‘devlet’ olarak etiketlenmiş yazılar

KURUMLAR SOSYOLOJİSİ

Pazartesi, 16 Kasım 2009

 

 Bir kuruma üye olmak, sonradan edinilen bir statüdür. Çok nadir olarak, doğuştan kazanılır. Üye olunduktan sonra da, o kurumun normlarına uymak gerekir. Aksi halde kurumdan atılır. Her kurumun bir ismi ve sembolü vardır. Sembol, bir kurumu ya da kuruluşu diğer kurum ve kuruluşlardan ayırt etmek için içindir.

 Hemen hemen her kuruluşta iki örgüt vardır:

 1-Formel örgüt (resmi), 2- İnformel ( resmi olmayan) örgüt.

 Formel örgüt; statü ilişkisidir. Statüler bireyden bağımsızdırlar. İnformel örgüt ise kişilik ilişkilerine dayanır. Önemli olan statü değil, o statüyü işgal eden kişinin oynadığı roldür.

 Zamanla statü ilişkileri, kişisel ilişkilere dönüşebilir. Formel örgütte statüye bağlı olarak dışsal değerlendirme sözkonusudur. İnformel örgüt ise kişisel ilişkiye bağlı olarak içsel değerlendirme var.

 Formel örgüt ne kadar iyi örgütlenmiş olursa olsun, informel örgütten destek almadıkça başarılı bir kuruluş sayılamaz.

 Düşmanlık, şefkat, yakınlık duyguları informel ilişki içinde yeralır.

 Formel ilişkiye örnek; tanımadık herhangi bir dükkândan yapılan alışveriş.

 İnformel ilişkiye örnek; tanıdık, karşılıklı samimiyetin arttığı bir dükkândan yapılan alışveriş.

 

 Kurum – Kuruluş:

 Robert McIver’e göre kuruluş; herhangi örgütlenmiş bir gruptur. Grubun küçük veya büyük olması fark etmez.

 Kurum ise herhangi bir iş yapmanın örgütlenmiş şeklidir. Kurum, bir grup değildir. Kurum; formel olarak belirlenmiş, tanınmış ve istikrarlı bir şekilde toplumda herhangi bir faaliyetin yerine getirilmesidir. Yani kurum, bir iş yapmanın resmi örgütlenmiş hali, kuruluş ise örgütlenmiş gruptur.

 

 Kurumsallaşma:

 İnsanlar hayatlarının birçok devresinde birçok faaliyeti yerine getirir. Bunların bazıları kurumsallaşmıştır. Farklı toplumlar farklı faaliyetleri kurumsallaştırmıştır.

 Kurumlar işleyebilmeleri için daima belirli kuruluşlara ihtiyaç duyarlar. Kurumun olduğu yerde en az bir kuruluş vardır. Örneğin basın kurumunun kuruluşları çeşitli gazetelerdir.

 Kurumlar, kurulaşlar olmadan varolamazlar. Ve kuruluşlar da kurumsallaşmış bir şekilde işlerler. Yani kuruluşlar, temel ve ikinci dereceden fonksiyonlarını toplumda bilinen bir şekilde yerine getirirler. Genellikle bu durm karıştırılmaktadır. Bu karışıklığa meydan vermemek için, kurum mu yoksa kuruluş mu olduğunu anlamak için iki soru sorulur:

1-Her kuruluşun bir yeri vardır. Nerede?

2-Belirli bir kuruluşa üye olunabilir. Üye olunabilir mi?

 

 Örneğin aile, çocuk yetiştirmenin, nesli sürdürmenin ve eğitimin örgütlenmiş bir şekli olduğundan kurumdur. Tek tek aileler ise kuruluştur.

 Yine savaş ve koruma faaliyetlerinin örgütlenmiş bir hali olduğundan ‘ordu’ bir kurumdur. ‘Türk ordusu’ ise bir kuruluştur.

 Aynı şekilde eğitim de hem kurun hem de kuruluştur.

 Toplumlar karmaşıklaştıkça, kurumlar da farklılaşmaktadır. Bir toplumun kurumlarına bakarak o toplumun nasıl bir toplum olduğunu anlayabiliriz.

 Örneğin ortaçağ toplumlarında en etkin, en baskın kurum ‘din’ kurumudur. Dolayısıyla ortaçağ toplumları, dinsel toplumlardır.

 Yine eski Isparta toplumu ise ‘askeri’ bir toplumdur. Çünkü bu toplumda en önemli statüler, askeri statülerdir.

 Geleneksel Çin toplumunda ise en baskın kurum aile olduğundan bu toplumda da aile bağlarının çok kuvvetli olduğunu görüyoruz. Birey ailenin dışına itildiğinde yaşaması olanaksızdır ya da çok güçtür.

 Bir toplumun profilini çizmek, o toplumda en baskın en etkin kurumu ortaya çıkarmakla olur.

 Birçok kuruluş, bir tek kurumun faaliyetlerini yerine getirebileceği gibi, bir tek kuruluş da birçok kurumun faaliyetlerini yerine getirebilir. Örneğin üniversiteler, eğitim kurumunun faaliyetlerini yerine getirirken spor, tiyatro, folklor gibi örgütlenmiş kuruluşların faaliyetlerini de yerine getirmektedir.

 Bireyler hayatları boyunca birçok kuruluşlara katılmaktadır. Bu katılım bazen aktif bazen de pasif olmaktadır.

 Kuruluşlara katılım birey üzerinde büyük etkilere yol açmaktadır. Bir toplumdaki kuruluşlar, o toplumdaki birey sayısından daha fazla olabilir. Çünkü bir birey birden fazla kuruluşa üye olabilir.

 İdare kurumu; politik olarak örgütlenmiş karmaşık toplumlarda görülür.

 Devlet; politik olarak örgütlenmiş toplumdur. Hükümet ise politik olarak örgütlenmiş toplumun fonksiyonlarını ve görevlerini yerine getiren bir kuruluştur. Devletin fonksiyonlarını belirli bir süre için yerine getirmesi bakımından bir araçtır ya da bir kuruluştur.

 Hükümet, devlette daha az içeriklidir. Bir toplumun vatandaşları hepsi birlikte devleti meydana getirirler. Devleti idare edense hükümettir. Aslında devlet de bütün yurttaşlarını içeren politik bir örgüt olduğundan kuruluştur. Devlet, sivil toplumla eş anlamlıdır ve sürekli bir kuruluştur. İdare kurumunun faaliyetlerini yerine getiren bir kurumdur.

 Hükümet ise sürekli değil her seçimde değişen bir kuruluştur. Devleti temsil eden cumhurbaşkanının değişmesi, devletin değişmesi anlamına gelmez.

 İnsanlar arasında ‘idare etme’ nasıl doğmuş ve kurumsallaşmıştır?

 Bu konuda pek çok teori var:

 Bir teoriye göre idare etmek, ilahi güce dayandırılmaktadır. Kral, baştan bir takım kutsal niteliklere sahiptir. Bu nedenle kral, ilahi gücün yeryüzündeki temsilcisidir. Yani otoritenin gücü, idare eden güçten gelmektedir.

 Başka bir teoriye göre otorite kaynağını; kuvvette bulmaktadır. Güçlü veya kurnaz olma yeteneğine sahip olan, zayıf ve dürüstü egemenliği altına almaktadır. Adaleti kendilerine göre uydurmaktadırlar.

 Üçüncü teoriye göre ise Thomas Hobbes tarafından ortaya atılmış, J.J.Rousseau tarafından geliştirilmiştir. Hobbes’a göre insan, kavgacı ve güvenilmezdir. Bu durumu şöyle ifade eder; “insan, insanın kurdudur”. Bu durumdan kurtulmanın tek çaresi; bütün insanların doğal özgürlüklerinden fedakârlık ederek ve de sivil toplumun güvenliği için bir anlaşma yaparak otoritenin idare kurumuna devredilmesidir. Bu görüşe “sosyal kontrat” ya da “toplum sözleşmesi” denmektedir. İşte otorite/idare kaynağını bu sözleşmede bulmaktadır.

 Bu teorilerin hiçbiri evrensel olarak geçerli değildir. Çünkü idare, sosyal hayatın tabiatında vardır. İnsanın yaşadığı yerde bir sosyal düzen vardır. İşte idare bu düzenin bir yönüdür. Düzenin olduğu her yerde bir çeşit idare vardır. Düzen, idareden toplumun politik örgütünden önce gelmektedir.

 R.McIver, idarenin kökenini ailede keşfetmiştir. Ailenin, toplumun diğer kurulaşları ile ilişkisi ne olursa olsun kendine özgü bir kuralı ve düzeni vardır. Düzen ilk olarak ailede oluşmaktadır. Aile olmasaydı, dünyada düzen olmazdı.

 Kısaca idare, insanlık tarihi kadar eski bir olgunun kurumsallaşmasıdır. Sosyal düzenin kurumsallaşması idareyi ortaya çıkarmıştır. Örneğin haberleşmenin kurumsallaşması gazetecilik kurumunu, savaşın kurumsallşması ise ordu kurumunu ortaya çıkarmıştır.

 

 İdarenin fonksiyonları:

 

 İnformel normlar, formel kanunlara dönüşmüş, bu kanunların uygulanışı da idare tarafından sağlanmaktadır. Devlet idaresi bu amaçla kurulmuş kurumdur.

 Yani idarenin birinci fonksiyonu; üyelerin belirli normlara özellikle de kanunlara uymasını sağlamaktadır. Bu uymayı da baskı kullanarak sağlar. Baskı kullanmadan toplumun varlığını tehdit eden bireyleri kontrol altında tutmak çok zordur.

 Baskının, zor kulanımın meşru kullanımı, idarenin birinci fonksiyonunu meydana getirmektedir. Toplumda çoğunluğun huzurunu bozacak gruplara karşı, etkin bir kurumun bulunması gereklidir. Toplumda aynı zamanda menfaati birbiriyle çatışan gruplar da vardır.

 İdare, toplumun huzurunu bozacak olanlara karşı baskıyı, meşru bir şekilde kullanır.

 İdarenin ikinci fonksiyonu; bütün toplumlar diğer başka toplumlarla ilişki içindedir. Bu ilişki bazen dostça bazen de düşmancadır. Bu nedenle de toplumu bu düşmanca hareketlere karşı koruyacak merkezi bir koordinasyona, kurulaşa ihtiyaç vardır. Dolaayısıyla bu ihtiyaca cevap verecek olan da idaredir.

 Kısaca idarenin temel fonksiyonları; iç düzeni korumak ve dış tehlikelere karşı bekçilik etmektir.

 İdare denince yalnız formel yapısı, kanunları anlaşılmalıdır. İdare aynı zamanda bulunduğu toplumun bir aracı ve ondan kaynaklanan bir kurum olarak da düşünülmelidir.

 

 Aile kurumu:

 

 Kurum olarak baktığımızda aile; çocuk yetiştirme ve üremenin formalize edilmiş ve düzenlenmiş bir işlemidir.

 Kuruluş olarak aile ise bu faaliyetleri yerine getiren belirli ailelerdir. Herkes bir aileye üye olabilir ama aile kurumuna hiç kimse üye olamaz. Her ailenin belirli bir yeri var ama aile kurumunun yok. Toplumda kurumların en süreklilerindendir. Geçici olan belirli ailelerdir. Çünkü onu oluşturan üyelerinin, hayatları boyunca devam eder.

 ;ç,nde çocuk olarak bulunduğumuz aile ile içinde ana-baba olarak bulunduğumuz aile karıştırılmamalıdır.

 Çocuk olarak bulunduğumuz aileye; ‘oryantasyon ailesi’ denir. Ana-baba olarak bulunduğumuz aileye ise ‘üreme ailesi’ denir.

 Oryantasyon ailesi, irademiz dışıdır ve statümüz doğuştandır. Buna karşılık üreme ailesi irademiz içindedir ve kazanılan statü sonradandır.

 Oryantasyon ailesi yeni doğan bir çocuk için bir topluluk gibidir. Üreme ailesi ise bir kuruluştur. Biliçli olarak üyelerinin sayısı arttırılmıştır. Üreme ailesi de sosyal bir grup olmakla birlikte örgütlenmiş grup kriterlerini de içermektedir. Örgütü de devletin koyduğu kanunlarla işlemektedir.

 

 Aile biçimleri sınıflandırmaları:

 

 Aileleri bulundukları yere göre sınıflama:

 Anne tarafında ikamet eden aileye ‘matrilocal’, baba tarafında ikamet edene ise ‘patrilocal’ diyoruz.

 

 Ata soyuna göre aileler:

 Anne soyunu olan aile; ‘matrilineal’, baba soyunu alan aileye ise ‘patrilineal’ denir.

 

 Aileyi aldığı isme göre sınıflama:

 Ana adını alan aileye; ‘matronymie’, baba adını alan aileye ise ‘patronymie’ denir.

 

 Aileyi içeriğine göre sınıflama:

 Ana-baba ve çocuklarda oluşan aileye; ‘nükleer aile’, ana-babanın bir tarafından akraba olan aileye ise ‘kanbağı aile’ denir.

 

 Evlilik çeşitlerine göre yapılan sınıflama:

 

Tek eşlilik; ‘monagami’, çok eşlilik ise ‘poligami’ dir.

Policini; bir erkeğin iki ya da daha fazla kadınla evlenmesi.

Poliandre; bir kadının iki ya da daha fazla erkekle evlenmesi.

Endogami; grup / klan içi evlilik.

Egzogami; grup dışı, kabile dışı evliliktir.

 

 Ailenin fonksiyonları:

 1-Toplum içi fonksiyonlar.

 2-Birey içi fonksiyonlar.

 

 Toplum içi fonksiyonları:

 1-Türün devamlılığı.

 2-Seksüel kontrol.

 3-Koruma ve devamlılık.

 4-Kültür transferi.

 5-Statü kazanma.

 

 Birey içi fonksiyonları:

 1-Yaşam ve yaşamını sürdürme.

 2-Seksüel fırsat.

 3-Koruma ve destek.

 4-Sosyalizasyon.

 5-Toplumsal kimlik.

 

Bu sınıflama yapay bir sınıflamadır.

Aile hem toplum hem de birey için fonksiyonlarının yerine getirerek varlığını sürdürmektedir. Bu sayılan fonksiyonların standart bir sınıflaması yoktur. Bir görüşe göre bu sınıfların birbirine bağlılığı mantıksal olarak sınıflandırmak gerçek durumun zedelenmesine yol açar. Diğer bir görüşe göre bu fonksiyonların hepsi birbirinden bağımsızdır. Ve yine bu fonsiyonların her biri diğer toplumsal kurumlarca yerine getirilebilir. Bütün bu görüşlere rağmen ailenin fonksiyonları birlikte ele alındığında bu fonksiyonların yerine getirilmesinde aileden daha verimli bir kurum yoktur. Aile tarihteki evrenselliğini ve bireyin yaşamı üzerindeki büyük önemini bu açılardan dolayı korumaktadır.

 

 Türün devamlılığı:

 Karmakarışık bir üreme şekli toplumda karmaşıklığa yol açar. Başka hiçbir neden olmasa bile düzen açısından üreme süreci ailede kurumsallaşmıştır. Ailede bu konuda bir istikrarlılık görmekteyiz.

 Bütün toplumlar ailenin bu fonksiyonları ile ilgili oldukça katı normlar koymuş ve yaptırımlarla desteklemektedir. Örneğin, aile içi evlilik yasaklanmıştır.

 

 Seksüel kontrol:

 Seks tek başına aileyi açıklayamadığına göre şunu inkar edemeyiz ki, biyolojik gerçekle toplumsal plan arasında en yakın ilişkiyi ailede bulmaktayız. Aile en temel vücut fonksiyonlarının bile ifadeleri kültür ve kültürel normlarda bulduklarını göstermiştir.

 

 Devamlılık:

 Aile toplum için bir çocuk kazandırmaktadır. Bu devamlılık çeşitli şekillerde kurumsallaşabilir. Bunu devlet, hastaneler ve diğer kurumlar üzerine alabilir. Fakat hiçbiri bu fonksiyonları ailenin yerine getirdiği gibi iyi bir şekilde yerine getiremez. Belki devlet, ailenin sağlayabileceği maddi değeri daha iyi sağlayabilir. Fakat aile sosyal bakımla birlikte yakın, kişisel tepkileri içinde birleştirir. Bütün bu birleştirmeden dolayı çocuk yetiştirmede diğerlerinden daha başarılıdır.

 

 Kültür transferi:

 Çocuk ailesinin dışındaki topluma kendi ailesi içinde hazırlanır. Her ailenin kendine özgü alt kültürü varsa da o toplumun kültürü ailede yansır.

 Türk ailesinde yetişen birey, Türk kültürünü yansıtır.

 Aile çocuğu, topluma kazandırandır. Çocuğun yetişmesinde duygusal yönden en iyi fonksiyonu yerine getiren ailede sevgiyi, saygıyı, dürüstlüğü… çocuk ailesinde görür.

 

 Statü kazanma:

 Aile tabakalaşmış otorite ilişkisini de gösterir. Baba-oğul arasındaki ilişki; ‘otoriter’ ilişki, kardeşler arasındaki ilişki ise ‘ayrıcalık’ ilişkisidir.

 Bir toplumda karşılacağımız bütün statü ilişkilerinin hepsini ailede görüyoruz. Toplumsal statümüzü aileden almaktayız. Milliyet, din, sınıf, ikamet gibi statüleri doğuştan kazandığımız gibi sonradan da değişebilir. Toplumsal kimliğimizi bu statülerle kazanıyoruz.

 Aile, grup çeşitleri arasında, birincil sosyal ilişkilerin yaşandığı gruptur.

 

 Aile – devlet ilişkisi:

 

 Aile pek çok kurumla (eğitim, din, idare, sağlık vs.) ilişki içindedir. Ailede kuralları özellikle devlet koymaktadır. Devlet evliliği sadece iki bireye bırakmamıştır. Devletin bu konuda bir takım normları vardır. Örneğin, evlenmek için reşit olmak gerekir. Devletin aile üzerindeki kontrolü son derece sıkıdır.

 

 KÜLTÜR:

 Üç unsurdan oluşmaktadır:

 1-Düşünceler, fikirler.

 2-Maddi şeyler.

 3-Normlar.

 Düşünceler, felsefenin işidir. Maddi şeyleri de fizik incelemektedir. İnsanların diğer insanlarla ilişkilerini, kültürlerini, uyumlarını da sosyoloji incelemektedir. Yani normları sosyoloji inceler.

 Sosyal ilişkileri düzenleyen kurallara; ‘sosyal normlar’ diyoruz. Normlar, toplumsal beklentidir, toplumdaki davranışlarımızı idare eden kültürel bir özelliktir.

 Toplumsal normlar bireyin yaşamını kolaylaştırır ve birey bunlar üzerinde düşünmeden hareket eder.

 

 Normların birey için fonksiyonları:

 1-Karar vermemizi kolaylaştırmak.

 2-Karar verme zamanını azaltmak.

 3-Karşılaştığı böyle durumlarda hemen çözüm bulmasını sağlamak.

    Norların olmadığı yerde toplum da yoktur.

 

 Norm çeşitleri:

 1-Adetler,  2-Töreler,  3-Kanunlar.

 

 Normların sınıflandırılması:

 1-Normlar hem emredici hem de yasaklayıcıdır. Yasaklayıcı normlar; tabulardır. Emredici normlar; ne yapmamız gerektiğini söyleyen kurallardır. Örneğin; kırmızı ışıkta geçilmez” yasaklayan bir normdur.

 2-Normların bir kısmı; toplumca geçerli olan ‘komünal toplum normları’ diğerleri de ‘kurumsal normlardır’. Toplum ve kurum normları çatışabilir.

 

 Adetler / halk usulü (folk ways):

 Her toplumun kendine özgü bir takım adetleri vardır. Bu nedenle de her toplumun her toplumun değişik kültürü vardır. Adetelerin uygulanması için resmi yaptırım (kanun) yoktur. Fakat bütün bunlar yine de bizler tarafından yapılır.

 Adetler, evrensel bir nitelik taşır. Hiçbir toplum adetsiz varolamaz. Yani bir toplumun sosyal yapısını oluşturmada önemli bir yer tutar. Düzenliliği, istikrarı sağlarlar.

 

 Töreler:

 Adetlerden farklıdırlar. Bunlar da resmi bir yaptırım olmaksızın yerine getirilirler. Töreler daha toplumun refahı, ahlaksal davranışlarla ilgilidir.

 Bunlar da toplumdan topluma değişirler. Törelere uymayanlar, toplumun varlığını tehlikeye atanlar olarak görülür.

