Posts Tagged ‘deney’

KENT SOSYOLOJİSİ -1 (CİHAD ÖZÖNDER)

Perşembe, Ekim 29th, 2009

 

  

 Bütün bilimler için genel geçer üç ilke vardır:

 

 

 1-Her bilim, mevcut olgular arasında birbirine benzeyenleri ve bunların kaidelerini belirler.

 2-Bu benzerlik ve kaidelerin, onları gözleyen ve araştıranlardan bağımsız olarak varolmalarına dikkat eder.

 3-Bu benzerlikler ve kaidelerin, objektif gözlem yoluyla keşfedilebilir olmaları gerekir.

 

  

 Yani bilimlerin gerçek dünya ile ilişkili olmaları şarttır. Bu ilkeyi sosyolojiye uygularsak:

 

 1-Sosyoloji, topluluk halinde yaşayan insanların, bu özelliklerinden kaynaklanan sosyal olgular arasında birbirine benzeyenleri ve bunların kaidelerini belirilemeye çalışır.

 2-Sosyoloji, bu benzerlik ve kaidelerin onları gözleyen ve araştıran sosyologlardan bağımsız olarak varolmalarına dikkat eder.

 3-Bu sosyal olguların arasındaki benzerlik ve kaidelerin hiç değilse teoride, objektif gözlem yoluyla keşfedilir olmasına dikkat eder.

 Sosyal olgu, soyut bir kavramdır. Tekrarlanan sosyal olayların bütünleşmesi, kavramlaşmasıdır.

 

 

  Bilimler; sosyal bilimler ve doğa bilimleri olmak üzere ikiye ayrılırlar:

 

 

1-Bu ayrım metot bakımından değil, konu ve alan bakımından ve fiziksel evrende sosyal, beşeri varlık alanlarının sınırını çizmek için yapılmıştır. Buna göre de sosyoloji; sosyal bir bilimdir.

2-Sosyoloji normatif değil, kategorik bir disiplindir. Yani sosyoloji kendisini, bir sosyal olgunun ne olduğu ile sınırlar. Ne olması gerekir, nasıl olmalıdır sorusuna karışmaz.

 Kategorik bir bilim olarak sosyoloji, değer hükümleri ile ilgili sorulara cevap verir. Cemiyetin hangi yöne gitmesi konusunda, sosyal siyaset meselelerinde fikir ve tavsiyelerde bulunmaz.

 

 Sosyoloji; iyi-kötü, güzel-çirkin, doru-yanlış gibi değer yargılarının dışında kalır. Ancak sosyoloji belli bir grubun, belli bir zaman ve mekânda, belli değer yargılarına bağlı olduklarına ifade edebilir. Fakat normatif bir şekilde, bu insanların değerleri, diğerlerine tercih etmeleri gerektiğini ileri süremez. Değerlerin tercihi ile ilgili, hiçbir bilimde olmadığı gibi sosyolojide de bir hüküm ileri sürülemez.

 Bu özellik sosyolojiyi, sosyal ve siyasi felsefe ile ahlak ve dinden ayırır.

3-Sosyoloji; uygulamalı bir bilim değildir. Mesela fizikçiler, köprü inşa etmez, kimyacılar da ilaç reçetesi yazmaz. Buna göre sosyologlar da halkın idari meselelerini belirlemezler. Kanun koyuculara hangi kanun kabul edilir, hangisi edilmez bunu söylemezler veya hastalara, fakirlere, onları rahatlatıcı fikir ve tavsiyelerde bulunmaz.

 Sosyoloji, herkesin kullanabileceği bilgileri elde etmekle meşgul olur. Fakat sosyologlar, bizzat elde ettikleri bilgileri kendileri uygulamaya kalkmaz.

 Bu durum, sosyolojinin pratik kullanımı olmayan bir bilim olduğu anlamına gelmez. Sadece bir işbölümüne işaret etmektedir.

4-Sosyolojinin nispeten soyut olmasıdır. İnsanla ilgili olayların somut açıklamarıyla ilgilenmekten ziyade bu olayların aldığı şekil veya örgü ile ilgilenmektedir.

 Oysa tarih, belirli cemiyetlerin, belirli olayların, detaylı ve bütün tanımını vermeye çalışır.

5-Sosyoloji; özel ve münferit olaylarla değil genel geçer olaylarla ilgilenir. Cemiyetlerde mevcut etkileşmelerin ve birliklerin genel ilke ve kanunlarını arar. Ve bunların tabiatı şekli, muhtevası, insan grupları ve cemiyetlerin yapısıyla ilgilidir.

6-Sosyolojinin hem akılcı hem de deneyci olmasıdır. Ancak sosyoloji, sosyal olayları, labaratuar gibi suni bir ortamda tekrarlatamaz, bunun dışında kendiliğinden meydana gelen sosyal olayları çeşitli araştırma teknikleri (anket, mülakat, gözlem gibi) yoluyla gözler ve belirler.

7-Sosyolojinin, özel değil, genel bir beşeri bilim olmasıdır. Sosyoloji, insanlar arasındaki ilişki ve etkileşimlerin sosyal olan faktörlerini ayıklayıp bunları genel anlamda konusu içine alır.

 Kısaca sosyoloji, sosyal, kategorik, soyut, genelleyen, akılcı, deneyci ve genel bir bilimdir.

 

  Kent sosyolojisinin giderek önem kazanmasının çeşitli sebebleri vardır:

 

1-Son yıllardaki hızlı sanayileşme; bu sanayileşmenin ihtiyacı olan işgücünün şehirlere akması ve yerleşmesi.

