Posts Tagged ‘TİRAN’

DENEMELER -1 (AHMET AĞI)

Perşembe, Mart 25th, 2010

   DENEMELER – AHMET AĞI

   “Her din, bir tanrı anlayışı her tanrı anlayışı da bir varlık anlayışıdır.”

                                                     İOANNA KUÇURADİ

 – Kuantum fiziğine göre, “evren; bir enerji okyanusudur.” Buna göre bu okyanusta,  her şey birbiriyle etkileşim halinde olup hem tek başına hem de herşeyle birlikte var. Yani tek bir vücutmuş gibi. Etkileşimin yoğunluğu ise uzaklık ve yakınlığa göre. “Bilinç” maddeye, “madde” de bilince etki ediyor. “Madde” dediğimizse, Einstein‘ın ifadesiyle “yoğunlaşmış enerji”den başka birşey değil. 

  Bu enerji okyanusunda her şey hem “ezeli” hem de “ebedi”dir. Sürekli “sonsuz çeşitlilikte”, “sonsuz biçimlere” dönüşmekte, “sonsuz ölümü” “sonsuz dirilişler” kovalamakta. Enerji ne artıyor ne de eksiliyor, sürekli değişim ve dönüşüm halinde. Ölüm dediğimiz ise, bir varoluş formundan diğerine geçiş…

  En küçük birimler biraraya gelerek bir sistemi, sistemler de biraraya gelerek daha büyük yapıları oluşturmaktadır. Herşey hem kendi içinde bir sistem hem de daha büyük bir sistemin parçası olarak var. “Sistem” demekse, büyüklüğüyle orantılı bir aklın ortaya koyduğu organizasyon, kaosu sürekli düzene sokan mekanizma. 

  Herşey hem tek başına var hem de herşeyle içiçe, bir bütünün parçası olarak var.

  Bir damla, “okyanus” değildir ama okyanus damlalardan oluşur. Bir atom, “dünya” değildir ama dünyayı atomlar oluşturur. Aynı şekilde bir hücre de “insan” değildir ama hücreler biraraya gelip “organları”, organlar da “bir insanı” oluşturmaktadır.

 Hepimiz, okyanustaki bir sal misali  bu küçük dünyanın bir parçasıyız. Ve bu dünya başka bir gezegenin cehennemi olabilir mi? Yoksa yeni dünyalar bulmak için bir başlangıç mı?  

 Her ölüm, “dünyanın rahmine” düşen bir “tohum” olarak yeniden hayat bulmaktadır. Sihirbazın şapkası gibi, şapkanın içine giren herşey başka birşey olarak yeniden varolmakta.

  Dünya “galaksimizin”, galaksimiz ise “evrenin” bir parçası, ya ötesi? “Hücreler”, düşünen bir birlik olarak “bizi” oluştururken, “bizler” hangi birliğin hücrelerini oluşturuyoruz? Tüm insanlık, “dünyamızın beyin hücreleri” olabilir miyiz?  

  Bütün insanlık tarihi, nasıl bir bütünün parçası olduğumuzu anlama çabasıdır. Şu kadarını söyleyebiliriz ki; sonsuzca bir varoluş ve aklın, küçük bir parçası olarak varız.

  İnsan, tanrının taklitçisidir.” Ona en iyi anlayanlar, onun gibi davrananlardır.

  “Tanrıya inandığını” söylemekten daha önemlisi, onun gibi davranabilmektir. Ona benzeyen, onun gibi davranan insan, “birey”dir ve tüm yaptıklarından sorumludur. Kutsal kitaplara göre de yaratıcı, insanı “kendi suretinde” yaratmıştır. Halife olmak da “özgür iradeye” sahip olmaktır. “Suçların en büyüğü” ise iradesini tamamen bir başkasına “biat” ederek devretmektir.

