Posts Tagged ‘Sosyoloji’

KENT SOSYOLOJİSİ -1 (CİHAD ÖZÖNDER)

Perşembe, Ekim 29th, 2009

 

  

 Bütün bilimler için genel geçer üç ilke vardır:

 

 

 1-Her bilim, mevcut olgular arasında birbirine benzeyenleri ve bunların kaidelerini belirler.

 2-Bu benzerlik ve kaidelerin, onları gözleyen ve araştıranlardan bağımsız olarak varolmalarına dikkat eder.

 3-Bu benzerlikler ve kaidelerin, objektif gözlem yoluyla keşfedilebilir olmaları gerekir.

 

  

 Yani bilimlerin gerçek dünya ile ilişkili olmaları şarttır. Bu ilkeyi sosyolojiye uygularsak:

 

 1-Sosyoloji, topluluk halinde yaşayan insanların, bu özelliklerinden kaynaklanan sosyal olgular arasında birbirine benzeyenleri ve bunların kaidelerini belirilemeye çalışır.

 2-Sosyoloji, bu benzerlik ve kaidelerin onları gözleyen ve araştıran sosyologlardan bağımsız olarak varolmalarına dikkat eder.

 3-Bu sosyal olguların arasındaki benzerlik ve kaidelerin hiç değilse teoride, objektif gözlem yoluyla keşfedilir olmasına dikkat eder.

 Sosyal olgu, soyut bir kavramdır. Tekrarlanan sosyal olayların bütünleşmesi, kavramlaşmasıdır.

 

 

  Bilimler; sosyal bilimler ve doğa bilimleri olmak üzere ikiye ayrılırlar:

 

 

1-Bu ayrım metot bakımından değil, konu ve alan bakımından ve fiziksel evrende sosyal, beşeri varlık alanlarının sınırını çizmek için yapılmıştır. Buna göre de sosyoloji; sosyal bir bilimdir.

2-Sosyoloji normatif değil, kategorik bir disiplindir. Yani sosyoloji kendisini, bir sosyal olgunun ne olduğu ile sınırlar. Ne olması gerekir, nasıl olmalıdır sorusuna karışmaz.

 Kategorik bir bilim olarak sosyoloji, değer hükümleri ile ilgili sorulara cevap verir. Cemiyetin hangi yöne gitmesi konusunda, sosyal siyaset meselelerinde fikir ve tavsiyelerde bulunmaz.

 

 Sosyoloji; iyi-kötü, güzel-çirkin, doru-yanlış gibi değer yargılarının dışında kalır. Ancak sosyoloji belli bir grubun, belli bir zaman ve mekânda, belli değer yargılarına bağlı olduklarına ifade edebilir. Fakat normatif bir şekilde, bu insanların değerleri, diğerlerine tercih etmeleri gerektiğini ileri süremez. Değerlerin tercihi ile ilgili, hiçbir bilimde olmadığı gibi sosyolojide de bir hüküm ileri sürülemez.

 Bu özellik sosyolojiyi, sosyal ve siyasi felsefe ile ahlak ve dinden ayırır.

3-Sosyoloji; uygulamalı bir bilim değildir. Mesela fizikçiler, köprü inşa etmez, kimyacılar da ilaç reçetesi yazmaz. Buna göre sosyologlar da halkın idari meselelerini belirlemezler. Kanun koyuculara hangi kanun kabul edilir, hangisi edilmez bunu söylemezler veya hastalara, fakirlere, onları rahatlatıcı fikir ve tavsiyelerde bulunmaz.

 Sosyoloji, herkesin kullanabileceği bilgileri elde etmekle meşgul olur. Fakat sosyologlar, bizzat elde ettikleri bilgileri kendileri uygulamaya kalkmaz.

 Bu durum, sosyolojinin pratik kullanımı olmayan bir bilim olduğu anlamına gelmez. Sadece bir işbölümüne işaret etmektedir.

4-Sosyolojinin nispeten soyut olmasıdır. İnsanla ilgili olayların somut açıklamarıyla ilgilenmekten ziyade bu olayların aldığı şekil veya örgü ile ilgilenmektedir.

 Oysa tarih, belirli cemiyetlerin, belirli olayların, detaylı ve bütün tanımını vermeye çalışır.

5-Sosyoloji; özel ve münferit olaylarla değil genel geçer olaylarla ilgilenir. Cemiyetlerde mevcut etkileşmelerin ve birliklerin genel ilke ve kanunlarını arar. Ve bunların tabiatı şekli, muhtevası, insan grupları ve cemiyetlerin yapısıyla ilgilidir.

6-Sosyolojinin hem akılcı hem de deneyci olmasıdır. Ancak sosyoloji, sosyal olayları, labaratuar gibi suni bir ortamda tekrarlatamaz, bunun dışında kendiliğinden meydana gelen sosyal olayları çeşitli araştırma teknikleri (anket, mülakat, gözlem gibi) yoluyla gözler ve belirler.

7-Sosyolojinin, özel değil, genel bir beşeri bilim olmasıdır. Sosyoloji, insanlar arasındaki ilişki ve etkileşimlerin sosyal olan faktörlerini ayıklayıp bunları genel anlamda konusu içine alır.

 Kısaca sosyoloji, sosyal, kategorik, soyut, genelleyen, akılcı, deneyci ve genel bir bilimdir.

 

  Kent sosyolojisinin giderek önem kazanmasının çeşitli sebebleri vardır:

 

1-Son yıllardaki hızlı sanayileşme; bu sanayileşmenin ihtiyacı olan işgücünün şehirlere akması ve yerleşmesi.

2-Sanayi ve teknolojideki hızlı ilerlemenin yarattığı, fiziki rahatlıkların önce şehir topluluklarının hizmetine sunulmasıdır. Şehirler, ilk yeniliklerin uygulandığı yerler bu da insanları çekiyor.  

3-Zamanla bütün teknolojik gelişmelerin hızlı bir şekilde bütün toplumun hizmetine sunulması ve kent-köy ayrımının sosyolojik manadan ziyade fizik çevre özelliği ve yerleşme adı olarak kalma eğilimindedir.

 Bununla birlikte teknolojik gelişmelerin her ülkede aynı olmaması gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin sosyal yapılarında büyük farkların ortaya çıkmasına da yol açmıştır. Bu durum tarihi şartlara bağlı olarak gelişmiş ve günümüzdeki şeklini almıştır.

 Bilindiği gibi sosyoloji; insanlar arasındaki sosyal özellikleri, etkileşmeleri ve bu etkileşmelerin ortaya çıkardığı sosyal yapıları, bu yapıların içinde yer alan sosyal kurumları, sosyal grupları, bunların oluşmalarını, gelişme ve değişmelerini kendine konu olarak alır.

 Bu etkileşmeler örgüsünün varolabilmesi için, fizik bir mekân şarttır. İşte bu nokta, sosyal etkileşmelerin çeşitlerini de belirleyici bir özellik taşıdığından, kent ve köy sosyolojisi gibi yerleşme tiplerine bağlı, sosyolojik ihtisas dallarının gelişmesine yol açmıştır. Bununla birlikte, sosyal bilimlerin sahalarının iç içe oluşları gibi bir durum sosyolojinin dalları arasında da geçerlidir. Mesela, sosyal kurumları hem köy cemaatında hem de şehir toplumunda bulup inceleyebiliyoruz. Aile gibi evrensel bir sosyal kurum da sosyolojinin özel bir ihtisas alanı olmasına rağmen, bizim köy-kent ayrımı sınırlarımızı aşarak varlığını sürdürmektedir.

 Bu nedenle yapılmış olan ayrımların sadece yöntemsel kolaylık sağlamak amacıyla olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Ayrıca günümüzde teknolojik buluşların yayılma hızının gittikçe artan bir noktada oluşu da bizim köy-şehir ayrımımızı etkileyen bir özellik taşımaktadır.

 Hemen hemen bütün toplumlar bu teknolojik buluşların hızlı bir şekilde yayılmasına paralel, homojenleşen, standartlaşan bir davranış kalıbını benimseme yoluna gitmiştir.

 Günümüzde köy-kent sosyolojisinin ayrıldığı en önemli özellik, sosyal değişme olgusunun hızı açısındandır. Şehirlerde sosyal değişme diğer bütün yerleşme ve birim şekillerine göre çok daha hızlıdır. Fakat bu fark giderek kapanmakta ve önümüzdeki yıllar genel sosyolojinin dalları arasındaki işbölümünün yeniden yapılmasını zorlayacak bir durum olabilecektir.

 

 Şehirlerin Ortaya Çıkışı ve Gelişmesi:

 

 Şehirler insanlık tarihi göz önünde bulundurulduğunda çok yeni bir olgudur. İlk şehirlerin 5-6 bin yıl önce ortaya çıktıkları bilinmektedir.

 Homosapiens adı verilen ilk insanların 40 bin yıl önce yeryüzünde görüldükleri bilindiğine göre bu sürenin göreli olarak ne kadar kısa olduğu daha iyi anlaşılabilir. Kaldı ki, 6 bin yıl önce görülen ilk şehirler, bugünkü şehirlerle kıyaslandığında bunlara köy adının verilmesi dahi bir hayli güçtür. Bu şehirlerde çok küçük bir kesim barınmaktaydı. Bunlar da yeryüzüne gayet seyrek bir şekilde dağılmışlardı. Hatta bugünkü dünya nüfusunun % 20’si şehirlerde yaşamaktaydı.

 

  Şehirlerin gelişmesini şekillendiren 3 önemli faktör vardır:

 

 1-Çevre; belirli bir iklim, topoğrafya özellikleri, tabii kaynaklar gibi insanın biyolojik varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan temel ihtiyaçlarını ve bunların derecesini kapsar. Şehirlerin başlangıcı hep ılık yerlerde olmuştur.

 2-Teknoloji; belirli bir çevre içinde insanların kaynakları kullanabilmek için geliştirdikleri aletleri ve buluşları kapsar. Şehir yerleşmeleri belirli bir bölgedeki yoğun insan topluluğunun en azından asgari derecede beslenebilmesi için ileri teknoloji gerekir.

 3-Sosyal organizasyon; şehir hayatının gerektirdiği belli bir etkileşmeler kalıbı ve bu kalıplaşmadan doğan sosyal kurumların varlığı ile oluşmuş bir sosyal örgüye ihtiyaç vardır.

 Bu üç faktörün birlikte varolmaları unutulmamalıdır. Şehirleşme öncesi dönemlerde, fizik çevreye daha çok hakim olmanın tek yolu olan teknolojik birikim yokluğu şehirleşme olgusunu geciktiren en önemli faktördür.

 Tarih içerisinde insanların yerleşme dönemleri şu şekilde gelişiyor:

 

Eski taş dönemi (Paleolotik dönem):

 

 

 İnsanlık tarihi, yerleşme açısından uzunca bir dönem göçebe bir hayat sürmüştür. Bir tek yere bağımlı olmama durumu geniş ölçüde üretici olmayan teknolojik gelişme seviyesi ile ilgilidir. Bu dönem insanları, sadece kaba taşlarla vahşi hayvan avlayarak ve yenebilen bitkileri toplayarak besinlerini sağlıyorlardı. Grubun bütün üyeleri, zamanlarının tamamını yiyecek toplamak için harcıyorlardı. Yiyecek açısından fakirleşen bölgeleri, topluca terk ederek göç ediyorlardı.

 Bu dönem insanın varolduğu zamandan yaklaşık M.Ö. 9 bin yıllarına kadar uzanır. Bütün insan toplulukları aynı teknolojik seviyededir. Çok uzun dönem kullandıkları aletlerde ve kullanış şekillerinde küçük ilerlemeler olmuştur.

 Bugün dünya üzerinde bu teknolojik seviyede yaşayan çok az insan topluluğu vardır.

 

 M.Ö.50 bin ve 9 bin yılları arasında coğrafi kuvvetlerde son derece etkiliydi. Jeologların ‘Pleistosen’ adını verdikleri bu dönemde buzullar dünyanın bugünkü kutuplarına çekilmiştir. Bu döneme uyum sağlama zorlukları insanların zihin ve fizik özelliklerinin evrimini de engellemiştir.

 M.Ö. 9 bin yıllarında buzulların çözülmesiyle pleistosen dönemi bitmiştir ve iklimde, bitkiler ve hayvanlarda büyük değişiklikler olmuştur. Bu durum insanın yaşam tarzını yeniden düzenlemesini zorunlu kılmıştır.

 

 Orta taş dönemi (Mezolitik dönem) :

 

 Bu dönemde, bir çok insan toplulukları değişen çevre şartlarına paralel olarak, daha yoğun bir şekilde besin temin etme yollarını geliştirmeye başladı. Bazı teknolojik buluşlarda bunların gıda kaynaklarını daha iyi değerlendirmelerine olanak sağladı. Bu dönemde, insanlar daha önceleri olduğu gibi göç ederek beslenmelerini sağlamak yerine, yerleşik hayata yönelmeye başladılar.

 Ota taş dönem insanlarının en önemli başarıları; bazı hayvanları ehlileştirip avda kullanmaları, ağaç kesmek ve tahta işlemek gibi işlerde; balta ve çapanın icadı, balık avlamak için; ağ ve kürekli kayıkların keşfi ile kemik, tahta, boynuz ve taştan yapılan çeşitli aletlerin kullanılmaya başlanmasıdır.

 Orta taş dönemini yaşayan insanlar, bugün de dünya üzerinde bulunmakla beraber bu dönem, bir önceki döneme göre, insanlık tarihi açısından daha kısa sürmüştür.

 

 Yeni taş dönemi (Neolitik Dönem) :

 

 Yerleşik tarıma geçildiği bu dönemde, hayvan ve bitkilerin ehlileştirilmesi ve kontrollü olarak kullanılmalarının yanı sıra dokumacılık, çanak-çömlek yapımı, taşın daha sert taş veya maddelerle istenilen şekle dönüştürülmesi önemli ilerlemeler arasındadır.

 Dünya üzerinde pek çok yerde avcı, toplayıcı, balıkçı teknoloji gelişirken hayvanların ilk ehlileştirildiği, bitkilerin insan toplumunda yetiştirildiği bölge olarak orta doğuda; güney doğu Anadolu, Mezopotamya, Suriye, Ürdün ve İsrail’i içine alan Batı dillerinde ‘Verimli Hilal’ özel adı ile anılan bölge göze çarpmaktadır. Bugün tarımı yapılan bir çok bitki türü, bu bölgede insanlar tarafından kültüre edilerek dünyaya yayılmıştır.

 Mezopotamya’daki ‘Jarmo’ adlı arkeolojik bölgede yapılan kazılar bu bölgede M.Ö. 6500 yıllarında, birkaç yüzyıl kadar devam etmiş bir yerleşmeyi ortaya çıkarmıştır.

 Balçıktan yapılmış meskenlerin yanı sıra ehlileştirilmiş keçi, köpek ve muhtemelen koyun ağıl ve barınakları ile birlikte buğday, arpa depoları bulunmuştur. Ayrıca aynı kazılarda çeşitli aletlerin yanında kilden yapılmış kaplar da bulunmuştur.

 Diğer taraftan buradaki kazılarda kilden yapılmış tanrı ve tanrıça heykelcikleri de bulunmuştur. Bu bölgede M.Ö.5000 yıllarından kalma diğer pek çok yerleşme merkezleri de yapılan kazılarda bulunmuştur.

 Bu ilk tarımcı yerleşme merkezleri, kendi ihtiyaçları olan bütün besin maddelerini, üretebilme teknolojisine sahip olmadıkları için avcılık ve toplayıcılık da yapmaktaydılar. Bu nedenle Orta taş ve Yeni taş dönemleri arasındaki sınırı kesin çizgilerle ayırmak oldukça zordur. Fakat bu ilk köyler, insanların devamlı barınaklar inşa etmesi açısından önemlidir.

 Yeni taş döneminin bir özelliği de daha önceki dönemlere nazaran gelişmesinin yığılmalı bir hız kazanmaya başlamış olmasıdır. Önceki eski taş dönemi, insanlık tarihinin yaklaşık 5000 yılını kapsamasına karşılık Yeni taş dönemi, teknolojik birikimin hızlanması nedeniyle ancak birkaç bin yıl sürmüştür.

