ve çoğu zaman kabile, mezhep grubu veya etnik özellikler tarafından oluşturulmuş birimler halindeydi. Bu nedenle, orta doğuda Türk hakimiyeti artıncaya kadar, mahalleler İslam şehir hayatında önemli sosyal gruplar olarak varlığını sürdürdü.

İslam öncesi, orta asya şehirlerinin oldukça düzgün bir plan içinde geliştileri bilinmektedir. Bu şehirlerde, yollar merkezden şehir surlarına doğru geometrik bir düzen içinde, yıldız şeklinde yayılmakta idi.

 Türk-İran şehirlerinde ise Türk devletlerinin merkezi hakimiyet fikrine uygun bir şehircilik anlayışı görülmekte idi. M.S. 8-9. yüzyıllardaki Türk-İran şehirleri başlıca üç elemandan meydana gelmekteydi:

 Bunlar ‘Şahristan’ adı verilen seçkinlerin ve zanaatkârların yaşadığı asıl şehir; şahristanın içinde saray ve idari binaların bulunduğu iç kale, şahristana bitişik olarak bulunan ‘Rabad’ ve ‘Birun’ adı verilen ticari faaliyet bölgesi ‘Kuban’ bu bu şehir sisteminin Türklerin Anadoluda kurdukları şehirlere de esas alındığı kanaati yaygındır.

 Anadolu şehirlerinin, Bizans dönemi sonunda, Türk şehirleri haline dönüşmesi de oldukça uzun bir zaman almış ve bazı sosyal kalıntılar günümüze kadar devam edebilmiştir.

 10 ve 11. Yüzyıllarda Bizans her yönden zayıflamaya yüz tutmuş arkasında ‘haçlı seferleri’ bu dağılmayı hızlandırmıştı.

 Daha 7. Yüzyıldan itibaren Anadolunun antik şehirlerinin kaybolmaya başlandığı bilinmektedir. Son zamanlarda bu şehirler, surlar içinde köyler şekline dönüşmüştü. Bununla beraber, zanaatkarların bir arada bulundukları mahalleler, azınlıkların mahalleleri ve Bizans dini yapısının bazı kalıntıları daha sonraki Türk hakimiyeti döneminde de devam etmiştir.

 Mesela şehirlerle, köyler arasındaki ekonomik ve dini bağların önemli tezahürlerinden biri olan, muhtelif azizlerin kutlandığı bayram, pazar günleri veya panayırların bir kısmı hâlâ Anadolunun bazı yerlerinde devam etmektedir.

 

  Anadoludaki şehirlerin Türk sosyal yapısına geçişleri üç safhada olmuştur:

 1-Bizans şehirlerinin fethedilmesi. İdarecilerin şehir merkezlerine ve asker ailelerinin de boşalan mahallelere yerleşmeleri. Türk olmayan halkın zamanla ya göç yoluyla ya da evlenme yoluyla eriyerek şehirlerin Türkleşmesi.

2-Yeni Türk şehirlerinin kurulması ki, bu şehirlerde çoğunlukla eski Bizans yerleşmelerinin yakınında, göçebe Türklerin ticaret maksadıyla yerleşmeleri, pazarlar kurmaları ve bu yerleşmelerin zamanla şehir fonksiyonuna sahip olması. Bu durumun en belirgin özelliği, ‘Ladoicea’ adlı Bizans yerleşmesinin yanına kurulmuş olan ve adını da bu şehirden alan; ‘Ladik-Denizli’ şehri teşkil etmektedir.

3-Göçebe Türklerin şehirleşmeleri ki, bu durumda müslüman dervişlerin kurdukları ‘tekke’ ve ‘zaviye’lerin çekirdek teşkil etmeleri ve zamanla bunların çevresinde, mahallelerin kurulması yoluyla oluyordu. Bununla beraber göçebelerin, yerleşik hayata geçişleri ve şehirleşmeleri oldukça uzun bir zaman almıştır.

 15. yüzyılın ortasından kalma; ‘Fatih kanunnamesi’nde halk; ‘Türk’ ve ‘şehirli’ olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Burada ‘Türk’ adı göçebe anlamındaydı.

 Göçebeler, şehir kenarında kurdukları pazarlara da aşiret veya oymaklar halinde yerleşmekteydiler.