 

 Kanunlar:

 Her toplumun adetleri, töreleri olmasına rağmen hepsinin kanunları yoktur. Kanunlar, politik örgütü olan toplumlarda görülür. Kanunlar, devletin görevlendirdiği kanun koyucular tarafından yapılır. Kanunların yazılı olması ya da belirli bir şekilde kaydedilmesi gerekir.

 

 Yaptırımlar:

 Normların uygulanması için yaptırımlar şarttır.

 Yaptırımlar olumlu ve olumsuz olmak üzere ikiye ayrılır. Birey törelere uymadığında alay edilir. Uyduğunda ise ödüllendirilir. Spinoza, toluma ters fikirler öne sürmesi nedeniyle toplum dışına itilmiştir.

 Devletin yaptırımları kanunlardır. Kanunlar diğer normlardan farklı olarak çok açık-seçik olarak yazılmışlardır. Bir suçun cezasının ne olduğu açıkça bellidir.

 Hukuksal normların da sosyal normların da ortak amacı; kurallara uymayanları toplumdan tecrit etmektir.

 Devlet normları, baskıyı meşru olarak kullanabilen tek güçtür.

 

 Normlar arası ilişki:

 Adetlerin, törelerin, kanunların uygulanması için yaptırımları vardır. Kanunlar kaynağını adetlerde ve törelerde buluyor. Kanunlar onların resmi olarak karşımıza çıkmasıdır. Törelerin, adetlerin değiştiğini ondan sonra kanunların değiştiğini görüyoruz.

 Bazen kanunlarla; töreler, adetler çatışmaktadır. Adet değişmiştir fakat kanun hâlâ devam etmektedir.

 Bazen de istisna olarak, kanun konmuştur ancak toplumda adet haline gelmemiştir.

 Töreler adetlerden, kanunlarsa hepsinden daha fazla zorlayıcıdır. Ancak bazen töreler, kanunlardan daha zor çiğnenir, cezası kanunda çok ağır olmasına rağmen. Örneğin, kan davası.

 Bir görüşe göre adetlerin ve törelerin yeterli olduğu yeterli olduğu toplumda kanunlar gereksizdir. Adetler ve töreler yetersiz olduğunda kanunlar şarttır.

 

 Normlara niçin uyarız?

 Toplumsal ya da hukuksal yaptırımlar nedeniyle uymak zorundayız aksi halde cezalandırılırız. Ya da onaylanmak, ödülü almak için uyarız. Topluma uyum sağlamak bazen de alışkanlık olduğundan. Toplum normları, bizi öyle doktrine ediyor ki, hiç düşünmeden toplum normlarını yerine getiriyoruz. Çocuk, normlara şartlandığından tek yol bu olmakta, uymama gibi bir seçeneği yok.

 Sosyal ilişkilerde bize yol gösterdiği ve sosyal etkileşimi kolaylaştırdığı için uyarız.

 Bütün ntoplumlarda iki tip örüntü vardır; ‘ideal örüntü’ ve ‘gerçek örüntü’.

 İdeal örüntü; her bireyin toplumdaki normlara en iyi şekilde uymasıdır. Bunun sonucunda ortaya çıkan kültür de ‘ideal kültür’ olmaktadır.

 Gerçek örüntü; yukardaki durum her zaman için mümkün değil, uyumlarda farklılıklar olmaktadır. Uymayanlar da vardır. Bunun sonucu oluşan kültürse ‘gerçek kültür’dür.

 Bir birey karmaşık bir toplumdaki bütün normlara uymaz. Sadece kendi grubunun normlarına uyar. Her toplum çeşitli gruplardan ve bunların farklı normlarından oluşur. Bir grubun normu başka bir grubun normu ile çatışabilir. Normları olmayan bir sosyal grup yoktur.

 Bireyin grup normlarına uyma nedeni ise birey grupla birlikte kimlik kazandığı içindir.

 

 MODA:

 İnsanların uymaya çalıştığı bir normdur. Moda, karşıt eylemlere cevap veren bir araçtır. Hem uyma arzumuzu hem de diğerlerinden farklı olmamızı sağlayan bir araçtır. Bir norm etrafında farklılıklar dizisidir.

 Moda, çeşitli alanlarda karşımıza çıkmaktadır. En belirgin alanı ise giyimdir.

 Moda, bir nevi monotonluğa karşı geliyor ve bireyler arasında kişiselliği ön plana çıkarıyor. Bireyler arasında farklılığa izin veren bir araçtır.

 İnsan modaya fazlaca uyduğunda ise kendi grubu tarafından alaya alınıyor, olumsuz tavırlarla karşılaşıyor. Her grubun kendine göre bir zevk ve beğenisi vardır.

 Ünlü Fransız sosyoloğu Gabriel Tarde, taklidin önemi üzerinde durarak, adetle moda arasındaki ayrımı şöyle açıklamıştır:

 “Adetlere uymakla biz atalarımızı taklit ediyoruz, modayla ise çağdaşlarımızı taklit ediyoruz”.

 Edward Sapir ise modayı şöyle tarif ediyor:

 “Moda, adetlerden belirli ölçülerle ayrılmasından doğan bir adettir”.

 Robert McIver’e göre ise “moda, sosyal olarak kabul edilmiş farklılıklar dizisidir. Bir şeyin adet olması lazım ki, biz onda farklılıklar görebilelim”.

  Modayı her alanda; insanların zevkinde, giyimde, müzikte, resimde, yaşam felsefelerinde, mesleklerde, araçlarda, edebiyatta, bilimde, dinde, filmlerde, sporda, hastalıklarda, yediklerimizde-içtiklerimizde kısaca her alanda görmekteyiz.

 

 TÖRENLER:

 Sosyal bir normdur. Tören yapılmasının nedeni, bizim için önemli bir olayı topluma duyurmak için. Örneğin, evlilik, açılış vs.

 Törenlerde yaşanan sevinç, mutluluk, üzüntü gibi duygulardır. Törenler bizim için bir dönemini gösteren olaylardır. Yeni bir döneme geçişte istikrar sağlıyor.

 

 RİTLER:

 Bütün topluma açık olmayıp, belirli grupların kendilerine özgü törenlerdir.

 

 RİTÜELLER:

 Belirli dönemlerde devamlı olarak tekrarlanan seronimlerdir. Örneğin, her yıl belirli tarihlerde kutlanan dini ve milli bayramlar vs.

 

 ETİKET:

 İnsanların, sosyal etkileşiminde işlemlerini yönlendiren bir normdur. Örneğin, sevdiğine bir hediye gönderme vs. Şerefine yemek verilen ev sahibinin sağına ya da soluna oturtulması vs.

 Niçin etiket?

 1-Diğer bütün insanlarla olduğu gibi belirli durumlarda standart bir takım prosedürlerin işlemesini sağlamak.

 2-İnsanlar arası sosyal mesafeyi sembolize etmektedir. Örneğin, cumhurbaşkanının kendine özel bir locası vardır.

 3-Sosyal mesafeyi devam ettirmek için fazla yakınlığın ve samimiyetin istenmediği hallerde, sosyal mesafenin devamını sağlıyor. Özellikle formel ilişkilerde etikete daha fazla uyarız.

 

 STATÜ VE ROL:

 Sosyal statümüz sevincimizi, üzüntümüzü belirlemektedir. Yani aynı fizyolojik bir durum; statü ayrımından dolayı farklı reaksiyonlara yol açmaktadır. Toplumsal ilişkimiz, statüler arası ilişkilerden kaynaklanmaktadır. Herkes statüsünden beklenenleri yapar ve kişi statüsü gereği ne yapacağını bilir.

 Statüler bizim ayrıcalıklarımızı, görevlerimizi, haklarımızı belirlemektedir.

 Statü toplumda bir pozisyon, bir yerdir. Bireyin bulunduğu gruba göre statüsü değişir. Statüler daha bireyler gelmeden önce kurulmuş, belirlenmiş yerlerdir. Aynı zamanda kültürün bir parçasıdırlar.

 Rol ise statünün dinamik davranışsal yönüdür. Statüler işgal edilir oysa roller oynanır.

 Aynı statüleri işgal edenlerin, rollerini farklı oynadıklarını görüyoruz.

 Kurumsallşmış role statü diyebiliriz. Statüler ya sonradan ya da doğuştan kazanılırlar. Her bireyin toplum içinde birden fazla statüsü vardır.

 Karmaşık toplumların bir özelliği, bireylerin çok farklı statüler işgal etmesi ve statü ilişkilerinde bulunmasıdır.

DENEMELER -3 (AHMET AĞI)

Çarşamba, 11 Kasım 2009

 

*Uğrunda öldüğümüz ve öldürdüğümüz bizi bölen ne varsa (sınıflar, sınıflar, milliyet, mülkiyet, inanç farkları…), bunları birleştirmedikçe hepimiz dünyalı, hepimiz insan olamayız.

 

*Demokratik kitle örgütleri ne kadar etkili kullanılırsa, sivil inisiyatif de o kadar güçlü olur.

 

*Aslolan yanlışları düzeltmektir yoksa yanlış yapanı yok etmek ya da baskı altına almak değil.

 

*Halklar barıştan, tiranlar/zorbalar savaştan beslenir.

 

*Cephede en arkada olanların, cenazede en önde olmaya hakkı yoktur.

 

*Bir memleketin büyüklüğü; topraklarının genişliğiyle değil, vatandaşlarının refah düzeyi ve özgürlüklerden ne kadar yararlandığı ile ölçülür. Ulusal gelir, adil bir şekilde dağıtılmıyorsa, dağıtanlar ya çalıyordur ya da bu işi layıkıyla yapamıyorlardır, demektir.

 

*Hiçbir kişi ya da zümre devletin, vatanın sahibi değildir. Orada yaşayan, herkesindir. Kimse kimseyi kovamaz. Devletin verdiği yetki ve olanakları kendi adına kullanamaz.

 

*Geçmişe üzülen, gelecekten korkan insanların gelişimleri durmuş demektir.

 

*Onayladıklarınızı yüceltmeyin, aksi halde onların eksik olduğunu, onaylamadıklarınızı küçültürseniz de onlardan korktuğunuzu kabul etmiş olursunuz.

 

*Varlık hakkında kesin bilgiye sahip olmayışımız, tüm kabul ve anlayışların birbirine karşı hoşgörülü yaklaşımını zorunlu kılmaktadır. İster bilimsel teorilere isterse mitlere dayalı anlayış ve kabuller olsun, her ikisinin de birbirinin söz-eylem alanına müdahale etmeden yaşamayı öğrenmeleri gerekmektedir. Bir tercihin meşruiyetinin önceliği, diğerinin söz-eylem özgürlüğüne müdahale etmediği sürecedir. Buradan hareketle, siyasi bir rejimin demokratik ve laik olması aslında bir zorunluluktur. Devletin dini ya da ideolojisi olamaz sadece anayasal anlamda ilkeleri olabilir.

 

*Kimse kendi görüş ya da inancını zorla dikte veya empoze edemez. Hak ve özgürlükler çevçevesinde kendi fikirlerini açıklayabilir, yayabilir.

 

*Bir yönetici de aranacak en önemli vasıf; herkese karşı adil davranmasıdır. Yoksa kim olduğu ya da nasıl düşündüğü değil.

 

*Taraftarının çokluğu, bir görüşün haklı olduğu veya daha imtiyazlı olabileceği anlamına gelmez. Hiçbir görüş ya da inanç diğerleri üstünde egemenlik kuramaz.

 

*Herkes, eşit hak ve özgürlüklere sahiptir.

 

*İnsanları her konuda eşitlemeye çalışarak tek tip insan yaratma düşüncesi (üniformizm), olsa olsa ilkel bir düşüncenin ürünü olabilir.

 

*Doğa, eşitlik üzerine değil farklılıklar üzerine kuruludur. Birbirinin benzeri çok şey vardır ama aynı olan hiçbir şey yoktur. Bu nedenle ‘doğa’, tam bir sanat eseridir. Eşitlik, bir matematik terimidir; 2=2 gibi. Sosyal konularda eşitlik ise hak ve özgürlüklerden yararlanmadadır.

 

*Kollektif fikir ve inançlara dayalı yapılanmaların arkasında, birilerinin birilerini yönetme ve menfaat sağlama isteği vardır. İnsanların inanma, güvenme ve daha güçlü bir yapının üyesi olma ihtiyacını değerlendiren bu kişiler, bireyleri sürüleştirip cemaatleştirerek, çok daha kolay kontrol edebilmektedirler.

 

*Her türlü inanç ve fikrin kaynağı birey olduğu halde hor görülmesi, birilerinin kendilerini, diğerlerinden daha imtiyazlı görmesi sonucudur. Ne türlü olursa olsun, hep aynı kesimlerin birileri için fedakarlıkta bulunmasını istemesi, faşizmden başka bir şey değildir.

  

    *Bireyi yadsıyan her fikir doğasına aykırıdır; birey olmadan fikir olmaz. Aşılamaz hiçbir düşünce yoktur. Fikirler her zaman değişmesiyle gelişim sağlarlar. Sabit fikirli olmak, kişinin kendisini başkalarının kölesi haline getirmesidir. Tüm kollektif düşünceler, üyelerinin bağlılığını artırmak için kendisini diğer inanç ve fikirlerden üstün görür.

 

*Çoban sayısı arttıkça, sürü sayısı da artar ancak koyun sayısı azalır.

 

 

*Meşruiyyet içerisinde tüm farklılıklar, dünyamızın zenginliğidir, gerçeğin farklı birer kavranış şeklidir.

 

*Siz onları hurafelerden, onlar da sizi cehennemden kurtarmaya çalışırken; dünyayı yaşanmaz hale getiren, böylesi bir iyi niyet oldu.

 

*Nasıl iman etmişsen, her şeyi de ona uygun görürsün.

*Bilinç, baskıdan doğar.

 

*Savaş; profösyonellerin işidir, amatörleri en öne koymak, onları ölüme göndermektir.

 

*Çoğu kez bir inancın bağlıları, başka bir inancın kışkırtıcıları olmaktadır.

 

*Kendin olmayı başardığın sürece, başkasıyla dost olabilirsin.

 

*Zaman, her şeyin üzerinde bir sarkaçtır.

 

*Sorun; herkesin kendi tercihini diğerlerinden üstün görmesinde değil; kendi tercihini diğerlerine egemen kılmak istemesindedir. Egemen olduğunda da onu değiştirip, dönüştürmek için baskı kurmaktadır. Bunun içindir ki; devletin ne dini ne de ideolojisi olamaz. Tüm inanç ve fikirlere eşit mesafede duran, anayasal kuralları olabilir.

 

*Evrenselliğin yolu, yerellikten geçer.

 

*Gelişmiş ülkelerle, diğerleri arasında farktan öte uçurumlar varken, küresel politikalarda ilk adımın bu ülkelerden beklenmesi, çok büyük haksızlık olur. Dünyamızın bu hale gelmesinde, en çok kimlerin payı varsa öncelik onlara düşer. Hem sicili bozuk hem de veto yetkisi bulunan gelişmiş ülkelerin; silahsızlanmadan, çevre kriterlerine kadar öncelikle kendilerinin adım atması gerekir.

 

 

*İnsanlar, yaşadıkları ülkede  layık olduğu değeri görmüyorsa; vatanmış, üniter yapıymış, devletmiş…o insanlar için bir anlam ifade etmez.

 

*Kan, gözyaşı ve katliamlar üzerine inşa edilen bir yapı er ya da geç tasfiye olur.

 

*Her seferinde, dış güçler ve yerli işbirlikçileri; ötekinin bin beter oluşuyla korkutup, halkı zulüm ve haksızlığa ikna etmektedirler.

 

*Her türlü inkar ve imha politikası, günü geldiğinde tarihle hesaplaşmaktan kaçamayacaktır.

 

*Nerede insanca muamele görüyorsan, vatanın orasıdır. Her zaman üst gelir grupları sermayelerinden, alt gelir grupları ise onurlarından fedakarklıkta bulunuyorsa, orada eşitlik, kardeşlik ve adaletten bahsedilemez.

 

 

*Haksız bir saldırı yoksa; hiçbir savaş, senin savaşın değildir.

 

*İyi insan; karşısına çıkan herkes ve herşeyle iyi geçinen insandır. Bir faydan yoksa bari zarar verme.

 

*Bütün davranışların anlamını ideolojide aramak, ideolojiyi din haline getirmektir. Her konuya eleştirel yaklaşmalı, ayrıca neleri kabul ettiğinden çok ne yaptığın daha önemlidir.

 

*İnsanlığa hizmet için varım diyenlerin pek çoğu, kendi egolarını tatmin etmek ve egemen olmak için uğraşırlar. Bu uğurda her şeyi göze almaları bunun bir göstergesidir.

 

*Başkasını sevmeyebilirsin ama ne alçaltıcı ne de kötü muamelede bulunamazsın.

 

*Büyüklerin zulmü, küçüklerin elleriyle gelir. Hainler olmasa, zalimler de olmazdı.

 

*Eşitlik adına tüm insanları; tek tip insan haline dönüştürmek, sonra da aldığı nefesi dahi kontrol eden totoliter bir devlete tabi kılmak; insanın emeğine yabancılaşmasından daha beter bir kendine yabancılaşmadır.

 

*Kitaplar, doğrularıyla olduğu kadar yanlışlarıyla da çok daha öğretici olabilir.

 

*Hayatta en başarılı insanlar; başkalarının doğrularını almaktan imtina etmeyen ve kendi doğrularının yanlışlanması halinde ise görüşlerini değiştirmekten en ufak bir tereddüt duymayanlardır.

 

*Dogmatizm belki kaçınılmaz ama sorgulamak kesinlikle akıllıcadır.

 

*Kesin olarak bilmediğimiz bir şey hakkında, kesin ve sorgulanamaz bir biçimde, “bu böyledir” diye inanmak dogmatiklerin işidir.

 

 

*Bilmediklerimiz hakkında varsayımlar ileri sürülebilir ama bu varsayımlardan birine iman etme zorunluluğu yoktur.

 

*Bir insan, kendi söylediğine “bu tanrı kelamıdır/sözüdür” diyebilir ancak diğerlerinin buna iman etme mecburiyeti yoktur.

 

*Ulaşım ve iletişim arttıkça, küreselleşme artar.

 

*Başarıyı küçümseyenler, kendi komplekslerine yenilmiş olanlardır.

 

*Aşk; birinin sahip olmak istediği diğerinin ise köle olmak istemediği ilişkidir.

 

*Bir inanç ya da bir fikre yaslanarak siyaset yapan veya tutum ve davranışlarını belirleyenler, hiçbir zaman birey olamazlar. Kendileriyle başbaşa kalmaya tahammül edemezler. Her türlü inanç ve fikri sorgulayan insan, tek başına gerçeği arayan insandır. O her şeyi bilmek, anlamak ve açıklamak adına bir yere ait olmayı reddedendir.

 

SOSYOLOJİ TARİHİ-1

Pazar, 04 Ekim 2009

 

 Sosyal düşüncenin tarihi, çok eskilere dayanmaktadır. İnsanı anlamak için sosyal hayata değinmek gerekir. İnsan, düşünme ve sosyal hayat kavramları arasında sıkı bir bağ kurmuştur. Sosyal sorunlarla ilgili olarak insanlar, binlerce yıldan beri bir takım görüşler ileri sürmüşlerdir.

 Sosyal sorunlar bizim dışımızdadır. Biz istesek de istemesek de sosyal sorunların etkisi altında kalırız. Nerede insan varsa, orada sosyal hayat vardır. Sosyal hayat hakkında ileri sürülen fikirlere; ‘sosyal düşünce’ denir.

 Sosyal hayattaki sorunlar, hiç de kolay değildir. Birey olarak toplumda, kendi hayatımızı yaşarız. Her birey, aile içinde doğar ve sosyal hayata adımını orada atar. Her insanın sosyal hayat hakkındaki fikirleri, farkında olmadan bize de yerleşir. Örneğin; adetler, gelenekler, görenekler vs. Herkesin bir ana dili vardır, bazıları bunu daha iyi, bazıları da daha kötü konuşur. Dil, bireyin yaşadığı ortamla ilgilidir.

 Sosyal hayatı anlamak, nesneleri keşfetmek başka şey, sosyal hayatı yaşamak başka şeydir.

 Sosyal düşüncenin tarihi, insanın düşünce tarihi kadar eskidir. Felsefenin başlangıcından itibaren insanlar çeşitli sorular sormuşlardır. Bu düşünce ve fikirler sosyolojiyi başlatmışlardır.

 Bugünkü bilim, tümevarım yöntemini kullanırken, filozoflar tümdengelim yöntemini kullanmışlardır.

 Filozoflar, varolan şu alemi anlamaya çalışmışlardır. Kainatı anlamakta; tanrı, evren, insan başlıca sorunları olmuştur. Sonuçta filozoflar, insanla ilgili problemleri çözmek için sosyal hayatı da ele almışlardır.