 

 Dünyanın diğer bölgelerindeki gelişmelerde özetle şu şekilde olmuştur:

 

 M.Ö.5000 yıllarında Nil vadisinde, M.Ö. 3500 yıllarında Çin’in Sarı nehir vadisinde, M.Ö.2500’lerde orta Meksika’da başlamış ve buralardan yakın çevrelerine yayılmıştır.

 

       ŞEHİR VE MEDENİYET :

 

 Neolitik teknoloji insanların devamlı barınabilmelerine olanak veren yerleşmelerin ortaya çıkmasına ve insanların beslenebilmelerine uygun gelişmeleri ihtiva etmesi açısından şehirleşmelerin başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir. Fakat neolitik köyler birer şehir olmaktan ziyade çiftçilerin toplandığı yerleşme birimleri durumundadır. Şehirlerin kurulması için daha ileri bir teknolojiye ihtiyaç vardır.

 İlk köyler, Verimli Hilal bölgesinde M.Ö.7000 ila 6000 yılları arasında ortaya çıkmış olmakla birlikte ilk şehirler ancak M.Ö. 3500 yıllarında aynı bölgede – Mezopotamya’ın güneyinde- görülmektedir. Bu bölgenin en önemli özelliği, yılın belli dönemlerinde nehirlerin taşması sonucu daha verimli topraklara sahip olmasıdır.

 Bu bölgedeki ilk şehirler; Eridu, Kiş, Ur, Uruk, Lagaş, Umma daha sonra Ninova, Asur, Babilun gibi şehirlerdir.

 Gelişen teknoloji ve uygun çevre şartları şehirlerin ortaya çıkışlarında önemli faktörler olmakla birlikte kâfi değildir.

 Aynı şartlara sahip günümüzün yarı tropikal bölgelerinde hâlâ büyük şehirlerin kurulmamış olması bunun ispatıdır.

 Gıda maddelerindeki üretim artışının yanı sıra, bunun bölüşülmesi de şehirlerin oluşmasında önemli bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu mesele çözümlendiğinde üretici kesim ile birlikte diğer grupların varolmaları mecburiyeti yani bir sosyal organizasyonun varolma şartı, şehir kavramının gerçekleşebilmesine yol açabilmiştir.

 

 Sosyal Organisyon ve Şehir Toplumu:

 

 Şehir, belli bir takım sosyal organizasyona sahip olma şartı bakımından, coğrafya, mühendislik, mimari gibi disiplinler tarafından yeterli bir şekilde tanımlanamaz. Fakat sosyal bilimler, bu tarifi daha iyi yapabilir. Bu tanımlamayı yaparken şehir kavramına paralel, medeniyet kavramını da dahil etmek zorundayız. Yalnız bu noktada dikkat edilecek husus, medeniyet kavramının halk arasında kullanılan anlamını kullanmayıp, teknolojik olanaklardan faydalanabilme sıklığı, sosyal değişmenin en çarpıcı bir şekilde gözlenebildiği insan toplulukları anlamına kullandığımızdır.

 Medeni diyebileceğimiz toplumlarda, diğerlerine nazaran sosyal etkileşmelerin çok çeşitlendiğini ve bu etkileşmeler takımının, o toplumun fertlerini daha sıkı çevrelediğini kastediyoruz. Burada bir dereceleme ve iyi-kötü gibi değer yargıları yer almamaktadır. Bu yönüyle medeniyet, şehirlerde gelişmiş ve gelişmektedir.

 İlk zamanlarda, şehirlerde karşılıklı etkileşme ile sosyal değişme hızlı bir şekilde yer almıştır. Bu açıdan baktığımızda, şehirlerin medeniyet ürünü oldukları gibi daha ileri medeniyet seviyelerine ulaşabilmenin de şart olduğunu görüyoruz.

 Medeni ve ilkel toplum arasındaki farkı belirleyen en önemli faktör; bu toplumların etkileşim ağlarındaki farklılıklardır.

 Örneğin, neolitik dönem toplumlarında bu etkileşme ağının her şeye rağmen fazla karmaşıklaşmış ve homojen olduğunu biliyoruz. Bu dönem insanları, tek bir ihtilali gerçekleştirmiş olmalarına rağmen sosyal etkileşimler ağı açısından, sadece yaş ve cinsiyet bakımından birbirlerinden farklı statülere sahiptiler. Fakat günlük faaliyetleri sadece yiyecek temini için sınırlı olduğundan homojen bir sosyal yapı içinde yaşamaktaydılar.

 Bu dönemin en önemli sosyal kurumu akrabalık ve aileydi. Ve bütün sosyal fonksiyonlar; tüketim, üretim, eğitim işleri bu sınıflar içinde iş görürdü.

 Medeniyet öncesi toplumlarda, medeniyet sonrası sosyal organizasyonun hazırlıklarını görmek mümkündür. Bu dönemde fertler, sadece tam bir monarşi ile birbirine bağlıydılar. Ve bu durumun dışında etkileşim yoktu.

 Medeni toplumda ise sosyal düzen, fertleri dolaylı yoldan etkileyen birliklere ve ihtisaslaşmış bir toplumun neticesi olarak karşılıklı bir bağılımlaşmaya dayalıydı.

 Tabii olarak, bu yeni çeşit sosyal yapı gelişirken eski tip etkileşimlerde devam etmekteydi. Sosyal kontrol sistemine, yeni bir boyut ilave edilmiş oluyordu.

 

 Şehirlerin gelişmesinin tarihi şartları :

 

 Gordon Childe’ın tespit ettiği şehirleri belirleyen 10 ölçü, şehirlerin ne kadar karmaşık ve farklılaşmış bir sosyal yapıya sahip olduğunu gösterir.

 Bu ölçütler şunlardır:

 1-Şehirlerde tam zamanlı uzmanlar bulunmaktadır. Bu uzmanlar hizmetleri karşılığında üretici olan çiftçiler tarafından beslenir, barındırılır, giydirilir. Bu uzmanlara verilebilecek en i yi örnek, Mezopotamya şehirlerindeki rahiplerin durumlarıdır. Bu rahipler, tapınaklara çiftçilerce yapılan bağışlarla geçimini sağlarlar. Başlangıçta tarım üretimi fazlası büyük nüfusları besleyecek kadar çok olmadığından şehirlerde yaşayan uzman sayıları da fazla değildir.

 Eski Sümer devletinde uzmanların sayısı, şehir nüfusunun % 5’ini geçmiyordu.

 Childe’ın tespit ettiği ölçülerin büyük bir kısmı işbölümüne bağlı olarak gelişir.

 2-Neolitik dönem köylerine kıyasla şehirlerde daha çok ve yoğun bir nüfus bulunmaktaydı. Bunun başlıca nedeni, şehirlerin artık kendi besinlerini üretmek için geniş topraklara ihtiyaç duymamalarıdır.

 3-İşbölümünün fazlalaşması ve her dalda uzmanların çıkmasına paralel olarak sanatçılar da ortaya çıkmış ve eserler vermeye başlamışlardır.

 4-Yazı ve sayının icadı da şehirleşme ve uzmanlaşmaya bağlı olarak ortaya çıkmıştır.

 Bir çivi yazısı olan Sümer yazısı, kil tabletler üzerine yazılmış ve tapınak hesapları, toprak alış-verişine ve diğer işlemlere duyulan ihtiyaçlar sonucu doğmuştur.

 5-Aritmetik, geometri, astronomi gibi mutlak ve tahmini ilimler büyük projelerin planlanmasına yardım için şehirlilerin eğitim görmüş kesimince icat edilmiştir.

 Sümerliler, astronomiye bağlı zaman hesaplamalarını tarlaları uygun zamanda sulamak için icat etmişlerdir. Tapınaklarını inşa ederken de ileri matematik bilgilerini kullanmışlardır.

 6-Çiftçilerce dini veya dünyevi idarecilere ödenen vergi veya harçlar, üretim fazlası malların bir yerde toplanmasına yol açar. Merkezi idarenin varlığı bu sermaye birikimine neden olmuştur.

 7-Yukardaki faktöre bağlı olarak sosyal yapı, aile veya akrabalık esasından, oturulan, yaşanılan yer esasında bir teşkilatlanmaya geçmiştir. Vergiler, vatandaşların devletlerine karşı olan, bağımsızlıklarının bir işareti olarak gelişmiştir.

 8-Şehirlerde üretim fazlasının bir sembolü olarak anıtlar ve genel maksatlar için inşa edilmiş binalar yapılmaya başlanmıştır.

 9-Üretim fazlası, ilk kurulan şehirlerde bile dış ticareti zorunlu hale getirmiş ve şehirlerin birbirine olan bağımlılığını artırmıştır.

10- Uzmanlaşmış faaliyetlerden ve bollaşan malların eşit olmayan dağılımından tabakalaşma ve sosyal statü farklarının gittikçe arttığı bir sosyal yapı gelişmeye başlar. Seçkinler toplumun dini, idari ve askeri fonksiyonlarını ele geçirmiş ve çiftçi ile şehirli arasındaki farklılaşma artmıştır.

 

 Bu ölçütlerin tamamı günümüz sosyal yapılarında da gözlenebilir.

 

 Siyasi ve dini organizasyonların rolü :

 

 Karmaşık bir sosyal yapıya, geçişi sağlayan faktörler arasında dini ve siyasi organizasyonlara önem veren sosyal bilimciler çoğunluktadır.

 Childe’ın ölçülerinin de büyük bölümü üretim fazlasının ortaya çıkışı, yoğunlaşması ve dağılımında kuvvetli merkezi otoritenin kontrolü yani idari yapının rolü büyüktür.

 İlk medeniyetlerin çoğunda, dini ve dünyevi otorite iç içedir. Eski Mısır ve İnka medeniyetinde ‘tanrı krallar’ vardır. İndus medeniyeti de muhtemelen bir teokrasi idi. Maya ve Mezopotamya medeniyetleri de dini otorite esasında şekillenmiştir.

 Otoritenin başlangıçta, dini olması ve giderek sosyal yapının gelişmesinde rolünün artması, her şeye rağmen tek belirleyici faktör değildir. Aynı zamanda, coğrafi çevre şartlarının uygunluğu ve üretim fazlasının ortaya çıkması da tek başına şehir olgusunu ortaya çıkarmaya yeterli değildir.

 Sonuç olarak bu faktörlerin karşılıklı olarak birbirlerini etkilemesi şehir adını verdiğimiz sosyal olguyu ortaya çıkarmıştır.

SOSYOLOJİ TARİHİ-6

Salı, Ekim 20th, 2009

 

  FERDİNAND TÖNNİES ( 1855 – 1936 ):

 

 Çokça papaz yetiştirmiş bir Alman ailenin çocuğudur. En önemli eseri; ‘Cemaat ve Cemiyet’tir.

 Tönnies, bu eserinde sosyolojinin bir taslağını çizerek, toplumsal ilişkilerin başlıca biçimlerinin olgulara dayanan bir çözümlemesini de yaparak sosyolojinin genel karekteristiğini belirlemiştir. Ona göre toplumun veya toplumsal kişilerin iki temel biçimi vardır; cemaat ve cemiyet.

 Cemaat; kendisine özgü iradesi olan, dayanışması da baba akrabalığı gibi doğal kuvvetlerle sağlanan, bireylerin topluluğudur. Bir yerde cemaatler, doğanın bir ürünüdür. Bu toplulukların meydana gelmesinde, kişisel iradelerin hiçbir etkisi yoktur.

 Bireyler, doğal dayanışmanın karşılıklı uyum içinde etkileri bulunan bir toplumsal yapının üyelerinden başka bir şey değildirler. Bireylerin istemlerinde aynılık vardır. Çünkü bireysel irade, toplumsal irade tarafından silinmiştir. Bu türlü topluluklarda mülkiyet; mal birliğine, hukuk da aile hukukuna dayanır.

 

 Cemiyet ise belirli bir amaç ya da amaçları gerçekleştirmek için bireysel irade ile karşılıklı etkide bulunan bireylerin meydana getirdiği topluluğa denir. Tönnies, bu tip toplulukları doğanın bir ürünü olarak değil, daha çok yapma bir mekanizma olarak tanımlamaktadır.

 Tönnies’e göre cemaat; örf ve adetlerin, akrabalığın, resmi olmayan samimi ilişkilerin hakim olduğu, ilkel, kırsal, tarıma dayalı karmaşıklaşmamış toplu veya sosyal grupları yansıtan bir terim anlamına gelmektedir.

 Özetle cemaatte birincil sosyal ililşkiler denilen, samimi, yüzyüze, duygusal yönü kuvvetli, kişisel ve resmi olmayan ilişkilerdir.

 Cemiyet ise ikincil sosyal ilişkilerin hakim olduğu yani resmi, sözleşmeli ve uzmanlaşmış sosyal ilişkilerin hakim olduğu topluluk veya gruptur. Bu toplum türü kent özellikle metropoliten bölgeleri yansıtan bir terim olarak kullanılmıştır.

 Cemiyet, rekabetin, kişisel faydacılığın, bireyciliğin arttığı, aile bağlarının zayıfladığı, teknoloji ve uzmanlaşmanın yaygınlaştığı bir topluluk olarak belirmektedir.

 

 Cemaat tipi toplumlardaki sosyal ilişkiler:

 

 1-Genellikle yüzyüze temas ve ilişkiler hakimdir.

 2-Bireyler arasında samimi, duygusal yönü kuvvetli bir işbirliği vardır.

 3-Bireyler kişilikleriyle bir bütün olarak kabul edilirler ve genellikle bir bireyin yeri başkasına devredilemez.

 4-Üyelerin birbirleriyle olan ilişkileri sosyal hayatın birçok yönünü içermektedir.

 5-‘Ben’ değil ‘biz’ duygusu hakimdir.

 6-Birey kendini grubuyla özdeşleşmiş olarak görür. Grubun temel amacı, bireyin temel amacıdır.

 7-Bireyler arasında yıkıcı rekabete, ihtirasa yer verilmez. Rekabet ve ihtiras, sosyal bir nitelik kazanmış grubun yararına yöneltilmiştir.

 

Cemaat ve cemiyet tipi toplumların karşılaştırması:

 

 1-Cemaatte ortak irade, cemiyette ise bireysel irade vardır.

 2-Cemaatte üyelerin bağımsız kişiliği yoktur, cemiyette ise vardır.

 3-Cemaatte grubun menfaati önde gelir, cemiyette ise bireylerinki önde gelir.

 4-Cemaatte karizmatik inanç önemli, cemiyette ise doktrin önemlidir.

 5-Cemaatte din, cemiyette ise toplumsal kanaatler önde gelir.

 6-Cemaatte töreler, adetler yaygın cemiyette ise geçici zevkler, modalar vs.

 7-Cemaatte doğal dayanışma, cemiyette ise sözleşmeli, ticaret ve değişim vardır.

 8-Cemaatte doğal dayanışma, cemiyette ise bireysel mülkiyet yaygındır.

 

 Son olarak tarih bakımından cemaatler, cemiyetlerden daha önce meydana gelmişlerdir. İlkel toplumlar, kabileler bu tip toplumların somut birer örnekleridir.

 Zamanla cemaatler çözülmeye başlayınca cemiyetler doğmaya başlamıştır. Ve cemiyetler, cemaatlerin zararına olarak gelişmiştir. Kısacası insan gitgide cemaatlerden sıyrılmıştır. İnsan giderek bir zümrenin üyesi olmaktan çıkmış çeşitli zümrelerin üyesi olmuştur. Bu sosyal evrimin yeniden tersine dönmesi mümkün değildir.

 

   GEORG SİMMEL ( 1858 – 1918 ) :

 

 Berlin’de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasının erken ölümü üzerine, Katolik olan bakıcısı tarafından bir Katolik gibi yetiştirildi. I. Dünya Savaşının en önemli sosyologlarındandır. Tönnies’le birlikteler ve ondan etkilenmiştir.

 Simmel’in sorduğu en önemli soru; “sosyoloji, nasıl hareket etmeli?”