 Kutsal kitaplara göre tanrı, “mutlak” ve “özgür” bir irade olarak, iyiliğin yanında tüm kötülüklerin ise karşısında olduğunu söylüyor. Buna göre, her kim aynı ahlak anlayışına sahipse tanrıyla aynı saftadır. Velev ki, O’nu inkâr ettiğini söylemiş olsun. Buna göre, “güzel ahlaka” sahip herkes de O’nunla beraberdir.

 “Birey” olmadan, “tanrı” anlaşılmaz. Birey olmadan “sorumluluk” da olmaz. Bugün cemaatlerin pekçoğu,  sorumluluklarından kaçarak, tümüyle “biat” edenlerin oluşturduğu organizasyonlar haline gelmiştir.

– Aslında “biat kültürü” dini cemaatlere değil, siyasal iktidarlara özgüdür. Çünkü dinin özünde insan, “halife” (özgür iradeye sahip olan) olduğundan, “kula kulluk” yoktur. Siyasal iktidarlar ise kitlelere hükmetmek adına kendilerine tam bir “itaat” yani“biat” isterler. Bu amaçla, cemaatlerin insanlar üzerindeki etkisinden yararlanarak öyle ya da böyle cemaatleri de kendi kontrolleri altında tutarlar.

 “Cemaat” olmanın amacı, özgür bireylerin“dayanışma içinde birlikte hareket etmesidir.”

 Tanrıya daha yakın olacağınıza inanıyorsanız; onun hoşuna gideceği için değil, doğru olduğu için yapın. Ve onu daha iyi anlamak istiyorsanız, onun gibi düşünerek davranmalısınız. 

 – Eğer tanrı, insanı “kendi suretinde”  yaratmışsa (kendi ruhundan üflemişse), insanın  ona inanmasından çok, onun gibi özgürce davranmasının zorunluluğundan bahsedilebilir.

   İşin hülasası; insanın “tanrıya inanmasından” çok, “tanrılaşması” önemlidir. Peki “tanrı varmı dır?” diye sorarsak; gerçek, bizim “tanrı” kavramımızdan çok daha fazlasıdır. 

  Herşey hem tek başına hem de herşeyle birlikte, içiçe ve zıtlarıyla beraber var. Dışardan içe etki eden, içerden de dışa yayılan, sonsuz çeşitlilikte sonsuz biçimlere dönüşen, ezelden ebede sürekli bir devinim. 

  İnsan dünyada, dünya galakside, galaksiler evrende…nasıl başlıyor ve nerede bitiyor, belki başlangıç ve son da yok! Bütün bu olup bitenleri, “kuantum mekaniği” ile açıklamak daha olası görünüyor ve üstelik, bizi her zaman şaşırtmaya da devam edecek.

  “Her şeyin bir nedeni vardır”, ifadesi aslında varolanı açıklamaya yönelik temel bir paradoksdur.

  Şöyle ki; “bir ilk nedende durmazsak, her şeyin bir nedeni olmaz, durduğumuz da ise nedensiz olan bir şeyi kabul etmiş oluruz.”

  Tam da bu noktada “tanrıya” yer açılmakta, ilk nedenden soyut bir varlığa geçiş yapıp, “sonsuz”, “öncesiz” ve “sonrasız” gibi hafsalamızın almayacağı metafizik kavramları kabul etmiş oluyoruz.

   Kozalite (neden – sonuç) ilişkisi, bilimselliğin aksine bizi dogmatik bir ilişkiye götürmekte. Bu durum, Thomas Kuhn’un ifadesiyle bilimin temelindeki “us dışı” şeydir.

   Bu mantıkla, bu bilim anlayışıyla; varolmanın ne demek olduğunu anlamamız olası görünmüyor.

   Umuyorum ki, Cern’deki muhteşem deneyden elde edilecek bulgular, bizi bu konuda bir paradigma değişikliğine götürecektir.

  – Metafizik olanı açıklama gayreti, sonuçta hep metafizik önermelere dayanmaktadır.

  Bir takım kabullere dayalı ispat çabalarıyla, birşey ne varolur ne de yok olur.

 – İlk olanı ezeli kabul ettiğinizde, sonrakilerin hepsini de ezeli ve de ebedi kabul etmiş olursunuz.

