‘Kölelik’ olarak etiketlenmiş yazılar

SOSYOLOJİ TARİHİ-4

Pazartesi, 12 Ekim 2009

 

 HERBERT SPENCER (1820 – 1903) :

 

 Bir İngiliz olan Spencer, klasik eğitimini evinde almış, bireyci bir düşünürdür. Sanayi devriminden ve iktisadi gelişmelerden etkilenmiş ve ‘Economist’ dergisini yayınlamıştır.

 Topluma bakışta, Darwinci evrim teorisinden etkilenmiştir. Comte’nkine benzer sosyal statikler ve dinamikler ayrımı yapmıştır.

 

 Önde gelen çalışmaları:

 -İlk Prensipler

 -Sosyal Statikler

 -Sosyoloji İncelemeleri

 

 Spencer’in amaçları; tarihi ve sosyolojik olarak sosyal evrim sürecini ortaya koymaya çalıştı. Darwinizmden çok etkilendiğinden, biyolojik evrimi topluma uygulamıştır.

 

 Temel Kabulleri:

 

1-Evreni, evrimin ve ölümün değişmezliği içinde gördü. Ona göre sosyolojinin görevi; bu süreçleri topluma uygulayarak, onun incelenmesi olacaktır.

2-Evrimi, evrensel bir süreç olarak kabul etti. Yani evrimi, bütün zaman ve mekan için geçerli doğal bir kanun olarak benimsedi. Ona göre naturalistik (doğma, büyüme, ölme) evrim, evrenin prensibiydi.

3-Spencer toplumu, parçaların toplamından daha çok, toplam etkileşim içinde birbirini tamamlayan parçalardan ibaret bir ‘organizma’ olarak gördü.

 Toplum, fonksiyonel ve destekleyici ilişkiler içindeki biyolojik organizmalara benziyordu.

 Bu görüşleriyle Spencer, çağdaş ‘fonksiyonalizm’in öncüsü oldu.

4-Comte’n yaptığı gibi toplumu iki temel parçaya böldü:

   a)Sosyal statikler; toplumun kurumsal yapıları ve sosyal sistemleri.

   b)Sosyal dinamikler; yapının geçirdiği evrimi kapsıyordu.

5-Spencer için toplumun temel kurumları; aile ve merasimler, siyasi, dini, mesleki işbölümü ve sanayi ilşkilerinden ibarettir.

   Bu yapı; ilkel poligami, askeri, kabileci ve köleci sistemden, monogami, devlet, profesyonel meslekler ve iş sözleşmesi temelindeki topluma doğru gelişmiştir.

6-Toplumu iki temel sisteme bölmüştür:

  İç sistem; fonksiyonların varlığı ve dağılımı ile ilgilidir.

  Dış sistem; sosyal kontrol ve düzenleme işleyişlerini gösterir.

  Bu iki alt sistem, evrim sürecinde bir organik bütün olarak toplumu korumaya yarar. Her toplum kendini korumaya çalışır.

7-Sosyal dinamikler olarak Spencer, belirli süreçlerin altını çizer:

  a)Hareketin, mekanizmanın sürekliliği.

  b)Homojenlikten, heterojenliğe doğru gidiş.

  c)Evrim ile süper organik unsurların bir araya gelişi.

  d)Toplumdaki sürekli hareketin dengeye doğru gittiği.

 

   Spencer’in Metodolojisi:

 

 Comte’nkine benzer, deneysel gözlem, karşılaştırmalı metot, tarihsel tümdengelim ve tümevarımdır.

 Tümevarım yöntemi Comte’a nazaran daha beligindir. Bunun nedeni ampirizm İngiltere’de gelişmeye başlamış olmasıdır.

 Ona göre bu yöntemler, sosyal evrim sürecini izlemek için kullanılır.

 

   Spencer’in Tipolojisi:

 

 Onun tipolojisi, toplumu sosyal statikler ve soysal dinamikler olarak bölmesinden çıkar. Bunun yanı sıra askeri ve sanayi toplumu diye ayırdığı iki tip ve ideal tip karakteristiklerinin ayrıntılı modelini vermiştir.

 Askeri toplum; ödüllendirilmelerin keyfi dağılımı ve merkezi hükümet vardır. Bireye boyun eğdirici bir sistem sözkonusudur. Yüksek derecede katıdır. Bireylerin işine aşırı derecede karışan, katı bir düzenleyicidir.

 Sanayi toplumu ise ödüllerin dağılımını mukaveleler ile sağlar. Bireyler daha yüksek statüler veren ve onların işine en az düzetde karışan merkezileşmiş bir toplumdur.

 Bu toplum tipleri zorunlu olarak ilkel ve modern evrim safhalarını gösterir.

 

Toplum; sosyal statikler ve sosyal dinamikler olarak:

 

Sosyal Statikler:

 

 a)Kurumlar:

   1-Aile (monagaminin gelişimi)

   2-Merasimler

   3-Siyasi kurumlar (asker, devlet vs.)

   4-Dini kurumlar (çok tanrılı dinden, tek tanrılı dine geçiş)

   5-Mesleki kurumlar (İşbölümü ve mesleklerin gelişimi)

   6-Endüstriyel kurumlar (kölelikten, sözleşmeli işçiliğe geçiş)

 

 b)Sistemler:

   1-İç sistemler (besleyici, dağıtımcı)

   2-Dış sistemler (düzenleyici)

 

c)Tipler;

   1-Askeri toplum

   2-Sanayi toplumu

 

Sosyal Dinamikler:

  

   1-Hareketin devamlılığı.

   2-Homojenlikten heterojenliğe gidiş.

   3-Süper organik unsurların birikimi.

   4-Dengeye doğru yönelme.

 

 

 

          KARL MARX (1818 – 1888) :

 

 Marx, yahudi bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Tarih, felsefe ve hukuk eğitimi gördü. Gazetecilik yaptı.

 

 Başta gelen eserleri:

 

-Kapital (Sermaye)

-Politik İktisadın Kritiği

-Komünist Manifesto (1848)

 

 Marx, Alman idealizmi, Fransız sosyalizmi ve İngiliz iktisat teorisinden etkilenmiştir. Zamanını ekonomik, siyasi ve sosyal problemlerle ilgilenerek geçirmiştir. Diğer toplum teorierine, ‘çatışmacı toplum teorisi’yle karşı çıktı.

 Zamanın etkili teorilerinden ‘komünizm’in kurucusu ve belirleyicisi olması, onun öneminin ve etkisinin devam etmesine neden olmuştur.

 

 Amaçları:

 

 Marx’ın temel amacı; toplumun tarihi gelişimi boyunca devam eden ‘alt yapı – üst yapı’ ilişkisini göstermeye çalışmaktı. Ona göre hayat şartları (toplumun ekonomik alt yapısı)  ile fikirleri (toplumun normatif üst yapısı) arasındaki ilişkide alt yapı kesin belirleyici olmuştur. Ve bu ilişki tarihi süreç içinde sanayileşme ve kapitalistleşmeyi doğurarak ‘doğal insan’dan ‘yabancılaşmış insan’a doğru bir gelişime yol açmıştır.

 Marx’ın bu teorik yaklaşımının arkasındaki ideolojik amaç; doğal ve sosyal çevre şartlarının yeniden sentezini yaparak doğal insandan, yabancılaşmış insana yönelen süreci tersine çevirmek ve yeni bir safhayı başlatmaktır.

 Bu pragmatik sonucu sağlayabilmek için, ‘diyalektik materyalizm’ içindeki tarih incelemelerini politik iktisat düşünceleriyle birleştirdi.

 

 Temek Kabulleri:

 

 1-Onun en temel sayıtlısı, materyalist görüşten kaynaklanır. Ona göre, “varlık, bilinci belirler”.

 Hayatın maddi temel şartları (alt yapı), sosyal ve normatif bilinci (üst yapıyı) belirler.

 2-Bu durumda madde, ideolojiyi tayin eder. Maddedeki değişmeler (maddi ve iktisadi çelişmeler) sosyal değişmeye sebep olur.

 3-Buna bağlı olarak, toplumun varlık sebebi, hayatın maddi şartlarından kaynaklanmaktadır.