 Ona göre, sosyolojinin bir bilim olabilmesi için, diğer sosyal bilimlerin uğraşmadıkları bir alanı, kendine konu edinmesi gerekir. Yani kendine özgü, bir bakış tarzına sahip olması gerekmektedir. Böyle özel bir alan bulunmadığında, sosyolojinin bağımsız bir bilim olması mümkün değildir.

 O halde, sosyolojinin alanı ya da bakış açısı ne olmalıdır? İçerik bakımından sosyal olaylar, ekonomi, din, hukuk, ahlak, tarih gibi alanlar, bu alanları karşılayan çeşitli bilimler tarafından incelenmektedir. Bu yüzden, toplumsal hayatın içeriğinde, sosyolojinin konusu olacak herhangi özel bir alan yoktur.

 Diğer bilimlerin konusu olmayan, bir tek alan ve ve görüş tarzı varsa, o da toplumsallaşma biçimleri ve ve insan ilişkileri alanıdır.

 İşte sosyolojinin, bağımsız bir bilim olmasını ancak bu alan sağlayacaktır. İnsan ilişkilerinde, biçim ve içerik, birbirinden büsbütün ayrı şeylerdir. Bunun için bunlardan her biri, birçok inceleme konusu olabilir.

 Egemenlik, uyrukluk, çekişme, rekabet, işbölümü, partiler gibi insanların karşılıklı ilişki biçimlerinden her biri, kendi zümresinde örneğin bir eşkıya çetesinde, bir aile kurumunda, bir okulda bulunabilir.

 Sosyolojinin ödevi; çeşitli zümrelerde görülen toplumsal ilişkilerin tasvirini, sınıflamasını, çözümleme ve açıklamasını yapmaktır. Yani toplumsal farklılaşmanın, toplumsal zümrenin sürekliliği, tamlığı, mertebeler zinciri, kumanda, sıklık, seyreklik gibi toplumsal biçimlerin çözümlemesini, sınıflamasını yapmaktır.

 

  G. GURVİTCH ( 1894 – 1965 ) :

 

 Gurvitch’e göre, günümüz sosyolojisi toplumsal gerçekliği derinlemesine ele alan ve insanı ön planda tutan bir bilim olma yolundadır.

 19. yüzyıl sosyolojisini tek boyutlu diye nitelendirirsek, 20. yüzyılın sosyolojisini de çok boyutlu olarak nitelendirmek gerekir.

 Gurvitch’e göre toplumsal gerçeklik birçok alt ve üst yapılardan, derinliğine birçok katlardan meydana gelmiştir. Bu alt ve üst yapılarda meydana gelen çeşitli katlar birbirine girmiştir. Bu katlar sürekli birbirini karşılıklı etkilemektedirler. Bu katlar arasındaki ilişki diyalektiktir.

 Bu katların hepsi tamamen pragmatik, pratik bir temele dayanır. Gurvitch, toplumsal gerçekliği 10 kata ayırmıştır. Ona göre toplumsal gerçekliğin objektif gözlemle en çok elverişli oluşundan başlayarak en az elverişliye doğru derece derece araştırmak isteyen bir sosyolog şu sırayı izlemelidir:

 1-Bir ekolojik ve morfolojik düzey, yerel çalışmalara ağırlık verir.

 2-Toplumsal örgütler.

 3-Toplumsal örnekler.

 4-Örgütlenmiş üst yapıların üstünde kalan az çok düzenli kolektif gidişler.

 5-Toplumsal rollerin örgüsü.

 6-Kollektif duruş ve vaziyet alıcılar.

 7-Toplumsal semboller.

 8-Yaratıcı kolektif gidişler.

 9-Kollektif fikir ve değerler.

10-Zihinsel haller ve kolektif psişik eylemler.

 

 Gurvitch, 35 yıldan fazla bir süre geliştirdiği bu görüşleri hukuk sosyolojisine uygulamıştır. Ona göre, toplumsal gerçekliğin her bir tipi farklı toplumsal gerçeklikler yaratmaktadır.

 

Toplumsal tipler    à Doğurdukları hukuk tipleri

1-Sosyal bağdaşmalar  : Hukuk türleri

2-Kısmi zümreler         : Hukuk kadroları

3-Topyekün toplumlar : Hukuk sistemleri

 

 Gurvitch’e göre mikrososyolojinin görevi; toplumsal gerçekliği araştırırken, bu gerçeklikle hukuk türleri arasında bir ilişki kurmak ve bu fonksiyonel ilişkiyi incelemektir.

 Ona göre, toplumsal gerçekliğin araştırılması sırasında, hukukla ilişki kurulması belki tuhaf gelebilir. Ancak, hukuk daima birlik ve değişmezlik ilkesine dayanır ve toplumsal çatışmaları geçici de olsa belirli bir kurala bağlamaya çalışır. Bunun için de hukukçular ve sosyologlar çoğu zaman, hukuk kurallarının işleyişini bir merkezde toplamak eğilimindedirler. Bu merkezde, çoğu kez devletle somutlaşmış olan toplumlardır. Böylece hukuğun kaderi devlet biçimine bağlıdır.

 

  PRENS SABAHATTİN ( 1877 – 1948 ) :

 

 Son dönem Osmanlı siyaset ve fikir adamlarından olup, Abdülmecit zamanında saraya damat olarak girmiştir. Saray geleneklerine uygun özel bir eğitim görmüştür.  Babası Mahmut Celalettin, Abdülhamit’e karşı olduğundan oğlu Sabahattin’i de alarak Fransa’ya kaçmıştır. Sabahattin, Paris’te sosyoloji eğitimi görmüştür.

 P. Sabahattin bir yerde sürgün hayatı yaşarken bir yerde de aristokrat bir yaşam sürmüştür.

 O dönemler Paris, Abdülhamit’in istibdat yönetimine karşı özgürlükçü Jön Türklerin kaçıp geldiği yerdir. Prens, Paris’te istibdat yönetimie karşı yazdığı yazılarla tanınmıştır.

 Bilindiği gibi Osmanlı çöküş dönemine girmiş, zamanın fikir adamları da bu buhranlı dönemden kurtulmak için formüller aramaya başlamıştır.

 Bu amaçla P.Sabahattin de Paris’te bir cemiyet kurmuştur.

 İki önemli görüşü vardır:

 1-Teşebbüs-i şahsi; ekonomik ve sosyal yönden kişisel girişimcilik.

 2-Adem-i merkeziyet; idari yönden merkez dışıcılık.

 Prens bir yerde Osmanlıya adem-i merkeziyet fikriyle federal bir sistem önermektedir. Esasen Osmanlı, eyalet sistemine göre yönetilmektedir. Buna göre her eyalet kendi içinde bağımsız olurken kendi dışındaki kararlarda da imparatorluğun kararlarına tabi olacak.

 II. Meşrutiyetin getirdiği afla 1908’de İstanbul’a gelir ve bir hürriyet kahramanı olarak karşılanır. Bir süre sonra fikir merkezlerinden olan Selanik’e gider ve orada 1909 yılında ‘Osmanlı Ahrar fırkası’nı kurar. Bu fırkanın yayın organı durumunda olan ‘Osmanlı Gazetesi’ni de çıkarmaya başlar. Bu sırada iktidarda bulunan İttihat ve Terakkinin merkeziyetçi yönetimine karşı fikirlerini ‘birinci, ikinci ve üçüncü izah’ olarak broşür olarak yayınlar.

 Prens, İttihat ve Terakki iktidarına karşı komploda parmağı olduğu düşüncesiyle tutuklanmış ancak kaçması için her türlü fırsat verilmiştir. Komployu kardeşinin düzenlediği söylentisi de vardır. Neticede tekrar Paris’e gitmiş ve Osmanlı asilzadelerinin yurda dönüşünün yasaklanmasıyla da bir daha Türkiye’ye gelememiştir.

 Sosyal hayat ve ekonomide özel girişimciliği, iç politikada da merkez dışıcılığı savunan Prens, Gökalp’in temsil ettiği, İttihat Terakki partisinin sosyoloji anlayışına karşı tavır almıştır.

 Prens, Z.Gökalp’in Türkçülüğüne karşı, Osmanlıcılığı savunmuştur. Sabahattin, Osmanlının kötü durumundan kurtulabilmesi için bir yerde yabancı güçleri çağırır durumdadır.

 Balkan savaşı yıllarında planlayıp 1918 yılında yayınlanan, “Türkiye nasıl kurtulabilir?” adlı eserinde önceki görüşlerini genişleterek sistemleştirmiştir. Türk toplumunun içinde bulunduğu siyasi ve sosyal buhranı önce teşhis edip sonra tedavi reçetesi sunmaya çalışmıştır.

 Ona göre sosyal yapımız yön değiştirmedikçe, yönetim şekli ister meşrutiyet ister istibdat, ne olursa olsun Türk toplumunun bünyesinde, hiçbir ilerleme yapmaya olanak yoktur.

 Prens, Türkiye’nin kurtuluş çarelerinden biri olarak eğitim sisteminin, ferdi teşebbüs kabiliyeti gelişmiş fertler yetiştirmesini öngörür.

 Ona göre en büyük inkılap, eğitim aracılığı ile her Türkün ruhunda özel teşebbüs duygusunu geliştirmektir.

 Zamanın Batılı politik görüşleriyle yakınlık kuran Prens, adem-i merkeziyet teorisinden hareket ederek Anglo-Saksonların modeli bir sistemin uygulandığı kalkınmış bir Türkiye düşünmüştür. Ancak Osmanlı ile Anglo- Saksonların şartları birbirine uymamaktadır.

 Prens, Türkiye’deki liberalizmin öncüleri arasındadır.

 

 

 ZİYA GÖKALP ( 1876 – 1924 ) :

 

 Mehmet Ziya Gökalp, 23 mart 1876’da yerel bir gazetede çalışan, memur Çermikli Tevfik Beyin oğlu olarak, Diyarbakır- Çermik’te dünyaya gelmiştir. Kimi yazarlar, baba tarafından Zaza ya da Kürt kökenli olduğunu iddia etmiştir. Ziya Gökalp ise babasının Türk olduğunu söylemiştir.

 Eserleri ve görüşleriyle, Türkçülüğü ve Türk milliyetçiliğini önemli ölçüde etkileyen toplumbilimci, yazar, şair ve siyaset adamıdır. Meclis-i Mebusan’da ve T.B.M.M’de milletvekilliği yapmıştır. “Türk milliyetçiliğinin babası” olarak da anılır.

 

‘Dilde Türkçülüğün İlkeleri’ adı altında Gökalp, Türk dilinin sadeleştirilmesini özetle şu şekilde açıklamıştır:

 

1-Milli dili oluşturmak için Osmanlıca yazı dilini bir tarafa bırakmak ve halk edebiyatına temel vazifesi gören Türkçeyi kabul etmek ve İstanbul şivesini eseas almak. Bu konuşma dilini yazı dili haline getirmek.

2-Halk dilinde Türkçe karşılığı bulunan Arapça ve Farsça kelimeleri atmak. Tamamen karşılığı bulunmayan az çok bir nüans ifade eden kelimeleri Arapça ve Farsçca da olsalar atmamak.

3-Aslı yabancı olduğu halde halk dilinde değiştirilerek kullanılan kelimelerin aslını değil, halkın ağzındaki şeklini almak.

4-Yerini yeni kelimelere terk etmiş ve fosilleşmiş olan eski Türkçe kelimeleri diriltmeye çalışmamak.

5-Yeni terimler bulmak gerektiğinde bunu önce halk dilinde aramak yoksa Türkçe köklerden yapım ekleriyle yeni kelimeler türetmek. Bazı devirlerin ve mesleklerin özel terimleri ile alet isimleri ait oldukları yabancı dilden alınabilir.

6-Türkçeden istisnalar hariç, bütün Arapça ve Farsça tamlama şekillerini ve kurallarını atmak.

7-Türk halkının bildiği ve severek kullandığı her kelime Türkçedir. Dilde sadeliğin ölçüsü, halkın ağzındaki yaşayan Türkçedir.

8-Terimler hariç eski ve başka Türk lehçelerinden, İstanbul Türkçesinin ses, şekil ve kelime kurallarına uymayan kelimeleri almamak.

9-Kelimeler belirttikleri manaların, tarifleri değil, işaretleridir. Mesela, ‘ağaç’ sözcüğü, ağacın kendisi değil, onun işaretidir. Bu bakımdan, kelimelerin esas manaları, onların türediği kökleri bilmekle anlaşılmaz, kullanılışını bilmekle anlaşılır.

10-Bu saslar dahilinde dilimizin büyük bir sözlüğü ve eksiksiz bir dilbilgisi hazırlanmalıdır.

 

 Gökalp, sistematik Batı düşüncesinin Türkiye’deki ilk örneklerinden birisini vermiştir. Bu örneği verirken de özellikle, Durkheim sosyolojisinden yararlanmıştır. Kendi fikir sistemini kurarken onun metodolojisini takip etmiştir. Bilhassa teoriye değil, pratiğe önem vermesi bunun en tipik örneğidir. Öyle ki, bunu fikir sistematiği dediği görüşlerin yayılnası konusunda da göstermiştir. Kendisi iyi bir şair olarak nitelendirilemeyeceği halde, görüşlerini yayabilmek için öğretici mahiyette şiirler yazmıştır.

 

 Gökalp’in en önemli görüşlerinden biri:

“Türk milletinden, İslam ümmetinden ve Batı medeniyetinden olmak” üzere türk milli hayatının ve varlığının iki büyük gerçeği ile bir büyük mecburiyetine dayanan milli felsefesi, bir çeşit milli sosyoloji niteliğinde görülebilir.

 Siyasetin içinde oluş onu, doğrudan doğruya uygulama yapmaya, pratik programlar hazırlamaya daha çok önem vermiştir. Aynı zamanda herkesin hakkının savunulduğu sosyal adaleti sağlamak gerekirken yine Durkheim’dan esinlenerek, vazifenin haktan önce geldiğini savunmuştur.

 

 AUGUSTE COMTE :

 

Comte, sosyal olayları, bilimsel yöntemle inceleyerek pozitif bir bilim kurmak amacıyla bilimsel diüşünceyi, bilim öncesi düşüncelerden kesin olarak ayırmıştır. Ona göre, insan düşüncesi ve bilimler 3 ana evreden geçerek evrimleşmektedir:

 1-Teolojik çağ; mutlak olanın araştırıldığı bu dönemde tüm olayların nedenleri çok sayıda ve kaprisli doğaüstü güçlerle açıklanır.

 2-Metafizik çağ; doğaüstü güçlerin yerini, olguların ilk nedeni olan soyut varlıklar alır.

 3-Pozitivist çağ da ise akıl yürütme, deney-gözlem, sınıflama yoluyla olaylar arasında değişmez ilişkiler ve yasalar araştırılır.

 Dünyaya salt akılcı bir gözle bakmayı amaçlayan pozitivizm, düzenlilikleri gözlemleyerek yasalara ulaşmayı amaçlar.

 Toplumbilimin, pozitif bir bilim olabilmesi için, toplumsal olayların bütün bilimler için ortak olan bir yöntemle incelenmesi gerekir.

 Pozitif evreye ulaşan toplumbilimin amacı; toplumun yeniden düzenlenmesine yardımcı olmaktır.

 Comte’a göre çağdaş toplumlar bir kargaşa içindedir. Bireylerin bencil çıkarlar peşinde koşması, güçlünün zayıfı ezmesi biçiminde beliren bütün bu toplumsal bunalımın arkasında zihinsel kargaşalık yatar.

 Pozitivist bir anlayışla, sağlam toplumsal kuralların temelleri atılmadıkça toplum bu kargaşalıktan kurtulamayacaktır.

 Kısaca Comte toplumbilime, toplumu yeniden düzenlemeye yarayacak temel düşünceleri yaratma görevi yüklemiştir.

 Comte’un pozitif felsefe kitaplarının başında güttüğü ilk ve özel amaç toplumsal olayları fizikte olduğu gibi bilimsel yöntemlerle inceleyen ‘toplumsal fizik’ ve ‘toplumbilim’ adlı yeni bir bilim kurmaktır.