 Filozofun, düşünce sisteminin başına koyduğu hakikatlerle, sonuna koyduğu hakikatlerin tutarlı olması gerekir.

 

 İlk prensipleràdüşünceleràson hakikatler

 —————-                          ————-}Filozofik sistem

    Temel                                     Sonuç

 

 Felsefe de bir devamlılık vardır. Ancak, bütün filozofların söyledikleri birbirinden farklıdır. Çünkü bütün filozoflar, aynı temellerden başlar, farklı hakikatlere varırlar.

 Leibniz’e göre her şey bir monad’dır. Her monadın dış aleme açılmış bir penceresi vardır. Her monad, penceresinden dış alemi seyreder. Yani insan, kendi görüş açısından dış alemi görmektedir.

 Böylece filozoflar da kendi pencerelerinden gördüğü ve doğru olarak kabul ettiği prensipleri, sistemlerinin başına yerleştirmiş, sonuç olarak gördükleri hakikatleri de kabul etmek zorunda kalmışlardır.

 Her felsefi sistemin bir başı ve sonu vardır. Bütün filozofların, sosyal hayat ile ilgili söylemiş oldukları da yine felsefi sisteme göre değerlendirilmek durumundadır.

 

 PLATON (M.Ö.427-347):

 

 Platon, sosyal düşüncesini ‘cumhuriyet’ üzerine kurmaya çalışırken, bugünkünden çok farklı bir devlet idaresi ileri sürmüştür. Onun felsefi sistemi, insanı oluşturan kavramlar üzerine oturmuştur. Bu kavramların başında da ‘erdem’ kavramını görmekteyiz. Platon erdemi, iyinin ve adaletin oluşturduğu bir muhtevaya oturtmak istemiştir.

 Ona göre iki alem vardır:

 1-Gerçek alem; idealar alemi.

 2-İçinde yaşadığımız; gölgeler alemi.

 Esas olan idedir. Fedakarlığın, iyiliğin ve şefkatin idesidir. Her şeyin bir idesi vardır. Mesela tüm güzellikler, güzel eserler, ‘güzellik ideası’nın bir tezahürüdür / yansımasıdır.

 Platon’a göre genel fikirlerimiz ve kavramlar, idelerin fikir dünyamızdaki izdüşümleridir. Gerçek varolanlar; idelerdir. Örneğin biz, hareketi idea olarak göremeyiz. Gördüğümüz, hareket eden tek tek nesnelerdir. Bu hareket eden şeyler, hareket idesinin birer izdüşümleridir.

 Platon’un, bu söylediklerini şematize edersek:

 


 Yaşadığımız alem:   Zihinsel alem:           İdealar alemi:

 -Gölgeler alemi        ‘Güzellik’kavramı    ‘Güzellik ideası’

 -Güzel davranış

 -Güzel eşya

 -Güzel insan

 

 Bu hakiki varlıklar, zihin alemimize kavramlar olarak tezahür ediyor. Biz yaşadığımız tüm olaylara buna göre ad takıyoruz.

 İdeler alemindeki güzel, ezeli ve ebedidir. Değişmez ve mutlaktır. Herkes için güzeldir.

 Platon, felsefi sistemi içinde insanın manevi değerlerini de temellendirmek istemiştir.

 Ona göre ‘erdem’, üç büyük insani yetenek; zeka, duyarlılık, irade ve bunların meydana getirdiği ‘adalet’le açıklanabilir. Kısaca erdem; adalettir.

 Adalet ise; zeka, duyarlılık ve iradeden meydana gelir. Erdemli insan; zekasını, duyarlılığını ve iradesini kullanan insandır. Zeka sahibi insan doğru düşündüğü sürece, erdemli ve adaletli olacaktır.

 İradenin erdemli ve adaletli hali; cesarettir. Duyarlılık ise, ölçülü olmayla anlam kazanır. Platon bu düşüncelerini, devlete uygular. Ona göre adil devlet için, insanları terbiye etmek şarttır. Terbiye, devlet tarafından gerçekleştirilir.

 Devlet, adaleti gerçekleştirmenin aracıdır.

 Platon, devleti üç tabakada düşünür:

 1-Zeka işleri – icra organları (yasama, yürütme, yargı); yöneticiler.

 2-İrade organları (askerler, muharip zümre); koruyucular.

 3-Tüccarlar, zanaatkarlar, esnaf ve çiftçiler; üreticiler.

 

 ARİSTOTELES :

 

 Platon’a nazaran daha gerçekçi bir filozoftur. Mümkün olduğu kadar araştırmalarında, deney ve gözlem metodunu kullanmıştır. Ortaçağda otorite olarak kabul edilen Aristoteles, gerek Batı düşüncesine gerekse İslam düşüncesine etkilemiş bir filozoftur.

 Klasik mantığın kurucusu kabul edilen Aristoteles, ‘Organon’ adlı eserinde, varlığa yüklenen yüklemin konularını, kategoriler adı altında toplamıştır.

 Kavramlar, tanım, tanım çeşitleri, hüküm, önermeler, kıyas ve kıyas çeşitleri konusunda bu eserinde yenilikler getirmiştir.

 Konuşma diliyle çok yakından ilgili olan, klasik mantık çalışmaları onun felsefi sistemini çok etkilemiştir.

 Platon’da eşyalar ile ideler arasındaki ilişkiler açık ve seçik olarak görülemiyordu. Aristoteles’e göre ideler olsa olsa eşyanın formu/şekli olabilir. Ona göre gerçekten varolan ne idedir ne maddedir ne de harekettir; bunların hepsidir.

 Varlık = cevher + ide + madde + harekettir.

 Ona göre varlık, somut gerçekliktir ve bir eserin meydana gelmesi için 4 şartın olması gerekir:

 1-Maddi sebebin olması; örneğin bir heykel yapmak için önce onun maddesinin yani mermerinin olması gerekir.

 2-Formel sebebin olması; zihinde ne olması gerektiğine dair bir tasarımının olması gerekir.

 3-Failin olması; eseri yapacak bir failin ya da bir enerjinin olması gerekir.

 4-O işin amacının olması lazım; o iş hangi amaç için yapılacak, bunun bilinmesi gerekiyor.

 

 Sekiz ciltten oluşan ‘Politika’ adlı eseri, sosyal düşüncenin gelişmesinde büyük etkisi olmuştur. Bu eser 158 şehir devletinin tümevarım tekniği ile incelenmesinden meydana gelmiştir. Aynı zamanda bu şehir devletlerini karşılaştırmalı olarak da incelemiştir. Politika devlet adamları için uzun süre bir klavuz olarak kalmıştır.

 Önce kısımlara sonra bütüne bakan Aristoteles’e göre her sosyal birimin bir gayesi vardır. Bu gaye iyiye ve faydaya yöneliktir yani muhakkak işe yarayan bir faaliyettir.

 Örneğin, Aristoteles’in aile hakkındaki görüşleri şöyledir:

 “Aile, insanın günlük ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuştur. Ailenin parçaları; bireyleridir. Aile; aralarında kan bağı bulunan fertlerle, kölelerden oluşur. Ona göre aile içinde üç çeşit ilişki vardır:

 1-Efendi-köle, 2-Karı-koca, 3-Baba ile çocuklar arasındaki ilişkiler.

 Bu kısımların her biri bir gaye ile bir araya gelmiş yani bir iş yapmaya, bir hizmete yöneliktir.

 Sonuç olarak aile; mal, mülk edinmek, aile fertleri ile karşılıklı dayanışmayı sağlamak amacıyla kurulmuş küçük bir cemaattir.

 Devlet ise siyasi bir cemaattir. Ona göre devlet, günlük ihtiyaçların ötesinde müşterek bir gaye için birçok ailenin birleşmesinden köyler meydana gelir. Bu köylerde kendi kendine yetecek mükemmel ve büyük bir cemaat halinde birleşince devlet meydana gelir.

 Devlet, hayatın yalın ihtiyaçlarından doğar ve insanların daha güvenli, daha mesut bir hayat yaşamalarını gerçekleştirmek için devam eder.

 Aristoteles’in bir başka tezi de “bütün, parçaların toplamından fazla bir şeydir”.

 Bütün içinde bulunan kısımlar ve bu kısımları, bir gaye etrafında toplayan temel amaç hesaba katılırsa, bütünün içinde kısımlarının toplamından fazla bir şey daha olacaktır ki, oda bütünün kendine özgü gayesidir. Bu gaye sadece bütüne aittir.

 Ayrıca bütün kısımlardan önce gelir. Yani bütün olmasaydı, kısımların bir arada bulunması mümkün olmayacaktı. Bütün, kısımların taşıyıcısıdır.

 Bu görüş Almanya’da doğup gelişen İdealist felsefenin esasını teşkil eder. Bu görüşe ‘orforizm kategorisi’ adı verilir. Bedenin kısımlarını toplayıp bir araya getirmekle, bedeni bir vücut haline getirmek mümkün değildir.

 Aristoteles düşüncesinde esas gaye hep devlet olmuştur. Ona göre devleti ayakta tutan şey, karşılıklı yardımlaşma prensibidir. Bu ise insanın erdemine dayanmaktadır.

 Ona göre erdem; ruhun iyi halde bulunmasıdır. Devlet içinse, en iyi şey tam birliktir.

 Aristoteles, sosyal düşüncenin gelişiminde bütün fikirlerin hazırlayıcısı olmuştur. Örneğin cemaat görüşü, işe yönelik faaliyet anlayışı, 19.yy. Alman sosyologlarından F. Tönnies’i, 1887’de yazdığı “Cemaat ve Cemiyet” adlı eserine büyük etki yapmıştır.

 

 İlkçağda, sosyal düşüncenin gelişimi ile ilgili fikirlerin temelini, ‘devlet’ idesinin oluşturduğunu görüyoruz. Devlet hem düşüncenin temelini hem de hedefini kapsamaktadır.

 Sosyal düzenin şekillendirilişinde ise davranışların disiplini ile uğraşılırken, çalışmalar ve düşüncelerin merkezini ‘İnsan’ kavramı oluşturmaktadır. Akla gelen erdem de hak ve hakkaniyet, ahlak ve ahlakiyat gibi meziyetler gaye edinilmiştir.

 Ortaçağ sosyal düşüncesine, Platon ve Aristoteles düşüncelerinin yansımış olduğunu görüyoruz.

 Bu görüşlere hristiyanlığın prensipleri de eklenerek, sosyal düşünceler yeni bir şekle sokulmuştur.

 Ortaçağ, hristiyanlığın etkisinde geçmiş bir devirdir. Dinin büyük baskısı altında sosyal düzen tanzim edilmeye çalışılmıştır.

 Önceleri hristiyanlık yalnızca ahlaki özelliklere yani sevgi, kardeşlik, yardımseverlik gibi prensiplere dayanmaktaydı. Hukuki, siyasi ve idari mevzulara yer verilmemişti. Her ne kadar İncil insanların eşitliği üzerinde duruyorsa da köleliği yine bir müessese olarak kabul ediyordu. Efendilerin kölelerine daha şefkatli olmaları, kölelerin de efendilerine karşı daha sabırlı ve itaatkar olmaları öğütleniyordu.

 İlahi düşüncenin insan düşüncesi ile idrak edilmesi mümkün değildir. İlahi irade ispat edilemez. Sadece ona inanılır. İman ve inançla onun kabul edilmesi şarttır.  Devlet, adeta ilahi iradenin yeryüzündeki bir izdüşümüdür. Her fert hem tam bir dindar hem de iyi bir vatandaş olmak zorundaydı.

 Kilise, devletin üstünde, devletten de bağımsız bir otoriteydi.

 Kilise àdevlet àbirey (vatandaş)

 Burada adeta Platon’un ‘ideal devlet’i, kilisenin ilahi düzeni ile güçlendirilmiştir. Platon, gerçek deletin ideler alemine ait olan ‘ideal devlet’ olduğunu, içinde yaşadığımız devletin ise onun bir izdüşümü olduğunu söylemiştir.

 Ortaçağ Platon’un bu modelini benimsemişti. Bu modele hristiyanlık prensiplerini ve dinin otoritesini katarak yeni formüller ileri sürülmüştür. Bu formüllerin temel prensibi düşünceyi, devletin rolünü, kilisenin otoritesine bağımlı kalarak görevlerin yürütülmesidir. Bir yerde hakiki devlet, kilise oluyordu. Çünkü kilisenin temsil ettiği nizam; ilahi nizamdır.

 

 SAİNT AUGUSTİNUS (M.S. 354 – 430):

 

 Sosyal düşüncesinde, dini otoriteyi hakim kılmak isteyen bir Platoncu olarak kabul edilir. Ona göre iyi ve en iyi, tanrının emretmiş olduğudur. Bunların münakaşa edilmesi dahi büyük cezalar verilmesini gerektiren davranışlar olarak görür.

 Ona göre, her şeyi iyi olduğu için değil de tanrı emretmiş olduğu için yapmalıyız.

 Bu görüş büyük ölçüde devleti, kıymetinden mahrumetmiş durumdadır. Buna göre rahipler, tanrının gölgesidir. Onlara karşı gelmek, bir yerde tanrıya karşı gelmektir.

 Bu görüşlerin temel amacı devleti iyi bir dine bağlı, kişiler cemaati haline getirmektedir. Bu devlet, bir ‘tanrı devleti’dir.

 Bu yaklaşım giderek yumuşamaya, özellikle de 12. ve 13. yy’da değişmeye başlamıştır.

 

  SAİNT THOMAS (M.S. 1226 – 1274) :

 

 Aristoteles fiziğini ve metafiziğini Batı dünyasına ve hristiyanlığa tanıtmak ve yaymak amacını gütmüştür.

 Thomas’a göre maddeyi şekillendiren formel varlıktır. Aralarındaki fark, maddenin potansiyel halde, formun ise eylem halinde yani kinetik halde bulunmasıdır. Yani madde form ile ortaya çıkar.

 Thomas, üç tür düzen ve mahiyet kabul etmiştir:

 1- Akıl; idare eden güç olarak kendini gösterir.

 2- Tabii nizam; akıl sayesinde öğrenilebilir.

 3- Sosyal düzen; bu insan aklının bir icadıdır. Tabii kanunların özel bir uygulaması halindedir.

 Onun sosyal düzen olarak kastettiği, devlet düzenidir. Ona göre devlete itaat kesin şarttır. Ancak devlet nizamında, ilahi nizama aykırı bir iş olursa, o vakit bu kurallara uyma zorunluluğu ortadan kalkar. Devlet, insana ait ihtiyaçların tatmini için tabii ve zaruri olan bir varlıktır. İnsanın sosyal tabiatından çıkmış olup, insanların menfaatini temin etmek vazifesiyle yükümlüdür.

 İlahi nizam, insanların sakin ve sessizce bu iradeye bağlanmalarını emreder. Ancak Thomas’a göre bu derece katı ve sert emirler devlet nizamında aranmaz. İçinda yaşadığımız devlet nizamı tenkit edilebilir, eleştirilebilir. Gerçi bu sosyal nizamda tanrının eseridir ama bu devlet nizamı içinde, insanın iradesi vardır.

 Ona göre tanrı, devlet nizamına kimin hakim olacağını önceden tayin etmiştir. Bu nedenle baştaki kişi, tanrının gölgesi değildir ve değiştirilebilir de.

 S.Thomas ve arkadaşları, o devirde bu fikirleri ileri sürme cesaretini göstermişlerdir. Bu cesaret, sosyal düşünce tarihinde büyük bir adım olarak kabul edilmektedir. Ancak yine de topluma karşı devleti ön planda tutmuşlardır.

 

 İBN-İ HALDUN (1334 – 1406) :

 

 Tunus’da doğmuş, Kahire’de ölmüştür.

 Haldun’a göre sosyal hayat insanlar için bir zorunluluktur. Tek başına tüm ihtiyaçlarını yerine getiremeyeceğini ya da çok uzun zaman uğraşması gerektiğinden sözeder. Ona göre fert, muhtaç olduğu gıdayı temin etmekten acizdir. Aynı zamanda her birey, kendini koruyabilmek için kendi cinsinden olan fertlerden yardım almaya mecburdur.

 Haldun, ihtiyaçlardan doğan sosyal hayatın sonunda kaçınılmaz olarak cemiyetten sözeder. Devlet, hükümet, kültür, medeniyet örf ve adetler, kavim ve göçebe hayat, yerleşik şehir hayatı gibi sosyal konularla ilgilenmiştir.

 Cemiyet hayatını ve kavramını, bugünkü modern sosyolojik görüşlere yakın fikirlerle ele almıştır. Devlet ve otoritesi meselelerine temas etmiştir. Sosyal düşüncenin değişmesinde gözleme önem vermiştir. İlk defa cemiyet ve devlet ayrımı yapan düşünürdür. Cemiyet çeşitlerini de incelemiştir.

 Ona göre insanlar sosyal bir hayat yaşamak için bir araya gelmeye ve birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermeye muhtaç ve mecburdurlar. Aksi halde varlıklarını sürdürmeleri olanaksızdır.

 Haldun, hayatıdevam ettirme yani yaşama ihtiyaçlarından, yardımlaşmaya ve oradan da korunma ihtiyacına geçerek, devletin varlığına değinmiştir.

 Devletin içyapısını incelemiştir, irade çeşitlerini analiz etmiş, şehirleri incelemiş hatta ‘şehir sosyolojisi’nin ilk adımlarını atmıştır.

 Ayrıca hüner ve zanaat çeşitleri hakkında dafikirler öne sürmüş, muhtelif mesleklerden bahsetmiştir. Bir bakıma ‘meslek sosyolojisi’ne de değinmiştir diyebiliriz.

 Çiftçilik, yapı sanatı, marangozluk, dokumacılık, terzilik, tıp, ebelik, şarkıcılık ve musikinin bir meslek ve sanat olduğununa dair bugün de bize ışık tutan ilginç düşünceleri olmuştur.

 Mukaddime’ adlı eserinde uzunca bir bölümünü şehirlere ayırmış, şehirleri anlatmış ve şehir hayatını açıklamıştır. Bu bakımdan kendisi şehir sosyolojisinin kurucuları arasında gösterilir.

                                        ../..

İ.KUÇURADİ, ‘TÜRK KAMU HAYATINDA FELSEFE’

Cuma, 21 Ağustos 2009

 

 Bu dersin amacı, felsefenin toplumsal hayattaki işlevini gösterebilmek.

 Kamu ≠ toplum ≠ devlet

 Toplum ≠ topluluk ≠ grup

 İnsan ≠ kişi ≠ birey

 Temel hak ≠ temel özgürlükler

 

            Kamu

           å      æ

Devletààà Toplum

 

Kişi; bir insanın eşsizliğinde tek olan.

Birey; toplumsallığında tek olan.

Kamu; bir devletteki herkesin ve her birinin olan her şey.

Toplum; bireyler arası ilişkiler ve bunların oluşturduğu ilişki bütünleri arasındaki ilişkiler.

Topluluk; aralarında ortak bir özellik bulunan (örneğin aynı türden olmaları) teklerin oluşturduğu bir bütün. Bu tekler gerçek teklerdir. Örneğin bir ağaçtır, bir insandır. Aralarındaki ilişki geçicidir.

 Toplum da ise sadece ilişkiler vardır, tekler yoktur. Olan ilişkinin kendisidir.

Bir ilişkiler bütünü olması nedeniyle bunun içine o toplumdaki kamusal ilişkiler de girer.

 Devlet; toplumsal ilişkilerin hukuksal biçim almasıyla kamuyu temsil etme ve işleyişini sağlama amacıyla kurulmuş organlar bütünüdür.

 Bu hukuksallık nedeniyle, kamuyu temsil etme ve işleyişini sağlama devletin görevidir.

 Bu organlar bütünü devlet, hem toplumsal hem de kamusal ilişkileri düzenler. Devlet, herkesin ve her birinin olan her şeyin nasıl işleyeceğini belirler, düzenler dolayısıyla kamuyu temsil eder.

 Örneğin, bir kamu kurumu olan Türk Hava Kurumu’nun işleyişinin devlet tarafından düzenlenmemesi halinde bu kurum ya güçlü birinin özel mülkiyetine girecek ya da paylaşamamaktan dolayı çıkan kargaşa ve çatışmalar sonucu ortadan kalkacak. Dolayısıyla her iki halde de bir kamu kurumu olma özelliğini yitirecektir.

 Bu nedenle, işleyişi yasalar tarafından düzenlenmeyen bir kamu kurumu ya da kuruluşu sözkonusu olamaz. Esasen kamu ile devleti değil, kavramları ayırıyoruz.

 Temel hakların belli bir ülkede korunması, o devlet tarafından tanınan haklar aracılığıyla olmaktadır. Kamu kurum ve kuruluşları ise, bir ülkede belirli gerçeklik koşullarında, o devlet tarafından tanınan haklarla korunan; temel haklardan yararlanmaya ilişkin olan temel özgürlüklerin, sürekli gerçekleşmesini sağlarlar ya da sağlayacak olanlardır. Sağlamıyorsa, amacına aykırı hareket ediyor demektir.