 Bu yukarıdaki faktörler, halen Türkiye’nin şehirleşmesine tesir etmektedir. Halen devlet tarafından bazı aşiretlerin iskanı devam ettiği gibi gecekondulaşma olgusu, aşiret veya oymak geleneklerine benzer şekillerde aynı bölgeden gelen halkın, gecekondu bölgelerinde de bir arada meskenler yapmasına yol açmaktadır.

 Anadoludaki Türk şehirleşmesi, başlangıçta Bizans şehirlerinden faydalanmakla birlikte zamanla kendi sosyal kurumlarını da geliştirerek, kendine has bir şehir sosyal yapısı içinde dengelenmiştir. Zamanın devlet felsefesi, din esası içinde şekillendiği için, dini kurumları, şehir sosyal hayatının da temelinde görüyoruz. Eski kiliselerin, camilere çevrilmesi veya yeni yapılan camiler ve bunların giderlerini karşılamak üzere inşa edilen çarşı, han-hamam gibi vakıflar, din ve ticaret fonksiyonlarının birleşerek şehirleşmeyi hızlandırdıkları bugün bilinmektedir. Diğer taraftan, bugünkü anlamıyla eğitim kurumlarının, Türk-İslam devletlerinin hakimiyeti altındaki şehirlerde ortaya çıktıklarını görüyoruz. Devlete, idareciler yetiştirmek amacıyla, Büyük Selçuklu döneminde, 1066 yılında Bağdat’ta kurulan ‘Nizamiye Medresesi’ dünyanın ilk üniversitesi sayılmaktadır.

 Bağdat Nizamiye Medresesinin benzerleri, kısa süre içinde bütün diğer şehirlerde kurularak, ders programları ve konuları Osmanlılar dahil, bütün Türk-İslam devletlerinde yüzyıllarca takip edilmiştir.

BİLİM FELSEFESİ-1

Cuma, 24 Temmuz 2009

       

  19.yy’dan itibaren iki genel ifade var:

 

1-Aristoteles geleneği; taş varış noktasına yaklaştıkça hızı artar. Taş, zorla uzaklaştırılmak istendiği noktaya tekrar ulaşmak için hızlanır. Taşda bir ereğe ulaşmak için ileriye doğru bir yönelim vardır.

 Bu daha insanca bir yaklaşım. Bu geleneğe göre her şeyin bir yeri vardır. Yerinden uzaklaştırılan taş, tekrar yerine ulaşmak için ileriye doğru yönelir.

 2-Galile geleneğine göre ise, bunun tam tersi başlangıca, nedene doğru yani geriye doğru bir yönelim var. Erek diye bir şey yoktur.

 Rönesans, Galile geleneği ile Aristoteles geleneğini yıkmıştır.

 

 Won Wright’ın bilim felsefesi tarihi yaklaşımı:

 

 Bilimsel araştırmanın iki temel görünümünden sözeder:

 1-Olguların keşfi ve betimlenmesi.

 2-Varsayım ve kuram oluşturma.

    Çoğu kez ilki betimleyici bilim, öteki kuramsal bilim olarak adlandırılmaktadır.

 

     Bilimsel etkinlik iki temel amaca hizmet etmektedir:

 

 1-Öndeyide bulunmak; olguları bu yolla bulmak, keşfetmek.

 2-Daha önce keşfedilmiş olguları anlaşılır kılmak.

    Öndeyi; olmuş olana bakarak, gelecekte olacak olanı açıklamak.

  Açıklama; geçmişe, olmuş olana yöneliktir. Öndeyi ise geleceğe yöneliktir.

  Öndeyici etkinlik; olgulara, açıklayıcı etkinlik ise; yasalara dayanır.

  Açıklamacı etkinlik; nedensellik ilişkisine dayanır ve Galile geleneği hakimdir.

  Öndeyici etkinlikte ise; erekselci olup Aristoteles geleneği hakimdir.

  Her iki gelenekte de hem öndeyi hem de açıklama var ancak biri daha fazla ağır basmaktadır.

 Galile geleneği nedensellikle, açıklama ve öndeyide bulunurken Aristoteles geleneği; erekselci bir yaklaşımla olguları anlaşılır kılmaya çalışır.

 

 19.yy’lın 3 ana ilkesi:

 1-Yöntemsel bircilik; bütün bilimlerde yöntem birliği öneriliyor.

 2-Matematiksellik ülküsü; Yöntem ve kullanılan kavramlar matematiksel olmalı.