 Tabiat mücadelesi içinde, insanların temel ihtiyaçlarını tatmin etmeye çalışması ile gelişen ekonomik alt yapı, toplum hayatının kurucusudur. Toplumun siyasi ve hukuki üst yapısını da bu alt yapı belirler.

 Toplum, maddi üretimin temel şekli yani ekonomik sistem tarafından belirlenen sosyal bilinç ve ilişkiler içinde evrimci bir denge ortaya koyar.

 4-Alt yapı ve üst yapı arasındaki diyalektik ilişki toplumun belirli safhalardan geçmesine yol açar.

 Nüfus artışı ve ekonomik ihtiyaçlar işbölümünün artmasına sebep olur. Bu gelişme özel mülkiyetin birikimine yol açar. Sanayileşmenin etkisiyle de kapitalist sistemde belirli bir sınıfın ekonomik egemenliği ve bunun sonucu siyasi egemenliği kurulur. Ancak bu durum, proleteryanın doğadan ve üretim araçlarından yabancılaşmasına yol açar. Bu yabancılaşma da sonunda ihtilalle sonuçlanır.

 Marx’a göre, toplumun komünizme yönelmesiyle doğal insan yeniden kurulacaktır.

 Marx’ın, alt yapının belirleyiciliğine bağladığı bu evrimci toplum modeli, Hegelci diyalektiğin, materyalizme uygulanması sonucunda ortaya çıkmıştır.

 

 Marx’ın Metodolojisi (Hegelci Diyalektik):

 

 Marx, olgular arasındaki ilişkiye diyalektik materyalizm açısından bakar. Hegel’in diyalektiğini alarak tersine çevirip kullanmıştır. Hegel’e göre olgulardaki değişme ve evrimin dinamiği birbirini izleyen üç safhada meydana gelir; tez, antitez ve sentez.

 Her şey kendi karşıtını barındırır ve aralarında çıkan çatışma yeni bir oluşu meydana getirir.

 Her oluşun kaynağı olan ilk başlatıcı yani bütün varolanların arkasında ve temelinde bulunan yerine göre ide, akıl veya geisttır. Adlarından da anlaşılacağı gibi Hegel’de bu ilke manevi niteliktedir. Bu ilkeden hareketle düşünce ve varlık, diyalektik bir hareket göstererek birbirinden türerler. Bu süreçte, zıtların çelişkisi dinamizmi sağlar ve bu süreç evrenseldir.

 Evren içinde daha doğrusu evren olarak gelişen idenin amacı; sonunda kendi kendini bulması, kendilik bilinç ve özgürlüğüne erişmesidir.

 Bu amacına doğru gelişmesinde ide, diyalektik üçlü adımına uygun olarak üç sahadan geçer. Ancak her basamağın içinde üçüzlü hareketler de vardır. Bunlar bir basamağı boydan boya geçip onu bir yukarı basamağa yükseltirler.

 İde, önce kendi kendinedir yani kendi içindedir. Gizli olan gücünü henüz gerçekleştirmemiştir. Ancak kendisini bilmesi ve tanıması için kendisine bir gerçeklik kazandırması gerekir. Artık tabiatta ide kendi başına değildir. Kendisinden başlka bir şey olmuştur. Özüne aykırı düşmüş, kendisine yabancılaşmıştır. Özüyle çelişik bir duruma girmiştir.

 Bu çelişkiler idenin gelişmesindeki üçüncü basamakta ortadan kalkar. Bu dar anlamıyla geistın kültür dünyasında ortadan kalkar. İde yeniden kendisini bulur. Hem bu sefer bilinci dolayısıyla özgürlüğe kavuşmuş olarak.

 

 Hegel, dört diyalektik kanundan sözeder:

1-Diyalektik gelişmede asla durağanlık yoktur.

2-Otodinamizm vardır. Diyalektik sarmal bir ilerleme gösterir. Her şey her şeyi etkiler. Ancak hiçbir şey bir önceki halinin aynısı değildir.

3-Çelişme vardır. Bir şey hem kendisini hem de zıddını barındırır. Her şey dönüşüp zıddı haline gelir. Hayatla – ölüm, kabulle – red arasında olduğu gibi bir çelişme vardır.

 Kabul; tez, inkar; antitez bu çelişmenin çatışmasıyla ortaya çıkan sentez ise reddin reddidir.

4-Hamlede ilerleyiş sözkonusudur (niceliğin niteliğe dönüşmesi):

   Değişme ağır ağır ilerlerken ani bir niteliğe dönüşle sonuçlanır. Varlığın gidişi bazen hamleler yapar. Toplumda bu reform ve devrimler şeklindedir.

 

 

  Marx, diyalektiğin başlatıcı faktörü olarak ide yerine maddeyi koymuştur. Ona göre:

  Tez; ilkel komünal toplum, ‘doğal insan’.

  Antitez; kapitalist üretim biçimi, yabancılaşmış insan.

  Sentez; komünizm, yeniden doğal insan.

 

 Marx, bu diyalektiği toplumlara uyguladığında bunun adı ‘tarihsel materyalizm’ olmuştur.

 

 Tarihsel materyalizme göre toplumlar beş aşamadan geçmektedir; ilkel komünal toplum, antik – köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum ve komünist toplum.

 Marx’a göre, ilkel komünal toplumda, henüz özel mülkiyet olmadığı için üst yapı kurumları yoktur. Özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla, üst yapı şekillenir, insan kendisine yabancılaşır ve bu durum 19. yüzyıla değin gelir.

 Kapitalist toplumda, üretim araçlarının mülkiyeti, küçük bir azınlığın elindedir. Büyük çoğunluk ise emeğini satarak geçinen işçi sınıfını oluşturmaktadır.

 Komünist safha da ise mülkiyet ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla mülkiyeti elinde bulunduranlar ve bulundurmayanlar sınıfı da ortadan kalkacaktır.

 Komünist toplumla beraber, mülkiyeti oluşturan, devlet, din, aile gibi burjuvazi üst yapı kurumları yıkılmış olacaktır.

 Kişi gücü kadar çalışacak, ihtiyacı kadar alacak.

 

 Marx’ın Tipolojisi:

 

 Marx, Batı Avrupa toplumlarının tarihini inceleyerek, diyalektik materyalist bir yaklaşımla, toplumların evrim çizgisini belirledi. Ona göre, toplumlar zorunlu olarak dört aşamadan geçmiştir. Ve diyalektik gidiş gereği, zorunlu olarak beşinci aşamaya komünist toplumda ulaşacaktır.

 Marx’ın evrimci tipolojisi, ilkel komünal toplumla başlar:

 Avcılık, balıkçılık, toplayıcılık ve tarım türünde ekonomik faaliyeti olan bu toplumda, özel mülkiyet ve işbölümü yok denecek kadar azdır.

 Özel mülkiyet ve işbölümünün başlaması ile köleci toplum aşamasına geçilmiş olur.

 Feodal toplum da ise kent – çevre ekonomisi başlar. Asil sınıfın hakimiyeti sözkonusudur. Şehirleşme başlamış, kasaba burjuvazisi ortaya çıkmıştır. El emeğine dayalı ekonomi mevcuttur ve bu ekonominin gelişmesi için dünya ticareti ve sömürgeleşme vardır.

 Bu gelişmeler sonunda kapitalizme yol açar. Merkantilist dönemde sömürgelerden ve ticaretten elde edilen altın, gümüş gibi değerli madenler sermaye birikimini oluşturmuştur. Bu arada bilimde elde edilen gelişmeler, sanayinin kurulması için gerekli teknik gelişimi de sağlamıştır. Sermaye ile teknoloji birleşince sanayileşme başlamıştır.

 Üretim araçlarının mülkiyeti sermayedarlarda toplanmış, buna karşılık emeğinin karşılığını zor bela sürdürebilen işçi sınıfı ise nüfusun büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Toplumda paraya, faydacılığa dayanan bir ideoloji hakimdir. Toplum; sermayedarlar ve işçiler diye iki sınıfa ayrılmıştır.

 Marx’a göre kapitalizm de diğer safhalar gibi sabit kalmayacak, üretim biçimi ve işçi sınıfının kendine yabancılaşması, proleteryanın organize olarak kapitalist burjuvaziye karşı ihtilal yapmalarına yol açacaktır.