 – Epistemolojik olarak varlık alanını; “bilgi” ve “inanç” alanı diye ikiye ayırmak da bizi, “ontolojik dualizme” götürür.

 “Tanrı” tanımı gereği, “zaman ve mekan”la sınırlanmamak adına hiçbir soyutlama kabul etmez.(Oysa her şeyden soyutlayarak kabul ederiz onu) Bu da bizi, her şeyin tanrısal olduğu sonucuna götürür. Ancak bu sonuç; “tanrı, mutlak iyiliktir”  ifadesiyle çelişir.

  Panteist, vahdet-i vücutcu “tanrı anlayışları”, ontolojik olarak ne kadar tutarlı görünse de; bu anlayış bizi, kötülükleri de içinde barındıran, Max Scheler’deki gibi “kötülükleri altederek gelişen, oluşum halinde bir tanrı” anlayışına götürmektedir. “Başlangıçta mükemmel olmayan giderek mükemmelleşen bir tanrı (!)”

  Dualite ontolojik değilse, hepimiz “tanrı”, hepimiz “kul” ve hepimiz de “günahkarız” demektir. Öyleyse  “yargılayan ve yargılanacak” olan kim?

  Farklı ontolojik alanlar var dersek, bu kez de tanrıyı sınırlamış oluruz.

  Görüldüğü gibi bu mantıksal yaklaşımlar ne bilimi ne de tanrıyı kurtarmakta. Kesin olan şu ki; yeni bir paradigmaya ihtiyacımızın olduğudur.

 “Ontolojik dualizm” (iki ayrı varlık alanı), tek “bir sonsuz” olduğu fikrini yadsır. Oysa Zenon‘un da dediği gibi “iki sonsuz olmaz, bir yerde gelip kesişeceklerdir.

  Tanrı düşüncesi, “sonsuz” kavramı açısından da paradokstur. Şöyle ki; tanrı sonsuzsa “kendilik bilinci” olmaz, sonluysa da “kuşatılmış” demektir.

 – Dualite ontolojik değilse, tek “bir sonsuz” varsa ve hem doğadan hem de tanrıdan bahsediyorsak, her ikisinin de “aynı” olduğunu kabul etmemiz gerekir.

  Nihayetinde bu yaklaşımların hepsi, “spekülatif düşünceden” ibarettir.

 – Tanrı; “doğanın nedeni” ise doğa da “tanrının nedeni” olmalıdır. Eğer bir birlikten sözediyorsak.

  “Doğanın nedeni; tanrıdır, tanrı ise kendi kendisinin nedenidir”, dediğimizde tanrıyı açıklayamadığımıza göre aslında hiçbir şey açıklamış olmuyoruz.

  Doğayı “tanrıyla” açıklarken, tanrıyı açıklamak istemeyişimiz niye? Bu duruş, bilme arzumuza gem vurabilir mi? Bana kalırsa gem vurmak bir yana araştırma isteğini daha fazla motive etmektedir.

 “Tanrı, hem doğadır hem de daha fazlasıdır” demek, belki “vahdet-i vücutçu”, “panteist” felsefeleri açıklar ama doğa ile özdeşliği, özgürlük ve etik açısından çelişki yaratır.

 –  Sonsuzlukta her varoluş, yeni bir başlangıçtır ve onunla kıyaslandığında hiçbir şey büyük değildir. 

“Herşey zıddıyla var.” “Hayat ve ölüm”, “varolmak ve olmamak”…hepsi aynı oluşun iki yönüdür. Tarih, formun, biçimin tarihidir; sonsuz çeşitlilikte sonsuz biçimlere dönüşen “özdeğin formel tarihidir.” Varoluşun “negatif” hali, yeni bir forma geçiş durumudur.

  Şimdi olan ezelden ebede bir döngü içinde, bir varoluştan diğerine durmaksızın dönüşmekte. 

  Her varoluş biçiminin bir başlangıcı ve sonu varken, “varolma enerjisi” sayısız varoluş biçimlerine dönüşmektedir.