   Pozitivizm bu iki ilkede çok iddalı.

 3-Genel yasa ile açıklama; tümel yasalar.

 

   Pozitivist çizgiler:

 1-Olgucu-duyumcu anlayış; 20.yydaki modern pozitivizme (Viyana çevresi)  bağlanıyor. (Anlam Kuramı)

 2-Bilimci anlayış; daha çok Comte’un görüşüne yakın ve bu kuramın başını Hampbell çekiyor. (Bilim Kuramı)

  Yöntemsel bircilik; Comte çeşitli bilimlerin yasalarını incelemeye ‘Pozitivist felsefe’ diyor. Bilimlerin tek bir yönteme tabi olduğunu ve çok daha genel bir bütünün parçaları olduğunu söylüyor.

  Kurama gelince, bütün bilimlerde aynı kuramın geçerli olması değil, homojen olması, aynı yapıyı göstermesi yeterli.

 

 (Aslında Comte’dan daha çok J.S.Mill’in yaptığı işe ‘Pozitivizm’ deniyor.)

 

 Matematiksellik ülküsü; matematiksel fizik, insan bilimleri dahil tüm bilimlerin tamlığının ve gelişmesinin ölçütü sayılmalı. Böylece matematiksel fizik önemli bir ölçüt oluyor.

 Genel yasa; açıklama nedensel olmalı. (Comte’un böyle bir düşüncesi yok o öndeyi üzerinde yoğunlaşıyor.)

 

 Gerçek Pozitivist Anlayış; önceden olacağı görmek. Bunun içinde geçmişi, doğa yasalarının değişmezliğine dayanarak incelemeli.

 Olguların açıklanması; tek tek olgularla birkaç genel yasa arasında bağlantı kurmaktır. Pozitivist görüş; amaç, niyet, erek diye geçen açıklamaları ya nedensel açıklamaya sokar ya da bilimsel değil diye bir kenara bırakır.

 

  Pozitivizme karşı olan akımlar:

 

Hermeneutik (yorumsama); bu görüşü savunan başta Alman filozofları, Dilthey, Simmel, Draysen hepsi de antipozitivist.

 Bunlar pozitivizmin yöntemsel birliğine karşı çıkıyor. Doğa bilimlerinin yönteminin, insan bilimlerinde uygulanamayacağını söylüyorlar. Bu nedenle bu bilimlerde açıklama değil, anlama önemlidir.

 Fizik, kimya gibi bilimlerin genellemelerle uğraşmasına karşın, tarih, sosyoloji gibi bilimler tek tek olayları bireysellikleriyle ele alırlar.

 Draysen, açıklama ile anlama arasında ayrım yapar. Açıklama; doğa bilimlerinin, anlama ise insan bilimlerinin uğraşıdır.

 Pozitivist bilim anlayışında sözde iki tür bilimde sözediliyor.(Doğa bilimleri, insan bilimleri) Aslında böyle bir ayrım yok. Kendilerini konu alan bilimler yöntemiyle bir.

 

 Dilthey’in Tarihselci Bilim Anlayışı:

 

 Dilthey’e göre, tek cinse bağlı iki bilim yok. İki ayrı cinse, yönteme bağlı iki ayrı bilim var.

 Tarihsel, toplumsal olan bir tinsel dünyadır. Bu dünyayı insan kendisi kurar ve içinde yer alır. Dolayısıyla böyle bir gerçekliğe, bu gerçekliği anlayacak aynı türden  bir bilim gerekir. Zira tinsel dünya bir olgu dünyası değil, anlam alanıdır.

 Tin bilimleri yorumsama(hermeneutik) yoluyla tarihsel gerçekleri yorumlayacak ve tinsel dünyayı anlayacaktır. Bu dünya açıklanmaz, anlaşılır. Günlük dil bu iki kavramı ayırmadığı için karıştırılıyor.

Antipozitivistlerin anlam kavramına yükledikleri bir boyut var ki, bu açıklamada yok.

 Simmel, insan bilimlerinin kendine özgü yöntemi olarak anlamayı bir ‘duygudaşlık (empaty)’ olarak görüyor. Bu duygudaşlık ortamının zihinde tinsel olarak yeniden yaratılması.

 Simmel, anlamanın bu psikolojik boyutuyla açıklamadan farklı olduğunu söylüyor. Duygudaşlığa örnek; “Neron Roma’yı neden yaktı? Bunu anlamak için Neron’la empaty kurmak gerekir”, diyorlar.