 İkinci amaç, bilimleri derecelendirerek, sistemleştirmektir. Böylece bilimler sisteminde, toplumbilimin yerini ve öteki bilimlerle ilişkisini belirleme olanağı olacaktır.

 

Toplumbilimle sona eren bu bilimler sıralamasında Comte’un başvurduğu ölçütler şunlardır:

 1-Bilimlerin, bağımsız olarak gerçekleşme önceliklerine göredir.

 2-Basitten karmaşığa, genelden özele doğrudur.

 3-Önce gelenlerin sonra gelenleri hazırladığı mantıksal bir düzen vardır.

 4-Bir de aşamalı bir gelişme doğrultusu izlemiştir.

 

 Comte’a göre bilimlerin hiyerarşisi:

 

 Matemetik, fizik, astronomi, kimya, biyoloji ve en son olarak da sosyoloji gelmektedir. Sosyolojinin diğer bilimlerle kullandığı ortak bir yöntemi olduğu gibi kendine has bir yöntemi de vardır; ‘tarihsel yöntem’.

 Comte toplumu, ‘düzen’ ve ‘ilerleme’ gibi iki görünümlü bir olgu olarak anlar. Ona göre sosyoloji; toplumsal statik ve toplumsal dinamik olarak ikiye ayrılır.

 

 Toplumsal statik; toplumsal olayların örgütsel bütünlüğünü, toplumsal dinamik ise ilerleme ve gelişmeye ilişkin yasaları araştırır. Toplumun bu iki yönü birbirinden ayrılmayacağına göre toplumbilim, toplumsal dinamik ve tarihselboyuttan soyutlanamaz. Başka bir değişle toplumbilim, toplumsal örgütlenme ve gelişmenin incelenmesidir.

 Comte’a göre tarihsel yöntem; tarihsel verilere dayanarak insanlığın gelişme yasalarını araştırmaktır.

 

 Comte, tarihsel gelişmeyi 3 evre yasasına göre açıklamaya çakışır:

 1-Teolojik düşünce; askeri ve monarşik bir örgütlenmeye yol açmıştır. Bu toplumda insanlar, bir krallar kralı ve güçlü bir savaşçı olan tanrının en üstte yer aldığı bir hiyerarşik yapı ve askeri bir durum içinde örgütlenmiştir.

 2-Metafizik düşünce; soyut haklar öğretisinin egemen olduğu bir siyasal yapı oluşturmaktadır. Kutsal hakların, doğal haklara üstün olduğu bu aşamada, toplumsal örgütlenme katı ve biçimsel bir özellik kazanmıştır.

 3-Pozitivist düşünce ise endüstri çağı gibi pratik sonuçlar yaratmış doğanın araştırılması ve doğa güçlerinin kullanılmasını sağlamıştır. Pozitivizm bu aşamanın temel özelliğidir. Görüldüğü gibi pozitivizmin başlıca amacı, toplumsal olayların, pozitif bilim yöntemiyle araştırılmasını amaçlayan bir toplumbilim kurmaya çalışmasıdır.

 Comte’un dinamik özelliği, toplumun ayrılmaz bir parçası tarihsel gelişmeyi de düşünsel gelişmenin bir ürünü saymıştır.

 Toplum, dinamik biçimlenme içinde örgütlenmiş bir kurumlar birliği olarak kurulur. Comte’da, tek tek kurumları aşan bir toplumsal anlayışın, ilk belirtilerini bulmak mümkündür. Egemen düşünceye göre belirlenen bir toplumsal yapıyı, toplumu oluşturan temel olguların belirleyeceğini saptamıştır.

 

 EMİLE DURKHEİM :

 

 Sosyolojinin kurucularından sayılır. Comte’un doğrultusunda toplumu inceleyen bir pozitivisttir.

 Toplumsal olayların incelenmesinde, fizik bilimlerin yöntemini uygulamak amacındadır.

 Yöntembilime toplumsal olguyu ele alarak girer. Ona göre, bir toplumsal olgu, nesnel ve zorlayıcı bir niteliğe sahip olan düşünce, duygu ve eylemlerdir.

 Toplumsal olgu kaynağını bireysel bilinçten ayrı olan ortak bilinçten alır. Toplumsal olgu ortak bilinçle ortaya çıkarsa da simgelerle dışlaşır. Olayların bu dışlaşmış yanı; yasalar, atasözleri, kitaplar gibi simgesel görünüşlü sistemlerdir.

 Toplumsal olguların gözleme elverişli yönü bu dışlaşmış, kalıplaşmış yanı, din, ahlak, hukuk, ekonomi gibi çeşitli biçimlerde simgeleşen toplumsal olgu, bireylerin dışında olduğu gibi ortaklaşa yaratılıp geliştirildiği için ister istemez kendisini zorla kabul ettirme gücüne sahiptir.

 Olgulara ortak bilinç tarafından kazandırılan ve bireylere dıştan gelen zorlayıcılık nesnel bir özellik taşır.

 Kısaca, tolumsal olgunun incelenmesinde uyulması gereken kuralların ilki; toplumsal olguları bir nesne gibi ele almaktır. Yani olgular bunları tasarlayan bireysel bilinçten ayrı bir nesne gibi dıştan incelenmelidir. Bu ilkeyi gerçekleştirebilmek için şu 3 kuralı izlemek gerekir:

 

 1-Değer yargılarından arınmış olmak gerekir.

 2-Toplumbilimcinin ilk işi, incelediği nesneleri tanımlamak olmalıdır.

 3-Toplumbilimci, toplumsal olguları bireysel görünüşlerinden soyutlanmış yönleriyle incelemelidir. Olgular, bireysel yorumlarından sıyrıldıkları ölçüde nesnellik kazanırlar.

 Durkheim’a göre, olguları bireysel görünüşleriyle incelemeyi amaçlayan ‘monografi’ tekniğine başvurmak içinden çıkılmaz bir malzeme yığını içine gömülmektir.

 Durkheim, genel biçimlenme gösteren olguları, normal olarak niteleyerek patolojik olgulardan ayırmış ve bu olguların açıklanabilmesi için toplumsal tiplerin oluşturulmasını öngörmüştür. Toplumsal olayların açıklanmasıyla ilgili kuralların en önemlisi, bir toplumsal olayın nedeni başka bir bir toplşumsal olayda aranmalıdır.

 Bu kurala göre, bir toplumsal olgu ancak başka bir toplumsal olgunun sonucu olabilir. Başka değişle, sosyal olguların açıklanması, bunlar arasında bir neden- sonuç ilişkisinin kurulmasıyla olabilir.

 Durkheim toplumbilimde, öteki bilimlerde olduğu gibi nedensellik ilkesiyle “aynı neden her zaman aynı sonucu doğurur” kuralına ulaşmıştır.

 Ancak nedensellik ilişkisini arama yolunda, doğa bilimleri ile toplumsal olaylar arasında bir ayrım göstermiştir.

 Toplumbilimde, nedensellik ilişkisine doğrudan deneyleme yoluyla değil, dolaylı deneyleme veya karşılaştırma yöntemiyle ulaşılır.

 Durkheim, J.S.Mill’in ‘birlikte değişmeler’ kuramına özel bir önem vermiştir. Ancak ona göre, iki olgunun gösterdiği birlikte değişmelerin, nedensel bir ilişki olarak yorumlanabilmesi için salt bağıntının gözlemlenmesi yeterli değildir. Nedensel ilişkilerin kurulabilmesi için, birlikte değişmelerin istatiksel olduğu kadar, mantıksal olarak da bir bağıntının varlığını dile getirmesi gerekir.

 Durkheim, toplumbilim için öngördüğü yöntemin özelliklerini şöyle özetlemiştir:

 “Bu yöntembilimin herhangi bir felsefe ve toplumsal öğretiden bağımsız, nesnel ve salt toplumbilime özgüdür”.

 Durkheim, geliştirdiği toplumbilim yöntemini; ‘işbölümü’,’ intihar’ ve ‘din’ gibi olaylara uygulayarak bunların nedensel açıklamalarını yapmaya çalışmıştır.

 Örneğin, bir toplumsal olgu olan ‘işbölümünün’ tarihsel gelişme ve evrimini bir başka toplumsal olguya, nüfusun yoğunlaşarak uzmanlaşmasına bağlamıştır.

 Başlangıçta, cinsiyete dayalı olarak ortaya çıkan ilkel işbölümü, giderek çok çeşitlenmiş ve günümüzdeki mesleki uzmanlaşmaya dönüşmüştür. Böylelikle toplum, türdeş bireylere dayalı mekanik dayanışmadan, aralarında derin çeşitlemeler gösteren, bireylerin işlevsel olarak bütünleştiği organik bir dayanışmaya doğru evrimleşmiştir.

 Toplumsal işbölümü, Durkheim’a göre toplumun tüm kurumlarının biçimlenmesinde belirleyici bir işleve sahiptir. İşbölümünün gelişmediği veya henüz farklılaşmamış mekanik bir toplumda, soyaçekim ve gelenekler egemendir. Hukuk, ahlak ve toplumsal denetim güçlü ve yaygındır. Soyaçekime dayanan siyasal otorite, belli bir grubun tekelindedir. Ortaklaşa mülkiyetin geçerli olduğu bu toplumda, ortak bağlılığı simgeleyen din, henüz bireyselleşmemiş bir sistem olan totemizmdir.

 Buna karşılık ileri bir işbölümü gereği farklılaşmış ve bireyci bir yapıya sahip olan organik toplumda, bireysel çekişme temeli üzerinde uzmanlaşma egemendir. Bireysel özgürlük ve uzmanlaşmaya dayalı bir hukuk gelişmiştir. Siyasal yönetim, hükümetle yurttaşlar arasındaki ilişkileri düzenleyen bir kurallar sistemine bağlanmıştır. Bireysel mülkiyetin geliştiği bu toplumda, tek tanrılı dinler ve giderek uluslar arası değerler belirmiştir.

 Görüldüğü gibi Durkheim, işbölümünü bir yandan nüfus sıklığı olgusunun bağımlı bir değişkeni sayarken aynı zamanda başta dayanışma biçimi olmak üzere, toplumun tüm özelliklerini belirleyen bir bağımsız değişken olarak ele almıştır.

 Durkheim, ‘intihar’ konusunda da yöntemine uygun olarak patolojik saydığı bu olayın nedenini bir başka toplumsal olayda aramıştır. Ona göre bu olay, kalıtım, iklim koşulları, taklit gibi etkenlerin değil, grup bağlılığındaki zayıflamanın sonucudur.

 İntihar, özgeci hangi türden olursa olsun grup dayanışmasındaki çözülmeyle birlikte beliren ve grup bağlılığı azaldıkça artan bir olaydır. Bu nedenle intihar bireyin, aile, din veya topluma olan bağlılığıyla ters orantılıdır.

 Görüldüğü gibi bu konuda da toplumsal olgular arasında nedensellik ilişkisi arayan Durkheim intiharı, toplumsal dayanışma olgusunun bir işlevi saymıştır.

 Durkheim’ın ‘din’ olgusunu ele alış biçimi de aynıdır. Dini, bir yandan toplumun ürünü sayarken aynı zamanda çeşitli kurumlar bir yana, insan düşüncesini yöneten mantıksal kurallar ve temel kavramların bile kaynağını bu olguda aramıştır.

 Durkheim, kutsal nesnelere ilişkin bir inanç ve pratikler sistemi olarak tanımladığı dinin bütün kaynaklarını toplumda bulur. Ona göre din, gerçekte ortak bilincin simgesel bir yansımasıdır. İnsanlar arasında toplumsal dayanışmayı geliştirmeye yarayan din, toplumunun ortak ideallerini dile getirmeyi amaçlar. En ilkel toplum olan klan içinde belirmiş olan totemizm, insan düşüncesinin zaman ve mekanı gibi temel kavramlarıyla mantıksal ilkelerinin kökenidir. Kısacası düşüncenin temel taşları din aracılığıyla toplumdan kaynaklanmıştır.

 Din yaklaşımı, toplumsal yapıyı bir yanda tek tek ögeleri aşan, onları biçimlendiren bir birlik olarak anlarken bir yandan da kendisini oluşturan ögeler arasındaki karşılıklı etkileşimin ürünü sayan bu tutum, gerçekte iki karşıt yaklaşımın bir bileşimidir.

SOSYOLOJİ TARİHİ-3

Pazartesi, Ekim 12th, 2009

 

 Sosyoloji dışında farklı farklı görüşler, karmaşık bir obje olan ‘insan’ı açıklamaya çalışıyor ama bu açıklama, hep teori düzeyinde kaldığından bu açıklamayı, sosyoloji tarihi üstünü alıyor.

 Neden her teori, farklı farklı ortaya çıkıyor?  Çünkü; süje – obje arasındaki bağ, hep farklı kurulduğu için.

 Süje ile obje arasındaki bağ; din, bilim, felsefe, ideoloji şeklinde kurulabilir. Ancak gerçeğe en yakın bilgiyi ortaya koyan bilimdir. Oysa diğerlerinin bilgisi inançla karışık olduğundan sonuçlarına inanılır. Bilimsel bilginin ise, sınanılabilir olma özelliği vardır, doğrluğu ya da yanlışlığı ölçülebilir.

 Bilim, metafizikle ilgilenmiyor, niçin diye sormuyor, nasılı soruyor. Felsefe ise bilinemeyen alanın bilgisini edinmeye çalışıyor. Neden ve niçinini soruyor. İlk nedenler ve son prensiplere ulaşmaya çalışıyor.

 Doğa bilimlerinin en büyük yanılgısı, insanı doğadan ayrı olarak düşünüyorlar ve insana doğaya egemen olması gözüyle bakıyorlar. Oysa insan, bütün içinde bir parça olarak hem doğa tarafından sınırlı hem de bu sınırı kurabilen, etkileyen bir varlık.

 Neden sosyal bilimlerde, doğa bilimlerinde olduğu gibi daha kesin ve evrensel bilgilere ulaşamıyoruz?

 Çünkü, sosyal bilimlerde süjenin incelediği obje yine süje. Böyle olunca, objeyi inceleyen süjenin yanılgıları, olanaksızlıkları gibi durumlar sözkonusu olduğu gibi, obje edindiği süje de bizi yanıltabilir. Oysa doğa bilimlerinde, objenin araştırıcıyı yanıltması sözkonusu değildir.

 Bilimsal bilginin bir diğer özelliği de kesinliğin geçici olmasıdır. Yani bugün doğru olan yarın yanlış olabilir. Örneğin Newton fiziği, yanlışlanmış yerini Einstein fiziği almıştır.

 Bilinen alanlar içinde bilinmeyenler de sözkonusudur. Bu durumda bilim adamları teoriler geliştirmektedir. Teori, bir sistemin ışığında oluşan bakış açısı, olgular arasındaki etkileşimi açıklayabilmek için sınanmak üzere ileri sürülen ve içinde varsayımlar çıkarılabilen, birbiriyle çelişmeyen kavramlar, ifadeler ve fikirler sistemidir.

 

 Her teoride:

 a) Doğruluğu ispatlanmış varsayımlar, hükümler,

 b) Sınanmak üzere ileri sürülen varsayımlar,

 c) Bunların arkasında, temelinde henüz ispatlanması mümkün olmayan ancak teorisyen tarafından doğru olarak kabul edilen sayıtlılar (postülatlar) vardır. Yani henüz varsayım haline getirilememiş kabullerdir.

 

 Sosyolojinin konusu; toplumun kaynağı olarak insan, evrenin bilinmeyen yönleriyle en karmaşık varlıklarından biridir. Bu sosyolojide sayıtlılar, teorilerin kurulmasında ve şekillenmesinde önemli rol oynar. Birbirlerine benzer teorilerin varlığı da bu sebepten kaynaklanır.

 Bilimde açıklamaya giden yol teorilerden geçer. Güçlü teorilerin de açıklama sürecinde daha verimli oldukları bir gerçektir.

 Amaç; genel kanunlara ulaşmak. Biz bu genel kanunları bilebilirsek, geleceği de bilebiliriz veya ne olacağını kuvvetli bir biçimde önceden kestirebiliriz.