  Buna göre, “varolmak, sonsuzluktur.”

 Sonsuzluk”; başlangıcı ve sonu olmayan!

 Peki, başı sonu olmayan, oluşu nasıl başlatıyor?

 Varolmanın, tek bir boyutuna yönelik bir mantıkla bunu anlamak, olası görünmüyor.

 Öyle görünüyor ki “varolmak”; ne ilk nedenlerini bilebileceğimiz ne de son prensiplerini kestirebileceğimiz bir süreç. Bu nedenle, varlık hakkında “kesin yargılar” yerine “olanaklı bilgiler”den yana tavır almak daha mantıklıdır.

 – Odağında “insan” olan, insanın “dilinden ve elinden” çıkan her şey, kültürün bir parçasıdır.

 Din, bilim, felsefe, sanat… gerçeği farklı yöntemlerle birer kavrama çabasıdır. Bu bilme etkinliklerince elde edilen sonuçların, tüm gerçekliğin kendisi veya tam bir ifadesi olduğunu söylemekse, boş bir iddaadan öte bir anlam taşımamaktadır. Her bilme etkinliği, kuramının yanlışlanması halinde daha kuşatıcı yeni bir kuramla kendisini geliştirmektedir.

 Kültürel gerçeklik”, “insani gerçekliğin” bir ürünüyken, insani olanın da daha büyük bir gerçekliğin sonucu ve bir parçası olduğu ortadadır.

 Kültürel olan, “ussal” olandır. Bu sonuç aynı zamanda, insansal olanı başlatan nedenin de “ussal nitelikler” ve daha fazlasına sahip olduğunun bir göstergesidir.

 Kültürel gerçeklik; çevrelenmiş olduğu dış gerçekliğin kendisi değil, onu anlamaya, kavramaya yönelik insansal başarılardır. Ve onu anlamaya yönelik, atmış olduğu adımların tutarlılığı oranında da yeryüzündeki medeniyetini daha fazla hakim kılmaktadır. 

Evrensel yasa, ifadesini evrensel düşüncede bulur.

Düşünmenin yasaları, doğanın yasalarıyla çelişen değil onunla örtüşen yasalardır.

 – Her türlü “yabancılaşmadan” kurtulup kendinize döndüğünüzde, varlığın sizinle konuştuğunu duyarsınız.

 – Her türlü “öze dönüş” meditasyonu, bir ibadettir.

 Baskıcı bir din anlayışı; insanın tanrıya karşı kendisine yabancılaşmasıdır.

 – Bir “inancın tutucusu” ile “bir fikrin tutucusu” arasında hiçbir fark yoktur. Her ikisi de dogmatik ve fanatiktir.

 – Varlık anlayışınız nasılsa, mantığınızda ona göre kurulur.

 – Gerçekte olan “çelişmezlik mantığı” değil, “çelişki mantığı”dır. Herşey zıddıyla beraber var.

 – İnsani aklı, tüm alemde “evrimin son aşaması” ve “tek akıl” olarak görmek de olsa olsa akılsızlığın bir ifadesidir. Evrende “bir akıl” varsa ki var, bu başka türden akılların da olduğunu ve olabileceğini gösterir.” Evrensel mekanizm”, “yasalı oluş” aklın bir göstergesidir.

 – Sonuç öncüllerden çıkar. İlk söylediklerinizle, son söyledikleriniz tutarlı değilse, uyduruyorsunuz demektir.

 Her varlık felsefesi, bir metafiziktir.

 – İnsanlar sadece “bildiklerinden” değil, “anlayabileceklerinden” de sorumludur.

 – Bir insanda felsefe, varoluşunun anlamını aramakla başlar.

 

DENEMELER -3 (AHMET AĞI)

Çarşamba, Kasım 11th, 2009

– Uğrunda öldüğümüz ve öldürdüğümüz bizi bölen ne varsa (sınırlar, sınıflar, milliyet, mülkiyet, inanç farkları…), bunlar üzerinden yapılan her türlü siyaset, çoğu kez hepimizin de “dünyalı” ve “insan” olduğumuz gerçeğinin önüne geçmektedir.