 Komünizmde üretim araçlarının mülkiyeti, ihtilalle ortadan kalktığı için yöneten ve yönetilen arasındaki çelişki de ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla artık devlet kurumundan da sözedilemez. Bütün dünya işçilerinin kurduğu bu dünya toplumunda insan, başlangıçtaki gibi kendine yabancılaşmamış olacaktır.

 

 Marx, 19.yüzyıl şartları içinde diğer düşünürler gibi içinde yaşanılan bunalımlı çağdan kurtulmak için bu teoriyi geliştirmiştir.

 Marx, 19. Yüzyıl kapitalist sistemi için yaptığı tespitlerde haklıdır. Ve Batı Avrupa toplumlarının evrim çizgisini belirlemiştir.

 Ancak bu evrim şeması, bütün toplumlar için geçerli değildir. Zira geçmişten geleceğe evrim şeması vermek, bilimsel öndeyinin sınırlarını aşar kehanete girer.

 Zıtların çatışması, realitenin çeşitliliği içinde vardır. Ancak bu çatışmanın evrensel olduğu ve olgular arasında ilişki türleri bulunmadığını ileri sürmek mümkün değildir. Bilim olguların bilgisini edinmede önceden belirlenmiş tek bir ölçüye sahip değildir. Kaldı ki, tek bir ölçü realiteyi kavramamızı engelleyecektir.

 İkinci olarak çelişki ve zıtlık birbirine karıştırılmamalıdır. Zıtlar çelişki yaratabileceği gibi bazen uyum da yaratabilir.

 

 Toplumların evrimi konusundaki eleştiriler:

 

 19. yüzyıl paradigmasındaki tek faktör; mutlak determinizm ve bunun sonucu olarak en uzak geleceği tahmin sözkonusudur. Marx’ın, toplumların zorunlu değişim çizgisi izleyeceği konusundaki görüşü, sadece diyalektik materyalist işleyişin evrenselliğinin sonucu değil, aynı zamanda insan sayıltısındaki tekçi yaklaşımından da kaynaklanmaktadır.

 Marx’a göre insan doğuştan iyidir, masumdur. Onu kötü kılan çevre şartlarıdır. Bu yüzden son safha olan komünizmde de çevre şartları değişeceği için, insanlar da tekrar iyi olacak ve bütün kötülüklerin kaynağı kuruyacaktır.

 19. yüzyılın insan şahsiyetinin şekillenmesinde kalıtım mı, çevre mi tartışmasında Marx, çevreyi seçmiştir. Daha sonra bilim dalları geliştikçe bu tür bir sorun da ortadan kalkmıştır. Yani kalıtım ve çevre şartlarının etkileşimi sürecinde insan şahsiyeti ortaya çıkar. Tek başına belirleyicilikleri yoktur.

 Bu nedenle Marx’ın insan sayıltısı yanlışlanmıştır.

 Sosyal teorilerde tek faktöre dayalı açıklamalar ideolojilere kaynak sağlamıştır.

 Marx, komünist safhayı Batı toplumları için söylemiştir. Yani komünizm, sanayileşmiş toplumlarda, proleteryanın ihtilaliyle gerçekleşecektir. Fakat bu ihtilal, kapitalist ülkelerde gerçekleşmemiş Rusya’da gerçekleşmiş hemen de komünist safhaya geçilememiştir.

 Marxist teorinin geliştiricisi ve uygulayıcısı Lenin bu evrim şemasında araya ‘sosyalizm’ aşamasını eklemiştir.

 Son safha komünizme geldiğinde, Marx’ın insan sayıltısı, gerçeğe aykırı olduğu için, insanların kendiliğinden yeni bir dünyada yaşamaları konusunda eleştiriler ileriye sürülmüştür. İnsanların doğuştan getirdiği farklılıklar çevre şartlarında işlendiği için her zaman şu veya bu şekilde yöneten ve yönetilenler omuştur. Bütün bu genetik özellikler eşitlenmedikçe yöneten ve yönetilen ayrımının devam edeceği bir gerçektir.

 Antropoloji geliştikten sonra, ilkel toplumlar da bile bir yönetim hiyerarşisinin mevcut olduğu bilimsel bir gerçek olarak ortaya konmuştur.

 İnsanların uzun süre bir arada yaşamalarıyla etkileşim ağı, hiyerarşiyi zorunlu kılmıştır.

 Sadece bu temel bile sınıfsız toplumun gerçekleşemeyeceğini göstermektedir. Ancak bu durum iki değerli hakikat mantığı çerçevesinde ele alınırsa yanlış sonuç verir.

 Hiyerarşinin varlığını kabul etmek; insanlar, gruplar, sınıflar arasındaki adaletsiz farklılıkları ve mesafeleri meşru kılmayı gerektirmez.

 Bilimde esas olan, bütün toplumlar için geçerli olan gelişme çizgisi yerine, değişmenin çeşitliliğini kavrayan, bütüncü sosyal değişme yaklaşımı sözkonusudur.

SOSYOLOJİ TARİHİ-2

Pazar, 04 Ekim 2009

 

  ‘Doğal Hukuk’ ve Ortaçağda Hayat:

 

 Bir yandan devlet ve din kendini güçlendirirken diğer yandan feodalizm de gücüne güç katmaktadır.

 Kölelik sistemiyle büyük aileler güçlenirken, 10.yy’da serf sistemiyle derebeyler güçlerini insanlar üzerinde hissettirmektedirler.

 İnsanlar arasındaki, emredenler ve emir alanlar durumu ilk zamanlarda kölelik kurumunu sürdürürken orta çağda ‘serf-senyör’ ilişkilerinde bu egemenlik bir kat daha kuvvet kazanmıştır. Özellikle 10. yy’da hakimiyet gaddarca ve zalimceydi. Bu asırda bir taraftan Roman – Germen imparatorluğu diğer taraftan papa kendi hakimiyetlerini sürdürmektedir.

 Aile meseleleri, ekonomik ilişkiler, siyasi problemler hemen hemen bütün sosyal durumlar devletin içinde çözüme kavuşturuluyordu.

 Esasen 1215 yılında zamanın “insan hakları beyannamesi” diyebileceğimiz ‘Magna Carta’ imzalanmıştır.

 Ancak 15, 16 ve 17. yüzyıllarda Rönesans ve reformun getirdiği yenilikler o çağın sosyal düşüncesini tamamen çökertmiştir. Rönesans, Roma-Germen imparatorluğunun temellerini sarsmış, reform da kilisenin egemenliğini bir hayli zayıflatmıştır.

 Rönesans, reform ve hümanizm hareketleri insanların düşüncelerini değiştirmeye başlamıştır. Böylece yeni bir sosyal düşünce sistemi oluşmaya başlar. Sonuçta Avrupa’daki büyük imparatorluklar parçalanıp, birbirine eşit küçük prenslikler haline gelir.

 Katolikler ile Protestanlar arasındaki 30 yıl savaşları Avrupa’yı acı ve felaketlere sürükler. Bu buhran döneminde düşünürler, bütün çatışmaları ortadan kaldıracak, bütün insanların üzerinde anlaşabilecekleri temel bir düşünce aramaya yöneldiler. Bu sorun tabii/doğal hukuk nazariyesinde cevabını buluyordu. Böylece sosyal düşüncenin gelişimi yeni bir çağa girmiştir. Bu dönem aynı zamanda hazırlık dönemini oluşturmaktadır.

 Tabii hukukda insanları yöneten bir takım hukuk kuralları, ahlak kaideleri, ekonomik kaideler, örfler, gelenekler vardır. Bütün bunlar insanlar arası ilişkileri düzenlemeye yöneliktir. Fakat ister yazılı olsun isterse yazısız tüm kaideler zamandan zamana, toplumdan topluma değişmektedir. Acaba bu değişen kuralların altında, değişmeyen kurallar bulmak mümkün müdür?

 Öyle kaideler, prensipler bulunmalıdır ki, bütün bu değişen, çeşitlilik arzeden kurallar için bir ölçüm görevi görsün.

 İşte bu ölçüm görevini görecek olan kurallara, değişmez prensiplere ‘tabii hukuk’ denmiştir.

 Hugo Grotius (1583-1642), T. Hobbes (1588-1679), J.J. Rousseau (1712-1778), Jean Bodin (1532-1596), Samuel Pafendorff (1632-1694), J.Locke (1632-1704).