 Nasıl empaty kuracağız?

 Neron’un yaşam tarzını, dinini, geleneğini… öğreneceğiz. Bunlara göre de o dönemi kafamızda canlandırmaya çalışacağız.

 Anlamayı, açıklamadan ayıran; psikolojik boyut yetmez. Bir de anlamada ‘isteyimsellik’ vardır. İstemek, amaç edinmek bu açıklamada yok.

 Doğa bilimleri ile tarihsel tin bilimleri arasındaki yöntem farklılığını kabul edince yeni bir sorun çıkıyor.

 Toplum bilimleri ile davranış bilimlerini nereye yerleştireceğiz. Sosyoloji ve psikoloji antipozitivist eğilimlerin etkisinde ortaya çıkıyor. Bu iki bilim, açıklamalı bilim felsefesi ile anlamacı bilim felsefesinin savaş alanı oluyor.

 19.yylın iki büyük filozofu Hegel ve Marx :

 

 Bunları ne Aristoteles ne Galile ne pozitivist ne de antipozitivist geleneğe sokabiliriz.

 “Yasalar evrensel geçerliliğe ve zorunluluğa dayanır” görüşleriyle yüzeysel de olsa pozitivistlere benzerler.

 Diyalektik anlayışları Galile geleneğine girmez. Çünkü; tez, antitez, sentez bir nedenselliği dile getirmez. Bunlar sadece mantıksal/kavramsal bir örüdür.

 

 Her ikisinin de diyalektik şeması; isteyimselci (erekselci).

 

Hegel, doğa bilimlerinden pek anlamıyor. Doğa bilimlerine baştan kapalı olması onu tin bilimlerine yaklaştırıyor.

 “Açıklama, neden-sonuç ilişkisi kurmak değil, olguları anlaşılır kılmaktır” böylece Aristotelesci gelenek Hegel görüşüne bağlanabilir.

 Hegel’in tarih görüşü; “tarihteki ilerleme, tinin kendi kendisinin bilincine varmaktır” bu tamamen erekselci bir yaklaşım.

 

 Marx; “insanı yapan tarih değil, tarihi yapan insandır” sözüyle Hegel’i tersine çevirir.

 Hegel’de insan, tarih içindeki rolünü oynayan bir piyondur.

 Marx’da insanın yabancılaştığını görmesi, hakikati görmesidir. Hakikati görmekse özgürlüğe ulaşmaktır. Bu öznel erekselci bir yaklaşımdır.

 Marx, olgunluk yapıtlarında demir bir zorunluluktan sözeder. “Tarih bir takım zorunlu yasalarla ilerler”. Bu yanıyla Marx’ı, Galileci ve pozitivist yaklaşıma sokarsak da aynı zamanda Aristoteles geleneğine de sokabiliriz.

 Tarih, demir zorunlulukla ilerler ama bu ilerleme bir ereğe doğru sınıfsız, özgür bir topluma doğru ilerleme sözkonusu.

 Kısaca Hegel ve Marx’ı hem Galile(zorunlu yasalardan bahsetmeleri nedeniyle)  hem de Aristoteles geleneğine (yasaların ereğe yönelik olmasıyla) sokabiliriz.

 

 Sartre; doğada diyalektik olamaz. Diyalektik olsa olsa toplumsal değişmenin yasasıdır.

 19.yylın sonuyla 20. yylın başlarında analitik felsefe ortaya çıkıyor. Bu felsefe pozitivizme çok büyük katkılar getiriyor.

 

Analitik felsefenin iki eğilimi var:

1-Doğrulamacı anlam görüşü; Russel’ın başını çektiği bu görüşü savunanlar; Wittegenstein-1, Viyana çevresi, M.Schilde, Carnap ve K.Poper.

 

M.Schilde, bilimin birliğinden sözediyor. Amacı birleşik bir bilim ortaya koymak. Bu görüşüyle Comte’u destekler.

Carnap; “önemli olan bilim ile metafiziği ayırmaktır” der. Ama nasıl ayıracağız?

 Ona göre, bilimsel önerme her şeyden önce anlamlı, deney ve gözlemle doğrulanabilir önermedir. Deney ve gözlemle doğrulanamıyorsa metafiziktir.