 Bir teori bir olgunun bir tarafını görürken, diğeri başka bir tarafını görmektedir. Oysa gerçek, bir bütün içinde ve etkileşimde olan aynı gerçektir. Sesi daha yüksek çıkan teori, kendisininkinin doğru olduğunu söylüyor. Bu nedenle, teorilerin tercihi sözkonusu olmaktadır.

 Sosyal bilimci, teorilerin oluşumu ve açıklama güçleri hakkında bilgi sahibi olmak zorundadır. Bu bilgi birikimi boyunca sosyal bilimci olguların gerçeğe yakın bilgisini verebilecek en güçlü teoriyi seçme imkânına kavuşacaktır.

 Şüphesiz, teori seçiminden önce de sosyal bir varlık olarak insanın, kendisine göre değer yargıları, beklentileri ve istekleri vardır. Ancak, bilim anlayışında önemli olan bilgi bağını realiteye uygun bir şekilde kurabilmektir. Sadece bilgi bağının sınanması değil, bilgi bağını kuruluş safhasında, süjenin kendi bilgilerini, değer yargıları, beklentilerinden oluşan bilgi birikimini de sınaması gerekir.

 Bilimde önemli olan olgunun nitelikleri ve diğer olgularla etkileşimidir. Yoksa gerçeğin yakın bilgisini elde etmek için ileri sürülen varsayımlarla haklı çıkarmak tutkusu bilimin, bilim anlayışının dışındadır.

 Metodoloji; gerçeğe yakın bilgi bağına erişmek için ortaya çıkan, süjeden ve objeden gelen bütün engellerin nasıl aşılacağının yollarını gösterir. Bu yüzden bilim, metodoloji demektir. Bilimsel bilginin büyümesi aynı zamanda metodolojinin güçlenmesiyle olmuştur. Aslında her bilgi bağının kendine göre bir metodolojisi vardır.  

 

 Düşünce tarihinin aşamaları: (Sosyoloji öncesi geleneksel sosyoloji paradigmalarının evrimi)

 

 a) İlkçağ, metafizik paradigma; mistik bakış açısı:

 *Mitolojik bakış:

  Dünya ve insanın yaradılışı hakkındaki açıklama, efsanelerden ibaret. Hint, Yunan, Türk, Germen efsaneleri vs.

 *Astrolojik bakış:

   Açıklama, gök cisimlerini hareketlerine göre yapılıyor. Her medeniyette bu tür açıklamalar vardır.

 

 b) Ortaçağ, teolojik paradigma:

   Realite; irrasyonel, kutsal, mistik ve dıştadır. Amaç, insanın özünü kontrol etmek.

 

 c)Felsefi paradigma: (16.yüzyılın sonu, 19.yüzyılın başı):

    Realite; rasyoneldir, dünyevidir ve içtedir.

    Amaç; fertlerin hayatı anlaması ve kontol etmesidir. Toplum ve fert için inançlar da dünyevidir.

 d) 19. yüzyıl sosyolojinin bilim olarak ortaya çıktığı çağ:

     *Pozitif paradigma; 19. yüzyıl bilimsel yöntemin gelişimi.

     *Organik paradigma; aydınlanma pozitivizminin ortaya çıktığı dönem.

 

 Bütün bu çağların özellikleri:

 

 1- Dünyevileştirmenin (inançların dünya uygun olma hali) artması ve bilimsel metodun gelişimi.

 2- Sosyal, felsefi ve makro seviyedeki görüşlerden, ferdi, bilimsel ve mikro seviyedeki görüşlere gidiş.

 3-Akılcılığa dayalı ve sosyal çevrenin değiştiğini ileri süren sosyolojik teoriler.

    Her safha birbirinden ayrı değil, her safha diğer bir safhayı hazırlamıştır.

   

    Felsefi paradigma:

        

    Kant (1704-1801), bu döneme subjektif bir anlam vererek ‘aydınlanma çağı’ terimiyle açıklamıştır. Esasen aydınlanma çağı, 17. yüzyılın ilk yıllarından itibaren başlıyor.

 Aydınlanma çağı; insan hayatının mutlak yöneticisi olarak, kendisini koyan ve herhangi bir insanın anlayış ve bilinç yönünden bilgiyle donatılması ve hararetli gayretlerle ayırt edilen kültürel bir dönemdir.

 Bu gayretler, Batı Avrupa çerçevesinde belirli bir milletle maledilmemektedir. Fakat genellikle Avrupa aydınlanma çağı 17. yüzyılın başlarından 19. yüzyılın sonlarına doğru uzanır. Ve özellikle İngiliz, Danimarka, Fransız ve Alman filozofları tarafından beslenmiştir.

 Çeşitli uluslara mensup filozoflar, bu çağa adını veren belirli ortak temelleri farklı bakış açılarından ele aldılar.

 Bu düşünürler, felsefelerini ve bilgilerini sosyal ve politik meselelere de uygulamışlardır.

 

 Aydınlanmacıların temel düşünceleri:

 

 1-İnsan – toplum – doğa ilişkisi hakkındaki düşünceler, bir önceki paradigmanın aksine, felsefi çerçeve içinde ele alınmaya başlandı.

 2- Bilginin merkezi olarak tanrı ve hakikat yerine insanı ve akılcılığını rasyonalist tarzda ele aldılar.

 3- İnançları kontrol merkezi bireye yöneldi.

 4- Dinden, rasyonalizme geçildi. Dolayısıyla, dini inancın insan tabiatı içindeki yansımasına yönelindi.

 5-Tabiat ve tabii düzen konusundaki ilgi, rasyonalizmin ve materyalizmin artmasına neden oldu. Ve bilimin başlangıcını sağladı.

 6- Aydınlanmacılar, bireyi kontrol etmeye yönelmiş mukaddes bir inançtan çok insanlar ve tabiatı anlama inancını benimsemişlerdir.

 Yani genel sosyal evrime ulaşmak için, kutsal inanç sisteminden, dünyevi inanç sistemine geçilmiştir.

 Fiziki ve sosyal realitenin, rasyonel olmayan kutsal kavramlaştırılmasına karşı çıkılmıştır. Bunun yerine, sosyal ve fiziki realitedeki olgular hakkında dünyevi ve rasyonel kavramlaştırmalara önem verilmiştir.

 Bu gayretler, bilimin gelişimesi ve bilimsel metodun gelişmesinin en önemli kaynaklarından biri olmuştur.

 Aydınlanmacılar yine de insanın realite içindeki yerinden, teolojik açıklamalardan, tam anlamıyla kopamamışlardır. Özellikle pozitivist dönemde, insan hep doğanın dışında düşünülmüştür.

 İnsanın doğanın bir parçası olduğu fikri tamamen 20. yüzyılda gelişmeye başlamıştır.

 İngiltere’de aydınlanma çağı, ampiristler; Bacon, Hume, Locke gibi düşünürlerle gelişmeye başlamştır.

 Fransızlar ise siyasal düzene önem vermişlerdir. Bunların başında da Rousseau, Montesqieu gibi düşünürler gelir. Hepsinin de amacı, bilginin kanunlarını ortaya koymak.

 Aydınlanma çağı, ilk sosyoloji teorilerinin bağımsız olarak ortaya konulduğu dönemdir. Ancak sosyoloji bilim olarak, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır.

 

 Pozitivist paradigmanın özellikleri:

 

 Bu paradigma, 19. yüzyılı kapsar. Realitenin, felsefi paradigma içinde insanın anlayabileceği ve kontrol edeceği rasyonel bir sistem olarak görülmesi, pozitivizmin en önemli temelini oluşturmaktadır.

 Realitenin anlaşılması ve kontrol edilmesinin mümkün olduğu inancı, 19.yüzyılda bilimsel bir metot şeklinde kurumlaştırıldı.

 F. Bacon, deneyci metodun kurucularından birisi olarak, aydınlanma felsefesinin bu inancının, pozitivist paradigmanın temeli haline gelmesine sebep oldu.

 Bu paradigma; bilimsel metodu, düzenin altında yatan değişmezleri keşfeden ve böylece kaçınılmaz olan sosyal ilerlemeyi yani sosyal evrimi kuvvetlendirme ve hızlandırma imkanlarını sağlayan bir araç olarak görmüştür.

 

 19. yüzyılın pozitivist bilim anlayışının temel özellikleri:

 

 1-Bilimin konusu, somut elle tutulur, gözle görülür olgulardır.

 2-Bilimsel metot; deney – gözlem, karşılaştırma ve tarihsel tümdengelim metodur.

 3-Olgular arasında kesintisiz, mutlak bir determinizmin olduğu inancı vardır.

 4-Tek nedenlilik inancı vardır. Yani ilk neden bunduğunda, neden- sonuç zinciri takip edilerek evrenin evrenin bütün sırları çözülecektir.

 5-Amaç, genel bilimsel kanunlara ulaşmaktır.

 6-Bu kanunlar keşfedildiğinde sosyal ve fiziki realite kontrol altına alınacaktır.

 

 Sadece somut olguların olmadığı, soyut olguların da olduğu ortaya çıkınca pozitivist anlayış sarsılmıştır.

 19. yüzyıl pozitivist bilim anlayışının neden sonuç ilişkisi 20. yüzyıl bilim anlayışında etki-tepki ilişkisi şeklinde yorumlanmıştır.

 20. yüzyılda mutlak determinizm anlayışı da yıkılmıştır. Bu yüzyıl da ise daha yumuşak determine ilişkiler sözkonusudur.

 Tek sebeplilik ilkesine karşı da modern mantığın getirdiği birden fazla sebebin olma ihtimali anlayışı hakim olmuştur.

 Yine 20. yüzyıl bilim anlayışı ‘kesin bilgi’ anlayışı yerine geçici bir kesinliği kabul etmiştir. Bir takım şeylerin değişebileceği değişmez olarak kesinlik kazanıyor. Yani “her şey bir şeye göre değişir”.

 Görülüyor ki; önceki felsefi paradigma 19. yüzyılda bilimsel metot şeklinde ifadesini bulmuş ve bu yeni bilim anlayışı pozitivist paradigmayı oluşturmuştur.

 Pozitivist paradigma 19. yüzyıl Batı Avrupasının ekonomik, sosyal ve siyasi şartları içinde meydana gelmiştir.

 

 Pozitivist paradigmanın oluşumu:

1-Avrupa’da Fransız ihtilali sonrasında siyasi karışılıklar ve sosyal yapının sarsılması süreci içinde siyasi ve sosyal düzeni yeniden kurmak ihtiyacı doğmuştur.

2-Bu kökten değişme süreci şüphesiz iktisadi faaliyetleri de kapsamaktadır. Sanayideki gelişmeler hızlanmış, siyasi ihtiyaçlar kadar ekonomik ihtiyaçlarda önem kazanmaya başlamıştır. Zaten bu olguları birbirinden ayırarak bir öncelik ve sonralık sırasına göre dizmek mümkün değildir. Bir içiçelik, birlikte oluş sözkonusudur. Çeşitli değişmelerle birlikte bu çağda sanayi devrimi başlamıştır.

3-Sanayideki gelişmeler, sosyal yıkılışların ve siyasi karışıklıkların yarattığı problemler felsefenin temel konularını oluşturdu.

 18. yüzyıl aydınlanma felsefesi ışığında yeni anlayışlar, 19. yüzyıl pozitivizmini doğurmuştur.

4-Düşünürler bu karışılıklardan kurtularak yeni bir toplum düzenine kavuşabilmenin yollarını aradılar.

 

 Pozitivizmin temelindeki sayıtlılar:

 

1-Naturalizm; “tabiat neden-sonuç ilişkisindedir”, sayıtlısı.

2-Rasyonalizm; “insanlar rasyoneldir”, sayıtlısı. İnsan bu mutlak determinizmi, bilimsel metotla kavrayabilir.

3-Sosyal evrim; toplumu yönlendiren bir evrimin mevcut olduğu hakkındaki sayıltı. Yani fiziki ve sosyal realite daima iyiye, mükemmele doğru bir değişme gösterir.

 Sonuç olarak; neden-sonuç ilişkisi genel bir kanun halinde ortaya konabilir. Somut nesneler gözlenip, deneye tabi tutularak tarihi süreç içinde mukayese edilir. Bu determine ilişkileri başlatıcı tek neden bize evrim sürecinin sırrını verecektir.

 

 Sosyolojinin başlangıcı:

 

 19. yüzyılda yaşanan sosyal ve iktisadi karışıklıkların yarattığı bunalımlar felsefede yoğun bir problemler alanı oluşturdu. Bu alanın çözümlenmesi felsefeden ayrı yeni bir çalışma alanını gerektiriyordu. Zaten pozitivist anlayış fewlsefeyi spekülatif bir metoda sahip metafizik konular olarak göemeye başlamıştır. İşte sosyoloji böyle bir düşünce ortamında ortaya çıkmıştır.

 Ancak şu önemli hususun gözden kaçırılmaması gerekir:

 19. yüzyılda sosyoloji kurulurken bir ölçüde Durkheim, M.Weber ve Pareto’nun dışında kalanların şu aortak özelliği var; felsefeye olan büyük tepkilerine rağmen amaçlanan pozitivist anlayışı (yani metafizikten kesinlikle ayrılmış olmak) teorilerinde tam anlamıyla gerçekleştiremediler.

 Sosyoloji ancak 20. yüzyıl bilim paradigması içinde konu ve metodunu aydınlatabildi.

 19. yüzyılda sosyoloji kurulurken felsefeye olan tepkiye rağmen teoriler felsefenin egemenliği altında kaldı.

 Doğa bilimlerine benzeme gayreti bırakıldıktan sonra sosyal bilimlerin ve sosyolojinin bir bilim olarak gelişmesi hızlandı.

 

  AUGUSTE COMTE (1798 – 1857):

 Comte, katolik ve monarşi yanlısı bir ailenin çocuğu olarak Fransa’da doğdu. Fizyoloji ve tıp eğitimi gördü. Daha sonra pozitivist felsefe ile ilgilendi. Aydınlanma felsefesi geleneği içinde eğitimini sürdürdü. İhtilal sonrası Fransa’da meydana gelen siyasi karışıklıklar ortamı kadar yeni başlayan sanayi devrimi ve din-bilim arasında giderek artan çatışmalar döneminde yaşadı.

 Önemli eserleri:

 -Pozitif Felsefe

 -Pozitivizmin Genel Bakış Açısı (1848 işçi devrimlerinin olduğu yılda yazmıştır)

 Comte, sosyolojinin isim babası olarak bilinir. Bunun yanında pozitivist bilim anlayışının en büyük temsilcisi ve kurucularındandır.

 

 Comte’un sosyolojiden bekledikleri:

 

 Comte, yaşadığı dönemin şartları içinde sosyal düzeni kuracak bir bilimin gerektiğine inanıyordu. Ona göre, bu görevi ‘sosyoloji’ adını verdiği bilim üstlenebilirdi.

 Sosyoloji, ahlaki çözülmeyi önlemek için modern toplumun ihtilalci yapısını inceleyecekti.

 Comte, kendi pozitivist, hümanist felsefesi içinde toplumun yeniden şekillendirilmesiyle ilgilenmiştir. Ona göre, toplumun temeli fikirlere dayandığı için sosyoloji de ahlaki düzeni kuvvetlendirerek bu fikirleri kurmaya yönelmeliydi. Sosyal kanunları bulan ‘sosyal fizik’ bu amacı gerçekleştirecekti.

 Comte, aydınlanma felsefesinin ilkelerini, pozitivist metot haline getirerek, yaşadığı dönemin ihtilalci problemlerine uygulamaya çalışmıştır.

 

 Comte sosyolojisinin dayandığı temel kabuller:

 

1-Comte göre, evren anlayışının ve belirgin sosyal değerlerin gelişmesi ve evrimi görünmez doğa kanunları tarafından düzenlenmiştir.