Bunlar ‘tabii / doğal hukuk’ kavramı üzerine düşünen ilk isimlerdir. Bu düşünürlerin görüşlerinden sonra sosyoloji, yeni bir hazırlık dönemine girmiştir.

 Bütün bu düşünürler zamandan zamana değişen, toplumdan topluma değişiklik gösteren ve insanlar arası ililşkileri düzenleyen, yazılı yazısız kuralların bir başka değişle pozitif konuların temelinde değişmeyen, herkesin üzerinde anlaşabileceği bir temel prensip aramışlardır. Yani doğal hukukun ne olduğu sorusuna cevap aramışlardır.

 Söylenenleri özetleyecek olursak, doğal hukuk:

 a) İnsanın iç aleminden mevcuttur, b) daimidir, c) değişmezdir, d) her insanda aynıdır, e) kökü insanın oluşumundadır, f) akıl aracılığı ile bilinçli hale getirilebilir.

 Demek ki, doğal hukuku her insan iç dünyasında ve kendi aklı ile bulabilir. O zaman değişmez ölçüler bulunmuş olacaktır.

 Örneğin hakkaniyet duygusu, insanın kendi tabiatında yatmaktadır Bu tabii hukukun özüdür. ‘Ahlaki duygu’ da insanın iç aleminde yatmaktadır. Bu da ‘tabii ahlakı’ temsil edebilir.

 17. ve 18. yüzyıllarda tabii hukuk düşüncesi, Avrupa’da en parlak dönemini yaşamıştır. Tabii hukuk ve ahlakın her zaman geçerli olacağı kabul edilmiştir.

 İnsanlar eşit doğmuşlardır. Bu insanın tabiatında bulunan hak ve hukuk anlayışıdır. Buna göre insanlar arasında tatbik edilen, çeşitli idari, sosyal ve siyasi düzenler de tabii hukuk prensiplerine göre düzenlenmelidir.

 17. ve 18. yy’da bu sorun gündeme gelmiştir. Devlete nasıl bir şekil verelim ki, insanı insan yapan vasıf, bozulmasın, zedelenmesin. İnsanı insan yapan bu vasıf tabii hukuktur. İnsanın iç aleminde bulunan hukuk ve hukuğun da kaynağıdır.

 İnsanı insan yapan bu vasıf bulunduktan sonra artık devlete ve insanlar arası ilişkilere bir şekil vermek mümkün olacaktır. Bu arayışta ‘toplumsal sözleşme’ görüşünü ortaya çıkarmıştır. Bu konuda Rousseau’nun, ‘Toplum Sözleşmesi’ adlı eseri en ünlülerindendir.

 Rousseau’nun toplum sözleşmesinin esası, insanların doğuştan hür yaratılmış olduğu ve bu tabiatları sayesinde içinde bulunmuş oldukları düzene şekil verebilirler, tarzında açıklanabilir. Ona göre siyasi düzen, insanların anlaşmasının bir eseridir. O halde yine anlaşarak bunu değiştirebilirler yani yeni baştan şekil verebilirler. Ona göre insanı insan yapan, birlikte yaşama duygusudur. Çünkü insan, tabiatı itibariyle iyidir, sosyalleşme duygusuna sahiptir.

 Hobbes, bu konuda Rosseau’dan daha farklı düşünmektedir. Ona göre insan tabiatı icabı hiç de sosyal değildir. İnsan yapısı itibariyle birlikte yaşamaya da hiç uygun değildir. İnsan yaratılışından kötüdür.

 Ona göre “homo, homini lupus” yani “insan, insanın kurdudur”. İnsan daima menfaati peşinde koşan bir varlıktır. Bu nedenle insanlar arasında, her zaman savaş durumu mevcuttur. İnsanı bu tehlikeli savaşçı tabiatından uzaklaştırmak için ona sınırsız özgürlük vermemek gerekir. İnsanı insan yapan vasfı kötü olduğuna göre, onun elinden sınırsız özgürlükleri alarak, kayıtsız şartsız bu özgürlüklerden fedakarlık edeceği bir idari sistemi geliştirmek lazımdır.

 Locke’da, mülkiyet idaresini tavsiye etmiştir. Ona göre devlet ve onun başındaki hükümdar, sınırsız güce sahip olmalıdır. Bireylerin isyanına karşılık, despotik bir idare olmalıdır.

 Sosyal düşüncenin gelişmesiyle bizi ilgilendiren yön, artık devlet düzeni için tabii hukuk görüşüyle birlikte insanın kendisi ölçü olarak alınmaya başlamıştır. Ölçü bir yerde gökyüzünden yere inmiş ve sonra insanın kendisine kadar gelmiştir.

 Özet olarak, ilk zamanlar devlette model; ideler aleminden alınmış, sonra bu model ilahi içerikle doldurulmuş daha sonra da gerçek hayatta aranmış ve insanın tabiatı yani kendisi ölçü olarak alınmıştır.

 Bu kadar uzun bir süre içerisinde üzerinde anlaşılacak bir ölçünün bulunamamış olmasının nedeni; ‘insan’ kavramı felsefi bir kavram olduğundan, bütün bu düşünürler toplum felsefesi yapmışlardır. Olanı olduğu gibi değil de olması gerekeni hep konu edinmişlerdir. Bu yüzden bütün bu çalışmaları sosyolojinin hazırlık safhası olarak görüyoruz.

 

 SOSYOLOJİNİN DOĞUŞU:

 

 Sosyolojinin doğuşu; bir yandan endüstri hareketlerine ve endüstrinin yarattığı sosyal, ekonomik ve siyasi olaylara diğer yandan, sosyal ve felsefi fikirlerin birikimi sonucu meydana gelen sosyal düşünce ve oluşumuna bağlıdır.

  Felsefi düşünüşteki oluşum sonucunda, ihtisas dallarına ait birikimler felsefeden ayrılmışlardır. Felsefeden ayrılan bilimlerin hepsinin binlerce senelik tarihi vardır. Sosyoloji, felsefeden çıkan en son bilimler arasındadır.

 Sosyolojinin felsefeden nasıl ayrıldığını ve diğer bilimler arasındaki yerini incelemek için, endüstri ihtilali üzerinde de durmak gerekir.

 14. yy İngiltere’sinde hayvancılığın yanı sıra yüncülük faaliyeti de bir hayli ilerlemişti. 15. yy’da ise yünler ihraç edilmeye başlanmıştır. Böylece yüncülük büyük bir endüstri haline gelmiştir. Ailenin çoğu çiftçilikle beraber yüncülük de yapmaktadır. Ancak onun ticareti ile uğraşan hiçbir aile yoktur. Mahsül az olduğu ve çiftçiler zor durumda kaldıklarında borç para almak durumunda kalıyorlar. Buna karşılık da yünlerini, dokumalarını daha ucuza tüccara satmak zorunda kalıyorlardı.

 Yün ve dokumaların fazla olduğu dönemlerde, köylüler mallarını kendileri satmıyor, toptan olarak tüccarlara veriyorlardı. Böylece, aracıların ortaya çıkmasıyla, kapitalist / sermayedar bir sınıf doğmuştur.

 Zaman zaman toptancı büyük tüccarların, üreticilerin elindeki yün ve dokumaların tamamını alabilmek için çok büyük sermayeye ihtiyaç oldu. Bu durum, sermayenin ‘üretim sermayesi’ haline gelmesini sağlamıştır. Britanya adasının güney batısında başka bir gelişme olmuş; kumaş tüccarları, tüccarlığı bırakıp, yün üreticiliğine başlamıştır.

 

 DOKUMA ENDÜSTRİSİNE MAKİNENİN GİRİŞİ:

 

 Makinenin endüstri hayatında kullanılması, her ne kadar tam anlamıyla endüstri ihtilali değilse de endüstrideki gelişmeyi hazırlayan en önemli faktördür.

 Makineyi, dışarıdan aldığı bir hareket ettirici kuvvetle, teknik bir işlemi başarıya ulaştıran bir alet olarak tanımlayabiliriz.

 Bu tanımın özelliği, ilkçağdan beri her aletin, makine kavramı içerisine alınmamış olmasıdır. Aynı zamanda, makine endüstrisinin kendisi de insan ve toplum bakımından, dünya görüşü, davranış ve yaşayış tarzları bakımından farklılıklar doğurmuştur. Makinenin endüstri hayatına girişi, ilk defa tekstil endüstrisinde olmuş ve ipek dokumacılığına büyük etki yapmıştır.