Carnap’a göre felsefi önermeler bir tarafa atılmalı. Oysa Carnap’ın kendi söylediği metafiziktir. Çünkü bu önermenin deney ve gözlemle doğrulanabilirliği yoktur.

 Wittegenstein, “bilimsel önerme doğru ya da yanlış değerini alan önermedir” der. Felsefe ve etiğin önermeleri aşkın, metafizik önermelerdir.

 Poper ise Viyana çevresinin ‘doğrulanabilirlik’ ölçütü yerine ‘yanlışlanabilirlik’ kıstasını savunur.

 Genel yasalar bilinirse ideal bir toplum kurulabilir.

 

 Analitik felsefenin 2 yaklaşımı:

 Günlük Dilci Okul; Wittegenstein-2, G.E.Moore. Tractatus baş yapıtları.

 Egemen anlayış; tümel ve yasalı anlayış. Dil grameri ortaya koymaya çalışıyorlar. Önce matematiğin ve doğa bilimlerinin daha sonrada davranış ve toplum bilimlerinin yöntemiyle ilgileniyorlar.

 

 Hampbell, bilimsel açıklamada iki model öne sürüyor:

 1-Tümdengelimli yasalı model.

 2-Tümevarımlı olasılıklı model.

 Hampbell’e göre eğer ‘yasa’ ve ‘açıklayıcı akıl’ kavramını açıklarsak bir açıklama getirebiliriz.

 Örnek; cıvalı termometreyi sıcak suya batırdığımızda önce cıva düzeyi düşer sonra hemen çıkar. Bunu nasıl açıklayacağız? Şöyle:

 “Önce sıvı cama etki eder, cam genişler ve bu nedenle de cıva düşer. Daha sonra sıcaklık cıvaya etki eder ve cıva yükselir”.

 Yapılan açıklamadaki önkoşullar:

 *Termometrenin cıva ile dolu bir tüpten oluşması.

 *Termometrenin sıcak suya batırılması.

 Yasalar:

 *Cıva da cam da sıcak karşısında genişler.

 *Camın iletkenliği cıvaya göre düşüktür.

 Hampbell’e göre bir olgunun açıklanması,; önkoşullar ve yasalar olduğunda sözkonusudur.

 

 Örnek; “su içindeki kürek neden kırık görünmektedir?”

 Önkoşullar:

 *Küreğin düz bir tahta parçasından yapılmış olması.

 *Yarısı suyun içinde yarısı dışında olması.

 Genel Yasalar:

 *Işığın kırılma yasası.

 *Suyun optik durum yasaları.

 

‘Neden’ sorusu yasalar için de sorulabilir. Bu durumda sözkonusu yasa ancak kendisinden daha genel bir yasanın altına sokularak açıklanabilir.

 

 Hampbell’e göre bilimsel açıklamanın 2 büyük oluşturucusu:

 1-Explanandum; açıklanacak olgu hakkındaki önermeler, betimlemeler.

 2-Explanans; olguyu dile getirmek için kullanılan önkoşullar ve yasalar.

 

  Açıklamanın iki temel koşulu dile getirmesi lazım:

 1-Mantıksal uygunluk

 2-Deneysel uygunluk

 Mantıksal uygunluk koşulu; explananstan açıklanacak olan olgunun mantıksal olarak türetilmesi.

 Deneysel uygunluk koşulu; genel yasalar, açıklanacak olayın dile getirilmesi için zorunlu olmalıdır.

 Explananstaki bütün önkoşullar yasa olabilir.

 3-Explanans, deneysel koşul olmalı; önkoşullar da yasalar da deney ve gözlemle sınanabilir olmalı.

 Explananstan zorunlu olarak explanandumu çıkarıyor ve öndeyide bulunuyoruz.

 Şu şu önkoşulların ve yasaların gerçekleşmesinde o sonucun ortaya çıkması; öndeyi.

 Hampbell’e göre fizik bilimlerinden elde ettiğimiz ilkeleri, fizik biliminin dışında da kullanabiliriz. Ona göre psikoloji ve sosyolojide de genel düzenlilikler var.

 Örnek; “pamuk satanlar çok ama alacak yok”, bu durumda pamuk fiyatlarının düşeceği inancı bir varsayım olarak vardır. İşte bu genel düzenliliktir.