 Hepimiz aynı familyanın üyesi olarak insanız ve hepimizin ülkesi, dünyadır. İnsana ve dünyaya verilen zarar, herkese verilen zarardır. Tüm insanlığı ve doğayı esas almayan hiçbir anlayışın geçerliliği yoktur.

– Demokratik kitle örgütleri ne kadar etkili kullanılırsa, sivil inisiyatif de o kadar güçlü olur.

– Aslolan yanlışları düzeltmektir. Yoksa yanlış yapanı yok etmek ya da baskı altına almak değil.

– Halklar barıştan, tiranlar / zorbalar savaştan beslenir.

– Cephede en arkada olanların, cenazede en önde olmaya hakkı yoktur.

– Bir memleketin büyüklüğü, topraklarının genişliğiyle değil, vatandaşlarının hak ve özgürlüklerden ne kadar yararlandığı ile ölçülür. Ulusal gelir, adil bir şekilde paylaşılmıyorsa, orada haksızlık ve hırsızlık var demektir. Adaletin olmadığı yerde huzur olmaz.

– Hiçbir kişi ya da zümre; devletin, vatanın sahibi değildir. Orada yaşayan herkesindir. Kimse kimseyi kovamaz ve devletin verdiği yetkiyi kendi adına kullanamaz.

– Geçmişe üzülen, gelecekten korkan insanların gelişimleri durmuş demektir.

– Onayladıklarınızı yüceltmeyin, aksi halde onların eksik olduğunu, onaylamadıklarınızı küçültürseniz de onlardan korktuğunuzu kabul etmiş olursunuz.

– Varlık hakkında kesin bilgilere sahip olmayışımız, tüm kabul ve anlayışların birbirine karşı hoşgörülü yaklaşımını zorunlu kılmaktadır. İster bilimsel teorilere isterse mitlere / efsanelere dayalı anlayış ve kabuller olsun, her ikisinin de birbirinin söz-eylem alanına müdahale etmeden yaşamayı öğrenmeleri gerekmektedir. 

 Bir tercihin meşruiyetinin önceliği, diğerinin söz-eylem özgürlüğüne müdahale etmediği sürecedir. Buradan hareketle, siyasi bir rejimin demokratik ve laik olması aslında bir zorunluluktur. Devletin dini ya da ideolojisi olamaz. Sadece anayasal anlamda, herkese eşit mesafede duran ilkeleri olabilir.

– Kimse kendi görüş ya da inancını zorla dikte veya empoze edemez. Hak ve özgürlükler çevçevesinde kendi fikirlerini açıklayabilir, yayabilir.

– Bir yönetici de aranacak en önemli vasıf, herkese karşı adil davranmasıdır. Yoksa kim olduğu ya da nasıl düşündüğü değil.

– Taraftarının çokluğu, bir görüşün haklı olduğu veya daha imtiyazlı olabileceği anlamına gelmez. Hiçbir görüş ya da inanç diğerleri üstünde egemenlik kuramaz.

– Herkes, eşit hak ve özgürlüklere sahiptir.

– Üniformist bir yaklaşımla, insanları her konuda eşitlemeye çalışarak tek tip insan yaratma düşüncesi olsa olsa ilkel bir düşüncenin ürünü olabilir.

– Doğa, eşitlik üzerine değil farklılıklar üzerine kuruludur. Birbirinin benzeri çok şey vardır ama aynı olan hiçbir şey yoktur. Bu nedenle ‘doğa’, tam bir sanat eseridir.

 Eşitlik, bir matematik terimidir; 2=2 gibi. Sosyal konularda eşitlik ise hak ve özgürlüklerden yararlanmadadır.