 Örneğin; ‘Basın Özgürlüğü’, bir kamu özgürlüğüdür. İlgili kamu kurum ve kuruluşlarının, bu özgürlükten yararlanmasının sürekliliğini sağlamaktır.

 Kamu kurum ve kuruluşları, hakların getirdiği talepleri gerçekleştirenlerdir ya da gerçekleştirecek olanlardır.

 Bir kamu kurum ya da kuruluşunun, bir temel hakkı ya da grup hakkını korumak için kurulduğunu göremiyoruz.

 Kamu kurum ve kuruluşlarının amacını, belirli gerçeklik koşullarında gerçekleştirmeleri için onların dayandığı bazı temel fikirler (örneğin, özerklik) ve ilkeler sözkonusudur. Bu ilkeler zaman içinde yerlerini başka ilkelere verebilirler.

 Bu ilkeler; düzenleme ilkeleri yani işleyiş ilkeleridir. Aslında bu ilkeler, gereklilik düşünceleridir. Bu gereklilik düşünceleri ya indüktif çıkarımlar ya da insanın değerinin bilgisiyle yapılmış olan çıkarımlardır.

 Bu çıkarımların kaynaklandıkları yerin farklı olması, çıkarımların da farklı olmasına dolayısıyla gereklilik düşüncelerinin farklı olmasına yol açmaktadır.

 

 ÖZERKLİK:

 

Özerklik (otonomi), kamu kurum ve kuruluşlarının belirli gerçeklik koşullarında amaçlarını gerçekleştirmesine yardımcı olmak amacıyla getirilen bir taleptir. Ancak özerklik, kamu kurum ve kuruluşlarının amacını gerçekleştirmesine yardımcı olmak şöyle dursun; o amaca aykırı bir şekilde kullanılabiliyor.

 Özerklik; bir kamu kurumunun kendi kuruluş amacını gerçekleştirirken; -bu amaç herkes için ayırt etmeden iş yapması- kendi dışında olan(siyasal iktidarlar, moraller, ideolojiler, ‘hava’) başka bir şey tarafından belirlenmemesini/müdahale edilmemesini talep eden bir durumdur.

 Özerklik, indüktif bir çıkarım değil, diğer ilkelerin bir emplikasyonudur. Mevcut çağın toplumsal, siyasal, ekonomik durumu içinde bir emplikasyon olarak ortaya çıkmaktadır. Eğer kamu kurum ve kuruluşlarının amaçlarına uygun davranmaları isteniyorsa ‘özerk’ olmalıdır, deniliyor.

 Özerklik genellikle kendi başına bir amaç olarak görülüyor. Siyasal iktidarlardan korunmak olduğu sanılıyor. Hatta devlet tarafından denetlenmeme olarak anlaşılıyor. Yani denetimsizlik, başıboşluk, istediğini yapma olarak görülüyor.

 Oysa bir kamu kurumunun işleyişinin içinde bulunduğu siyasal iktidarlar, moraller, ideolojiler ve hava tarafından etkilenmemesi sözkonusu değildir.

 Hava; kamu kurum ve kuruluşlarının yaygın anlayışlara göre iş yapması. Belirli bir havada yaptığının farkına varmadan zaman içinde tam tersi hareket etmesi. Yaygın değer biçmelere göre amacına aykırı hareket etmesidir.

 Tarafsızlık; kamu kurum ve kuruluşları tarafsız olmalı deniliyor. Bu sözkonusu değildir. Çünkü tarafsızlık demek, aynı konuda anlaşmazlığa düşen iki taraf olması ve yargıcın bu iki taraf arasında adalete uygun karar vermesidir. Yani tarafsızlıkta anlaşmazlığa düşen iki taraf ve bu anlaşmazlığı giderecek olan bir üçüncü kişi olması gerekir.

 

 BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ:

 

 Basın özgürlüğü, bir kanun özgürlüğü olup, basının özerk olması anlamına gelir. Yani basının kendi amacını gerçekleştirirken, kendi amacı dışında olan (siyasal iktidarlar, moraller, ideolojiler ve hava) başka bir şey tarafından belirlenmemesi ya da müdahale edilmemesidir.

 Genellikle basın özgürlüğü derken, basını siyasal iktidarlardan korunması hatta devlet tarafından denetlenmemesi ve basını istediğini yapması olarak anlaşılıyor. Bu yaygın yanlış anlayışı, ‘Basın ahlak yasası’nda da görüyoruz.

 Örneğin bu yasanın birinci maddesi; “Basın serbesttir” demekte, bu şu demektir; “bası istediğini yapar ve onu hiçbir merci denetleyemez”.

 

 “Herkes doğru bilgiyle, kendi kanaatini geliştirebilmeli ve bu kanaatine uygun davranabilmelidir”.

 Bu talep, kitle iletişim araçlarının doğru bilgi vererek koruması gereken taleplerden yalnızca biridir.

 

 KAMU – TOPLUM – DEVLET İLİŞKİSİ:

 

 Toplumsal bir grupta herkesin ve her birinin olan ne varsa işte kamu budur. Devlet ise, toplumsal ilişkilerin, hukuksal biçim alması nedeniyle herkesin ve her birinin olanı düzenleyen, yöneten, temsil edendir. Kamu ile devleti değil, kavramalrı birbirinden ayırıyoruz.

 Toplumsal bir gruptaki ilişkiler, kamu kurum ve kuruluşlardaki ilişkiler, devletin dayandığı hukuksl ilişkiler hep değişkendir.

 Kamu kurum ve kuruluşlarının amacı, herkesin temel kişi haklarını yaşayabilmesini sağlamaktır.

 

 Eşitlik; olan bir şey değil, bir muamele talebidir. Bu muamele talebi genellikle, doğrudan doğruya ya da dolaylı korunan temel haklarda sözkonusu oluyor.

 Eşitlik özellikler bakımından aynılıkta sözkonusudur. Yani talep edilen aynı özellikleri olanın aynı muameleyi görmesidir. Örneğin, mevcut diyaliz makinelerinden hastaların hepsinin eşitçe yararlanmasıdır. Vatandaş olmaları nedeniyle, eşit muamele görmeleri talep ediliyor.

 İnsanlar eşit değildir. Çünkü bütün insanların yetenekleri birbirinden farklıdır. İnsanların eşit olup olmamaları bazı haklar açısından sözkonusudur.

 

 EĞİTİM HAKKI: (Dolaylı korunan bir hak)

 

 Eğitim, belirli davranışların gerçekleşmesi için yapılan etkinliklerdir. Eğitim, yine o işin kendisinden çıkılarak yapılmalıdır. Örneğin, uçak kullanacaklara uçak eğitimi verilmesi.

 Eğitimde amaç, eğitimin kendisi değil, eğitilen insanlar olmalıdır. Eğitim, benim kafamı yıkamak için değil, benim olanaklarımı geliştirmek, benim kendi olanaklarımla ayakta durmamı sağlamak içindir.

 Eğitimde amacın ‘iyi yurttaş’ yetiştirmek olması halinde, insanlar eğitim için birer araç olmaktadır. Eğitimin kendisi amaç haline gelmektedir.

 ‘İyi bir yurttaş’ değil, ‘insan yurttaşı’ yetiştirmek. İnsan yurttaşı önce insan olduğunun bilincinde olan yurttaştır.

 Eğitimde amaç, insanların ‘insan olma’ olanaklarını geliştirici olmalıdır.

 Temel eğitim yasası, Türkiye’de insansal bir hak olan eğitim etkinliğini düzenlemek için amacıyla yapılmıştır. Bu yasada eğitimden amaç, iyi bir yurttaş yetiştirmek anlaşılıyor. Dolayısıyla eğitimin kendisi amaç olarak görülüyor.

 Bu yasada eğitim hakkı, bir temel hak olarak görülmeyip, temel ilkeler arasında görülmektedir.

 

 Kamulaştırma; özel olan şeylerin; kuruluşların, işletmelerin herkesin yararına sunulması. Kamulaştırılan artık, kamunun malı oluyor.

 Devletleştirme ise, devletleştirilenin örneğin bir işletmenin bir devlet organı tarafından denetimi veya işletilmesidir. Gelirinin de devlet bütçesine eklenmesi sözkonusudur.

İ.KUÇURADİ, ‘İNSAN HAKLARI’-2

Çarşamba, 19 Ağustos 2009

  

 İnsan hakları evrensel beyannamesi, evrensel bir ahlak olmak iddaasında, niyetleri bu. Ancak bu iddaa fiili olarak görülemez.

 

 İnsan hakları açısından ‘devlet’ kavramı:

 Devletin varoluş nedenlerinden biri, kendiliğinden kurulan toplumsal ilişkileri, adalete dayalı hukuksal ilişkilere çevirmektir. Yurttaşlar arasındaki ilişkileri düzenlemek. Bu nedenle devlet, siyasal bir bütündür. Yurttaşların birbirinin temel haklarını çiğnememesini sağlamaktır.

 Bir devletin insan haklarına saygılı olması değil, o ilkelere göre, insan haklarına dayalı olarak kurulması sözkonusudur.

 Saygı tek tek kişilerde geçerli olabilir, devlet için değil. Böyle bir devleti oluşturmak mümkün görünüyor.

 

  Bir devletin iki işlevi olabilir:

1-Yurttaşların temel haklarının güvence altına alınması.

2-Yurttaşların bazı haklarının yaşatılması (dokunulmazlık gibi).

 

 Kültürel haklar; bugün kültürün iki şekilde anlaşıldığını görüyoruz. Bu da kültür kavramının bir kargaşa içinde olduğunu gösterir.

 1-Çoğul anlamda kültür; (Türk kültürü, Fransız kültürü gibi) yaşamın bir grupta uzun süre yaygın olan ve çeşitli yaygın ifadelerinde kendini ifade eden insan anlayışı, değer anlayışı, sözkonusu grupta yaygın olan nelerse.

 2-Tekil anlamda kültür ;(kültürel etkinliklerdeki kültür) insanı geliştiren etkinlikler. Felsefe yapmak bunun içinde.

 İşte bu kültür kavramları birbirine karıştırılıyor. Özellikle Batı tekil anlamda, Doğu ve Afrika ise çoğul anlamda anlıyor. Üçüncü dünya hakları, kültürel haklardan, koruma ve geliştirmeyi anlıyor.

 İnsan hakları, dünyada hala bir hukuk sorunu olarak görülüyor. Felesefeye de bu konuda büyük iş düşüyor. Felsefeyle bağlantı kurulmadıkça bu konuda çok karışıklık olacaktır.

  İnsan hakları, bütün bir şeydir, bölgesel ayrımlar açısında bakmamalı (AB, Afrika Birliği gibi).

 İnsan haklarıyla eğitimi yönlendirme tavsiyeleri var. Uluslar arası anlayış birliği ve barış eğitimi ile insan haklarına ve temel özgürlüklerin eğitimine ilişkin tavsiye kararı.

 

    İnsan hakları ve barış eğitiminin ilkeleri;

 

 1-Eğitimin uluslararası boyutu + global perspektif.

 2-Anlayış + kültürlere, halklara saygı.

 3-Karşılıklı bağımlılığın arttığının farkında olma.

 4-Başkalarıyla iletişim kurma yeteneğini geliştirme.

 5-Birbirlerine karşı ödevlerinin farkında olmayı öğretme.

 6-Uluslar arası dayanışma ve işbirliğinin gerekliliğini anlama.

 7-Problemlerin çözümüne katkıda bulunmaya istekli olma.

 

  Bunlar, üye devletleri yönlendirici ilkeler.

 

 Bu farklı düzeydeki maddelerin yan yana getirilmesi doğru değil.

 1.Maddenin yorumu; insan hakları eğitimi vermekten ziyade insan hakları eğitimine global bir perspektiften bakmanın yollarından biridir.

 Hümanist değerler eğitimiyle àinsan hakları eğitimine àinsan hakları eğitimiyle de global bir bakışa gitmek.

 Önemli olan ‘iyi yurttaş’ değil, ‘iyi insan’ yetiştirmek. İyi insan, iyi yurttaştır da işte bu global perspektiftir.

 2-Maddenin yorumu; şu düşünülmüyor, insan haklarını çiğnemeyi değer haline getiren kültürler de var.

 Oysa beyannamede kültür ve kültürler hep iyi şeyler olarak anlaşılıyor. Kardeş kardeş birbirine saygı ve anlayış duyarak yaşaması düşünülüyor.

 Bazı kültürlerin iyi olarak niteledikleri durumları, davranışları, başka kültürlerce kötü olarak nitelendirilebiliyor.

 Öyle moraller olabiliyor ki, bazı insanların temel haklarının çiğnenmesine yol açabiliyor.

 3-Maddenin yorumu; karşılıklı bağımlılıktan ne anlaşılıyor? Küçük ülkeler zaten ekonomik olarak büyük ülkelere bağımlı.

 Her anlamda ülkelerin ihtiyacını gidermek için diğer ülkelere bağımlı olması, insan hakları eğitimine ne getirir?

 İnsan hakları, epistemolojik açıdan baktığımızda, objesi olmayan eylem ilkeleridir. Belirli tarihsel koşullarda insanın değerinin bilgisinden çıkarılan talepleridir. Gereklilik önermeleridir.

 İnsan hakları, insan olma olanaklarının gelişebilmesinin önkoşularının talepleridir.

 Çıkarılan bütün yasalar ancak dolaylı korunan haklar ile tanınan haklar arasında ilişki kurularak değerlendirilebilir. Temel hakların kısıtlanması demek, insanın olanaklarını geliştirmesini engellemek demektir.

 Temel özgürlükler, temel haklara ilişkindir.

 Grup hakları bugünkü dünyamızın koşullarında temel haklardan çıkarılıyorsa veya temel hakların bir emplikasyonu olarak ortaya çıkıyorsa grup hakkıdır. Yani temel hakların korunmasına, geliştirilmesine ilişkinse grup hakkıdır.

 Bütün bu hakların korunması bir hukuk sorunudur. En temelde ise bu hakları, açıklığa kavuşturmak etik bir sorumluluktur.

 İnsan haklarının korunmasının ilk şartı; bir insanın, karşısındaki bir insanı önce insan olarak görmesiyle, insanın değerini dikkate almasıyla olur.

 

 Uluslararası insan haklarıyla ilgili belgeler:

 

 Uluslar arası insan hakları ana belgesinin hazırlanması çalışmalarının ilk ürünü, Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Kurulunun 10 Aralık 1948 günü kabul ettiği, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”dir.

 Bu beyanname bütün halklar ve milletler için erişilmesi gereken ortak bir ideali oluşturur. Toplumun bütün fertleri ile kurumları bu beyannameyi göz önünde tutarak, eğitim ve öğretim yoluyla bu haklara ve özgürlüklere saygıyı geliştirmeye, milli ve milletlerarası aşamalı önlemlerle üye devletlerin kendi halkı kadar idareleri altında bulunan devletlerin halkları için de fiilen tanımasını ve uygulamasını sağlamaya gayret etmelidirler.

 Ana belge; “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin kabulünden ancak 18 yıl sonra, 1966’da “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Antlaşma” ile “Siyasi ve Temel Haklara İlişkin Uluslararası Antlaşma” ve bu antlaşmaya ilişkin ihtiyari protokolün kabul edilip imzalanmasıyla tamamlanabildi.

 Bu iki antlaşma, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde belirtilen hakları daha ayrıntılı bir şekilde ele alır.

 Halkların kendi kendini yönetme hakkı ve tabii kaynak ve zenginliklere özgürce sahip olabilme hakkı gibi beyannamede sözü edilmemiş bazı haklar bu antlaşmalarda hükme bağlanmıştır.

 Ekonomik, sosyal ve kültürel haklara ilişkin uluslar arası antlaşmada diğer bazı hakların yanı sıra sendika kurma hakkı, sosyal güvenlik ve sigorta hakkı, eğitim hakkı ve kültürel hayata katılma hakkı gibi haklardan sözedilmektedir. Yine bu antlaşmaya göre akit devletler gerçekleştirdikleri ilerlemelerle ilgili olarak, Birleşmiş Milletler genel sekreterine raporlar vermeyi kararlaştırmışlardır. Bu raporlar incelendikten sonra antlaşma ile tanınmış hakların gerçekleştirilmesi için uluslar arası tedbirlerin özellikle sözleşmeler akdi, tavsiyelerin kabulü, teknik yardım sağlama…olduğunu da kabul etmişlerdir.

 Temel ve siyasi haklara ilişkin antlaşmaya gelince, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde tanınmış olan hakların büyük çoğunluğu bu antlaşmada daha derinlemesine düzenlenmiştir. Ayrıca bu antlaşma öncekine oranla daha iyi örgütlenmiş bir uluslar arası denetim sistemi getirmiştir.

 

 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi:

 

 Avrupa İnsan Hakları komisyonu, kişilerin harekete geçirebileceği ve uluslar arası yargı düzeninde kişilere gerçek güvenceler sağlayan şimdilik tek mekanizmadır.

 Avrupa konseyinin kuruluş amacı; siyasal özgürlük ve gerçek demokrasinin temelini oluşturan hukukun üstünlüğü ilkesinin kaynağı olan manevi ve ahlaksal değerleri korumak, sosyo-ekonomik gelişmelerine yardımcı olmak amacıyla, üyeleri arasında daha sıkı bir işbirliği geliştirmek için kurulmuştur.

 Bu konseye üye olan her devlet, konseyin yetki sınırları içinde bulunan her kişinin, insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanması gerektiği ilkesini kabul eder. Bu ilkeyi kabul etme, konseye üye olabilmesinin koşullarındandır.

 Bu komisyon, kişiye şikayetçi olduğu devlete karşı dava açma hakkını sağlama amacıyla yerli yersiz kişisel başvurulara karşı, devleti koruma endişesinin bir uzlaşımıdır.

 Komisyona üye her devlet, başka bir devletin (yine konseye üye bir devleti) bir kişinin insan haklarını çiğnemesini komisyona getirebilir. Bu kişi, şikayet edilen devletin yurttaşı da olabilir. Bu çok önemli bir yeniliktir. Yurttaş bağı burada hiçbir rol oynamaz. Hakkı çiğnenen kişi, konseye üye olmayan bir devletin yurttaşı da olabilir. Ancak sözleşmede şöyle bir koşul da var; kişilerin bir devlete karşı, bir konuyu getirebilmesi için, o devletin böyle bir şeyi yani kişisel başvuruyu önceden kabul etmesi gerekir.

 Yani sözleşmeye girmiş devletler iki kısma ayrılmaktadır:

1-Kişisel başvuruyu kabul etmiş oldukları için temel hakları çiğnenen kişilerin komisyona dava edebileceği devletler.

2-Kişisel başvuruyu kabul etmemiş oldukları için ancak başka devletlerin dava edebileceği devletler.

DEVLET FELSEFESİ-2

Pazar, 16 Ağustos 2009

 

 E.CASSİRER’İN ‘DEVLET EFSANESİ’NDEN;

  Machiavelli’nin “MODERN LAİK DEVLET” GÖRÜŞÜ:

 

 Cassirer’e göre Machiavelli, skolastik gelenekten tümüyle kopan ilk düşünür olup, bu geleneğin temeli olan hiyerarşik dizgeyi de (aşağılara yayılmış ve yayılan gücün kaynağının yukarıda olduğu ve bu nedenle de gücün tek sahibinin tanrı olduğu anlayışı) yıkmış bir düşünürdür.

 

Ortaçağ düşünürleri, St.Paul’ün “tüm güç tanrının gücüdür”, sözünü tekrarlayıp durmuşlardır. Devletin tanrısal kökenli olduğu genellikle kabul edilmiştir. Bu görüş, Rönesans başlangıcında da bütün canlılığını korumaktaydı. Dünyasal gücün en kuvvetli savunucuları dabu ilkeyi yadsıma cesaretini gösteremediler. Machiavelli’ye göre gelince o bu ilkeye saldırmaz bile onu bilmezlikten gelir. O siyasal gücün tanrıdan tanrıdan gelmediğini görmüştür.

 Machiavelli, yeni prensliklerin kurucuları olan kimseleri görmüş ve bunları dikkatle izlemiş, sonunda yeni prensliklerin gücünün tanrıdan gelmediğini hatta böyle düşünmenin bile saçmalamaktan başka bir şey olmadığını anlamıştır.

 Krallara, haklarının kutsal bir kökeni varmış gibi davranmanın gerçekte hiçbir sağlam temeli olmadığını gören ilk düşünürlerdendir.

 Rönesansın yeni kozmolojisinde ve yeni siyaset biliminde aşağı ve yukarı arasındaki ayrım ortadan kalmıştır.