 Hampbell’e göere bir takım özellikler taşıyan bir olay, hep bir takım özellikleri taşıyan bir olayla ortaya çıkar. Tekrarlanan olayın kendisi değil, olayın özellikleridir. Nedendsellik olayların art arda özelliklerinin tekrarlanmasıdır. Buna göre fizik ve kimyada da her olay bir kere olur. Tek biçimcilik olayın kendisinde değil, özelliklerinde aranmalıdır.

 

 Hampbell’e Tepkiler:

 

 1-Fizik ve kimyada olduğu gibi insan etkinliklerinde tek biçimcilik yoktur. Her şey bir kere olur, diyorlar.

 Oysa Hampbell, fizik ve kimyada da böyle bir tek biçimcilik yoktur diyor. Tekrarlananın özellikler olduğunu söylüyor.

 2-İnsani olayların nedensel olarak açıklanamayacağı. Bireylerin o andaki davranışlarının nedeni sadece o ana değil, eylemin geçmişine de bağlanabilir.

  Hampbell burada, fizikte de böyledir diyor; her olayın bir ön tarihi vardır. İnsan etkinliklerinin bir ön tarihinin olması nedensel yaklaşım yok demek değildir. Sadece farklı türden geçmişler sözkonusu diyor. Hampbell, nedensel açıklamayı biçimsel olarak ele alıyor.

 3-Hampbell’in açıklama görüşüne karşı; amaçlı bir davranış, nedensel bir yaklaşımla açıklanamaz. Ancak güdüsel ve ereksel bir yaklaşımla açıklanabilir.

 Hampbell, bunlar da nedensel bir açıklama değil midir, diyor. Sorun gelecekte olacak olan bir olayın, kişinin şu andaki davranışını etkilediği şeklinde gösterilmeye çalışılıyor. Oysa ona göre, bizim şu andaki davranışımızı etkileyen gelecekteki olay değil, kişinin eylemden önceki arzusu ve ‘şunu şunu yaparsam şu amacımı gerçekleştiririm’ inancı.

 Hampbell’e göre nedensel açıklama ile ereksel açıklama arasında bir fark yoktur. Eninde sonunda ereksel dediklerimiz de nedensel açıklamanın önkoşulları altına girerler.

 4-Güdülerin bir gözlem olmadan ortaya konması; güdüler gözlenebilir değildir. Bu güdüleri ancak kişinin kendi ifadelerine ve tahmini güdüler yükleyerek bilgi edinmeye çalışıyoruz. Bu bilgi dolaylıdır. İnsan davranışlarını etkileyen güdüleri doğrudan gözlemleyemediğimizi söylüyorlar.

 Hampbell ise bunun fiziktede böyle olduğunu söylüyor. Örneğin. Karşıt elektrik yüklerini doğrudan sınayamıyoruz.

 Hampbell, insan etkinliklerinde öndeyide bulunamayışımızın sağlam yasalara sahip olmayışımızla açıklıyor ve sadece biyolojideki ereksel açıklama dışındaki bütün açıklamaları nedensel açıklama içine sokabileceğimizi söylüyor.

   

   Tümevarımlı Olasılıklı Model:

 Önkoşulların ve yasaların açıklanması istenen olaydan önce gelmesi şart mı? Aynı anda veya tersine gerçekleşemez mi? Örneğin, ısı mı ateşten önce yoksa ateş mi ısıdan öncedir?

 Tümdengelimli yasalı modelde:

 *Neden oldu?

 *Neden beklenebilir?

 Tümevarımlı olasılıklı modelde ise:

 *Neden beklenebilir?

 *Neden oldu?

 

Hampbell’e göre yasalar olgulara bağlı. Olguların tekrarlanıp tekrarlanmamasına bağlıdır. Olguların bize verdiği bir güvence onun için ancak olasılık çerçevesinde ifade edilen yasalardır.

 Bütün bu söyledikleriyle Hampbell tam bir pozitivisttir.

TANRI, DİN VE TASAVVUF

Pazar, 31 Mayıs 2009

 

 TANRI, DİN ve TASAVVUF  ÜZERİNE:

 

 

ATEİST PARADOKS:

 

Tanrı, kaldıramayacağı bir kaya yaratabilir mi?

Yaratamazsa tanrı olamaz, yaratırsa da kaldıramayacağı bir kaya var demektir.

                    …                   

Antikçağın çoktanrıcılığı, siyasal yetkenin bir sınıfta (aristokrasi) toplanmasına yol açarken, Asya tek tanrıcılığında, siyasal otorite de bir monarkta toplanmıştır.