– Kollektif fikir ve inançlara dayalı yapılanmaların arkasında, birilerinin birilerini yönetme ve menfaat sağlama isteği vardır. İnsanların inanma, güvenme ve daha güçlü bir yapının üyesi olma ihtiyacını değerlendiren bu kişiler, bireyleri sürüleştirip cemaatleştirerek çok daha kolay kontrol edebilmektedirler.

– Her türlü inanç ve fikrin kaynağı birey olduğu halde hor görülmesi, birilerinin kendilerini, diğerlerinden daha imtiyazlı görmesi sonucudur.

 Ne türlü olursa olsun, hep aynı kesimlerin birileri için fedakarlıkta bulunmasını istemesi, faşizmden başka bir şey değildir.

 – Bireyi yadsıyan her fikir doğasına aykırıdır. Birey olmadan fikir olmaz. Aşılamaz hiçbir düşünce yoktur. Fikirler her zaman değişerek gelişim sağlarlar. Sabit fikirli olmak, kişinin kendisini başkalarının kölesi haline getirmesidir. Tüm kollektif düşünceler, üyelerinin bağlılığını artırmak için kendisini diğer inanç ve fikirlerden üstün görür.

 

    – Çoban sayısı arttıkça, sürü sayısı da artar ancak koyun sayısı azalır.

    – Meşruiyyet içerisinde tüm farklılıklar, dünyamızın zenginliğidir ve gerçeğin farklı birer kavranış şeklidir.

 

    – Siz onları hurafelerden, onlar da sizi cehennemden kurtarmaya çalışırken dünyayı yaşanmaz hale getiren, böylesi bir iyi niyet oldu.

 

    – Nasıl iman etmişsen, her şeyi de ona uygun görürsün.

      – Bilinç, baskıdan doğar.

– Bilgili insan; akılcı ve gerçekçi olur, cahil insan ise duygusal davranır.

 

   – Savaş, profösyonellerin işidir. Amatörleri en öne koymak, onları ölüme göndermektir.

 

   – Çoğu kez bir inancın bağlıları, başka bir inancın kışkırtıcıları olmaktadır.

 

   – Sorun, herkesin kendi tercihini diğerlerinden üstün görmesinde değil, kendi tercihini diğerlerine egemen kılmak istemesindedir. Diğerlerini zorla da olsa istediği yönde değişime tabi tutmasıdır. Bunun içindir ki, devletin ne dini ne de ideolojisi olamaz. Tüm inanç ve fikirlere eşit mesafede duran, anayasal kuralları olabilir.

            – Evrenselliğin yolu, yerellikten geçer.

 – Gelişmiş ülkelerle diğerleri arasında, farktan öte uçurumlar varken, küresel politikalarda ilk adımın bu ülkelerden beklenmesi, çok büyük haksızlık olur. Dünyamızın bu hale gelmesinde, en çok kimlerin payı varsa öncelik onlara düşer. Hem sicili bozuk hem de veto yetkisi bulunan gelişmiş ülkelerin, silahsızlanmadan çevre kriterlerine kadar öncelikle kendilerinin adım atması gerekir.

  – İnsanlar, yaşadıkları ülkede  layık olduğu değeri görmüyorsa; vatanmış, üniter yapıymış, devletmiş…o insanlar için bir anlam ifade etmez.

 

 – Kan, gözyaşı ve katliamlar üzerine inşa edilen bir yapı er ya da geç tasfiye olur.

 

 – Dış güçler ve yerli işbirlikçileri, her seferinde halkı daha beteriyle korkutup, kendi zulüm ve sömürülerine devam ediyorlar.

 Hep aynı numara! “Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek”.

 

 – Her türlü inkar ve imha politikası, günü geldiğinde tarihle hesaplaşmaktan kaçamayacaktır.

 

 – Nerede insanca muamele görüyorsan, vatanın orasıdır.

 – Her zaman üst gelir grupları sermayelerinden, alt gelir grupları ise onurlarından fedakarklıkta bulunuyorsa orada eşitlik, kardeşlik ve adaletten bahsedilemez.

 – Haksız bir saldırı yoksa, hiçbir savaş senin savaşın değildir.