2-İnsanlığın bu evrimleşme süreci üç temel aşamadan geçer:

   Teolojik, metafizik ve pozitivist safha.

  a) Teolojik safha; son sebebleri açıklamak için tabiatüstü açıklamalar temel oluşturur.

  b) Metafizik safha; şahsileştirilmiş soyutlamalarla ilk ve son nedenleri açıklama safhasıdır.

  c) Pozitivist safha da ise olguların kanunlarını bulmak için bilimsel metot uygulanabilir. Böylece bir tek metotla zihni birlik ve ahlaki düzen gelişecektir. Bunun sonucunda mevcut kaostan, düzen ve ilerlemeye geçilecektir.

 Sosyoloji, doğal ahkaki düzenin evrimini sağlayacak olan pozitivist metot temelinde birleştirici bir bilimdir.

3- Comte’a göre bütün bilgiler içinde geliştiği sosyal düzeni yansıtır (üç aşama). Bu yüzden ‘bilgi, sosyaldir’.

4- Comte’un sosyal sistemi; ‘sosyal statik’ ve ‘sosyal dinamik’ diye iki kısma böler.

    Sosyal statik; insan tabiatı ve insani sosyal varlığın kanunlarını bulmaya çalışır.

    Sosyal dinamik; sosyal değişmenin kanunları ile ilgilidir.

5- Ona göre, insan içgüdülerinin üç genel tipi vardır:

   a)Korunma içgüdüleri; seksüel veya maddi içgüdüler.

   b)Gelişme içgüdüleri; askeri ve endüstriyel vs.

   c)Sosyal içgüdüler; dostluk, bağlılık, hürmet, evrensel sevgi vs.

 

   Comte’a göre sosyal ilerleme, sosyal içgüdülerin diğerlerine üstün gelmesi nedeniyle meydana gelir. Teolojik ve askeri unsurlar arasındaki etkileşim düşüncenin pozitif tarza doğru yer değiştirmesi sonucunu doğurmuştur.

  Ona göre, hümanistik değerler ve ortalama hayat standardı, nüfus artış oranı, entelektüel evrim oranı gibi faktörler de sistemin düşük içgüdülerden yüksek içgüdülerin bulunduğu modern topluma doğru gitmesini sağlamak evrimi destekler.

 

 Özetleyecek olursak:

 

1-Comte, evreni doğa kanunlarınca düzenlenmiş olarak görür.

2-Bu kanunlar, sosyal statik ve sosyal dinamiğin gerektirdiği üç safha içinde egemen sosyal değerler veya düşünce ve insani içgüdüler arasındaki ilişkilerde vardır.

3- Sosyal sistem, bir bütün olarak daha bilimsel ve ahlaki bakımdan bütünlenmiş olan pozitif safhaya doğru entelektüel gelişmenin üç safhasından geçer.

4-Pozitif bir bilim olarak sosyolojinin görevi; sosyal problemlerin, bilimsel çözümünü sağlamak için bu sistemi incelemek ve anlamaktır.

 

 Comte’un metodolojisi:

 

 Ona göre pozitif metot, insanlığın gelişmesini sağlayacaktır. Sosyal statik ve dinamiklerin ayrıntılarını anlamak için, deney gözlem ve karşılaştırma yapmak gerekir. Bu metotlarla, dolaylı ve dolaysız olarak deneyler yaparak genel sosyal evrimin detaylı bilgisi kadar, sosyal kanunun soyutlamaları sağlanacaktır. Ve bütün bilimler için, tek metot budur.

 

 Comte’un tipolojisi:

 

a)Sosyal statikler:

 

  *Sosyal tabiat; din, sanat, aile, mülkiyet, sosyal organizasyon vs.

  *İnsani tabiat; duygular, faaliyet, zekâ :

    Duygular; egoistik (bencil) ve alturistik (bencil olmayan).

    Zeka; anlama ve ifade etme.

 

b)Sosyal dinamikler: (sosyal değişme kanunları)

 

   1-Sosyal ve tarihi çerçeve.

   2-Entelektüel ve maddi ilerleme.

   3-Ölüm oranı, nüfus artışı.

   4-Entelektüel evrim.

   5-Düşük seviyeli içgüdülerden medeniyete doğru temayül.

SOSYOLOJİ TARİHİ-1

Pazar, Ekim 4th, 2009

 

 Sosyal düşüncenin tarihi, çok eskilere dayanmaktadır. İnsanı anlamak için sosyal hayata değinmek gerekir. İnsan, düşünme ve sosyal hayat kavramları arasında sıkı bir bağ kurmuştur. Sosyal sorunlarla ilgili olarak insanlar, binlerce yıldan beri bir takım görüşler ileri sürmüşlerdir.

 Sosyal sorunlar bizim dışımızdadır. Biz istesek de istemesek de sosyal sorunların etkisi altında kalırız. Nerede insan varsa, orada sosyal hayat vardır. Sosyal hayat hakkında ileri sürülen fikirlere; ‘sosyal düşünce’ denir.

 Sosyal hayattaki sorunlar, hiç de kolay değildir. Birey olarak toplumda, kendi hayatımızı yaşarız. Her birey, aile içinde doğar ve sosyal hayata adımını orada atar. Her insanın sosyal hayat hakkındaki fikirleri, farkında olmadan bize de yerleşir. Örneğin; adetler, gelenekler, görenekler vs. Herkesin bir ana dili vardır, bazıları bunu daha iyi, bazıları da daha kötü konuşur. Dil, bireyin yaşadığı ortamla ilgilidir.

 Sosyal hayatı anlamak, nesneleri keşfetmek başka şey, sosyal hayatı yaşamak başka şeydir.

 Sosyal düşüncenin tarihi, insanın düşünce tarihi kadar eskidir. Felsefenin başlangıcından itibaren insanlar çeşitli sorular sormuşlardır. Bu düşünce ve fikirler sosyolojiyi başlatmışlardır.

 Bugünkü bilim, tümevarım yöntemini kullanırken, filozoflar tümdengelim yöntemini kullanmışlardır.

 Filozoflar, varolan şu alemi anlamaya çalışmışlardır. Kainatı anlamakta; tanrı, evren, insan başlıca sorunları olmuştur. Sonuçta filozoflar, insanla ilgili problemleri çözmek için sosyal hayatı da ele almışlardır.

 Filozofun, düşünce sisteminin başına koyduğu hakikatlerle, sonuna koyduğu hakikatlerin tutarlı olması gerekir.

 

 İlk prensipleràdüşünceleràson hakikatler

 —————-                          ————-}Filozofik sistem

    Temel                                     Sonuç

 

 Felsefe de bir devamlılık vardır. Ancak, bütün filozofların söyledikleri birbirinden farklıdır. Çünkü bütün filozoflar, aynı temellerden başlar, farklı hakikatlere varırlar.

 Leibniz’e göre her şey bir monad’dır. Her monadın dış aleme açılmış bir penceresi vardır. Her monad, penceresinden dış alemi seyreder. Yani insan, kendi görüş açısından dış alemi görmektedir.

 Böylece filozoflar da kendi pencerelerinden gördüğü ve doğru olarak kabul ettiği prensipleri, sistemlerinin başına yerleştirmiş, sonuç olarak gördükleri hakikatleri de kabul etmek zorunda kalmışlardır.

 Her felsefi sistemin bir başı ve sonu vardır. Bütün filozofların, sosyal hayat ile ilgili söylemiş oldukları da yine felsefi sisteme göre değerlendirilmek durumundadır.

 

 PLATON (M.Ö.427-347):

 

 Platon, sosyal düşüncesini ‘cumhuriyet’ üzerine kurmaya çalışırken, bugünkünden çok farklı bir devlet idaresi ileri sürmüştür. Onun felsefi sistemi, insanı oluşturan kavramlar üzerine oturmuştur. Bu kavramların başında da ‘erdem’ kavramını görmekteyiz. Platon erdemi, iyinin ve adaletin oluşturduğu bir muhtevaya oturtmak istemiştir.

 Ona göre iki alem vardır:

 1-Gerçek alem; idealar alemi.

 2-İçinde yaşadığımız; gölgeler alemi.

 Esas olan idedir. Fedakarlığın, iyiliğin ve şefkatin idesidir. Her şeyin bir idesi vardır. Mesela tüm güzellikler, güzel eserler, ‘güzellik ideası’nın bir tezahürüdür / yansımasıdır.

 Platon’a göre genel fikirlerimiz ve kavramlar, idelerin fikir dünyamızdaki izdüşümleridir. Gerçek varolanlar; idelerdir. Örneğin biz, hareketi idea olarak göremeyiz. Gördüğümüz, hareket eden tek tek nesnelerdir. Bu hareket eden şeyler, hareket idesinin birer izdüşümleridir.

 Platon’un, bu söylediklerini şematize edersek:

 


 Yaşadığımız alem:   Zihinsel alem:           İdealar alemi:

 -Gölgeler alemi        ‘Güzellik’kavramı    ‘Güzellik ideası’

 -Güzel davranış

 -Güzel eşya

 -Güzel insan

 

 Bu hakiki varlıklar, zihin alemimize kavramlar olarak tezahür ediyor. Biz yaşadığımız tüm olaylara buna göre ad takıyoruz.

 İdeler alemindeki güzel, ezeli ve ebedidir. Değişmez ve mutlaktır. Herkes için güzeldir.

 Platon, felsefi sistemi içinde insanın manevi değerlerini de temellendirmek istemiştir.

 Ona göre ‘erdem’, üç büyük insani yetenek; zeka, duyarlılık, irade ve bunların meydana getirdiği ‘adalet’le açıklanabilir. Kısaca erdem; adalettir.

 Adalet ise; zeka, duyarlılık ve iradeden meydana gelir. Erdemli insan; zekasını, duyarlılığını ve iradesini kullanan insandır. Zeka sahibi insan doğru düşündüğü sürece, erdemli ve adaletli olacaktır.

 İradenin erdemli ve adaletli hali; cesarettir. Duyarlılık ise, ölçülü olmayla anlam kazanır. Platon bu düşüncelerini, devlete uygular. Ona göre adil devlet için, insanları terbiye etmek şarttır. Terbiye, devlet tarafından gerçekleştirilir.

 Devlet, adaleti gerçekleştirmenin aracıdır.

 Platon, devleti üç tabakada düşünür:

 1-Zeka işleri – icra organları (yasama, yürütme, yargı); yöneticiler.

 2-İrade organları (askerler, muharip zümre); koruyucular.

 3-Tüccarlar, zanaatkarlar, esnaf ve çiftçiler; üreticiler.

 

 ARİSTOTELES :

 

 Platon’a nazaran daha gerçekçi bir filozoftur. Mümkün olduğu kadar araştırmalarında, deney ve gözlem metodunu kullanmıştır. Ortaçağda otorite olarak kabul edilen Aristoteles, gerek Batı düşüncesine gerekse İslam düşüncesine etkilemiş bir filozoftur.

 Klasik mantığın kurucusu kabul edilen Aristoteles, ‘Organon’ adlı eserinde, varlığa yüklenen yüklemin konularını, kategoriler adı altında toplamıştır.

 Kavramlar, tanım, tanım çeşitleri, hüküm, önermeler, kıyas ve kıyas çeşitleri konusunda bu eserinde yenilikler getirmiştir.

 Konuşma diliyle çok yakından ilgili olan, klasik mantık çalışmaları onun felsefi sistemini çok etkilemiştir.

 Platon’da eşyalar ile ideler arasındaki ilişkiler açık ve seçik olarak görülemiyordu. Aristoteles’e göre ideler olsa olsa eşyanın formu/şekli olabilir. Ona göre gerçekten varolan ne idedir ne maddedir ne de harekettir; bunların hepsidir.

 Varlık = cevher + ide + madde + harekettir.

 Ona göre varlık, somut gerçekliktir ve bir eserin meydana gelmesi için 4 şartın olması gerekir:

 1-Maddi sebebin olması; örneğin bir heykel yapmak için önce onun maddesinin yani mermerinin olması gerekir.

 2-Formel sebebin olması; zihinde ne olması gerektiğine dair bir tasarımının olması gerekir.

 3-Failin olması; eseri yapacak bir failin ya da bir enerjinin olması gerekir.

 4-O işin amacının olması lazım; o iş hangi amaç için yapılacak, bunun bilinmesi gerekiyor.

 

 Sekiz ciltten oluşan ‘Politika’ adlı eseri, sosyal düşüncenin gelişmesinde büyük etkisi olmuştur. Bu eser 158 şehir devletinin tümevarım tekniği ile incelenmesinden meydana gelmiştir. Aynı zamanda bu şehir devletlerini karşılaştırmalı olarak da incelemiştir. Politika devlet adamları için uzun süre bir klavuz olarak kalmıştır.

 Önce kısımlara sonra bütüne bakan Aristoteles’e göre her sosyal birimin bir gayesi vardır. Bu gaye iyiye ve faydaya yöneliktir yani muhakkak işe yarayan bir faaliyettir.

 Örneğin, Aristoteles’in aile hakkındaki görüşleri şöyledir:

 “Aile, insanın günlük ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuştur. Ailenin parçaları; bireyleridir. Aile; aralarında kan bağı bulunan fertlerle, kölelerden oluşur. Ona göre aile içinde üç çeşit ilişki vardır:

 1-Efendi-köle, 2-Karı-koca, 3-Baba ile çocuklar arasındaki ilişkiler.

 Bu kısımların her biri bir gaye ile bir araya gelmiş yani bir iş yapmaya, bir hizmete yöneliktir.

 Sonuç olarak aile; mal, mülk edinmek, aile fertleri ile karşılıklı dayanışmayı sağlamak amacıyla kurulmuş küçük bir cemaattir.

 Devlet ise siyasi bir cemaattir. Ona göre devlet, günlük ihtiyaçların ötesinde müşterek bir gaye için birçok ailenin birleşmesinden köyler meydana gelir. Bu köylerde kendi kendine yetecek mükemmel ve büyük bir cemaat halinde birleşince devlet meydana gelir.

 Devlet, hayatın yalın ihtiyaçlarından doğar ve insanların daha güvenli, daha mesut bir hayat yaşamalarını gerçekleştirmek için devam eder.

 Aristoteles’in bir başka tezi de “bütün, parçaların toplamından fazla bir şeydir”.

 Bütün içinde bulunan kısımlar ve bu kısımları, bir gaye etrafında toplayan temel amaç hesaba katılırsa, bütünün içinde kısımlarının toplamından fazla bir şey daha olacaktır ki, oda bütünün kendine özgü gayesidir. Bu gaye sadece bütüne aittir.

 Ayrıca bütün kısımlardan önce gelir. Yani bütün olmasaydı, kısımların bir arada bulunması mümkün olmayacaktı. Bütün, kısımların taşıyıcısıdır.

 Bu görüş Almanya’da doğup gelişen İdealist felsefenin esasını teşkil eder. Bu görüşe ‘orforizm kategorisi’ adı verilir. Bedenin kısımlarını toplayıp bir araya getirmekle, bedeni bir vücut haline getirmek mümkün değildir.

 Aristoteles düşüncesinde esas gaye hep devlet olmuştur. Ona göre devleti ayakta tutan şey, karşılıklı yardımlaşma prensibidir. Bu ise insanın erdemine dayanmaktadır.

 Ona göre erdem; ruhun iyi halde bulunmasıdır. Devlet içinse, en iyi şey tam birliktir.

 Aristoteles, sosyal düşüncenin gelişiminde bütün fikirlerin hazırlayıcısı olmuştur. Örneğin cemaat görüşü, işe yönelik faaliyet anlayışı, 19.yy. Alman sosyologlarından F. Tönnies’i, 1887’de yazdığı “Cemaat ve Cemiyet” adlı eserine büyük etki yapmıştır.

 

 İlkçağda, sosyal düşüncenin gelişimi ile ilgili fikirlerin temelini, ‘devlet’ idesinin oluşturduğunu görüyoruz. Devlet hem düşüncenin temelini hem de hedefini kapsamaktadır.

 Sosyal düzenin şekillendirilişinde ise davranışların disiplini ile uğraşılırken, çalışmalar ve düşüncelerin merkezini ‘İnsan’ kavramı oluşturmaktadır. Akla gelen erdem de hak ve hakkaniyet, ahlak ve ahlakiyat gibi meziyetler gaye edinilmiştir.

 Ortaçağ sosyal düşüncesine, Platon ve Aristoteles düşüncelerinin yansımış olduğunu görüyoruz.