ROBERTSON SMİTH

 

- İnsan yediği şeydir ve insan insanın tanrısıdır. Tanrı; insanın idealleştirilmiş olarak dışavurumudur.

L. FEURBACH

 

-Eğer tanrınız yoksa saygılarınızı Hitler veya Stalin’e sunmak zorunda kalırsınız.

T.S.ELİOT

 

Din, halkın afyonudur.

MARX

 

Din, halkın afyonu değil, zayıfların vitaminidir.

REGİS DEBRAY

 

- Tanrı yoksa, her şey mübahtır.

      DOSTOYEVSKİ

 

İspatlanabilen bir tanrı, tanrı değildir.

          KARL JASPERS

 

Şeytan, tanrının taklitçisidir.

            RENE GUENON

 

Yükselen her şey, birbirine yaklaşır.

      Peder TEILHARD DE CHARDİN  

 

 Her çağda, tek bir gerçek vardır.

                 ŞEMS-İ  TEBRİZİ

 

Tanrı var mı?

BUDHA:

Sadece gerçek var.

                       ———- 

-Vahdet-i vücutta tabiat, tanrıda olduğu halde, panteizm  de (vahdet-i mevcut) tanrı tabiattadır. İki yaklaşım arasındaki temel fark, ilkinin tanrıyı tabiatla açıklayan bir sistem olmasına karşılık, ikincisi tabiatı tanrıyla, tanrının görünmez güçlerine ve akıl erdirilmez sırlarına göre açıklayan ‘gaybi’ bir felsefedir. 

               İSMAİL HAKKI İZMİRLİ                   

 

 

 

- Kendisini duyu organlarıyla fark edilemez şekilde isimlendirdiğinde HAK, duyu organlarıyla farkedilecek haliyle isimlendirdiğinde ise HALK, adını almıştır.

         En-NURİ (öl. 907)

 

- Tevhid; ölümsüz ve değişmez bir ilke olarak, bütün değişme ve farklılıkların temelini oluşturur.

- Siyasetçinin derdi; maneviyat değil, iktidardır.

  MUHAMMED İKBAL

 

 

Hz.ALİ:

- Perde kalksaydı yine yakinim (kesin bilgim) artmazdı.

- Hakikat, hakkın celal nurunun işaretsiz olarak keşfidir.

- Hakkal yakin, ezel sabahından doğan bir nurdur. Bunun eserleri tevhid ehlinin üzerlerinde görünür.

- Her şeyi birbirinden ayrı görmek ve toplamamak; şirk,

 Her şeyi toplayıp aralarındaki ayrılıkları görmemek; zındıklık,

 Her şeyi, hem birbirinden ayrı hem de aynı görmekse; tevhiddir (birlemektir).

- Alimin uykusu, cahilin ibadetinden iyidir.

                       ————-                       

- Tanrı; mutlak zaman, mutlak mekan, mutlak hareket, mutlak beden ve mutlak ruhtur.

         EBUBEKR  er-RAZİ

 

 

MUHYİDDİN İBN-İ ARABİ:

 

 Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, eşyada en parlak şekilde görünür. Ve O, O’nun görünüşüdür.

 Şüphesiz yaratıkların sonradan olma varlığı, yaratıcının varlığının görünüşüdür.

 Hakkı tanıyan kişi, gerçekten tanıdığı zaman; itikat sahibinin itikadıyla bağlanmaz.

 Kul rabdır, Rab da kul. Ya teklifle mükellef kimdir? Rab dersen o teklif edicidir, kul dersen o da ölüdür.

 Furkan benim ve 7 çift Fatiha suresi de benim. Ruhun ruhuyum, kalıpların ruhu değil.

                         ————                     

- İhlasın en aşağı derecesi, şeriat tevhididir ki; ‘Allah’tan başka ibadet edilecek kimse yoktur’ onun ifadesidir. En yüksek mertebesi de, hakikat tevhididir ki;  ’Allah’tan başka kimse yoktur’ onun ifadesidir.

            M.ALİ AYNİ

 

 

FAZLUR RAHMAN:

 ‘Uyanış ve Yenilik’      mantıki olarak ancak bir gelenek oluşturulduktan sonra olabilir.

Bütün geleneklere devamlı yeniden hayatiyet kazandırmalı ve taze yorumlarla yenilenmelidir.