 Aşağı ve yukarı dünyalar için aynı ilke (evrenin ayrıcalıklı bir noktasının olmadığı) ve doğal yasalar geçerli olmaktadır.

 Laik devlet, Machiavelli’nin yaşadığı dönemden çok önceleri de vardır. Siyasal yaşamın tam anlamıyla laikleşmesinin en erken örneklerinden biri II.Frederick tarafından İtalya’nın güneyinde Machiavelli, ‘Hükümdar’ı yazmadan üç yüzyıl önce kurulmuştu.

 Bu tamamen yeni ve ortaçağın başka bir örneği olmayan bir olgusu idi. Ama bu henüz kuramsal anlatımına ve haklı nedenlerine kavuşmamıştı.

 Freedrick, siyasal eylenmlerinde modern olduğu halde düşünceleri yönünden kesinlikle modern değildir. “Baş kafir” sayılıp iki kez aforoz edilmesine rağmen o, tanrıyla doğrudan kişisel ilişki kurmak istemektedir.

 Machiavelli’ye göre ise tüm mistik görüşler akla aykırıdır. Onun kuramında önce teokratik düşünceler ortadan kaldırılmıştır. O kiliseye karşıdır ama din düşmanı değildir. Hatta dinin toplumsal hayatın zorunlu ögelerinden bir olduğuna inanmaktadır. Bu nedenle din. Machiavelli’nin dizgesinde bile zorunludur. Ama kendi başına bir erek değildir. Din, ancak iyi bir düzen ortaya koyarsa iyidir. Böylece dinin trancendent bir nesneler düzeni ile hiçbir ilişkisi kalmamış ve tüm tinsel değerlerini yitirmiştir. Laikleşme süreci, erginleşmesinin sonuna gelmiştir. Çünkü laik devlet, artık yalnızca olgusal olarak değil, aynı zamanda hukuksal olarak da vardır. Ve kesin olarak, kuramsal meşruiyetine kavuşmuştur.

 

 HEGEL’İN ‘DEVLET’ ANLAYIŞI   (ÖNAY SÖZER):

 

 Hegel’in devlet anlayışı, onun tarih anlayışında çıkar. Hegel, tarihsel yaşamdan, devletin dışında ve devletten önce bahsedilebileceğini yadsır.

 Devlette, genel irade ile bireysel irade tam bir uyum içindedir. Devlet, doğrudan doğruya genel iradenin gerçekliğidir. Bu iradenin, somut bir varlık kazanmasıdır.

 Devlet, bireysel iradelerin bir toplamı değil, akıllı, canlı bir bütündür. Devlet, aklın kendi özüne en uygun, en yakın olarak kendini geçekleştirdiği bir formdur.

 Bu nedenle devlet, kendiliğinden akla uygun bir varlıktır. Tek tek devletlerin birbirlerinin karşısına egemen varlıklar olarak çıkarlar. Aralarındaki ilişkiler ancak gerkliliğe dayanabilir. Devletler, kendi üstlerinde bir güç olmadığından aralarındaki anlaşmazlıkları savaşla hallederler.

 Herbiri kendi özel yararına dayanan devletler için en son yargıyı tarih verir. Tarih, yüksek dünya mahkemesidir. Devletlerin, ulusların, hak ve alın yazılarını belirleyen; dünya tarihidir.

 Tarih, dünya geistının özgürlük bilincine doğru sürekli olan diyalektik bir ilerlemedir. Bu ilerlemede her dönemin temsilcisi, tarihi bir ulustur. Her tarihi ulusa, geistın bir amacını gerçekleştirecek bir ödev ayrılmıştır. Ödevini yerine getiren ulus tarih sahnesinden ayrılır. Yerini geistın bundan sonraki amacını yerine getirecek olan başka bir ulus alır.

 Nasıl uluslar ile devletler anlamlarını tarih denilen bağlam içinde kazanırlarsa, tek tek kişiler de anlam ve belirlenimlerini devlet içinde kazanırlar. Devlet, tek tek kişilerle konuşup, iş görür. Bu nedenle bireyler de, devlet için alet ve araçtırlar. Bu durum, büyük kişiler için de geçerlidir.

 Tarih onları, kendi amaçları emrinde bir araç olarak kullanır. Onları kendi tutkuları peşinde koştururken, bu arada kendi isteğini de gerçekleştirir.

 Buna erişince de onları bir kenara atar. İşte bu ‘aklın hilesi’dir.

 Kendini, tüm varlık olarak açan geistın, gelişmesindeki en son, en yüksek aşama ise; ‘mutlak geist’tır.

 Mutlak geist, sırayla sanat, din, felsefede kendini gerçekleştirir. Tarih boyunca, sayısız devlet birbiri ardından ortaya çıkmış ve görevlerini yerine getirdikten sonra göçüp gitmişlerdir. Devletlerin ölümlü oluşuna karşılık sanat, din ve felsefe ölümsüzdürler. Bunlar da geistın, bütün insanlık tarihi boyunca uzayıp giden bir bir gelişmesini buluruz.

 Bu ölümsüzlük, geistın özüne en uygun olan bir formdur. Bu nedenle geist, ereği olan kendi bilinç ve özgürlüğüne, en yetkin olarak ‘mutlak geist’a, bunun da en son basamağı olan ‘felsefe’de ulaşır.

 

 

  M.SOYSAL’IN “100 SORUDA ANAYASA”:

 

 Anayasa deyince ne anlaşılır? Ne anlamak gerekir?

 Anayasa, öyle bir yasa ki, devletin temel yapısını ve bu yapının başlıca işleyiş kurallarını göstermekle kalmayıp, aynı zamanda çıkarılacak yasaların uymak zorunda olduğu temel ilkeleri de gösteriyor. Bu temel ilkeler ise çoğu zaman, vatandaşların hakları ve özgürlükleri için yapılan uzun uğraşların sonunda ortaya çıkmıştır. Onun için anayasalardaki temel ilkeler daha çok vatandaşların temel hakları ve özgürlükleri ile ilgilidir. Bu bakımdan bir devletin anayasası, vatandaşların temel haklarını ve özgürlüklerini koruyan başlıca belge oluyor.

 Yalnız şunu da unutmamak gerekiyor; bir devletin kuruluşuyla genel yapısıyla ilgili işleyiş kuralları, vatandaşların temel hak ve özgürlükleri hep anayasa adını taşıyan metinlerde gösterilmezler.

 Anayasaların bir de ‘bükülgen-bükülmez’ diye birbirinden ayrıldığı görülür. Bu terimler anayasanın değiştiriliş biçiminden doğuyor. Anayasaların değiştirilmesini sıkı kurallara bağlamış olan devletlere, “bükülmez anayasalı devlet”, sıkı kurallara bağlamamış olan devletlere ise “bükülgen anayasalı devlet” denir.

 Unutmamak gerekir ki, anayasa değişikliği yapmak isteyenler, hukuk kurallarının ötesinde örneğin kamuoyunun ve örgütlenmiş güçlerin tepkisini göz önünde bulundurmak zorundadır. Siyasal partiler başta olmak üzere, sendikalar, dernekler, meslek kuruluşları, üniversiteler, anayasa değişikliğinde bireylerin tepkilerinden daha da etkili olurlar.

 Anayasaların değiştiriliş gibi yapılışları da çoğu zaman toplumsal güçlerin tam bir denge içinde bulundukları sırada olmaz. Anayasaların birçoğu, bir ihtilalin ya da yerleşik düzeni altüst edici büyük bir olayın arkasından yapılır. Bu gibi durumlarda ister istemez o ihtilali ya da o büyük olayı gerçekleştiren güçlerin çıkarları birer anayasa ilkesi niteliğine bürünür.

 Örneğin 1982 anayasası, 12 Eylül hareketinin ardından siyasal partilerin kapatıldığı bir ortamda bir danışma meclisinin katılmasıyla doğrudan doğruya silahlı kuvvelerin üst komuta düzeyindeki güçlere uygun olarak yapılmıştır.

 Aslında anayasa yapmak da, değiştirmek de sanıldığı kadar kolay bir iş değildir.

Anayasa yapıcılığındaki hüner, toplumsal dengeyi daha doğrusu toplumsal güçlerin gelecekteki gelişmelerini gözönünde bulundurabilmektir.

                                 

 “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”nden ne anlamak gerekir?

 

 Bu hüküm her şeyden önce, bölücülük hareketlerine bir tepki olarak anayasaya girmiştir. Bölünmezlik ilkesi, anayasa hukukunda, egemenlik kavramıyla birlikte ele alınması gereken bir ilkedir.

 Egemenlik, en yüksek karar ve eyelem gücüne sahip olmak, başkasının otoritesi altında bulunmamak, otoriteyi başkasıla paylaşmamak demektir. Egemen devlet, kendi ülkesi üstünde en üstün güç olduğu için, yine o ülke üzerinde başka devletlerin otoritesine tabi değildir. Ve başka ülkelerle bağlantılı duruma gelmesi ancak kendi iradesiyle olur.

 Fransız ihtilalcilerinin, “egemenlik bölünmez” deyişleri, devletle bütünleşmiş olan ulusun egemenliği, başka herhangi bir güçle paylaşmayacağını belirtmek içindir.

 Ulusal devletin toprak unsuru ‘ülke’, insan unsuru da ‘ulus’tur. Ülke ve ulusun bütünlüğü, ‘ulusal devlet’i meydana getirir. Bu anlayış içinde; ülke, ulus, egemenlik ve devlet kavramları birbirinden ayrılmayan, ayrılmaması gereken bir bütünlük oluşturmuşlardır.

 Bölünmezlik ilkesi, bölgeciliğin bölücülüğe dönüşmesini önleyecek olan en önemli ilkedir.

 Bölünmezlik ilkesinin, anayasa hukuku alanında yarattığı zorunluluklar, olanaksızlıklar, yasaklamalar şunlardır:

 

1-Vatan toprağının devredilemezliği; ülke, ulusla egemenlikle ve devletle bütünleştiği için rastgele bir toprak olmaktan çıkmış, vatan toprağı niteliğini kazanmıştır. Başkasına devredilemez. Bir bölümünü başkasına devretmek demek; ulustan, egemenlikten ve devletten bir parçayı da devretmek demektir.

 

 2-Federalizmin (çokulusluluk) olanaksızlığı; bölünmezlik ilkesinin, devlet yapısı bakımından hukuksal sonucu tek olan egemenliğin yine ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesidir. Nasıl ulusal devlet ilkesi, çokuluslu bir devlet anlayışını olanaksız kılıyorsa, bölünmezlik ilkesi de federatif yapıyı olanaksız kılıyor.

 Bölünmezlik ilkesi devletin kendi iç yapısında federal devlette olduğu gibi birden çok egemenliğin yan yana bulunmasını engeller. Yani o devletin bir federasyonun federe devleti durumuna gelmesini önler.

 

 3-Sınıf egemenliğinin yasaklanması; tek olan egemenlik ulus tarafından kullanılır. Egemenliğin kullanılışı bir tek toplumsal sınıf için olanaklı kılan ya da tam tersine bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılışına katılmaktan alıkoyan düzenlemeler, bölünmezlik ilkesine ters düşer.

 

 Bölünmezlik ilkesinden aşağıdaki gibi sonuçlar çıkarılamaz. Çünkü bunlarda egemenliğin bölünmesi ya da paylaşılması sözkonusu değildir:

 

 1-Serbest bölgelerin kurulması; bir devletin kendi toprakları üzerinde bazı yasaların uygulanmadığı yabancı ya da yerli girişimcilere bazı kolaylıkların gösterildiği bölgeler kurması, orada egemenlikten vazgeçtiği anlamına gelmez. Çünkü, güvenlik ve yönetim türünden temel devlet görevleri devam ettiği gibi orada egemenliği paylaşan başka bir devlet yoktur. Bu durum askeri üsler için de geçerlidir.

 

 2-Yerel yönetimlerin gelişmesi; yerel yönetimler, devlet yönetiminin bütünlüğünden kopuk kuruluşlar değildir. Bunların karar organları yerel olarak seçilir ama ellerindeki yetkiler, devletin egemenlik yetkilerinden ayrı yetkiler değildir.

 

 3-Sınıf gerçeğinin kabul edilmesi; bölünmezlik ilkesi, sınıf egemenliğine dayalı devlet kavramını reddeder. Ve anayasa sınıf veya zümre egemenliğini amaçlayan siyasal partilerin kurulmasını yasaklar ama bu durum toplumun çeşitli sınıflardan oluştuğunu kabule engel değildir.

 Önlenen, bir sınıfın iktidarı ele geçirerek diğer sınıfları egemenliğin kullanılmasına katılmaktan alıkoyması, kendi durumunu sürekli ve değişmez kılmasıdır. Yani önlenen, devletin bir sınıf egemenliğine dönüşmesi, bir tek sınıfın tekeline geçmesidir.

 İktidar bir süre için, siyasal partiler yoluyla ağırlıklarını duyuran zümre ya da sınıfların eline geçebilir, geçmesi de doğaldır.

 

  MİLLİ DEVLET :

 

 1961 Anayasasında ‘Türk milliyetçiliği’ diye tanımlanan gerçek ‘Atatürk milliyetçiliği’nden farklı olup, bireyin toplum içinde daha çok eğitici bir milliyetçiliktir.

 1982 Anayasasında ise ‘Atatürtk milliyetçiliği’ sözü yalnız bırakılmıştır.

 Bu yaklaşım değişikliği ve milli devlet ilkesinin, anayasa metninde artık yer almayışı, devletin bir ‘milli devlet’ olma niteliğini, hukuksal açıdan değiştirmiş değildir. T.C. yine hukuk tanımlamalarına göre, ulusal bir devlettir. Devlet yine, bir ulus bütünlüğüne dayanıyor. Örneğin ‘ümmet’ esası üzerine kurulacak bir devlet öngörülmüyor.

 1982 Anayasası yapılırken, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” maddesi, “milletlerarası yetkileri bulunan kuruluşlara, üyeliği öngören anlaşmalar ve hükümleri saklıdır” biçiminde bir fıkra içermekteydi. Bu hüküm ulusal egemenlikleri, ortak egemenliğe tabi kılan kuruluşlara (örneğin; AB) Türkiye’nin girmesini sağlamak amacıyla konmuştu. Ancak MGK bu fıkrayı maddeden çıkardı.

 Ulusal devlet, kendi içindeki gruplar bakımından kendisininkinden başka egemenlik kabul etmediği gibi, kendi üstünde de başka egemenlik kabul etmez.

 Şimdi Türkiye, AB’ne tam üyelik için başvurmuştur. Oysa Anayasa üye olamazsın diyor. O halde yapılmsı gereken ilk iş, anaysanın hayır demeyeceği uygun değişikliği yapmak. Aksi halde AB’ye girme imkanı yoktur.

                                         

 

 “İnsan haklararına dayanan devlet” kavramından, “insan haklarına saygılı devlet” kavramına geçişin anlamı nedir?

 

 1961 Anayasası, “insan haklarına dayanan devlet”ten sözetmekteydi. 1982 Anayasasının aynı maddesin de ise “insan haklarına saygılı devlet” deyimi var.

 Acaba bu durum basit bir üslup değişikliği midir? Yoksa bu derin bir yaklaşım farkından mı kaynaklanmaktadır?

 Önce ‘insan hakları’ nedir ona bakalım:

 İnsan hakları, bütün insanların hiçbir ayrım gözetmeksizin yalnızca insan oluşları nedeniyle, insanlık onurunun gereği olarak sahip oldukları hakların bütününü kapsar ve gerçekleştirilmiş bir durumdan çok, varılmak istenen bir amacı bir ideali belirler.

 İnsan haklarına dayalı devlet ise, insanı temel değer olarak kabul eden, kendi varoluş nedenini insan haklarının korunması ya da gerçekleştirilmesi amacına dayandıran devlet demektir. Devlet, insan için vardır. İnsanın, insanca yaşaması için.

 1982 Anayasası ile devletin, insan haklarına dayanan değil saygılı hale gelmesi, diğer değişiklikler de düşünüldüğün de çok temel bir yaklaşım farkını anlatıyor. İnsan hakları artık devletin temeli sayılmaktan, onun dayandığı kavramalr ve değerler bütünü olmaktan çıkmıştır. Devlet başka amaçlar için vardır. Devletin, insan haklarına saygıdan da öne aldığı ve devleti içine yerleştirdiği kavramlar olan “toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı için vardır”. Bu çerçeve içinde yeralan devlet yine insan haklarına saygılı olacaktır. İnsana değer verilmesi, insan onurunun korunması gerekecektir ama insan hakları artık devletin varoluş nedeni olmaktan çıkmıştır.

 Özgürlüğü ikinci plana iten ve otoriteye ön sıraya veren 1982 anayasası, bireyle toplum arasında; toplumu. İnsanla devlet arasında da kesinlikle devleti tercih eden bir anayasadır. İnsan hakları sadece bu tercihten sonra yine de uyulması ve saygı gösterilmesi gerekli değerler olarak vardır.

                                          

 

 “Temel haklar ve Ödevler” konusunda 1982  Anayasasının genel yaklaşımı nedir?

 

 Genel hükümler bakımından 1961 Anayasası ile 1982 Anayasası arasındaki fark; 1982 Anayasasının “temel hak ve özgürlükler”i, ödev ve sorumluluk kavramıyla birlikte ifade etmiş olmasıdır.

 “Temel hak ve özgürlükler kişinin ailesine, topluma ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder”.

 Kişiden, topluluğa doğru bir ödevin doğması için topluluğun da kişiye, kişiliğini serbest ve tam olarak geliştirebilme olanağı sağlamış olması gerekir.  Bu olanağın bulunmadığı, önemli ölçüde sınırlamalar getirildiği yerde 1982 Anayasası, bireyle- toplum arasında, kesinlikle toplumu tercih eden bir anayasadır. Ödev de yoktur, kişi bu ödev duygusunu duymayacağı gibi toplumun da duymayacağı açıktır.

 

 ‘Sosyal Devlet’ ne demektir?

 

 1961 Anayasasında olduğu gibi 1982 Anayasasına göre de T.C. devleti, bir sosyal devlettir. Gerçi 1982 Anayasasında ‘sosyal devlet’ yerine ‘sosyal hukuk devleti’nden sözedilir ama sosyal devlet ilkesi devletin nitelikleri arasından çıkarılmış değildir.

 Sosyal devlet genellikle, vatandaşların sosyal durumlarıyla, refahlarıyla ilgilenen, onlara asgari bir yaşam düzeyi sağlamayı ödev bilen, devlet demektir.

 Devletin sosyal devlet olma derecesini, anayasadaki ekonomik ve sosyal hakların gerçekleştirilme derecesi belirler. Ancak sosyal devlet,

 yalnız bunları sağlamakla yetinen devlet değildir. Sosyal devlet, bir toplumdaki güçsüzlerin ezilmesini ve toplumda düzensizlikler yaratılmasını önlemek, milli gelirin adaletle uygun biçimde dağıtılmasını sağlamak gibi amaçlar güdüyorsa; devletin bu amaçlara yönelmesi, devlet için bu gerçekleşmeyi gerekli kılan, güçlerin bulunması da zorunludur. Sadece iyi niyetle, lütuf dağıtmayla sosyal devlet olunmaz. Bu olsa olsa ‘sadaka devleti’ olur. Devletin sosyal devleti olması, güçsüzlerin gücünü devlet yapısında hissettirecek kurumların, mekanizmaların ve yolların mevcut oluşuna bağlıdır.

 Bu nedenle sosyal devlet ile ‘demokratik devlet’ kavramları birbirine sıkı sıkıya   bağlıdır. Demokratik olmayan bir yönetim altında, sosyal görünümlü politikaların izlenmesiyle devlet, sosyal devlet olmaz.

 Devletin güçler dengesine dayalı bir sosyal devlet olabilmesi çalışanların örgütlenme ve hak elde etme haklarıyla da yakından ilgilidir. Bu devlette güçsüzlerin örgütlenip, ağırlık koyabilmeleri için yalnızca siyasal mekanizmalar yetmez. Çalışma yaşamına ilişkin hakların ve özgürlüklerin de bu ağırlığın serbestçe konulmasına olanak sağlayacak biçimde düzenlenmesi gerekir.

                                                  

 

 ‘Hukuk Devleti’ ne demektir?