 Bu görüşlere hristiyanlığın prensipleri de eklenerek, sosyal düşünceler yeni bir şekle sokulmuştur.

 Ortaçağ, hristiyanlığın etkisinde geçmiş bir devirdir. Dinin büyük baskısı altında sosyal düzen tanzim edilmeye çalışılmıştır.

 Önceleri hristiyanlık yalnızca ahlaki özelliklere yani sevgi, kardeşlik, yardımseverlik gibi prensiplere dayanmaktaydı. Hukuki, siyasi ve idari mevzulara yer verilmemişti. Her ne kadar İncil insanların eşitliği üzerinde duruyorsa da köleliği yine bir müessese olarak kabul ediyordu. Efendilerin kölelerine daha şefkatli olmaları, kölelerin de efendilerine karşı daha sabırlı ve itaatkar olmaları öğütleniyordu.

 İlahi düşüncenin insan düşüncesi ile idrak edilmesi mümkün değildir. İlahi irade ispat edilemez. Sadece ona inanılır. İman ve inançla onun kabul edilmesi şarttır.  Devlet, adeta ilahi iradenin yeryüzündeki bir izdüşümüdür. Her fert hem tam bir dindar hem de iyi bir vatandaş olmak zorundaydı.

 Kilise, devletin üstünde, devletten de bağımsız bir otoriteydi.

 Kilise àdevlet àbirey (vatandaş)

 Burada adeta Platon’un ‘ideal devlet’i, kilisenin ilahi düzeni ile güçlendirilmiştir. Platon, gerçek deletin ideler alemine ait olan ‘ideal devlet’ olduğunu, içinde yaşadığımız devletin ise onun bir izdüşümü olduğunu söylemiştir.

 Ortaçağ Platon’un bu modelini benimsemişti. Bu modele hristiyanlık prensiplerini ve dinin otoritesini katarak yeni formüller ileri sürülmüştür. Bu formüllerin temel prensibi düşünceyi, devletin rolünü, kilisenin otoritesine bağımlı kalarak görevlerin yürütülmesidir. Bir yerde hakiki devlet, kilise oluyordu. Çünkü kilisenin temsil ettiği nizam; ilahi nizamdır.

 

 SAİNT AUGUSTİNUS (M.S. 354 – 430):

 

 Sosyal düşüncesinde, dini otoriteyi hakim kılmak isteyen bir Platoncu olarak kabul edilir. Ona göre iyi ve en iyi, tanrının emretmiş olduğudur. Bunların münakaşa edilmesi dahi büyük cezalar verilmesini gerektiren davranışlar olarak görür.

 Ona göre, her şeyi iyi olduğu için değil de tanrı emretmiş olduğu için yapmalıyız.

 Bu görüş büyük ölçüde devleti, kıymetinden mahrumetmiş durumdadır. Buna göre rahipler, tanrının gölgesidir. Onlara karşı gelmek, bir yerde tanrıya karşı gelmektir.

 Bu görüşlerin temel amacı devleti iyi bir dine bağlı, kişiler cemaati haline getirmektedir. Bu devlet, bir ‘tanrı devleti’dir.

 Bu yaklaşım giderek yumuşamaya, özellikle de 12. ve 13. yy’da değişmeye başlamıştır.

 

  SAİNT THOMAS (M.S. 1226 – 1274) :

 

 Aristoteles fiziğini ve metafiziğini Batı dünyasına ve hristiyanlığa tanıtmak ve yaymak amacını gütmüştür.

 Thomas’a göre maddeyi şekillendiren formel varlıktır. Aralarındaki fark, maddenin potansiyel halde, formun ise eylem halinde yani kinetik halde bulunmasıdır. Yani madde form ile ortaya çıkar.

 Thomas, üç tür düzen ve mahiyet kabul etmiştir:

 1- Akıl; idare eden güç olarak kendini gösterir.

 2- Tabii nizam; akıl sayesinde öğrenilebilir.

 3- Sosyal düzen; bu insan aklının bir icadıdır. Tabii kanunların özel bir uygulaması halindedir.

 Onun sosyal düzen olarak kastettiği, devlet düzenidir. Ona göre devlete itaat kesin şarttır. Ancak devlet nizamında, ilahi nizama aykırı bir iş olursa, o vakit bu kurallara uyma zorunluluğu ortadan kalkar. Devlet, insana ait ihtiyaçların tatmini için tabii ve zaruri olan bir varlıktır. İnsanın sosyal tabiatından çıkmış olup, insanların menfaatini temin etmek vazifesiyle yükümlüdür.

 İlahi nizam, insanların sakin ve sessizce bu iradeye bağlanmalarını emreder. Ancak Thomas’a göre bu derece katı ve sert emirler devlet nizamında aranmaz. İçinda yaşadığımız devlet nizamı tenkit edilebilir, eleştirilebilir. Gerçi bu sosyal nizamda tanrının eseridir ama bu devlet nizamı içinde, insanın iradesi vardır.

 Ona göre tanrı, devlet nizamına kimin hakim olacağını önceden tayin etmiştir. Bu nedenle baştaki kişi, tanrının gölgesi değildir ve değiştirilebilir de.

 S.Thomas ve arkadaşları, o devirde bu fikirleri ileri sürme cesaretini göstermişlerdir. Bu cesaret, sosyal düşünce tarihinde büyük bir adım olarak kabul edilmektedir. Ancak yine de topluma karşı devleti ön planda tutmuşlardır.

 

 İBN-İ HALDUN (1334 – 1406) :

 

 Tunus’da doğmuş, Kahire’de ölmüştür.

 Haldun’a göre sosyal hayat insanlar için bir zorunluluktur. Tek başına tüm ihtiyaçlarını yerine getiremeyeceğini ya da çok uzun zaman uğraşması gerektiğinden sözeder. Ona göre fert, muhtaç olduğu gıdayı temin etmekten acizdir. Aynı zamanda her birey, kendini koruyabilmek için kendi cinsinden olan fertlerden yardım almaya mecburdur.

 Haldun, ihtiyaçlardan doğan sosyal hayatın sonunda kaçınılmaz olarak cemiyetten sözeder. Devlet, hükümet, kültür, medeniyet örf ve adetler, kavim ve göçebe hayat, yerleşik şehir hayatı gibi sosyal konularla ilgilenmiştir.

 Cemiyet hayatını ve kavramını, bugünkü modern sosyolojik görüşlere yakın fikirlerle ele almıştır. Devlet ve otoritesi meselelerine temas etmiştir. Sosyal düşüncenin değişmesinde gözleme önem vermiştir. İlk defa cemiyet ve devlet ayrımı yapan düşünürdür. Cemiyet çeşitlerini de incelemiştir.

 Ona göre insanlar sosyal bir hayat yaşamak için bir araya gelmeye ve birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermeye muhtaç ve mecburdurlar. Aksi halde varlıklarını sürdürmeleri olanaksızdır.

 Haldun, hayatıdevam ettirme yani yaşama ihtiyaçlarından, yardımlaşmaya ve oradan da korunma ihtiyacına geçerek, devletin varlığına değinmiştir.

 Devletin içyapısını incelemiştir, irade çeşitlerini analiz etmiş, şehirleri incelemiş hatta ‘şehir sosyolojisi’nin ilk adımlarını atmıştır.

 Ayrıca hüner ve zanaat çeşitleri hakkında dafikirler öne sürmüş, muhtelif mesleklerden bahsetmiştir. Bir bakıma ‘meslek sosyolojisi’ne de değinmiştir diyebiliriz.

 Çiftçilik, yapı sanatı, marangozluk, dokumacılık, terzilik, tıp, ebelik, şarkıcılık ve musikinin bir meslek ve sanat olduğununa dair bugün de bize ışık tutan ilginç düşünceleri olmuştur.

 Mukaddime’ adlı eserinde uzunca bir bölümünü şehirlere ayırmış, şehirleri anlatmış ve şehir hayatını açıklamıştır. Bu bakımdan kendisi şehir sosyolojisinin kurucuları arasında gösterilir.

                                        ../..

SOSYOLOJİYE GİRİŞ -1

Salı, Eylül 22nd, 2009

 

 Sosyoloji nedir?

 

 E.Durkheim’a göre sosyoloji; sosyal olguları ve sosyal kurumları inceleyen bir bilim dalıdır.

 G.Simmell, sosyoloji; sosyal ilişkileri inceleyen bilim dalıdır.

 M.Weber, sosyoloji; sosyal eylemi esas alan bir bilim dalıdır.

 Parker, sosyoloji; toplu davranış bilimidir.

 Kovalevski, sosyoloji; sosyal organizasyonun ve sosyal değişmenin bilimidir.

 Small, sosyoloji; sosyal süreçlerin bilimidir.

 Ward ve Sumner’a göre ise sosyoloji; toplumun bilimidir.

 

 Bütün bu tanımlar temelde sosyal sistemde birleşir. Her sosyal sistem, birbirine sıkısıkıya bağlı bir takım unsurlardan oluşur. Birinde olacak bir değişiklik diğerlerini bozmaksızın etkiler.

 Genel olarak bakılırsa her sosyal sistemin bir takım alt sistemleri vardır. Örneğin, bir ailenin diğer ailelerle olan ilişkisi bir sosyal sistemi, aile içindeki karı koca ilişkileri ise bir alt sistemi oluşturur.

 Bu sosyal sistemler makro ya da mikro yaklaşımlarla ele alınıp incelenebilirler. Ancak makro ve mikro yaklaşımların hem olumlu hem de olumsuz yönleri vardır.

 Makro bir çalışma, küçük grupların kökenine inemediği için elde edilen bilgiler yüzeysel kalır. Dolayısı ile küçük gruplardaki dinamizmi, sosyal gerçekliği yeterince yansıtmayabilir. Öte yandan, mikro düzeyde iki kişilik grup incelendiğinde, toplumun bütününü temsil etme veya yansıtma özelliği kaybolabilir.

 

 Toplum nedir?

 

 ‘Toplum’ kavramı, insanlararası ilişkiden çıkmaktadır. Toplumsal ilişki birey ve grupların birbirlerinin davranışları konusunda sürekli karşılıklı beklentilere sahip olması dolayısıyla az çok kalıplaşmış bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

 Başka bir değişle toplumsal ilişki; insan iletişiminin bir örüntüsüdür. Toplum ise, tplumsal ilişkilerin bir örüntüsüdür.

 Bir başka görüş, toplumu belirli insan gruplarından yola çıkarak tanımlamaktadır. Bu açıdan toplum, ortak bir yaşam biçimini paylaşan, belli bir coğrafi mekanda yaşayan kendilerini bir bütün olarak gören, karşılıklı etkileşim içinde bulunan insanların oluşturduğu en geniş gruplaşmadır.

 Bir diğer görüş, bir toplumu diğer toplumlardan ayıran siyasal bağıntı olduğunu söylemiştir.

 Siyasal bağımsızlık, belli bir grubu ayrı bir toplum olarak tanımlamaya ne ölçüde yetebilir? Zira siyasal kavram göreli bir kavramdır.

 

 Kısaca toplumun özelliklerİ şunlardır:

 

 1-Toplum, belirli bir toprağa bağlı insan grubudur.

 2-Toplumu belirleyen asıl özellik; kendine özgü bir kültürü olmasıdır. Burada kastedilen kültür, geniş anlamdadır. Yani insanların çalışarak topluma kattıkları maddi manevi her şeydir.

 3-Toplum, özgür bir gruptur. Herhangi bir grup içinde alt grup değildir. Kendisi bir gruptur.

 4-Toplumdaki kişiler birbirlerinin varlığının bilincindedir.

 5-Toplum büyük ölçüde yığınlardan oluşsa bile bu yığını bir arada tutan bağlar (temel çıkar, ortak amaç,dil, din, tarih birliği..)vardır. Dolayısıyla toplum bir bütündür.

 

 Sosyolojide kültür; insanların toplumda yaşamaları sebebi ileöğrendikleri şeylerin toplamıdır. Bu açıdan her toplumun kendine özgü bir kültürü vardır.

 Kültür belli gruplara ya da kişilere has olmayıp, bir toplumun üyeleri o toplumun kültürüne sahiptir.

 Bu konuda en önemli tanım E. Taylor’un yaptığı kültür tanımıdır. Ona göre kültür ya da uygarlık; bilgi, sanat, ahlak, hukuk, adet ve geleneklerle insanın, toplumun bir üyesi olarak kazandığı tüm yetenek ve alışkanlıklardan oluşan karmaşık bir bütündür. Yani insanın yarattığı ve kendinden sonraki kuşaklara aktarmak üzere ürettiği her şeydir.

 19. yüzyıl antropologları gibi Taylor da kültür ve uygarlığı, eşanlamlı kullanmaktadır.

 19. yüzyıl antropologları kültürü, insanın akıl ve becerisi geliştikçe gelişen evrimci bir anlayışla ele almışlardır.

 Zamanla kültür ve uygarlık ayrılmış, uygarlığın evrimsel niteliğini korumasına karşılık kültür, bir yaşam biçimi olarak nitelenmiştir. Bu anlamda en ilkel toplumların dahi karmaşık bir kültürleri olacağı ortaya çıkmıştır.

 Bu açıdan kültürü, sosyolojik açıdan şu şekilde tanımlayabiliriz:

 Kültür; bir toplumun üyeleri arasında paylaşılan, devredilen ve değişim süreci içinde bulunan öğrenilmiş davranış kalıplarıyla bu kalıpların ürünlerinin oluşturduğu bir yaşam biçimidir.

 Kültürler arasında büyük bir ayrılık görülmektedir. Çünkü bir toplumun hayat tarzı, o topluma özgü kurumlaşmış davranış biçimlerinden oluşur.

 Bir kültürel ortamda olumlu sayılan bir davranış, diğer bir kültürde kurallara aykırı sayılabilir.

 Bazı kültürlerin yüksek bir uyumluluk ve bütünleşme düzeyinde olmasına karşılık, bazı kültürler de çatışmalar, uyumsuzluklar görülebilir. Dolayısıyla herhangi bir insanı, toplumun davranışlarını anlamak isteyen sosyoloğun o toplum ya da grubun kültürünü incelemek gerekir.

 

 Kültür Süreçleri:

 

 Kültürleme; insanoğlunun çocuk veya ergin olarak, kendi kültüründe etkinlik kazanması ve eğitim süreci sırasında karşılaştığı bilinçli ve bilinç dışı tüm şartlanmalardır.

 Kavram, sosyal bilimcilerin kullandığı sosyalizasyon ya da toplumsallaşma anlamındadır. Ancak kültürleme, bu kavramdan daha geniş kapsamlıdır.

 Sosyalizasyon, yalnızca topluma uyum sağlayan bir süreç olduğu halde kültürleme, öteki bütün şartlanmaları da içine almaktadır. Öte yandan kültürleme, eğitim kavramından da daha geniş kapsamlıdır. Çünkü eğitim, kültürlemenin bilinçli, amaçlı ve istendik davranışlarını içermektedir. Oysa kültürleme tanımı gereği bilinçsiz ya da bilinç dışı yaygın, kendiliğinden, tesadüfi ve bireysel öğrenmeleri de kapsar.

 En geniş anlamıyla kültürleme; eğitim ve öğrenmedir.

 

 Kültürleşme; kültürel yayılma süreci ile gelen, maddi ve manevi unsurlarla başka kültürden birey ve grupların belli bir kültüre girmesi ve karşılıklı etkileşim sonucu her ikisinin de değişmesidir.

 Kavram olarak, kültürlemenin zıddı olan bir süreçtir. Kültürleme, insanoğlunun kendi kültüründen öğrendiklerinin tümünü kapsadığı halde kültürleşme, insanın başka toplumlardan öğrendikleri veya bir toplumun diğerinden edindiği unsurlar veya farklı toplumların karşılıklı olarak birbirinden etkilendiği süreçtir. Yani kültürleşme, iki veya daha fazla sayıdaki kültür grubunun aşağı yukarı sürekli ilişki ve etkileşim sonucunda gruplardan birisinin ötekine ait kültürel unsurları kabul etmesi, benimsemesi ve ortaya yeni bir kültür sentezinin çıkması süreci olarak tanımlanabilir.