 İlk müslüman nesiller nasıl ki; Kuran ve sünneti, kendi dönemlerinde kendi şartlarına uygun biçimde serbestçe yorumlamışlarsa, biz de aynen kendi gayretimizle, kendi çağdaş tarihimizde aynı şeyi yapmak zorundayız.

                        ————-                      

- Kendini arayan tanrıyı bulur, tanrıyı arayan da kendini.

-Herşey dağıttıkça çoğalır, biriktirdikçe de azalır.

               

-Oldum demek, öldüm demektir.

-Olgun insan, kendinden başka hiç kimseye kızmayandır.

             Tasavvuftan

 

- Evren; büyük kainat (makrokosmoz), insan ise; küçük kainattır (mikrokosmoz).

- İnsan, görünen alem ile görünmeyen alem arasında bir geçittir.

                     SADRETTİN KONEVİ

 

- Hallacı Mansur, M. Arabi, Mevlana, Yunus, S.Konevi ve Nesimi başta olmak üzere hepsi de ‘vahdet-i vücut’ yani varlıkta birlik felsefesini benimsemişlerdir. Bu felsefeye göre; her şey, gerçekte tanrının çeşitli biçimlerde görünmesinden başka bir şey değildir.  Varlık ve tanrı aynı özdendir. İnsan da ezelden beri tanrı katındaydı. Her şey hem ezeli hem de ebedidir. Çünkü; Ondan başka varlık yoktur. Her şey Ondan gelir Ona döner.

                 İBRAHİM AGAH ÇUBUKÇU

 

YUNUS EMRE

 

İlim, ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsen

Ya nice okumaktır

..

Beni bende demen bende değilem

Bir ben vardır

Beni bende bir işarettir

Bir ben vardır

Beni benden içeri

        

Yedi yer, yedi göğü, dağları denizleri

Cennet ile cehennemi cümle vücutta bulduk

Gece ile gündüzü, gökte yedi yıldızı

Levhde yazılı sözü, cümle vücutta bulduk

 

Tevrat ile İncili, Furkan ile Zeburu

Bunlardaki beyanı, cümle vücutta bulduk

 

Onsekiz bin alem halkı cümlesi bir içinde

Kimse yok birden ayrı söyleyen dil içinde

 

Bu tılsımı bağlayan, cümle dilde söyleyen

Yere göğe sığmayan girmiş bu can içine

 

Tanrı kadim, kul kadim, ayrılmadım bir adım

Gör kul kim Tanrı kimdir, anla ey sahip kabul

 

Adem yaratılmadan

Can kalıba girmeden

Şeytan lanet olmadan

Arş idi seyran bana

./.

 

Hz. MUHAMMED : 

 

‘Ben gizli bir hazineydim. Bilinmeyi, tanınmayı sevdim. Bu yüzden insanları ve cinleri yarattım.’

 

‘Zamana küfretmeyin, O Allahın ta kendisidir.’

                                              

‘Şeriat; benim sözlerim, tarikat; işlerim, hakikat; hallerimdir.’

                                                       

‘İnsanlara anlayabileceği kadarını söyleyiniz.’

                                              

‘Azasının bir uzvu eksik olanın, bir hissi de eksik olur.’

                                              

‘Dünyaya tamahtan vazgeç ki, Allah seni sevsin. Herkesin elinde olana tamah etme ki, halk seni sevsin.’

 

‘Alimlerin mürekkebi, şehitlerin kanından daha ağırdır.’

 

‘Gerçek zenginlik, gönül zenginliğidir.’

 

‘İnanmış bir kimse, kendi nefsi için sevdiğini, başkası için de sevmedikçe,

 

 gerçekten inanmış olmaz.’

 

‘Allah, mütevazı olanı yüceltir, kibirli olanı da alçaltır.’

 

‘Her şeyin temeli; inandım de sonrada dosdoğru ol.’

 

‘İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır.’

 

‘İki günü eşit olan ziyandadır’.

 

‘Utanmadıktan sonra, dilediğini yap.’

 

‘Kıskançlık, ateşin odunu yaktığı gibi iyilikleri de yok eder.’

 

‘Allah, insanlara acımayanlara merhamet etmez.’

 

‘Güzel sözler sadaka yerine geçer.’

—–

“Kim bir cana kıymamış ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış bir canı öldürürse bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur”.

MAİDE -32

———