 1769 yılında James Watt tarafından icat edilen; ‘buhar makinesi’, İngiltere’nin dokuma işine yepyeni bir boyut kazandırmıştır. 1780 yılında Richard Arkright tarafından icat edilen; ‘pamuk eğirme makinesi’ bugün bile kullanılmaktadır. Böylece giderek dokumanın tamamını makineler yapmaya başlamıştır.

 Buhar makinesiyle birlikte ulaşım, nakliye faaliyetleri büyük önem kazanmıştır.  Lokomotifin icadıyla da ticaret işi, çok büyük hamle yapmıştır.

 Düzgün imal edilen kumaşlar Avrupa’ya ihraç ediliyor ve orada büyük değer kazanıyordu.

 İcatlar ve fabrikalar sosyal hayatı değiştirmeye başlamıştır. Fabrikalar etrafında meydana gelen büyük kalabalıklar, büyük endüstri merkezlerini meydana getirmiştir. Giderek endüstri merkezleri de sanayi merkezlerine dönüşmüştür.

 

 MAKİNENİN SOSYAL HAYATA ETKİSİ:

 

 1773 de Mancesther’in nüfusu 30.000 civarında iken 1920 yılında bir milyona yükselmiştir. Liverpool’da başlayan ticaret, civarda fabrikaların kurulmasına yardım etmiş ve daha sonra o bölgeyi tam anlamıyla bir endüstri merkezi haline getirmiştir.

 İcatlar birbirini izlemiş ve ‘büyük endüstri devrimi’ olmuştur. Nerede endüstri faaliyeti başlamışsa, orada ‘şehirleşme’ hareketi görülmüştür. Bu kaçınılmaz gerçek, sosyolojik bir kuraldır.

 Endüstri merkezleri, köylüleri ve çiftçileri kendisine çekmiş, küçük küçük aileler halinde sanayi merkezlerine doğru bir iç göç başlamıştır. Böylece ailenin yapısı da değişmiş, eskinin ‘büyük aile’si yerini, endüstri toplumlarının ‘küçük aile’ tipine bırakmıştır.

 Yüzyüze ilişkiler, kader birliği, ve insanlar arasındaki ‘biz’ duygusu zayıflamış ‘ben’ duygusu insanlara hakim olmuştur. Rekabet, bireycilik artmıştır. Büyük sosyal gruplar meydana gelmiş, büyük şehirlerde büyük pazarlar, iş merkezleri ve çok uzak yerlerle haberleşmeler, telefon, telgraf, telsiz ve nihayet basın hayatının büyük insan toplulukları üzerindeki dinamik etkileri, dünyanın çehresini değiştirmiştir. İnsanların günlük hayatları ve davranışları da değişmeye başlamıştır. İnsanlar, üzerlerinden cemaat desteğinin kalkmasıyla, yalnız kalmaya ve işlerini tek başına yapmaya başladılar. Bununla beraber huzursuzluklar da giderek artmaya başlamıştır.

 

  Endüstri Devriminin Sonuçları:

 

1- Teknik imkanlar fabrika sistemini doğurmuştur.

2- İlmi buluşlar teknik icatlara yol açmıştır.

3- Endüstri ihtilali, büyük ölçüde sermaye birikimi sonunda meydana gelmiştir.

4- Ticaretin ve kredinin gelişmesi endüstri ihtilalini hazırlığına yardımcı olmuştur. Daha sonraları sermayedarlar, ticaret alanından sanayi alanına kayarak endüstrileşmenin önemli bir hazırlayıcısı olmuşlardır.

5- Endüstri ihtilali bir süreç içinde gelişmiştir. Bütün bunlar iki, ikibuçuk asır içinde olmuştur.

6- Endüstrileşme süreci halkın kendi kendine yeten tarım alanlarından, pazarların, üretimin hakim olduğu şehir merkezlerine akınlarla devam etmiştir.

Endüstrileşme, şehirleşmeyi de beraberinde getirmiştir.

7- 18.yy da şehirleşme kendine has birçok sosyal problemler ortaya çıkarmıştır. Bu problemlerle dolu ortamda bireye bir şahsiyet kazandırılmaya çalışılmıştır.

8- Üretim ve nakliyenin birlikte oluşturdukları ekonomik kalıp, endüstri gelişiminin temelinde bulunan önemli sistemlerden biri olmuştur. Üretim ve nakliye sonunda elde edilen gelir, yine üretim için harcanarak sermaye artışı sağlanmaktadır.

9- Bütün bunların sonunda, ortaçağın mesleki zümreleri yerini, endüstri çağının modern toplumunun, sosyal sınıfları ve bu sınıfların içinde yer aldığı sosyal tabakalara bıraktı.

10- Devletten çok toplum önem kazandı. Toplum meselelerini artık devlet güçleriyle, siyasi ve idari kanunlarla anlama olanağı kalmamıştır.

 Toplum olaylarını da tıpkı tabiat olayları gibi anlamak ve incelemek gerekiyordu. Nasıl bir fizik tabiat varsa, onun gibi bir de sosyal tabiatın varlığı kabul edildi. İşte bu yeni tabiatı anlamak için, yeni bir bilime gereksinim duyuldu. Bu bilim; sosyolojiydi.

 

 SOSYOLOJİNİN FELSEFİ TEMELİ:

 

 Fransa’daki pozitivistler 1717-1783 yılları arasında yayınlamış oldukları, ‘Büyük Ansiklopedi’ adlı felsefi yayında pozitivist fikirlerini yaymaktaydılar. Saint Simon dahil olmak üzere sosyolojinin adını anmamakla beraber sosyal meseleler üzerine fikirler ileri sürmekteydiler. Bunlar ‘sosyal filozifi’ yapmaktaydılar. O zamanlar, ‘sosyal fizik’ ve ‘sosyal ahlak’ gibi kavramlarla sosyolojiye bir yaklaşım içerisindeydiler.

 İlk kez ‘sosyoloji’ terimini Fransız pozitivistlerinden Auguste Comte kullanmıştır.

 Pozitivistlere göre olaylar önemlidir. İçinde yaşadığımız görünen, somut olaylar esas alınmalıdır. Olayların, maddenin özünü aramakla vakit kaybedilmemelidir. Yapılacak şey, olaylar arasında değişmez ilkeleri bulmaya çalışmalıdır. Onlara göre fizikte olduğu gibi “varolan yok olamaz, yok olan da varolamaz”. Sosyal olaylar dahil bütün olaylar arasında sıkı bir ‘determinizm’ vardır.

 

 POZİTİVİZMİN ÖZELLİKLERİ :

 

 1- Görünen somut olaylar, gerçekten göründükleri şekilde ve aralarındaki düzenliliklerle beraber gözlem ve deney yoluyla tespit edilmelidir. İşin içine metodoloji de girmiştir.

2- Maddenin ve olayların gizli kuvvetlerini keşfetmeye gerek yoktur. Esasen onu bulamayız.

 Comte göre bilgi üç aşamadan (3 Hal Kanunu) geçmiştir:

 a) Teolojik devir, b) metafizik devir, c) pozitivist devir.

3- Bütün pozitif bilimlerde önceden görmek ve bilmek esastır. Bunun içinde olaylar arasında, değişmez prensipleri tespit etmek gerekmektedir.

4- Sonuçtan emin olunmalı ve pozitif bilimler sayesinde bilgiden bilgiye geçişler sağlanmalıdır. Bu aynı zamanda, bilgisel ilerlemeyi de mümkün kılacaktır.

 

 Pozitivistlere göre astronomi, fizik, kimya, biyoloji bir sıra içinde kurulmuşlar ve en son olarak da sosyoloji kurulmuştur. Her bilim, kendinden önceki bilime muhtaçtır. Bu şekilde birbiri üzerine kurulan bilimler, organik esastan doğmuştur.

 Böylece pozitivizm; din, büyü, hurafe gibi konulara savaş açmıştır.