 

 Hukuk devleti, vatandaşlarına hukuk güvenliği devlet demektir. Hukuk güvenliği sağlamak sözü tek başına bir şey ifade etmiyor. Bu güvenliğin sağlanabilmesi için bir takım koşullar gerekli. Bu koşullar:

 1-Temel hakların güvence altına alınması; temel hakları kolayca değiştirilmeyen metinlerde ve anayasalarda saymak. Bunların düzenlenmesi ve sınırlanmasını da yasalarla yapılacak bir iş durumuna getirmek. Temel hakların güvence altına alınabilmesi için de devlet içindeki güçlerin bir elde toplanmasını engellemek, yetki kullananları karşılıkları denetlemeye tabi tutmak, belli görevleri belli dönemlere ve belli yetkilere bağlamak, iktidarın sınırlılıklarını üstün bir metinde dile getirmek gerekmektedir. Aslında hukuk devletini gerçekleştirme çabaları anayasacılık hareketlerinin bir başka yönü sayılabilir.

 2-Yasalarda anayasaya uygunluğun sağlanması; hukuk devleti ilkesinin gerçekleşmesi için çıkarılan yasaların, anayasaya uygun olması gerekir. Aksi halde hukuk devletinin ortadan kalkması sözkonusu.

 3-Yönetimde hukuka bağlılığın sağlanması; hukuk devleti ilkesinin gerçekleşmesi, yalnız yasaların anayasaya uygun olmasıyla tamamlanmaz. Bundan daha önemlisi, anayasa uygun kuralları uygulayacak ve devlet işlerini yürütecek yönetim mekenizmasının da hukuk düzenine bağlı kalmasıdır.

 4-Yargı kuruluşlarının bağımsızlığını ve güvenilirliğini sağlayacak koşulların yerleştirilmesi; gerek yasaların anayasaya uygunluğunun denetlenmesinde gerek yönetimin hukuka bağlılığını sağlamakta gerek genel olarak bütün yasaların uygulanmasında yargı organlarının bağımsızlığı son derece önemlidir.

 Hukuk devleti ilkesi ancak anlamlı ve yaratıcı bir tutumla uygulandığı zaman vatandaşa gerçek bir güvence sağlar. İlkenin yerleşmiş hukuk düzenine ve kurulu toplum ilişkilerine körü körüne uymak biçiminde uygulanması farkına varmadan yerleşik düzendeki ekonomik ve sosyal güçlerin egemenliğini pek ulu hukuk kurallarının gölgesinde sürdürmek olur.

 

 ‘Laik Devlet’ nedir?

 

 Laik devlet, mezhepler arasında ayrım gütmeyen, resmi bir dini olmayan, dinsel kurallarla işgörmeyen bir devlet olup, bunun yanında laik olma vasfını korumak amacıyla dinin vicdanlara itilmesi için gerekli önlemleri de alabilen devlettir.

 Laik bir devlette, diyanet işleri başkanlığının genel idare içinde yer alması nasıl yorumlanabilir?

 1961 Anayasası gibi 1982 Anayasası da diyanet işleri başkanlığının genel idare yani doğrudan doğruya hükümete bağlı merkez kuruluşları içinde kalmasını sağlamaya çalışıyor. Bunun nedeni, çoğunluğu müslüman bir toplumun çözülmesini kolaylaştıran bir durumun kaybedilmemesi içindir.

 Eğer din hizmetleri genel idare içinde değil de toplulukların kendi paralarıyla yürütecekleri hizmetler haline getirilmiş olsaydı devletten ayrı ve ister istemez devlete karşı bir güç olarak belirecek kuruluşların ortaya çıkmasına da katlanmak gerekecekti.

 Atatürk’ün laiklik konusundaki politikası her şeyi hesaba katan ustaca bir politikadır. Din işleriyle toplum düzeni kesinlikle birbirinden ayrılırken, bu ayrılma dine karşı açıkça bir baskıyla sonuçlanmadı. Amaç dini, kişilerin iç dünyalarından dışarıya taşmayan bir inançlar bütünü durumuna getirmek, onu toplum işlerinden ve toplum görevlerinden sıyrılıp vicdanlara itmekti. Eğer bir cemaat teşkilatı kurulsaydı, bu örgütün kısa bir zamanda büyük para gücüyle ve kenetlenmiş adamlarıyla devletle çarpışan bir güç haline geleceği muhakkaktı.

 Laik bir devlette, Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içinde ye alması Türk devriminin özelliklerine uygun bir laikliğin yani dini toplum işlerinden kişisel vicdanlara itebilme işinin daha sağlam ve emin yollardan gerçekleştirilmesi dışında herhangi bir anlamı yoktur.

 

 ‘Demokratik Devlet’ nedir?

 

 Bir devletin demokratik sayılması için aranması gereken koşullar nelerdir? Bu koşullar:

 1-Seçim ve temsil ilkesi; bütün ülkelerde benimsenen tutum, halkın bir süre için belli sayıda temsilci seçmesi ve halk adına kararların bu temsilciler tarafından alınması yolundadır. Buna ‘temsili demokrasi’ ya da ‘aracılı demokrasi’ deniyor.

 2-Genel ve eşit oy; ekonomik ve sosyal durumu ne olursa olsun vatandaşın oy sahibi olmasına ‘genel oy’ ve yine bütün ayrılıklar göz önünde tutulmadan herkesin eşit ağırlıkta bir tek oya sahip olmasına da ‘eşit oy’ denir.

 3-Çoğunluğun yönetim hakkı; genel oydan geçip seçimlerle iş başına gelmiş bir çoğunluğun belli bir süre için toplum işlerini yürütmesi klasik demokrasinin ilkelerinden biridir.

 Çoğunluk ister bir partide toplanmış olsun, ister çeşitli partilerin anlaşarak bir araya gelmesinden oluşan koalisyon çoğunluğu olsun, kendisine tanınmış olan alanlarda kamu işlerini yürütmek hakkına sahip olacaktır. Gelecek seçime kadar bu hak onundur.

 4-Azınlığın korunması ve çoğunluğun sınırlanması; azınlıkta kalan kimseler ve kuruluşlar, kamu işlerini yürütmek hakkına sahip olmayacaklardır ama yürütenleri eleştirmek ve uyarmak da onların hakkıdır.

 Çoğunluk kazanmamış görüşleri yasaklamak klasik demokrasinin kendi temel felsefesiyle çatışan bir durumdur. Klasik demokraside azınlığın korunması bir zorunluluk olarak çoğunluğun sınırlanmasını gerektiriyor.

 5-Devlete karşı bireysel temel haklar; hükümdarlara karşı girişilen uğraşların başlıca amacı, bireyi onların keyfi davranışlarından korumaktır. Egemenlik çoğunluğun eline geçince bu koruma, çoğunluğa daha doğrusu onun elinde bulunan devlet gücüne karşı yöneldi.

 6-Yasalar önünde eşitlik ilkesi; yasalar herkese ekonomik ve sosyal durumu ne olursa olsun aynı şekilde uygulanacaktır. Herhangi bir aileye, zümreye ya da sınıfa ayrıcalık tanınmayacaktır.

 

 

 Seçim ve temsil ilkesi ile devletin ‘cumhuriyet’ oluşu arasında, nasıl bir ilişki vardır?

 

 Gerçek bir cumhuriyette baştaki kişinin cumhurbaşkanı sıfatını taşıması yetmez, devlet başkanının da devletin bütün organları gibi seçimden çıkması ya da seçimden çıkmış kişilerce atanmaları gerekir. Cumhuriyet, bu genel kuralın devlet başkanını da içine alarak, istisnasız uygulandığı devlet biçimidir.

 Seçim ve temsil ilkesinin devlet başkanına uygulanmayışı ve devletin başında hem devleti hem de halkı değil sadece devleti temsil eden bir hükümdarın bulunuşu. Devletin demokratik olma niteliğini ortadan kaldırmaz. Yalnızca adının cumhuriyetten başka bir şey olmasını gerektirir. Yani demokratik olmak ille de cumhuriyet olmak demek değildir ama cumhuriyet olmak ille de demokratik olmak demektir.

DEVLET FELSEFESİ-1

Cuma, 14 Ağustos 2009

 

 Devlet nedir?

 Devlet; siyasal ilişkiler bütünüdür.

 Siyasal ilişkiler, bir tür toplumsal ilişkilerdir. Bu ilişkilerin de değişen bir yanı olduğu gibi değişmeyen bazı unsurları da vardır. Bunlar ülke, millet, halk, ahali, toprak, egemenlik, otorite… Ancak bunların görünümleri değişebilir.

 Bir devletin siyasal birliğine bakmak, o devletin nasıl bir devlet olduğuna bakmaktır.

 

 Toplum – Devlet Ayrımı :

 

 Devlet, politik bir birliktir. İnsanların siyasal bakımdan bir arada bulunuşları ile ilgili.

 Toplum ise, insanların bütün toplumsal ilişkileri bakımından bir arada bulunuşları ile ilgili. Toplumsal oluş, devlet oluşumundan daha öncedir.

 

 Politika :

 Politika, devleti niteleyen bir sıfat. Politikaya devlet açısından bakılıyor. Bir devletin belirli bir politika sonucu öyle bir devlet olduğunu görüyoruz.

 Siyasal ilişkilerin belirlenmesinde politika, bir araç ama bir devlet sözkonusu olduğunda bu politikanın değişmesi çok zor görünüyor.

 Politika bir devlet bakımından, düzenleyiş, işleyiş, kuruluş ilkeleriyle ilgilidir. Bu ilkelere göre ilişkileri düzenlemek politika oluyor.

 Politika, bir devletin kuruluşu ile ilgili ilkeler saptandıktan sonra o doğrultuda yapılan düzenlemeler ve bu düzenlemelerin yürütülmesi işidir.

 İlkeler keyfilikten ne kadar uzak ise o devlet o kadar sağlam bir yapıya sahip olur.

 Politika, yönetme ediminin onunla yapıldığı şey.

 Yönetme; saptanmış ilkeler doğrultusunda yapılan düzenlemeler.

 Düzenleme; işletme, yön verme, yönlendirme.

 Tüm bu kavramları idare etme ya da yönetme kavramı altında topluyabiliriz.

 Yürütme, belirlenen hedeflerin gerçekleşmesi için işleme konulması.

 Devlet politikası; bir devletin öyle bir devlet olmasını sağlayan politika ve yürütme işi.

 

 Yürütmede iki unsur önemli:

 1-Toplumun yapısı, niteliği özelliği; o toplumun yapısı demokrasi, laiklik, hukuk ve sosyallik gibi ilkelerin belirlenmesinde önemli rol oynar.

 2-Hukuk; belirli bir yasalar sistemi.

 Toplumun yapısıyla yasalar çatıştığında devletin daha özelde de hükümetin yürütme işi tehlikeye gi

 Anayasa, toplumsal ve siyasal olaylara tepki olarak çıkar. İlkeler bir tür istemlerdir. Olan bitene yön vermek için ortaya konan istemlerdir. Toplumsal değişimin o ilkeler doğrultusunda olması istemidir.

 Toplumun yapısı ve hukuğun elverdiği müddetçe bu devleti oluşturan ilkelerin belirlediği değişme yönünde güç, devlet gücü olarak ortaya çıkıyor. Devlet böyle bir güç sayesinde egemen oluyor.

 Devletin egemen olması demek; toplumsal ve hukuksal ilişkilere egemen olması demektir.

 Egemenlik, güce bağlı olarak ortaya çıkıyor. Güç sayesinde otorite sağlanıyor.

 Otorite, ilişkilerin içine işleyerek onları istediği gibi ilkeler doğrultusunda düzenlemek.

 Devletin politikasına hükümetler aykırı davranmadığı sürece iktidar olurlar. Hiçbir hükümet temel ilkelerden birini kaldıramaz. Ancak bu ilkeler formeldirler. Bu nedenle icraata belirli bir yol önermezler bu yüzden de her hükümetin icraatı farklıdır.

 Örneğin bir hükümet, ekonomiye ağırlık vermekle demokratikleşmenin artacağını savunup bu yolla icraatta bulunurken başka bir hükümet bunu kültür ya da başka alanlara kaydırabilir.

 Devlet politikası çerçeve gibidir. İçindaki resim değişse de çerçeve kalır. Dolayısıyla anayasalar kolay kolay değişen yasalar değildirler.

 

 Antik Yunan’da site/şehir devletlerinin üç kuruluş ilkesi vardı:

 1-Autharkhia; toprak bütünlüğüne (üniter yapı) sahip olma.

 2-Autonomia; kendi yasasını kendisinin yapması, başka bir ülkenin iç işlerine karışmaması.

 3-Elekteria;-yönetim biçimi olarak-özgür olmasıdır. Oy kullanma yetkisine sahip olan herkesin yönetimde söz sahibi olması.

 

 Bu ilkeler, anayasaların arkasında bugün de var.

 

 Ulus – Millet Ayrımı :

 

 Bu iki kavramın ortak yanları olduğu gibi farklı yanları da vardır.

 Ortak yanları, her ikisi de bir birlik bilincini ifade etmektedir.

 Farklı yanları ise, ‘millet’ kavramında din olgusunun, ‘ulus’ kavramın da ise tarihsel bir olgunun (Kurtuluş savaşı, Fransız ihtilali…)ağır basması sözkonusudur.

 Örneğin bizim anayasamızda, ‘millet’ dendiğinde de ‘ulus’ anlaşılıyor. ‘Milli devlet’ derken de ‘ulusal devlet’ kastediliyor.

 Devletin oluşumunda tarihsel bir olgunun olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla devlet bu tarihsel olguyla varoluyor. Ancak tarihsel olgu olmayabilir de.

 Zamanla tarihsel olguyla alakası olmayan bir düşünce, bir fikir bilinci, bir ulusun kaynağı olabiliyor.

 Örneğin bu; Çin devrimi, Bolşevik ihtilali, Fransız ihtilali, Kurtuluş savaşı, Amerikan devrimi gibi tarihsel olaylar / devrimler, zamanla bir ideolojiye, yeni bir fikirsel yapıya dönüşebiliyor. Ve ulusun kaynağını bu yeni fikirsel/ideolojik yapı belileyebiliyor.

 

 Millet olmada, devlet olmada bilinç çok önemli.

 

 Tarihsel olay (kurtuluş savaşı)ØØFikirsel/ideolojik yapı

 

  Ulus olmak, o devleti oluşturan ilkelerin bilincine tek tek insanların sahip olmasıyla olur. Bir ulus, o devletin ilkelerin bilincine sahip insanlar topluluğudur. Bu bilince erişmek, belli bir süreci gerektiriyor.

 Anayasalardaki istemler, gereklilikler insanlar arasında millet sevgisinin gelişmesiyle olur.

 Her tek tek insanın ulus bilinci à Vatan, millet sevgisi.

 

 T.C. Anayasasının başlangıç kısmında aynen şöyle denilmektedir:

 “Demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur”.

 Nerede devlet varsa orada üniformizm/tek biçimcilik vardır. Bundan kaçınmanın yolu yok. Ancak bu üniformizm hafif olabilir, zorlayıcı olabilir o anayasaya göre değişir.

 Anayasalarda devletin somut olarak karşımıza çıkan metinleri, aynı zamanda sınır çizici metinlerdir. Bu sınır çok geniş ve esnek tutulmuştur. Anayasa olabilmesi için böyle de olmak zorundadır. Esnek olmaması halinde yasaların ona göre olması ve düzenleyici bir üst yasa olması sözkonusu değildir. Genel ilkeler düzeyinde sınır çizen üst bir yasa.

 Anayasalar, ayrıntıya inmeyen ve yasak koymayan yasalardır. Çünkü yasak koymak ayrıntıdır.

 Devlet kavramı, tekil ve çoğul kullanımı açısından ayrılır. Bu ayrımı bilim ve felsefe adına yapıyoruz.

 Tekil kullandığımız zaman(Devlet nedir?), devletin ne olduğu ve felsefe tarihinde çeşitli düşünürlerce nasıl ele alındığı ya da görüşler sözkonusudur.

 Çoğul anlamda yani devletler olarak ifade ettiğimiz de ise, tek tek devletlerin nasıl oluştuğu, işleyişlerini ele almak sözkonusu. Bunu da bilimin üstlendiğini görüyoruz. Bilim de bunu ‘Kamu Hukuku’ aracılığı ile yapıyor. Ve belirli bir devlet düzenine, kamu hukuku aracılığıyla bakıyor ya da sürekli olarak hep, kamu hukuklarını alarak mukayeseli inceliyor.

 Bir devlet bilimin konusu olarak, ancak anayasalaştırılabilir.

 

 Felsefe de ise ‘devlet’ kavramının nasıl düşünüldüğüne, tasarlandığına ilişkin çeşitli görüşler vardır. Bilimin ortaya koyduğu somut devlet anlayışı ve ipuçları bu görüşler yardım eder

 Tekil ve çoğul kullanımında bir bağlantı var o da; somut devlet anlayışıyla bağlantılı olması.

 

 FELSEFE TARİHİNDE ‘DEVLET’ GÖRÜŞLERİ :

 

 PLATON VE ‘DEVLET’ :

 

 Platon’un getirdiği düşünceler bugün de devlet felsefesiyle yakından ilgili.

 Kişi ile devlet Arassında organik bir bağlantı kuruluyor. Kişide bulunması istenenlerin devlette de bulunması isteniyor.

 

 “Adil devlet, adil insanlarla mümkündür”.

 

 Kişide ve devlette bulunması isteneler ‘adalet’ kavramı altında toplanabilir:

 Adalet; 1-kişi düzeyinde, 2-devlet düzeyinde, 3-ilişki düzeyinde.

 Tek tek herkesde ‘adalet duygusu’ geliştirmek. Böylece adil insanların ilişkileri de adil olacak.

 

 Platon, adaletten ne anlıyor?

 Adaleti önce kişinin ruhunda sağlamak. İnsanın ruh yanı, iş yapan, eylem yapan yanı, akıl yanı.

 Beden yanı ise, bu eyleme malzeme taşıyan yanı, tutku yanı. İşte bu iki yanın dengelenmesi sözkonusu.

 

   Platon burada ,‘at arabası’ örneğini veriyor:

 İki atlı bir araba var ancak atların ikisi de farklı yöne gitmeye çalışıyor. Biri aklı diğeri tutkuyu temsil ediyor. Atlardan birinin baskın çıkması, bir yanın baskın çıkması demektir. Sürücü ise dengeyi temsil etmektedir. Arabanın doğru gitmesi için atların ikisinin de dizginlerini elinde tutar.

 İnsan aklını nerde kullanacağını bildiğinde tutkuların da dengede tutar ya da fertler tutkularının sınırını çizdiğinde kişi adaleti kendinde gerçekleştirmiş olur.

 Bu kişi bir çokluk (akıl-tutku) iken, bir birlik haline gelir. Bu kişilerin ilişkiler de adil ilişkidir. Adil ilişkiler de, adil devleti oluşturur. Kişiler böyle olduğunda kendilerine düşen görevi yerine getirmiş olurlar.

 

 İnsanlar arasındaki eşitsizlik, birbirlerinde farklı yeteneklerle donatılmış olmalarıdır.

 İnsan olayların dışında değil, içinde olmalı ki, devletin sorumluluğunu taşıyabilsin. Bunun tam tersi olduğunda devlet, insan için onu bastıran, ezen bir varlık olarak ortaya çıkar. Bunun bir örneği Hobbes’in ‘Leviathan’ıdır; devletin insanlardan bağımsız tek başına bir kişilik kazanması. Tarihte bu tür devletlerin sayısı oldukça fazladır.

 Ancak gerçeklikte, devleti devlet yapan ilkeler, Platon’un istediği gibi sadece akılsal olmuyor. Gerçeklikte bu ilkelere; mitos, ideolojiler, inançlar da karışıyor.

 Oysa Platon, ilkelerin akılsal olması için bunları ortadan kaldırmaya çalışıyor.

 Devlette mitosun yeri olmamalı görüşü, ‘adil devlet’ bakımında bir gereklilik olarak talep ediliyor.

 

 Platon’un bilgi, insan ve devlet görüşündeki birlik:

 

 Bilgi görüşü:

 a)Görülenler (olan-bitenin saptanması burada)

 b)Düşünülenler/gereklilikler alanı (idealar; insan ideası, devlet ideası…)

 Platon’un insan ve devlet anlayışı onun bilgi görüşüne dayanır.

 

 İnsan görüşü:

 a)Ruh(akıl)

 b)Beden(tutku)

 Her ikisi dengelendiğinde ‘adil insan’ ortaya çıkar.

 

Devlet görüşü: (Politeia)

a)Adalet

b)Güç istemi

Her ikisi dengelendiğinde ‘adil devlet’ ortaya çıkar.

 

 Platon, insan-devlet paralelliğini kurmuştur. Bu onun getirdiği bir yeniliktir.

 Devlet, insanla varlık kazanır, insandan bağımsız bir’adil devlet’ olamaz. Dayanılan ilke, adalet ilkesidir.

 

 Geçmişten günümüze kadar adalet ilkesi, hem toplumsal yapıyı hem de devlet politikasını belirliyor. Aynı zamanda, bu ilkenin kendisi de bunlar tarafından sürekli olarak belirleniyor. Aralarında simetrik bir ilişki var.                                                                                                                                                          

Bu nedenle adalet, kesin şudur diyemiyoruz.