 

Kültürel yayılma; belli bir toplumda dıştan içe doğru veya içten dışa doğru maddi ve manevi unsurların sürekli olarak yayılmasıdır. Başka bir değişle, bir kültür unsurunun, başka kültürlerde görülmesi olayıdır. Bu kültür unsuru bir üretim aracı olabilir. Örneğin, Batı kültürüne ait traktörün bizde kullanımı.

 

 Kültürlenme; belli bir toplumun alt kültürlerinden ya da farklı toplumlardan gelen birey ve grupların buluşması ve etkileşim süreci sonunda asıl kültür ve alt kültürlerde bulunmayan yepyeni sentezlere ulaşması.

 Örnek; Türközü’nde farklı kültürlerden gelen Yozgatlı ve Çankırılılar Ankara içinde yeni bir durum ortaya çıkarmıştır.

 

 Kültür şoku; bir kültürden başka bir kültüre giden bireylerin yeni kültüre gösterdikleri uyum güçlükleri, bunalımlar, tepkilerdir. Başka bir değişle, bir kültür unsurunun başka bir kültürün değerleri karşısında vurguna uğraması, şaşırması, garipsenmesidir.

 

 Zorla kültürleme; bir kültüre mensup birey ve grupların, başka gruplar tarafından kültürlerinin zorla değiştirilmesi sürecidir. Başka değişle, kuvvetli kültürün zayıf bir kültüre özelliklerini zorla kabul ettirmesidir.

 Örnek; Osmanlıda Sırp Çocuklarının zorla olmasa da Enderun mektebinde Osmanlı kültürü ile yetiştirilmesidir.

 

 Kültürel asimilasyon; bir kültürel sistemin başka bir kültürel sistemi giderek kendine benzetmesi, kültürel egemenliği altına almasıdır.

 Büyük bir kültür içinde yer alan küçük kültür eğer nicel ve nitel yönden değişmeye açık değilse o kültür içinde uzun süre kalamaz. Eğer kalacaksa küçük kültür, büyük kültürü benimsemek zorundadır.

 

 Kültür değişmesi; toplumun bütünü ya da bazı kurumları ile değişmesi sürecidir. Bütün kültürler kimi zaman hızlı kimi zaman yavaş olarak sürekli bir değişim içindedir.

 

 Sosyal Gruplar:

 

 Bu gruplar iki ya da daha fazla kişinin bir araya gelmesiyle oluşur. Genip anlamda sosyal grup; belli bir amaç ya da amaçları gerçekleştirmek için bir araya gelen, birbrlerinin varlığının farkında olan ve etkileşimde bulunan insanların oluşturduğu bir birliktir.

 

 Sosyal grubun özellikleri:

 

1-Karşılıklı etkileşim; grup üyeleri birbirinin varlığından haberdar.

2-Grup üyeleri arasında ortak amaçlar ve değerler sözkonusudur.

3-Grubun kendine özgü sosyal yapısı var. Kişilerin yerleri, pozisyonları belirlenmiştir.

4-Üyelerin uymak zorunda oldukları, bir takım kurallar var. Bu kurallar yazılı ya da yazısız olabilir.

5-Süreklilik vardır. Belli bir zamanda üyelerden oluşmuş bir gruptur.

6-Gruplar bazı üyeleri değişerek nesiller bayu devam edebilir.

7-Gerek kendi üyeleri gerekse başka gruplar tarafından, grubun varlığı kabul ediliyor.

 

  Sosyal gruplar dışında bir takım gruplar; ‘yığınlar’ var.

 

 Toplumsal yığınlar:

 

 Aralarında toplumsal birleştirici amaç olmayan ya da yüzeysel geçici olarak beraber olan insan kümeleridir.

 Örnek; mağazada alışveriş yapan insanlar. Buradaki insanlar birbirlerini tanımıyorlar, statü ve yer ayrımına da gitmiyorlar. Genellikle rastlantı ile oluşuyorlar. Çabuk dağılıyorlar ya da kendilerine yeni insanlar ilave edilmesi ile hacim ve görünüşleri değişiyor.

 

Yığınlar kendi aralarında üçe ayrılıyorlar:

 1-İzleyici ve dinleyici toplulukları.

 2-Kalabalıklar.

 3-Gösteri toplulukları.

 

 İzleyici ve dinleyici toplulukları; belirli bir süre için aynı yerde toplanan ve hepsi aynı uyarıcıya dönük insanlardan oluşur. Örnek; sinemedaki insanlar.

 Kalabalıklar; bir konserin ya da sinemanın bitiminde dağılmakta olan insanların oluşturduğu yığındır. Buradaki isanlar sadece yakınındaki insandan haberdardır. Aralarında hiçbir amaç yoktur.

 Gösteri toplulukları; bir amacın gerçekleştirilmesi, kamuoyunu etkilemek, belli bir inancı ya da kararlılığı ifade etmek için örgütlenmiş geçici yığınlardır. Örnek; mitingler.

 

 Toplumsal kategori:

 

 Belli bir toplumsal özelliği paylaşan kişiler, toplumsal açıdan belli anlamlı sonuçlara ve değerlere yol açabilecek nitelikte iseler bir toplumsal kategoriyi oluştururlar.

 Belirli gelir düzeyindeki kişiler, belli meslektekiler, köylüler, okul çağındakiler…belli toplumsal kategoriyi oluştururlar.

 Belli bir kategoriye giren kişiler, böyle bir kategorinin varlığından ya da böyle bir kategori oluşturduklarının farkında olmayabilirler. Aynı kategori içindeki insanlar, gerçek ilişki içinde olmazlar. Hatta birbirlerini tanımazlar fakat toplumsal açıdan analiz edilmeye konudurlar.

 

 Kitle:

 Aynı uyarıcıdan etkilenmekle beraber fizik yakınlığı bulunmayan kimselerin oluşturduğu toplumsal bir kategoridir.

 Belli bir kitleyi oluşturan kimseler, birbirleriyle etkileşim içinde olmazlar. Olsa olsa zevk, ilgi ya da uğraşta belli bir odakları olması nedeniyle başkalarından ayrılırlar. Örnek; aynı gazeteyi okuyanlar, aynı müziği sevenler…

 

 F. Tönnies, grupları; cemaat (birincil gruplar) ve cemiyet (ikincil gruplar) diye ikiye ayırır.

 

 Cemaatin özellikleri:

 

1-Birincil ilişkiler hakimdir; samimi, yüzyüze olan ilişkilerdir.

2-Bireyin tüm benliğiyle katılımı sözkonusudur.

3-Bireyin amacı kaybolmuş, grubun amacı bireyin amacı olmuştur.

4-‘Ben’ değil, ‘biz’ duygusu hakimdir.

5-Bireyler arasında samimi, duygusal yönü kuvvetli bir işbirliği var.

6-Toplumda rekabet, faydacılık yok, varsa da çok az.

7-Aile bağları kuvvetli.

8-Bireyler hem sayıca az hem de fiziki yakınlık içinde bulunuyorlar.

9-Tarımsal faaliyetler yaygındır.

10-Teknoloji ve uzmanlık yaygınlaşmamıştır.

 

 Cemiyetin özellikleri:

 

1-İkincil ilişkiler hakimdir. Samimi olmayan, resmi ilişkilerdir.

2-Kesitsel ilişkiler (sosyal hayatın yalnız bir bölümünü ilgilendiren ilişkiler) ve özel amaçların gerçekleştirilmesi sözkonusudur.

3-Gruba giriş-çıkış bireye bağlıdır.

4-Rekabetin, faydacılığın, bireyciliğin arttığı, aile bağlarının zayıfladığı bir gruptur.

5-Teknoloji ve uzmanlık yaygındır.

6-Bilinçli, amaçlı ve gönüllü olarak girişilen bir yaşam biçimi. Örnek; çeşitli ekonomik çıkar grupları.

7-Sözleşmeye dayalı ilişkiler hakimdir.

 

 Sosyal yapı; toplumdaki tüm ilişkiler, gruplar, kurumlar, sosyal statüler, sosyal yapının en küçük birimidirler.

 

 Sosyal statü; bireylerin toplum içindeki yeri, konumu. Bu statü toplum tarafından belirleniyor.

 Sosyal statü, bireyin özelliklerinin bağımsız olup, herkesin birden fazla statüsü vardır. Bir kişinin statülerine örnek; babalık, kocalık, vatandaşlık.

 Bir kişinin işgal ettiği statülerin tümü onun ‘statü takımı’dır.

 Sosyal statülerin bir diğer özelliği de, genelde her statünün bir başka statü ile ilişkide olması. Örneğin öğretmen statüsü; öğrencilik statüsüyle, annelik statüsü; çocukluk statüsüyle ilişkilidir.

 Statü onu işgal eden bireylere bir takım haklar ve sorumluluklar getiriyor.

 

 Statülerin fonksiyonu; istikrarlı sistemlerde herkesin belli kurallara göre hareket etmesini sağlar.

 Karşılıklı ilişkiler kuran ve belli statüleri işgal eden kişiler birbirine karşı ne gibi bir tutum takınmalarını saptayabilmektedir. Bu açıdan baktığımızda, bir sosyal sistem içinde her birey, diğer bireylerin davranışlarına karşı duyarlıdır.

 

 Kilit statü; sosyal yaşam içinde herkesin birden fazla statüsü vardır. Çünkü birey, birden fazla grubun üyesidir. Bu grupların her birinde birey, ayrı bir değerlendirmeye tabi tutulur. Dolayısıyla bir kimsenin hem polis hem öğrenci hem damat hem de baba statülerinde bulunması mümkündür.

 Genel olarak, toplumda başat bulunan gruptaki statünün bireyin kilit statüsünü oluşturduğu diğer statülerin buna bağlı kaldığı görülür. Ancak bireyin çeşitli statülerinden hiçbiri, gerçek toplumsal yaşamını tek başına belirleyemez. Çünkü birey içinde bulunduğu statülerin belirli bir birleşimi sonucu kendine belli bir yaşam düzeyi sağlar.

 

 Statülerin kazanılması:

 

 1-Doğuştan kazanılan statüler; ferdi çaba veçalışmayı dikkate almayarak birisine kalıtımsal olarak geçen statülerdir.

   *Biyolojik faktör; yaş (seçmenlik, memuriyet, askerlik…), cinsiyet, ırk, fiziki görünüş.

   *Aile ve soy zinciri; servet, eğitim, meslek, din, mezhep gibi bireyin statülerini etkiler. Belli bir alt kültürü çocuğa aktarır.

2-Sonradan kazanılan statüler; şahsi gayretle kazanılan statülerdir.

   *Eğitim; örneğin bizim toplumumuzda, aydın insan cahil insana göre daha yüksek bir statüye sahiptir. Eğitimin kendi başına statü olduğu da görülmüştür.

   *Meslek ve toplumsal fonksiyon; hemen her toplumda beden ve fikir etkinliğine dayanan mesleklerin aynı saygınlığı görmediği gözlenmiştir. Ayrıca ne tür fonksiyonlar önemli sayılıyorsa o toplumda, o fonksiyonları yerine getirenlerin statüleri de yüksek olmaktadır.

 Örneğin; askerlerin, işadamlarının, bürokratların, devlet ve siyaset adamlarının statülerinin çeşitli toplumlarda ve bir toplumun tarih içindeki çeşitli evrelerinde en önemli sırayı kazandığı görülmüştür.

 

 Sosyal rol:

 

 Sosyal statülerle yakından ilgili bir kavramdır. Sosyal rol, sosyal statünün dinamik yönüdür. Sosyal rol; sosyal yapı içinde her bir statüye tekabül eden haklar ve sorumlulukların şebekesi ve beklenen davranış örüntüsü olarak tanımlanabilir.

Rol; belli bir sosyal statüye ilişkin davranış kalıplarını belirler. Örneğin cinsel rol, kişinin erkek ya da kadın olması sebebi ile kendisinden beklenen ya da kendisinin gerçekleştirdiği davranışlardır.

 Statüye ilişkin sorumluluklar, haklar ve bireyin yapması gereken davranışlara; ‘rol beklentisi’ya da ‘ideal rol’ denir. Belli bir statüdeki bireyin, bu statü ile ilgili davranışları ise ‘rol edimi’ni oluşturur.

  Herhangi bir statüdeki bireyin edimleriyle bu statünün gereği olarak kendisinden beklenen davranışlar arasında belli bir ölçüde bir uyum vardır. Ancak bu uyum tam ya da sürekli olmayabilir. Kişilik özelliklerine, zamana ya da çevre şartlarına göre değişir.

 Birey bu rollerin gereği olan davranışlara kendi kişiliğinden özellikler katar ve dolayısıyla benzer statüde bulunan diğer bireylerden de gerçek rol davranışları sayesinde ayrılır. Rol beklentileri aslında soyutlamalardır ve statüyü dolduran kişiler değişse de bu beklentiler aynı kalır.

 Bir memurun emekliye ayrılması ve yerine başkasının tayin edilmesi, statüyü değiştirmediği gibi ona ilişkin beklentileri de değiştirmez.

 Buna karşılık önceki memurun statüsünün, beklentileri yerine getirirken dikkatli, tititz, sabırlı davrandığı sonrakinin ise atak, hızlı, düzensiz çalışması mümkündür.

 Her rol bir takım beklentilerden oluştuğuna göre ancak başka bir rol sayesinde tanımlanabilir. Çocuksuz ana-babadan, işsiz işverenden sözedilemez. Bu anlamda roller, hak ve görev dizilerinden oluşur. Ve bireyler arasında karşılıklı ilişkileri temsil ederler. Kral ve uyrukları, yargıçla sanık, babayla çocuk, hep karşılıklı hak ve görevlerden oluşan rollere sahiptirler. Dolayısıyla sosyal roller, yalnız davranışları düzenledikleri için değil, bireylere başkalarının davranışlarını tahmin ederek kendi davranışlarını bunlara göre ayarlamak gibi yardım sağladıkları için de önemlidirler.

 Roller arasındaki ilişkiler yalnız saygı, itaat gibi genel davranış örüntülerini sağlayan değerlerle tanınmazlar. Belli statülerdeki kişiler nasıl davranması gerektiğini gösteren kurumsal düzenlemelerle özel olarak da belirtilirler.

 Örneğin milletvekilleri, yargıçlar, doktorlar bu görevin gereği olan rolleri, nasıl yerine getireceklerini gösteren bir and içerler.

 

 Rol takımı; tek bir sosyal pozisyon etrafında kümelenen bazıları, çatışan bazılarıyla tamamlayıcı nitelikteki bir takım rollerdir. Kişinin oynadığı rollerin tümüdür.

 

 Rol çatışması; kişinin tek bir rol veya rol takımı içinde çatışan unsurlarla karşılaşması durumudur.

 Birey rol davranışları sırasında, çatışan baskılar altında bulunabilir. Bu baskılardan bazıları rolün değişik ve tutarsız davranışları gerektirmesinden doğabilir.

 Örneğin, belli bir rolün hem dostluğu ve yakınlığı hem de tarafsız değerlendirmesi mümkündür.

 Rol çatışmasının bir başka şekli de, kişinin üyesi olduğu toplumun, gruptaki rolünü, bir başka gruptaki rolü ile bağdaştırılması imkanı olmadığı hallerde ve o ölçüde ortaya çıkar.

 Örneğin, kişinin adam öldürme konusundaki etik değerleri, asker olmasıyla ve savaşa katılması halindeki görevleriyle çatışabilir. Yine din ile meslek hayatındaki roller çatışabilir.

 

 Roller arası pekiştirme:

 

 Diğer statülere ilişkin rollerin birbirini güçlendirici ya da destekleyici etkilerde bulunmasıdır. Örnek, avukatlık mesleğiyle ilgili rollerden bazıları öyle bir özellik taşır ki, bu rollere uyum sağlayan bir kişi kolaylıkla siyasi rollere geçebilir. Ayrıca, mesleki rollerin yerine getirilmesi sırasında kazanılan bazı yetenek ve ustalıkların siyasal olana transfer edilebildiği gözlenebilmektedir.