SOSYOLOJİ TARİHİ-1

Pazar, 04 Ekim 2009

 

 Sosyal düşüncenin tarihi, çok eskilere dayanmaktadır. İnsanı anlamak için sosyal hayata değinmek gerekir. İnsan, düşünme ve sosyal hayat kavramları arasında sıkı bir bağ kurmuştur. Sosyal sorunlarla ilgili olarak insanlar, binlerce yıldan beri bir takım görüşler ileri sürmüşlerdir.

 Sosyal sorunlar bizim dışımızdadır. Biz istesek de istemesek de sosyal sorunların etkisi altında kalırız. Nerede insan varsa, orada sosyal hayat vardır. Sosyal hayat hakkında ileri sürülen fikirlere; ‘sosyal düşünce’ denir.

 Sosyal hayattaki sorunlar, hiç de kolay değildir. Birey olarak toplumda, kendi hayatımızı yaşarız. Her birey, aile içinde doğar ve sosyal hayata adımını orada atar. Her insanın sosyal hayat hakkındaki fikirleri, farkında olmadan bize de yerleşir. Örneğin; adetler, gelenekler, görenekler vs. Herkesin bir ana dili vardır, bazıları bunu daha iyi, bazıları da daha kötü konuşur. Dil, bireyin yaşadığı ortamla ilgilidir.

 Sosyal hayatı anlamak, nesneleri keşfetmek başka şey, sosyal hayatı yaşamak başka şeydir.

 Sosyal düşüncenin tarihi, insanın düşünce tarihi kadar eskidir. Felsefenin başlangıcından itibaren insanlar çeşitli sorular sormuşlardır. Bu düşünce ve fikirler sosyolojiyi başlatmışlardır.

 Bugünkü bilim, tümevarım yöntemini kullanırken, filozoflar tümdengelim yöntemini kullanmışlardır.

 Filozoflar, varolan şu alemi anlamaya çalışmışlardır. Kainatı anlamakta; tanrı, evren, insan başlıca sorunları olmuştur. Sonuçta filozoflar, insanla ilgili problemleri çözmek için sosyal hayatı da ele almışlardır.

 Filozofun, düşünce sisteminin başına koyduğu hakikatlerle, sonuna koyduğu hakikatlerin tutarlı olması gerekir.

 

 İlk prensipleràdüşünceleràson hakikatler

 —————-                          ————-}Filozofik sistem

    Temel                                     Sonuç

 

 Felsefe de bir devamlılık vardır. Ancak, bütün filozofların söyledikleri birbirinden farklıdır. Çünkü bütün filozoflar, aynı temellerden başlar, farklı hakikatlere varırlar.

 Leibniz’e göre her şey bir monad’dır. Her monadın dış aleme açılmış bir penceresi vardır. Her monad, penceresinden dış alemi seyreder. Yani insan, kendi görüş açısından dış alemi görmektedir.

 Böylece filozoflar da kendi pencerelerinden gördüğü ve doğru olarak kabul ettiği prensipleri, sistemlerinin başına yerleştirmiş, sonuç olarak gördükleri hakikatleri de kabul etmek zorunda kalmışlardır.

 Her felsefi sistemin bir başı ve sonu vardır. Bütün filozofların, sosyal hayat ile ilgili söylemiş oldukları da yine felsefi sisteme göre değerlendirilmek durumundadır.

 

 PLATON (M.Ö.427-347):

 

 Platon, sosyal düşüncesini ‘cumhuriyet’ üzerine kurmaya çalışırken, bugünkünden çok farklı bir devlet idaresi ileri sürmüştür. Onun felsefi sistemi, insanı oluşturan kavramlar üzerine oturmuştur. Bu kavramların başında da ‘erdem’ kavramını görmekteyiz. Platon erdemi, iyinin ve adaletin oluşturduğu bir muhtevaya oturtmak istemiştir.

 Ona göre iki alem vardır:

 1-Gerçek alem; idealar alemi.

 2-İçinde yaşadığımız; gölgeler alemi.

 Esas olan idedir. Fedakarlığın, iyiliğin ve şefkatin idesidir. Her şeyin bir idesi vardır. Mesela tüm güzellikler, güzel eserler, ‘güzellik ideası’nın bir tezahürüdür / yansımasıdır.

 Platon’a göre genel fikirlerimiz ve kavramlar, idelerin fikir dünyamızdaki izdüşümleridir. Gerçek varolanlar; idelerdir. Örneğin biz, hareketi idea olarak göremeyiz. Gördüğümüz, hareket eden tek tek nesnelerdir. Bu hareket eden şeyler, hareket idesinin birer izdüşümleridir.

 Platon’un, bu söylediklerini şematize edersek:

 


 Yaşadığımız alem:   Zihinsel alem:           İdealar alemi:

 -Gölgeler alemi        ‘Güzellik’kavramı    ‘Güzellik ideası’

 -Güzel davranış

 -Güzel eşya

 -Güzel insan

 

 Bu hakiki varlıklar, zihin alemimize kavramlar olarak tezahür ediyor. Biz yaşadığımız tüm olaylara buna göre ad takıyoruz.

 İdeler alemindeki güzel, ezeli ve ebedidir. Değişmez ve mutlaktır. Herkes için güzeldir.

 Platon, felsefi sistemi içinde insanın manevi değerlerini de temellendirmek istemiştir.

 Ona göre ‘erdem’, üç büyük insani yetenek; zeka, duyarlılık, irade ve bunların meydana getirdiği ‘adalet’le açıklanabilir. Kısaca erdem; adalettir.

 Adalet ise; zeka, duyarlılık ve iradeden meydana gelir. Erdemli insan; zekasını, duyarlılığını ve iradesini kullanan insandır. Zeka sahibi insan doğru düşündüğü sürece, erdemli ve adaletli olacaktır.

 İradenin erdemli ve adaletli hali; cesarettir. Duyarlılık ise, ölçülü olmayla anlam kazanır. Platon bu düşüncelerini, devlete uygular. Ona göre adil devlet için, insanları terbiye etmek şarttır. Terbiye, devlet tarafından gerçekleştirilir.

 Devlet, adaleti gerçekleştirmenin aracıdır.

 Platon, devleti üç tabakada düşünür:

 1-Zeka işleri – icra organları (yasama, yürütme, yargı); yöneticiler.

 2-İrade organları (askerler, muharip zümre); koruyucular.

 3-Tüccarlar, zanaatkarlar, esnaf ve çiftçiler; üreticiler.

 

 ARİSTOTELES :

 

 Platon’a nazaran daha gerçekçi bir filozoftur. Mümkün olduğu kadar araştırmalarında, deney ve gözlem metodunu kullanmıştır. Ortaçağda otorite olarak kabul edilen Aristoteles, gerek Batı düşüncesine gerekse İslam düşüncesine etkilemiş bir filozoftur.

 Klasik mantığın kurucusu kabul edilen Aristoteles, ‘Organon’ adlı eserinde, varlığa yüklenen yüklemin konularını, kategoriler adı altında toplamıştır.

 Kavramlar, tanım, tanım çeşitleri, hüküm, önermeler, kıyas ve kıyas çeşitleri konusunda bu eserinde yenilikler getirmiştir.

 Konuşma diliyle çok yakından ilgili olan, klasik mantık çalışmaları onun felsefi sistemini çok etkilemiştir.

 Platon’da eşyalar ile ideler arasındaki ilişkiler açık ve seçik olarak görülemiyordu. Aristoteles’e göre ideler olsa olsa eşyanın formu/şekli olabilir. Ona göre gerçekten varolan ne idedir ne maddedir ne de harekettir; bunların hepsidir.

 Varlık = cevher + ide + madde + harekettir.

 Ona göre varlık, somut gerçekliktir ve bir eserin meydana gelmesi için 4 şartın olması gerekir:

 1-Maddi sebebin olması; örneğin bir heykel yapmak için önce onun maddesinin yani mermerinin olması gerekir.

 2-Formel sebebin olması; zihinde ne olması gerektiğine dair bir tasarımının olması gerekir.

 3-Failin olması; eseri yapacak bir failin ya da bir enerjinin olması gerekir.

 4-O işin amacının olması lazım; o iş hangi amaç için yapılacak, bunun bilinmesi gerekiyor.

 

 Sekiz ciltten oluşan ‘Politika’ adlı eseri, sosyal düşüncenin gelişmesinde büyük etkisi olmuştur. Bu eser 158 şehir devletinin tümevarım tekniği ile incelenmesinden meydana gelmiştir. Aynı zamanda bu şehir devletlerini karşılaştırmalı olarak da incelemiştir. Politika devlet adamları için uzun süre bir klavuz olarak kalmıştır.