 

 Adalet ilkesi bir ide ise, bunun insan ve devlet bakımından bilgisi yani tezahürleri ne olabilir?

 İlkeler ister devleti kuran ve düzenleyen ilkeler olsun isterse toplumu kuran ve düzenleyen ilkeler olsun ikiye ayrılırlar:

a)Kurucu ilkeler, b)Düzenleyeci ilkeler.

 

Kurucu ilkeler; laiklik ilkesi, eğitim birliği ilkesi…

Bu ilkeler tarihsel ilkelerdir. Belirli bir durumda yapılması gerekenden çıkarılan ilkelerdir. Kendileri değişken bir özelliğe sahip değillerdir. Bu yüzden kesindirler, mutlaktırlar. Çünkü belirli bir durumda yapılması gerekenden çıkarılan ilkelerdir. Bu ilkeler devletin birliği ve bütünlüğünü sağlamak için getirilmiştir.

 Bu tür ilkelerin, toplumsal ilişkilerin içine işlemesi yan yol ve yön göstermesi gerekir.

 Gerçeklikte kurucu ilkelerle, düzenleyici ilkeler iç içedirler. Devlet bakımından düzenleyici bir ilkenin ortaya çıkmasını belirleyen kurucu ilkelerdir.

 Her tek devlet sözkonusu olduğunda sosyal adaleti belirleyen kurucu ilkelerdir. Bu ilkelere dayalı oarak, hukuk oluşur, sosyal anlayış oluşur yani devlet oluşur.

 Devlet bakımından problem, devletin politikasını yürüten ilkelerin durması halinde çıkıyor.

 Önemli olan bir devlet için, kabul ettiği ilkelere göre hareket etmesidir.

 Adaletin tezahür ettiği yerler; yasalar, yasal düzenlemeler. Anayasalar da yasal düzenlemeler olduğu için anayasalar da da tezahür ediyor.

 

 Bir devletin değeri; diğer devletler arasındaki itibarıdır.

 Sosyal adalet; o devletin çatısı altında yaşayan insanlara karşı bir değerlilik anlayışıdır.

 Adalet ilkesi bütün devletlerin anayasalarına yansıyan bir ilkedir.

 

 Acaba adalet ilkesi anayasalarda nasıl ortaya çıkar? Ya da anayasa bakımından adalet nedir?

 Adalet idesinden kastedilen adaletin gerçekleşmesi değil. Adalet idesi, ide olarak kalıp, insanlar için bir istemdir, bir taleptir.

 Adalet idesi her zaman var. Belirli zamanlarda, belirli durumlarda insanlar arası ilişkilerin düzenlenmesinde hep var. Ancak adaletin kendisinin ne olduğu belli değil, herkesin kendine özgü bir adalet anlayışı var.

 

 Platon, insan-devlet bütünlüğüne önem veriyor.

 Demokrasi, insana ağırlık veriyor.

 Monarşi, devlete ağırlık veriyor.

 

Platon; insan- devlet.

Ortaçağ; tanrı-devlet

16.yy; laik devlet (Machiavelli)

 

 

CASSİRER’İN “DEVLET EFSANESİ”  adlı eserinden;

 PLATON’UN DEVLETİ , ‘POLİTEİA’:

 

 Sokrates, Platon’u felsefenin insan sorunu ile başlaması gerektiğine inandırmıştı. Fakat platon’a göre kendimizi insanın bireysel yaşamının sınırları içine kapadığımız sürece, insanın uygun bir tanımını bulamayız. Eğer insanı siyasal ve sosyal hayatında ele alırsak, sorun olanı daha anlaşılır bir hale getirebiliriz. Platon devletinin başlangıç noktası bu ilkelerdir. Bu andan itibaren tüm insan sorunu değişmiştir.

 Platon’a göre bireyin ruhu toplumsal doğa ile bağlıdır. Birini ötekinde ayıramayız. Özel ve genel yaşam birbiriyle bağlantılıdır. Eğer genel yaşam kötü ve yozlaşmış ise özel yaşam gelişip amacına ulaşamaz. Platon devletinde bireyin adaletsiz ve yozlaşmış bir devlette karşılaşacağı tüm tehlikelerin çok etkileyici bir betimlemesini yapmıştır.

 Ona göre eğer devlette yenilik yapmakla işe başlamazsak, felsefede yenilik yapmayı umamayız. İnsanların ahlaksal yaşamlarını değiştirmek istiyorsak tek yol budur; devlette yenilik yapmak.

 Platon, insanın tanrılara ilişkin gerçek ve daha uygun bir görüş bulmadığı taktirde, kendi insansal dünyasını düzenleyip, yönetmeyi umamayacağını vurgular.

 “Biz tanrıları geleneksel biçimde birbiriyle savaşır ya da birbirlerini aldatırken düşündüğümüz sürece, şehirler hiçbir zaman kötülüklerden kutulmayacaktır. Çünkü insanın tanrılarda gördüğü salt kendi yaşamının bir tezahürüdür. Biz devletin dışında, insan ruhunun doğasını okuruz”.

 Atılması gereken ilk adım, mitolojik tanrıların yerine Platon’un en yüksek bilgi diye betimlediği ‘iyi ideası’nı koymaktır.

 Platon’un karşı durup yadsıdığı şiirin kendisi değil, söylence yapma işlevidir. Homeros ve Heseidos tanrılar soyunu yaratmışlar, tanrıların biçimlerini çizmişler, ödev ve güçlerini ayırdetmişlerdir. Platon’un devleti için gerçek tehlike buradaydı. Şiiri kabul etmek, söylenceyi kabul etmek anlamına geliyordu. Oysa politeia, ozanların bu devletten kovulmasıyla korunabilirdi. Platon ayrıca mitolojik öyküleri tümüyle yasaklamıyor. Giderek onların küçük bir çocuğun eğitimi için gerekli olduklarını da kabul etmiştir. Fakat onlar bir disiplin içine sokulmalı, bu andan itibaren daha yüksek bir ölçüt olan, iyi ideası aracılığı ile değerlendirilmelidir.

 Platon, kendi toplumsal düzen araştırmasına adalet kavramının tanımı ve çözümlemesi ile başladı. Ona göre devletin, adaletin yöneticisi olması dışında daha yüksek bir ereği yoktur.

 Platon’daki ‘ adalet’ terimi günlük dildeki karşılığında değildir.

 Adalet; genel bir düzen, birlik ve yasalılık ilkesidir. Bu yasalılık insan ruhunun tüm ayrı güçlerinin uyumunda görülür. Devlet içinde ise değişik sınıflar arasındaki geometrik orantıya göre alır ve genel düzeni sağlamak işbirliği yapar.

 Bu görüşüyle Platon, yasal devlet ya da hukuk devleti düşüncesinin kurucusu ve ilk savunucusu olmuştur.

 Platon’un aradığı şey, insanın siyasal ve toplumsal yaşamının ayrı tutulmuş ve rastgele olgularının yalnızca bir birikimi ya da deneysel araştırılması değil, tüm bu olguları anlayacak ve dizgesel bir birlik içinde toplayacak bir düşüncedir.

 Onun kesin bir şekilde yadsıyıp mahkum ettiği; zorba ruh ve zorba devlettir. Bunlar yozlaşmanın ve bozulmanın en kötü biçimleridir.

 Akılsal devlet, kuramını kurabilmek için baltayı taşa vurması söylencenin gücünü yıkması zorunluydu. Ancak kendisine de insanlık tarihindeki en büyük söylence yapıcılardan birisi olmasını sağlayan imgelem bağışlanmıştı. Biz Platoncu düşünceyi, Platoncu söylenceleri düşünmeksizin eleştiremeyiz.

 Platon, “eğer siyasal dizgelerimizde söylenceye hoşgörü gösterirsek, siyasal ve toplumsal yaşamımızı yeniden kurma ve iyileştirme için beslediğimiz tüm umutlar suya düşer” demektedir.

 

Adalet devletinde, mitosun kavramlarına, Homeros ve Heseidos’un tanrılarına yer yoktur. İlk işimiz masal ve öykülerin yapımını denetlemek, doyurucu olmayanların tümünü yadsımak olacaktır. Dadıları, anneleri yalnızca onayladığımız öyküleri anlatmaya yönlendireceğiz. Eğer tanrıların dalaverelerinden sözedecek olursak, kendi insansal dünyamızda düzen ve uyumu hiçbir zaman bulamayız.

 Platon’a göre insansal yaşamımızı, gelenek üstüne kurmak demek, onu koyan kurumlar üstüne kurmak demektir.

 Platon kuramının ana kavgası; “kuvvet haktır” sözüne saldırmak ve onu yok etmekti.

 Onun ahlaksal ve siyasal felsefesindeki ‘adalet’ ve ‘güç istenci’ karşıt kutuplardı.

 Adalet; ruhun tüm öteki büyük ve soylu niteliklerini içine alan baş erdemdir.   Güç tutkusu ise, tüm temel bozuklukları içerir.

 Mutluluğun, her insan ruhunun en yüksek ereği olduğuna ilişkin Sokratesçi savı benimsedi. Ancak mutluluğu elde etmenin, hazzı elde etmek olmadığını da vurguladı.

 Platon, bireysel ruhla, devlet ruhu arasında bir paralellik kurduğu için, devletin de aynı yükümlülük içinde olduğu apaçıktır. İnsan başkalarını yönetebilmek için önce kendisini yönetmeyi bilmelidir. Yazılı anayasalar, eğer vatandaşların kafalarında yazılı olan bir anayasanın anlatımı değilseler, hiçbir bağlayıcı güçleri olamaz.

 Dünyadaki tüm şeyler arasında mitos, en gem vurulmayanı ve en ölçüsüz olanıdır. O bütün sınırları aşar ve bütün sınırlara meydan okur. Devletin ana amaçlarından biri bu bozuk ahlaklı gücü, insansal ve siyasal dünyanın dışına çıkarmaktır.

TOPLUM FELSEFESİ

Çarşamba, 12 Ağustos 2009

 

 Toplum felsefesinin objesi; sosyal realite, toplumsal gerçekliğin ele alınışı.

 Toplum idesi; toplum konusunda bugüne kadar söylenmiş her şey.

 

 Toplumsal gerçekliğin ele alınışı:

 1-Bilim, soyoloji; oplumsal gerçekliğin araştırılmasında toplum teoerileri kuruyor, modeller ortaya koyuyor.

 2-Felsefe:

   a)Tarih felsefesi

   b)’Toplum’ olgusu ve kavramı:

       * Bireyi konu edinen araştırmalar ve araştırmaların sorunları. ‘Başkasının varlığı’ sorunu buradadır.

       *Toplumsal ilişkiyi konu edinen araştırmalar ve bu araştırmaların sorunları:

Toplumsal ilişki nedir? Niteliği nedir? Dayandığı ilkeler nelerdir?

 

  Latincede toplumla ilgili üç sözcük var:

 

 1-Socius; birey olan ‘bir insan’. Bir insan başka birileriyle belirli bir tür ilişki kurduğunda ya da hazır ilişkilere girdiği zaman ‘birey’ oluyor.

 2-Societas; ‘toplum’. Bireylerin belirli tür ilişki içinde birlikte bulunma dumunun adıdır. Sosyal ilişkilerle ortaya çıkan durumdur.

 Toplumun öğeleri; a)birlikte bulunma, b)belirli tür ilişki içinde olma,

c)toplumsal ilişki, birlikte bılunma.

 3-Socialis; ‘toplumsal’. Societas cinsinden ona uygun olan. İnsanın varlığının özüne ilişkin bir sıfattır. İnsan, sosyal bir varlıktır. Sosyal durum içinde olan herkes ‘birey’ olur.

 

 Toplumsal ilişki, birey olmuş insanların kurduğu ilişkidir. Bir ilişkinin kurulma imkanı, iki birey olmasına bağlıdır. İnsan kendini hep belirli bir durum içinde bulur. Bu nedenle de belirli bir birey olur.

 Durumu bir ilişki belirleyebilir. Ayrıca, zaman-mekan değiştikçe bireylerin içinde bulundukları durum da değişir.

 İnsan her zaman bir durum içine doğar. Böylece de ister istemez birey olur ve ilşkiler kurar. Bu bir zorunluluktur. İnsan en azından ilişkiler kurma potansiyeline sahip veya bu ilişkilere girebiliyor, değiştirebiliyor. Bu yeteneğe sahip bir varlık.

 İnsanlar arasındaki ilişkilerin temelinde bir ya da birden fazla değerler vardır. Farklı ilişkiler, farklı değerleri belirler. Toplumsal bir ilişkinin, belirli bir toplumsal ilişki olmasını sağlayan, toplumsal ilişkiyi kuran, değerlere sahip olan bireylerdir.

 İnsanlar nasıl birlikte bulunuyorlar? Birliktelikteki toplumsal ilişki nasıl? Ve nasıl bir durum ortaya çıkıyor? İlişki nasıl kuruluyor?

 Toplum içi değerleri belirleyenler; örfler, adetler, yasalar…Değerler aynı zamanda ilkelerdir ama ilkeler  daha fazla insanların yer aldığı birlikte bulunma durumlarını belirleyen değerlerdir.

 Örnek; “Türkiye’de evlilik medeni kanuna göre yapılır”.

Medeni kanun yapılmasında ve ortaya konmasında ilkeler vardır. Birlikte bulunacaksın ama şöyle şöyle bulunacaksın diye yön gösterirler.

Birey bulunduğu durum içinde birçok ilişki kurma olanağına sahiptir.

 

 Toplumsal ilişkiler nelere göre kurulmalıdır? Birlikte bulunan kişiler, bu ilişkileri nasıl kurarlarsa mutlu olurlar?

 İşte toplum modellerinin, ütopyaların ortaya çıkmasındaki soru ve sorun budur.

 

   PLATON, ‘DEVLET’

   (Politeia; toplum modeli)

 

 “İnsanların birlikte yaşamalarının en son amacı; mutluluktur”.

 Toplumun oluşumunda ilke; ‘adalet’. İnsanlar arasında adalet sağlanacak ve mutlu olacaklar.

 Yiğitlik, ölçülülük, bilgelik; bu erdemleri bir arada görmemizi sağlayan, ‘adalet’. Erdemlerin erdemi olan adalet, her erdeme sinmiş durumda.

 

  Platon, insanları üç sınıfa ayırıyor:

 1-Besleyenler, 2-Koruyucular, 3-Yöneticiler.

 

 Erdemler:

 

Bigelik; doğru karar verme. Beslenme, koruma ve yönetme bilgisine sahip olma. Yöneticilerin baş erdemidir.

 

Yiğitlik; korkulacak ve korkulmayacak şeyler üstüne, kanunlara uygun olarak beslediğimiz inancın sarsılmazlığıdır. Yiğitlik bir çeşit koruma. Eğitim yoluyla kanunların verdiği inancı korumak. Doğru eylemde bulunup, bulunmadığını bilmek için kanunları bilmek gerek.

 Platon’da koruyucular sadece askerler değil, politeayı yani toplum düzenini koruyan herkes. Aydınlar, yöneticiler de bir yerde koruyuculardır. Dolayısıyla bu erdem de koruyucuların baş erdemidir.

 

 Ölçülülük; arzularımıza, isteklerimize vurduğumuz bir çeşit dizgindir. Toplum bakımından ise yuttaşlar arasında belirli bir uyumdur. Bu da besleyenlerin baş erdemidir.

 

 Adalet; bu uyumu yanına alarak üç sınıf insanı bilmektir. Adalet; herkesin kendi işine bakması, başkasının işine karışmamasıdır.

 

 Sınıf değiştirme imkanı her zaman vardır. Besleyenler sınıfında doğan bir çocuk, belirli bir eğitimden geçtikten sonra yöneticiler sınıfına geçebilir.

 

 Platon’un amacı; politeiada düşünülen birlik ve bütünlüğün korunması, bozulmaması. İşte mutluluk, bu bozulmama durumudur.

 

 Platon’a göre bozuk devlet şekilleri:

 1-Oligarşi, 2-Timokrasi, 3-Demokrasi, 4-Tiranlık.

 

 Bozuk olmayan devlet düzeni ise kendisinin kurmaya çalıştığı; ‘politeia’dır.

Bu devlet monarşiyle de, aristokrasiyle de yönetilebilir. Yeter ki, yönetenler yönetilenlere adil davransın.

 

 Platon, sahip olduğu değerler açısından da insanları üçe ayırıyor:

 1-Paraseverler, 2-Şerefseverler, 3-Bilgiseverler.

 

 Platon’un ‘Devlet’i yazmasının sebebi; Atina’nın ‘polis’ olmaktan çıkıp yavaş yavaş bozulmaya başlaması. İşte bu kitabı, bozulan düzeni yeniden kurmak için yazıyor.

 

 Platon’un devlete getirdiği iki önemli öge var:

 1-İnsan – toplum ilişkisi; toplumda düzen sağlanacaksa, önce insan düzeni sağlanacak. Yani ne insanı ne de toplumu değiştiremezsiniz.

 2-Adalet ilişkisi; kişi önce adaleti önce kendi ruhunda sağlayacak. Böylece akılla duygular birbirine karışmayacak, gerektiğinde nasıl davranılacağı bilinecektir.

 Her birey kendi içinde uyumlu olmalı ki, politeia uyumlu olsun.

 Platon, bireylere büyük bir sorumluluk yüklüyor.

 

 Platon, otaya bir toplum modeli koyuyor. Toplumda istenmeyen ilişkilerin, istenen ilişkiler olması için bir model ortaya koyuyor. Model tasarımlanıyor ve buna paralel olarak hep kuruluyor.

 

 Modeller işlevseldir. Düzenlemeye yöneliktir. Mevcut bir bozulmaya karşı modeller, bu durum şöyle şöyle düzeltilebilir diyerek, devamlı tasarlanıp, öneriler ileri sürülüyor ve onda sonra da uygulanıyorlar.

 

 Platon’un hareket noktası; belirli bir ilişkinin, yönetim ilişkilerinin bozulması. Buna karşı da bir model oluştururyor.

                                               ———-

Modeller toplumsal ilişkileri açıklamaz, değiştirir. Model bir toplumsal yapının nasıl işlediğini ya da diğer toplumsal ilişkilerle olan ilişkisine bakılarak açıklanır.

 

 MODEL :

 

 a) Bilimlerdeki bağlamı; “açıklama modeli”. Örnek, ‘evrimci model’, ‘organizmacı model’.

 Bu modeller hangi alana aitseler, o olana ait bilginin gelişmesine yardımcı olurlar.

 Açıklama modeli, olan biten ilişkileri veya açıklaması gerekeni açıklamıyorsa geçerli bir model değildir.

 Açıklama modelinde iki şey var:

 1-modelin kendisi, 2-açıklanacak şey.

 

 b) ‘Model olma’ bağlamı; ‘ilk örnek’.

  Yapılmış bir modelin, başka koşullara uygulanmak istenmesi. Örneğin bir ekonomi modelinin toplumsal ilişkiler de uygulanmak istenmesi. Ayrıca taklit kavramıyla da ilgili. Model neyse, her konuda o örnek alınıyor.

 

c) ‘Model kurma’ bağlamı; Platon’un modeli bu bağlamdadır. Gerçekleşmesi istenen gerekliler bütünü. Açıklama yapılmaz, betimleme yapılır. Kurma vardır, olması gereken sözkonusu. Gerçekleşse daha iyi olur deniyor. Burda gerçekliğin bilgisi yok, imkan halinde bilgisi var. Belirli koşullar yerine belli imkanlar bütünü olabilir.

 

 Açıklama modelinde, açıklanan şey genellikle, toplumsal değişme olgusudur.

 Açıklama modeli bilimde, sosyolojide hep belirli bir zaman ve mekan boyutunda düşünülmek zorunluluğu vardır. Aksi halde bu modelin gerçeklikle ilişkisi kurulmamış olur. Dolayısı ile bilimsel olamazlar. Bunun en güzel örneği, toplumbilimdir. Toplumbilimin tarihine baktığımızda, nasıl bilim olarak ortaya çıkıyor, ona bakmak gerekir.

 

 19.yüzyılın bilimin altın çağı olmasının nedeni; metottur. Bilime büyük bir değer verilmesi, onun her şeyde ölçü kabul edilmesi metodu nedeniyladir.

 

 “19.yy bilimin zaferi değil, bilimsel metodun bilime karşı zaferidir”, Nietzsche.

 

 Bu metot ise, olan biten hakkında genel geçer açıklamalar yapmaktadır. Böyle bir zamanda sosyoloji bilim olma iddaasıyla ortaya çıkıyor ancak objesini bilmiyor. Yani ne toplumsal gerçeklerle bağlantı kurabiliyor ne de açıklayabiliyor.