 

 – Bütün davranışların anlamını ideolojide aramak, ideolojiyi din haline getirmektir. Her konuya eleştirel yaklaşmalı, ayrıca neleri kabul ettiğinden çok ne yaptığın daha önemlidir.

 

 – İnsanlığa hizmet için varım diyenlerin pek çoğu, kendi egolarını tatmin etmek ve egemen olmak için uğraşırlar. Bu uğurda her şeyi göze almaları bunun bir göstergesidir.

 

– Büyüklerin zulmü, küçüklerin elleriyle gelir. Hainler olmasa zalimler de olmazdı.

 

– Eşitlik adına tüm insanları, tek tip insan haline dönüştürmek, sonra da aldığı nefesi dahi kontrol eden totaliter bir devlete tabi kılmak, insanın emeğine yabancılaşmasından daha beter bir kendine yabancılaşmadır.

 – Her şeyi eşitlemeye çalışmak, yeni eşitsizlikler yaratmaktır. Emeğe hakettiği değeri vermemek, adaleti yokeder.

 

– Hayatta en başarılı insanlar, başkalarının doğrularını almaktan imtina etmeyen ve kendi doğrularının yanlışlanması halinde de görüşlerini değiştirmekte hiç tereddüt etmeyenlerdir.

 

– Sorun dogmalarda değil, onların sorgulanmayışındadır. Dogmatizm kaçınılmaz bile olsa sorgulamak en akıllaca tutumdur.

 

– Kesin olarak bilmediğimiz bir şey hakkında, kesin ve sorgulanamaz bir biçimde, “bu böyledir” diye inanmak, dogmatiklerin işidir.

– Bilmediklerimiz hakkında varsayımlar ileri sürülebilir ama bu varsayımlardan birine ‘iman etme’ zorunluluğu yoktur.

 

– Bir insan kendi söylediklerine “bunlar tanrı sözüdür” diyebilir. Fakat şaşırtıcı olan, pek çok insanın iman etme mecburiyeti olmadığı halde biat etmesidir.

 

– Ulaşım ve iletişim arttıkça, küreselleşme artar.

– Başarıyı küçümseyenler, kendi komplekslerine yenilmiş olanlardır.

– Bir inanç ya da bir fikre yaslanarak siyaset yapan veya tutum ve davranışlarını belirleyenler, hiçbir zaman birey olamazlar. Kendileriyle başbaşa kalmaya dahi tahammül edemezler.

 Her türlü inanç ve fikri sorgulayan insan, tek başına gerçeği arayan insandır. O her şeyi bilmek, anlamak ve açıklamak adına, bir yere ait olmayı reddedendir.

– Dünya ekonomilerinin büyümesi, daha çok enerji tüketimi ve daha çok küresel ısınma demektir. Kaynakların sorumsuzca tüketilmesi, belki servet artışı sağlayacak ama böyle giderse bunu harcayacak bir dünya bulamayacağız.

– İnsanlar, kendi hayatlarının sorumluluğunu almamak adına, başka biri ya da birilerine biat ederler. Böylece, bir yanlış ya da suçlu varsa bu kendileri olmayacaktır.

 Kendi iradesini devretmesinin ödülü; efendisinin gücü ve himayesidir. Efendi ne kadar güçlüyse, onun sesi de o kadar güçlü olur. (Efendi; kişi, grup, cemaat, parti vs.) Belli ölçüde mutludur da, kendisi karar vermediği için içsel bir çelişki de yaşamaz.

 Doğru bildiklerini ne zaman ki sorgulamaya başlar; işte o andan sonra, teslimiyet azalırken çelişkiler artar.

– Sosyalizm, kapitalizmde olduğu gibi “artı değer” kaynaklı zenginlik üretemediği için sistem giderek fakirleşmeye başlar. Öyle ki, beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçları dahi karşılayamaz hale gelir.

 İnsanın yeryüzündeki serüveninin amacı, sadece fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Bundan daha önemlisi, dünyaya mahkum olan yazgısını değiştirmektir.