 Önce kısımlara sonra bütüne bakan Aristoteles’e göre her sosyal birimin bir gayesi vardır. Bu gaye iyiye ve faydaya yöneliktir yani muhakkak işe yarayan bir faaliyettir.

 Örneğin, Aristoteles’in aile hakkındaki görüşleri şöyledir:

 “Aile, insanın günlük ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuştur. Ailenin parçaları; bireyleridir. Aile; aralarında kan bağı bulunan fertlerle, kölelerden oluşur. Ona göre aile içinde üç çeşit ilişki vardır:

 1-Efendi-köle, 2-Karı-koca, 3-Baba ile çocuklar arasındaki ilişkiler.

 Bu kısımların her biri bir gaye ile bir araya gelmiş yani bir iş yapmaya, bir hizmete yöneliktir.

 Sonuç olarak aile; mal, mülk edinmek, aile fertleri ile karşılıklı dayanışmayı sağlamak amacıyla kurulmuş küçük bir cemaattir.

 Devlet ise siyasi bir cemaattir. Ona göre devlet, günlük ihtiyaçların ötesinde müşterek bir gaye için birçok ailenin birleşmesinden köyler meydana gelir. Bu köylerde kendi kendine yetecek mükemmel ve büyük bir cemaat halinde birleşince devlet meydana gelir.

 Devlet, hayatın yalın ihtiyaçlarından doğar ve insanların daha güvenli, daha mesut bir hayat yaşamalarını gerçekleştirmek için devam eder.

 Aristoteles’in bir başka tezi de “bütün, parçaların toplamından fazla bir şeydir”.

 Bütün içinde bulunan kısımlar ve bu kısımları, bir gaye etrafında toplayan temel amaç hesaba katılırsa, bütünün içinde kısımlarının toplamından fazla bir şey daha olacaktır ki, oda bütünün kendine özgü gayesidir. Bu gaye sadece bütüne aittir.

 Ayrıca bütün kısımlardan önce gelir. Yani bütün olmasaydı, kısımların bir arada bulunması mümkün olmayacaktı. Bütün, kısımların taşıyıcısıdır.

 Bu görüş Almanya’da doğup gelişen İdealist felsefenin esasını teşkil eder. Bu görüşe ‘orforizm kategorisi’ adı verilir. Bedenin kısımlarını toplayıp bir araya getirmekle, bedeni bir vücut haline getirmek mümkün değildir.

 Aristoteles düşüncesinde esas gaye hep devlet olmuştur. Ona göre devleti ayakta tutan şey, karşılıklı yardımlaşma prensibidir. Bu ise insanın erdemine dayanmaktadır.

 Ona göre erdem; ruhun iyi halde bulunmasıdır. Devlet içinse, en iyi şey tam birliktir.

 Aristoteles, sosyal düşüncenin gelişiminde bütün fikirlerin hazırlayıcısı olmuştur. Örneğin cemaat görüşü, işe yönelik faaliyet anlayışı, 19.yy. Alman sosyologlarından F. Tönnies’i, 1887’de yazdığı “Cemaat ve Cemiyet” adlı eserine büyük etki yapmıştır.

 

 İlkçağda, sosyal düşüncenin gelişimi ile ilgili fikirlerin temelini, ‘devlet’ idesinin oluşturduğunu görüyoruz. Devlet hem düşüncenin temelini hem de hedefini kapsamaktadır.

 Sosyal düzenin şekillendirilişinde ise davranışların disiplini ile uğraşılırken, çalışmalar ve düşüncelerin merkezini ‘İnsan’ kavramı oluşturmaktadır. Akla gelen erdem de hak ve hakkaniyet, ahlak ve ahlakiyat gibi meziyetler gaye edinilmiştir.

 Ortaçağ sosyal düşüncesine, Platon ve Aristoteles düşüncelerinin yansımış olduğunu görüyoruz.

 Bu görüşlere hristiyanlığın prensipleri de eklenerek, sosyal düşünceler yeni bir şekle sokulmuştur.

 Ortaçağ, hristiyanlığın etkisinde geçmiş bir devirdir. Dinin büyük baskısı altında sosyal düzen tanzim edilmeye çalışılmıştır.

 Önceleri hristiyanlık yalnızca ahlaki özelliklere yani sevgi, kardeşlik, yardımseverlik gibi prensiplere dayanmaktaydı. Hukuki, siyasi ve idari mevzulara yer verilmemişti. Her ne kadar İncil insanların eşitliği üzerinde duruyorsa da köleliği yine bir müessese olarak kabul ediyordu. Efendilerin kölelerine daha şefkatli olmaları, kölelerin de efendilerine karşı daha sabırlı ve itaatkar olmaları öğütleniyordu.

 İlahi düşüncenin insan düşüncesi ile idrak edilmesi mümkün değildir. İlahi irade ispat edilemez. Sadece ona inanılır. İman ve inançla onun kabul edilmesi şarttır.  Devlet, adeta ilahi iradenin yeryüzündeki bir izdüşümüdür. Her fert hem tam bir dindar hem de iyi bir vatandaş olmak zorundaydı.

 Kilise, devletin üstünde, devletten de bağımsız bir otoriteydi.

 Kilise àdevlet àbirey (vatandaş)

 Burada adeta Platon’un ‘ideal devlet’i, kilisenin ilahi düzeni ile güçlendirilmiştir. Platon, gerçek deletin ideler alemine ait olan ‘ideal devlet’ olduğunu, içinde yaşadığımız devletin ise onun bir izdüşümü olduğunu söylemiştir.

 Ortaçağ Platon’un bu modelini benimsemişti. Bu modele hristiyanlık prensiplerini ve dinin otoritesini katarak yeni formüller ileri sürülmüştür. Bu formüllerin temel prensibi düşünceyi, devletin rolünü, kilisenin otoritesine bağımlı kalarak görevlerin yürütülmesidir. Bir yerde hakiki devlet, kilise oluyordu. Çünkü kilisenin temsil ettiği nizam; ilahi nizamdır.

 

 SAİNT AUGUSTİNUS (M.S. 354 – 430):

 

 Sosyal düşüncesinde, dini otoriteyi hakim kılmak isteyen bir Platoncu olarak kabul edilir. Ona göre iyi ve en iyi, tanrının emretmiş olduğudur. Bunların münakaşa edilmesi dahi büyük cezalar verilmesini gerektiren davranışlar olarak görür.

 Ona göre, her şeyi iyi olduğu için değil de tanrı emretmiş olduğu için yapmalıyız.

 Bu görüş büyük ölçüde devleti, kıymetinden mahrumetmiş durumdadır. Buna göre rahipler, tanrının gölgesidir. Onlara karşı gelmek, bir yerde tanrıya karşı gelmektir.

 Bu görüşlerin temel amacı devleti iyi bir dine bağlı, kişiler cemaati haline getirmektedir. Bu devlet, bir ‘tanrı devleti’dir.

 Bu yaklaşım giderek yumuşamaya, özellikle de 12. ve 13. yy’da değişmeye başlamıştır.

 

  SAİNT THOMAS (M.S. 1226 – 1274) :

 

 Aristoteles fiziğini ve metafiziğini Batı dünyasına ve hristiyanlığa tanıtmak ve yaymak amacını gütmüştür.

 Thomas’a göre maddeyi şekillendiren formel varlıktır. Aralarındaki fark, maddenin potansiyel halde, formun ise eylem halinde yani kinetik halde bulunmasıdır. Yani madde form ile ortaya çıkar.

 Thomas, üç tür düzen ve mahiyet kabul etmiştir:

 1- Akıl; idare eden güç olarak kendini gösterir.

 2- Tabii nizam; akıl sayesinde öğrenilebilir.

 3- Sosyal düzen; bu insan aklının bir icadıdır. Tabii kanunların özel bir uygulaması halindedir.

 Onun sosyal düzen olarak kastettiği, devlet düzenidir. Ona göre devlete itaat kesin şarttır. Ancak devlet nizamında, ilahi nizama aykırı bir iş olursa, o vakit bu kurallara uyma zorunluluğu ortadan kalkar. Devlet, insana ait ihtiyaçların tatmini için tabii ve zaruri olan bir varlıktır. İnsanın sosyal tabiatından çıkmış olup, insanların menfaatini temin etmek vazifesiyle yükümlüdür.