 

 Comte ve Spencer’in açıklamalarından vazgeçilmesinin nedeni; olan biteni açıklamamalarıdır. Hatta gereklililikleri, olması gerekenleri bile açıklamıyorlar. Yaptıkları bir tür spekülasyon. Bu nedenle Hegel’in devamı gibiler.

 

 Sosyoloji bilimse açıklama modeli nasıl olmalıdır?

 

 Sosyoloji, bu soruyu sormamıştır. Bu yüzden ortaya pek çok model çıkmıştır. Hep, ‘toplum’ kavramından yeni bir şey anlayarak hareket etme sonucu, farklı toplum tanımları ve farklı modeller ortaya çıkmıştır.

 

 Toplumbilimin bilinçlendirmesi gereken, toplumsal gerçekliktir. Toplumsal gerçeklik bir insan fenomenine dayanır. Bu fenomen, insanların birlikte olmalarıdır. Birlikte olma durumunu da ele alan, sosyolojidir.

  

  Toplumsal ilişkinin yapı özellikleri:

 

 *Toplumsal ilişkinin en önemli yapı özelliği; ‘değişme’ olgusudur.

 Toplumsal ilişkiler; aile, eğitim, sanat, din, çevre… ilişkileridir.

 *Toplumsal ilişkinin bir diğer yapı özelliği; ‘tarihsellik’tir. İnsanlar tarafından kurulan, bozulan, yeniden kurulan her toplumsal ilişkinin bir tarihi vardır. Her toplumsal ilişki belirli bir zaman ve mekanda kurulur.

 *Toplumsal ilişkinin bir diğer yapı özelliği; ‘fonksiyonel’liğidir. Belirli bir sosyal ilişkinin, belirli bir yer ve zamanda gördüğü işin farklı olmasıdır.

 *Diğer bir yapı özelliği; ‘kavram ilişkisi’ olmasıdır. Yani toplumsal ilişkinin kendisi değer dışı bir özellik taşır. Örneğin alışveriş ilişkisinde bireyler yoktur; satıcı ve alıcı vardır.

 Toplumsal ilişkinin yapısını araştırmak için uygun hale getirmek gerekiyor. Çünkü, araştırmaya uygun değildir.

 

 Açıklama; toplumsal gerçekliği veya toplumsal düzeni veya toplumsal olguyu ya da toplumsal yapıyı açıklama olabilir.

 Tek tek toplumsal olaylar, karşımıza toplumsal olgular olarak çıkarlar. Toplumsal olay dizileri, toplumsal olguyu beslerler o olgunun hayatta kalmasını sağlarlar. Dolayısı ile toplumsal ilişkinin gerçekliğinin olgusal olduğu ortaya çıkar.

 Bunu iki yerden hareket ederek söylüyoruz:

 1-Kişi bakımından hazır bulduğumuz ilişkiler içine girerek. Bu da toplumsal gerçekliğin olgusal olduğunu gösterir.

 2-Grup bakımından; toplumsal kurum içine girmesi. İnsanlar bir araya gelip kurum kurarlar. Kurum kurma, insanlardaki ilişki kurma isteği ve ortaya koymadır.

 Örneğin, eğitim olgusu içindeki toplumsal ilişkiler. Buna göre insanlar bir araya gelip isteyerek okul kurumunu, YÖK kurumunu… kurmaları.

 

 Toplumsal ilişkinin toplumsal ilişkilerle bağlantısında bir özelliği de, toplumsal ilişkinin, hukuk ilişkileri bakımından değiştirilinceye kadar değişmeden kalmasıdır. Bu yüzden de toplumsal ilşkiler, insanların davranışlarını sınırlarlar.

 

 Toplumsal değişme, ilişkinin değişmesi. Tarih ise, bu değişmenin tarihidir. Değişme aynı ilişkinin farklı kurulması. Bu hukuğun bir özelliğidir.

 

 Herbir toplumsal olgu ve toplumsal kurum bakımından olan değişikliğe; yapı değişikliği denir. Aynı zaman da yapı değişikliğinin tarihi sözkonusu. Bir toplum tipinden başka bir toplum tipine geçiş.

 

 Toplumsal yapı; belirli bir zaman ve yerde oluşan toplum düzeni.

 Toplumsal değişme; toplumsal ilişkilerin fonksiyonlarının işleyişindeki değişmedir. Değişen toplumun kendisi değil, onu oluşturan kurumların kuruluş tarzlarıdır.

 Açıklanacak olan, belirli bir yer ve zamanda kurulan düzeni açıklamadır.

İşte modelden kastedilen, belirli kavramlar bütünüyle oluşmuş düzeni açıklamadır.

 

 Her toplumsal araştırma, bir problemden, toplumdan belirli bir şey anlayarak hareket eder.

 

 Açıklama modeli, olan bitene uygun bir şekilde açıklıyorsa uygun bir ilişki sözkonusudur.

 Toplumbilim, bilim olmak istiyorsa kavram ilişkisi ile olup biten Arasında bir ilişki kurarak açıklamalıdır. Aslında olup bitenle kavramlar arasında bir ilişki yok ama biz ilişki kurmazsak bilemeyiz, toplumsal ilişkileri açıklayamayız.

 Fonksiyonel bütün içinde bazı ilişkilerin değişip bazılarınınsa değişmemesi halinde bütünün devam etmesini sağlayan ‘tampon mekanizma’dır.

 Tampon mekanizma, kendiliğinden ortaya çıkıyor, yoksa insanlar bilinçli olarak kurmuyorlar. Bu mekanizma sürekli bütünü dengede tutmaya çalışır. Tampon mekanizmanın dayandığı bir takım kabuller, ilkeler var.

 

 Model kurma; ne yapmalı, nasıl yapmalı sorusuna cevap verir. Örneğin, köylü-tüccar ilişkisini olması gerektiği gibi değiştirmek. Bu modelin dayanağı, bu model uygulanırsa bu problem ortadan kalkar. Gerçekliğin, gereklilikler bütünü olarak değiştirilmesi.

 Bunalım, savaş dönemlerinde bir modelin uygulanma olasılığı daha fazladır.

 

 Model kurma, tasarımlara, düşüncelere dayalı olarak kurulabilir. Bunlara ‘ütopya’lar örnek olarak verilebilir.

 Ütopyalar, toplumbilimin ortaya koyduğu bilimsel araştırma bilgilerine dayanmazlar.

 

 Açıklama modeliØØKurulan modelØØÜtopyalar

 

   

 Açıklama modeli àToplumbilim(teoriler kuruyor)àAraştırma bulgularıàBu bulgulara dayanarak ortaya konan model.    

 

 Kurulan model; değiştirme modeli. Bu modeller toplumbilimin araştırmalarına dayanarak ortaya konan modeller değil. Bilgiler değil, tasarımlara, ilkelere dayanılarak oluşturulmuş modellerdir. Böyle kurulan modellerin bir kısmına ütopyalar da girer.

 

 Ütopyalar; belli koşullar gerçekleştiğinde, istenen bir şeyin gerçekleşmesinin tasarımlarıdır.

 

 Ütopyaların önemi; o güne kadar düşünülmemiş konular hakkında yeni fikirler, ipuçları vermesidir.

 İster değiştirme modelleri olsun ister ütopyalar hepsinde de gerçekliğin dile getirilmesi sözkonusu.

 Önemli olan gerçekliğin bilgiye mi yoksa tasarıma mı dayandığıdır.

 Değiştirme modelleri sözkonusu olduğunda gerçeklikle doğrudan bir ilişki kuruluyor. Oysa ütopyalarda gerçeklikle ilişki tamamen rastlantısaldır.

                                        ——————–

 

   Bireyin varlığı, toplumsal ilşkinin varlığına, toplumsal ilikinin varlığı da bireye bağlıdır. Bu bir bütündür. (AóB)

  Biz burada toplumsal ilişkiyi konu edinerek, toplumsal ilişkinin yapısına baktık. Bütün bu bilgiler, toplum kavramının tarihinden çıkıyor. Toplumbilim bu bilgilere dayanmak zorundadır.

 

 

 Hobbes’in ‘Leviathan’da yazdığına göre; toplumsal ilişkide birlikte olmayı sağlayan şeyler, hukuk ve devlettir.

 Rousseau da ise ‘toplumsal sözleşme’dir.

 

 Oysa bunlar insanın dışında olan şeylerdir. İnsanların nasıl birlikte oldukarını insan dışı güçlerle açıklıyorlar.

 17.yy da bunlar hukuk, devlet, sözleşme…gibi adeta insandan bağımsız olarak varolan, nerede, nasıl varoldukları bilinmeyen varlıklar olarak düşünülüyor. Oysa bunların olgusal gerçeklikleri var; insana bağlı olgusal gerçekliklerdir.

 

 Toplum felsefesi; toplumsal gerçekliğin toplum idesi kaybedilmeden, toplumsal gerçekliğin, toplum kavramı ile sorunlarını araştıran bir felsefenin dalıdır.

 

 Toplumsal ilişkinin üç ayağı var:

 

Birey à Karşılıklı ilişki à Birey   

 

 “İnsanlara oldukları gibi muamele edersek, onları daha kötü kılarız. Eğer onları olması gerektiği gibi ele alırsak, olabilecekleri kadar iyi yaparız”. GOETHE

KARL MARX

Pazar, 28 Haziran 2009

 

                      KARL MARX (1818-1883):

 

 Almanya’nın Krien kentinde doğmuştur. Başta zamanın felsefesi olan Hegel idealizmine karşı çıkar. Ona göre, tüm gerçekliğin mutlak geist tarafından kavranması mistisizmden başka bir şey değildir. Marx’ göre her düşüncenin çıkış noktası; somut gerçeklik olmalıdır. Felsefede mutlak olandan hareket edilemez.

 Hegel’in felsefesi öte ile ilgili, bu öte yok edilmelidir. Ve somut olanın hakikatini kurmak tarihin bir görevidir. Hegel’de gerçeklik kuramsaldır, Marx da ise gerçek gerçekliktir.

 Marx’a göre felsefe, insanın varoluşunun felsefesidir. İnsan için insanın kökeni; yine insanın kendisidir. Felsefenin çıkış noktası; somut gerçeklik olan birey. Bu nedenle Marx, kendi felsefesine ‘hümanizma’ der. Ona göre her türlü düşünme; insan varoluşunun somut gerçekliğinden yola çıkmalıdır.

 Marx’a göre insanın asıl kökeni; -Alman idealistlerinin sandığı gibi- sadece bilen bir varlık olması değil; yapan/eden, eyleyen yanıdır. İnsanı insan yapan; eyleyen/praxis yanıdır.

 ‘İnsan, düşünmesinin aşkın yanını idealizmde yeteri kadar kanıtlamıştır. Şimdi düşünmesinin aşkın olmayan yanını göstermelidir’.

 İnsan eyleminin en önemli yanı; diğer insanlarla bir toplulukta gerçekleştirmesidir. İnsan kendini taşıyan bir toplum içinde yaşar. İnsan doğa/ çevre olmadan yaşayamaz. Birey toplumsal bir varlıktır. Toplum ve devlet ise insanın doğasıdır. İnsanın bilincini belirleyen bilinç değil, toplumsal bilinçtir. Yani bilinç toplum tarafından belirlenir. Marx’ın bu insan görüşü, tüm felsefesi için çıkış noktasıdır.

 O halde insanın içinden geçtiği toplumsal varlık nedir?

 Toplumu oluşturan ortak bir bilinç değil; çalışmadır, emektir. Çünkü insan çalışan bir varlık. Toplumu oluşturan da insanın emeği, çalışması. Emek sadece insana özgüdür ve sadece insanı özgür kılar.

 Üretim ve mülkiyet ilişkileri insanın temelini oluştururlar. Marx bunlara alt yapı der. Alt yapı değiştikçe bilinçler de değişir, der. Devlet, yasalar, ideler, ahlak, din moral, sanat…hepsi alt yapının değişmesine bağlı olarak değişirler.

 Tarih; toplum içinde çatışan güçlerin yani sınıfların çatışmasıyla oluşur. Yoksa geistın kavram diyalektiği değildir.

  ‘Alt yapı, üst yapıyı belirler’.

M.Weber ise üst yapıyı belirleyen alt yapı değil, Protestan ahlakıdır diyerek karşı çıkar.

 Marx’a göre bilinci belirleyen; maddedir. Onda yeni olan; sadece düşüncede kalmayıp büyü bir kararlılıkla gerçekliğin değiştirilmesine gider. Yani düşüncesini eylem haline getirmiştir, yeni olan bu. Reddettiği düşüncenin karşısına yeni bir düşünce ortaya koyan ve bu düşüncesini uygulayan ilk düşünür.

 ‘Filozoflar dünyayı değişik şekillerde yorumladılar oysa önemli olan onu değiştirmektir.

 Marx’a göre madde tarafından belirlenen bilgi tekrar maddeye dönüp onu değiştirebilir.

  Marx’a göre yabancılaşma :

O, insanın yabacılaşmasını, çalışan insanın ortaya koyduğu ürününe yabancılaşmasında görür. Çalışan insan bir ürün ortaya koymakta, bu ürünün de bir karşılığı olmalı; para kazanmalı. Marx görüyor ki, çalışanın emeğiyle ürettiği ürünün karşılığı başka birisine ait; işverene. Emekçinin ortaya koyduğu ürünün tadını çıkaran emekçi değil, kapitali elinde bulunduran işveren.

 Böylece çalışanın emeği ve ürünü, artık o insanın çalışma arzusunun bir iradesi olmaktan çıkıp, o insanın yaşaması için bir zorunluluk haline geliyor.

 Böyle köle gibi yaşayan insan insanlığını yitirmiş ve sadece işverene değil, diğer insanlara da yabancı hale gelir. Bütün insan ilişkileri; paraya, eşyaya dayandığından tamamen iyiliğini kaybetmiştir. Bu şekilde yaşayan proleterya kendisi eşya haline gelir. Pazarda gücü alınır ve satılır. İnsandır alınıp satılan ve ne kadar ucuz o kadar kar demektir. Proleterya kendini yitirmiş, insan olmaktan çıkmıştır. Bugünkü çağdaş insan bu şekildedir.

 Zorunlu gelecek:

 İnsanı insan olmaktan çıkaran bu durum günün birinde tamamen değişecektir. Marx, bunu zorunlu bir gidişin zorunlu bir sonucu olarak görür. Proleterya yabancılaştığının farkına bir gün varacaktır. İnsanlıktan çıktığını bir gün görecek ve insanlıktan çıkmayı ortadan kaldıracak.

 Giderek sermayenin artmasına rağmen rekabet gereği, sermaye her geçen gün daha az sayıda sermayedarın/kapitalistin elinde toplanmaktadır. Bu durum, kapitalizmin kendi mezarını kendisinin kazmasıdır.

 Sermayenin artması oranında semayedarların da sayısı giderek azalmakta. Bu azalma oranın da da sefalet ve işsizlerin nüfusu giderek artmakta. Ve öyle bir an gelecek ki; bu düzen tam tersine dönecektir. Proleterya bir devrimle, kapitalizmin kendisini sömürerek oluşturduğu sermayesini elinden alacak ve kendi iktidarını başa geçirecektir.

 Marx’a göre bu diyalektiğin zorunlu gidişi bunu gösterecektir. İnsanı köle yapan, kendisine yabancılaştıran her şey ortadan kaldırılacaktır. Bu Marx’ın başını çektiği komünist anlayışın da amacıdır.

 Bu komünist anlayış, özel mülkiyeti ortadan kaldırarak, sınıfsız bir toplum kurup insanı insan yapacaktır. Mülkiyet, kapitalistten tekrar topluma dönecek.

 Böylece toplumun, tarih öncesi dönemi biter ve hümanist dönemi başlar.

 

    MARX’IN MATERYALİZMİ

 

 Hegel her şeye geisttan bakarak dünyayı baş aşağı çevirmiştir. Marx’a göre dünyayı yeniden ayakları üzerine bastırmak gerekiyordu. Bu nedenle Marx, geist terine materie olarak maddeyi koyar.

 Marx’a göre materyalizm öncelikle, pratikte olmalıdır; Feurbach, materyalizmin içindeki bu aktifliği görmüyordu. Ona göre Yeni Hegelciler, dünyayı şöyle ya da böyle yorumladılar ama insanın-dünyanın özünde praxis olduğunu anlayamadılar.

 

Marx’ın Hegel’den aldıkları:

-Sürekli bir oluş.

-Sürekli yeni olana gidiş.

-Zıtlıkların ortadan kalkması.

Marx’daki diyalektik:

Hegel’deki geist ortadan kaldırıldığında geriye kalan. Onu Hegel’deki bir çok adımdan sadece birisi ilgilendiriyor. Tezin kendinden antitezi ortaya çıkarması ve ikisinin yeniden sentezde birleşmesi. Siyasal amaca ulaşıldığında, felsefi süreçte sona erecek.

 Felsefe, Marx’ın politik amacı için sadece bir araçtır. Aslında felsefe, felsefe olmak için değil devrimi yapmak içindir.

 Bizi çevreleyen dünyanın temelinin geist, idea.. değil madde olduğu felsefede çığır açan bir devirdir.

 Marx’daki madde, ölü bir hüle değil, sürekli düşünce ve eylemini, tarih görüşünü etkileyen, değiştirendir.

 Tarihsel materyalizm; madde ile insanın tarih içinde birbirlerine uyum sağladıkları bir süreç.

 Marx’ın materyalizmi ontolojik değildir.

 Marx’ın ateist materyalizmi:

 Burada Feurbach’ın etkisi büyük. İnsan kendinden başka hiç kimseye inanmadığı taktirde bakışlarını kendine çevirebilir.

 Marx; dini reddeder. Ona göre din, insanın sefalet bilincini yok eder. Bakışlarını kendisine çevirmesine engel olur. Bu bakımdan din, toplumun afyonudur. İnsanları hep ahretle teselli ederek, her şeye boyun eğmeye, katlanmaya yöneltir. Din, insanın yarattığı bir şeydir. Din, proleteryanın kendi bilincine ulaşmasını engellemekten başka bir şey yapmamaktadır. Proleterya din tarafından uyutulmamalı.

 Aslında Marx’ın açtığı savaş her türlü metafiziğe karşı sadece dinlere değil. Bunun içine Hegel dahil bütün felsefe sistemleri giriyor.

 Artık değer kuramı:

 Kapitalist, proleter işgücüyle ortaya koyduğu ürünün pazardaki değerinin çok altında bir ücret veriyor. Karı bütünüyle işçi kendi emeğiyle yaratmasına karşılık, onu cebine indiren, sermayesine katan işveren olmakta. İşveren, işçinin hakkını gaspetmektedir. Onu sömürmektedir.

 

 FEURBACH – MARX KARŞILAŞTIRMASI:

 

Her ikisinde de çıkış noktası; insan.

Feurbach, ‘insan için ilk nesne, insanın kendisidir’.

Marx, ‘insan için insanın kökeni, insanın kendisidir’.

Her ikisi de duyular ötesini reddederek, insanın somut gerçekliğinden yola çıkıyorlar.

 Feurbac’da somut gerçeklik; şimdi ve burada olan gerçeklik, Marx’da ise insan gerçekliğidir.

 Marx’ı, Feurbach’tan ayıran en önemli özellik; Marx, insanı  eylemde bulunan bir varlık olarak görüyor. İnsan; çalışan, emek ortaya koyan bir varlıktır.

 Oysa Feurbach; ‘geleceğin felsefesi, duyular ötesini reddederek insandan yola çıkan ateist felsefedir’ deyip bırakıyor.

 Yine Marx; Feurbach’tan ayrı olarak yabancılaşma kavramını ortaya atıyor ve açıklıyor.

 Feurbach’ın materyalizminin pasif olmasına karşılık, Marx’ın ki, aktiftir. Marx, maddenin özündeki hareketliliği görüyor. Onda madde ölü bir hüle değil; sürekli düşünme ve eylemi etkileyen, değiştirendir.

 Marx’a göre Feurbach, idealizmin sınırlarını henüz aşmamıştır.

 Diyalektik:

 Hegel’de diyalektik hem bilincin hem de nesnenin birlikteki hareketliliğiydi. Hegel buna, kavramın diyalektiği diyordu. Geistın kendini bölüp ortaya koyması ve yeniden insan geistı ile kendilik bilincine dönmesi idi. Bu da tamamen metafizik bir süreçtir.

 Marx’ın diyalektik anlayışına göre ise tüm dünya tarihi, bir tek üç adımdan oluşur:

 Tez olan kapitalizmin, antitez olarak proleteryayı ortaya çıkarması ve sentezde sınıfsız toplumun ortaya çıkması. Diyalektik sadece toplumsal gelişme açısından ele alınıyor. Feurbach da ise diyalektik yok.