 İlahi nizam, insanların sakin ve sessizce bu iradeye bağlanmalarını emreder. Ancak Thomas’a göre bu derece katı ve sert emirler devlet nizamında aranmaz. İçinda yaşadığımız devlet nizamı tenkit edilebilir, eleştirilebilir. Gerçi bu sosyal nizamda tanrının eseridir ama bu devlet nizamı içinde, insanın iradesi vardır.

 Ona göre tanrı, devlet nizamına kimin hakim olacağını önceden tayin etmiştir. Bu nedenle baştaki kişi, tanrının gölgesi değildir ve değiştirilebilir de.

 S.Thomas ve arkadaşları, o devirde bu fikirleri ileri sürme cesaretini göstermişlerdir. Bu cesaret, sosyal düşünce tarihinde büyük bir adım olarak kabul edilmektedir. Ancak yine de topluma karşı devleti ön planda tutmuşlardır.

 

 İBN-İ HALDUN (1334 – 1406) :

 

 Tunus’da doğmuş, Kahire’de ölmüştür.

 Haldun’a göre sosyal hayat insanlar için bir zorunluluktur. Tek başına tüm ihtiyaçlarını yerine getiremeyeceğini ya da çok uzun zaman uğraşması gerektiğinden sözeder. Ona göre fert, muhtaç olduğu gıdayı temin etmekten acizdir. Aynı zamanda her birey, kendini koruyabilmek için kendi cinsinden olan fertlerden yardım almaya mecburdur.

 Haldun, ihtiyaçlardan doğan sosyal hayatın sonunda kaçınılmaz olarak cemiyetten sözeder. Devlet, hükümet, kültür, medeniyet örf ve adetler, kavim ve göçebe hayat, yerleşik şehir hayatı gibi sosyal konularla ilgilenmiştir.

 Cemiyet hayatını ve kavramını, bugünkü modern sosyolojik görüşlere yakın fikirlerle ele almıştır. Devlet ve otoritesi meselelerine temas etmiştir. Sosyal düşüncenin değişmesinde gözleme önem vermiştir. İlk defa cemiyet ve devlet ayrımı yapan düşünürdür. Cemiyet çeşitlerini de incelemiştir.

 Ona göre insanlar sosyal bir hayat yaşamak için bir araya gelmeye ve birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermeye muhtaç ve mecburdurlar. Aksi halde varlıklarını sürdürmeleri olanaksızdır.

 Haldun, hayatıdevam ettirme yani yaşama ihtiyaçlarından, yardımlaşmaya ve oradan da korunma ihtiyacına geçerek, devletin varlığına değinmiştir.

 Devletin içyapısını incelemiştir, irade çeşitlerini analiz etmiş, şehirleri incelemiş hatta ‘şehir sosyolojisi’nin ilk adımlarını atmıştır.

 Ayrıca hüner ve zanaat çeşitleri hakkında dafikirler öne sürmüş, muhtelif mesleklerden bahsetmiştir. Bir bakıma ‘meslek sosyolojisi’ne de değinmiştir diyebiliriz.

 Çiftçilik, yapı sanatı, marangozluk, dokumacılık, terzilik, tıp, ebelik, şarkıcılık ve musikinin bir meslek ve sanat olduğununa dair bugün de bize ışık tutan ilginç düşünceleri olmuştur.

 Mukaddime’ adlı eserinde uzunca bir bölümünü şehirlere ayırmış, şehirleri anlatmış ve şehir hayatını açıklamıştır. Bu bakımdan kendisi şehir sosyolojisinin kurucuları arasında gösterilir.

                                        ../..


  • watt
  • liverpool
  • freida pinto zac posen
  • c span yesterdayc span zelaya
  • connecticut department of labor
  • search in vi
  • potter
  • hp support helpline
  • new england patriots 1996 roster
  • new england patriots wiki
  • search tumblr
  • cessna
  • mongoose
  • connecticut limo
  • search engines and flash
  • 4pm cspancspan area 51cspan 90.1
  • vince young jay cutler
  • new england patriots 4
  • fastest
  • cspan hosts
  • mtv music awards
  • battleship ipad
  • bengals 80's
  • la ink price list
  • gypsy
  • vince young uncle rico
  • chad ochocinco yesterday
  • bcbg
  • hp support 6310hp support 7200
  • franchise
  • advise
  • freida pinto dev
  • c span youtube obama
  • dis tester
  • melanie
  • connecticut 104.1
  • bangles eternal flame mp3bengals forum
  • hp support 6930p
  • johanson
  • cspan question timecspan radio
  • chicago bears 96
  • bengals 09
  • hp support englandhp support forum
  • bengals forum
  • search engines of the world
  • la ink ink
  • tea party zombies download
  • bea binene
  • new england patriots kim kardashian
  • cricut
  • mtv true life
  • connecticut renaissance faire
  • battleship aurora
  • disconnect
  • bea input output
  • sensei
  • miata
  • battleship aurora
  • chicago bears tattoos
  • search 78search 800 numbers
  • la ink 03x05
  • search 3 bodybuilding other index
  • randy moss wallpaper
  • growing
  • cellphones
  • bea goldfishberg
  • chad ochocinco quotes video
  • closed
  • okidata
  • zara phillips royal wedding picture
  • hp support 2133
  • tea party obama
  • greg olsen puzzles
  • connecticut quarter error
  • bengals kids jersey
  • la ink upcoming episodes
  • greg olsen vikingsgreg olsen wife
  • hp support center
  • violins
  • stardust
  • chicago bears posters
  • chad ochocinco sisterchad ochocinco twitter
  • battleship 3d game
  • randy moss college
  • bengals undraftedbengals vs steelers
  • caffeine
  • olde
  • new england patriots 84
  • connecticut secretary of state
  • cola
  • mtv oddities
  • seaview
  • accessaries
  • bengals football
  • chicago bears training camp
  • chicago bears donation request
  • search 2.0
  • hp support chat
  • handles
  • amtrak
  • bea spells a lot
  • chicago bears 08 record
  • dist 91
  • bea exhibitors
  • chad ochocinco traded
  • bengals cheerleaders tryouts 2011
  • shoulder
  • hearings
  • connecticut post
  • connecticut 7 day weather forecast
  • la ink 3rd season
  • bea 2011 map
  • connecticut law tribune
  • tea party young people
  • vascular
  • tea party medicare
  • c span ii
  • chicago bears 4th phase
  • function
  • bea verdi
  • randy moss bio
  • la ink games online
  • battleship lexington
  • dis n dat band
  • bea oracle
  • tea party birthday
  • vince young football camp
  • chad ochocinco celebrationschad ochocinco dating
  • lightning
  • vince young wiki
  • vince young redskins
  • vince young rumors
  • zara phillips kids
  • mtv 30 years
  • search dog foundation
  • chad ochocinco 15
  • hp support 6500a plus
  • programmer
  • randy moss yahoo stats
  • bengals hard knocks episode 1
  • new england patriots needs
  • lily
  • randy moss football cards
  • search engines visibility
  • c span kozol
  • vince young to eagles
  • la ink corey
  • corrupt
  • virtue
  • trophies
  • operated
  • la ink youtube pixie
  • greg olsen mormon
  • every
  • hp support error 1005
  • vince young 2008
  • pure
  • search with image
  • mtv website
  • chicago bears number 17
  • bea 460 bosch
  • chad ochocinco to detroit
  • wonderful
  • bea test
  • search vim
  • rama
  • search comcast net
  • bengals 09 record
  • new england patriots rumors
  • damascus
  • search engines for jobs
  • hp support quick test pro
  • clasp
  • bea rims
  • new england patriots 65
  • new england patriots 3 4
  • chad ochocinco stats
  • partners
  • 4pm cspancspan area 51cspan 90.1
  • freida pinto jeansfreida pinto kissing
  • programing
  • hiker
  • search engines non tracking
  • search 990 filings
  • hp support assistant review
  • cspan streaming
  • bengals xxiii
  • chad ochocinco xpchad ochocinco youtube
  • vince young z
  • chad ochocinco and cheryl burke