2-Sanayi ve teknolojideki hızlı ilerlemenin yarattığı, fiziki rahatlıkların önce şehir topluluklarının hizmetine sunulmasıdır. Şehirler, ilk yeniliklerin uygulandığı yerler bu da insanları çekiyor.  

3-Zamanla bütün teknolojik gelişmelerin hızlı bir şekilde bütün toplumun hizmetine sunulması ve kent-köy ayrımının sosyolojik manadan ziyade fizik çevre özelliği ve yerleşme adı olarak kalma eğilimindedir.

 Bununla birlikte teknolojik gelişmelerin her ülkede aynı olmaması gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin sosyal yapılarında büyük farkların ortaya çıkmasına da yol açmıştır. Bu durum tarihi şartlara bağlı olarak gelişmiş ve günümüzdeki şeklini almıştır.

 Bilindiği gibi sosyoloji; insanlar arasındaki sosyal özellikleri, etkileşmeleri ve bu etkileşmelerin ortaya çıkardığı sosyal yapıları, bu yapıların içinde yer alan sosyal kurumları, sosyal grupları, bunların oluşmalarını, gelişme ve değişmelerini kendine konu olarak alır.

 Bu etkileşmeler örgüsünün varolabilmesi için, fizik bir mekân şarttır. İşte bu nokta, sosyal etkileşmelerin çeşitlerini de belirleyici bir özellik taşıdığından, kent ve köy sosyolojisi gibi yerleşme tiplerine bağlı, sosyolojik ihtisas dallarının gelişmesine yol açmıştır. Bununla birlikte, sosyal bilimlerin sahalarının iç içe oluşları gibi bir durum sosyolojinin dalları arasında da geçerlidir. Mesela, sosyal kurumları hem köy cemaatında hem de şehir toplumunda bulup inceleyebiliyoruz. Aile gibi evrensel bir sosyal kurum da sosyolojinin özel bir ihtisas alanı olmasına rağmen, bizim köy-kent ayrımı sınırlarımızı aşarak varlığını sürdürmektedir.

 Bu nedenle yapılmış olan ayrımların sadece yöntemsel kolaylık sağlamak amacıyla olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Ayrıca günümüzde teknolojik buluşların yayılma hızının gittikçe artan bir noktada oluşu da bizim köy-şehir ayrımımızı etkileyen bir özellik taşımaktadır.

 Hemen hemen bütün toplumlar bu teknolojik buluşların hızlı bir şekilde yayılmasına paralel, homojenleşen, standartlaşan bir davranış kalıbını benimseme yoluna gitmiştir.

 Günümüzde köy-kent sosyolojisinin ayrıldığı en önemli özellik, sosyal değişme olgusunun hızı açısındandır. Şehirlerde sosyal değişme diğer bütün yerleşme ve birim şekillerine göre çok daha hızlıdır. Fakat bu fark giderek kapanmakta ve önümüzdeki yıllar genel sosyolojinin dalları arasındaki işbölümünün yeniden yapılmasını zorlayacak bir durum olabilecektir.

 

 Şehirlerin Ortaya Çıkışı ve Gelişmesi:

 

 Şehirler insanlık tarihi göz önünde bulundurulduğunda çok yeni bir olgudur. İlk şehirlerin 5-6 bin yıl önce ortaya çıktıkları bilinmektedir.

 Homosapiens adı verilen ilk insanların 40 bin yıl önce yeryüzünde görüldükleri bilindiğine göre bu sürenin göreli olarak ne kadar kısa olduğu daha iyi anlaşılabilir. Kaldı ki, 6 bin yıl önce görülen ilk şehirler, bugünkü şehirlerle kıyaslandığında bunlara köy adının verilmesi dahi bir hayli güçtür. Bu şehirlerde çok küçük bir kesim barınmaktaydı. Bunlar da yeryüzüne gayet seyrek bir şekilde dağılmışlardı. Hatta bugünkü dünya nüfusunun % 20’si şehirlerde yaşamaktaydı.

 

  Şehirlerin gelişmesini şekillendiren 3 önemli faktör vardır:

 

 1-Çevre; belirli bir iklim, topoğrafya özellikleri, tabii kaynaklar gibi insanın biyolojik varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan temel ihtiyaçlarını ve bunların derecesini kapsar. Şehirlerin başlangıcı hep ılık yerlerde olmuştur.

 2-Teknoloji; belirli bir çevre içinde insanların kaynakları kullanabilmek için geliştirdikleri aletleri ve buluşları kapsar. Şehir yerleşmeleri belirli bir bölgedeki yoğun insan topluluğunun en azından asgari derecede beslenebilmesi için ileri teknoloji gerekir.

 3-Sosyal organizasyon; şehir hayatının gerektirdiği belli bir etkileşmeler kalıbı ve bu kalıplaşmadan doğan sosyal kurumların varlığı ile oluşmuş bir sosyal örgüye ihtiyaç vardır.

 Bu üç faktörün birlikte varolmaları unutulmamalıdır. Şehirleşme öncesi dönemlerde, fizik çevreye daha çok hakim olmanın tek yolu olan teknolojik birikim yokluğu şehirleşme olgusunu geciktiren en önemli faktördür.

 Tarih içerisinde insanların yerleşme dönemleri şu şekilde gelişiyor:

 

Eski taş dönemi (Paleolotik dönem):

 

 

 İnsanlık tarihi, yerleşme açısından uzunca bir dönem göçebe bir hayat sürmüştür. Bir tek yere bağımlı olmama durumu geniş ölçüde üretici olmayan teknolojik gelişme seviyesi ile ilgilidir. Bu dönem insanları, sadece kaba taşlarla vahşi hayvan avlayarak ve yenebilen bitkileri toplayarak besinlerini sağlıyorlardı. Grubun bütün üyeleri, zamanlarının tamamını yiyecek toplamak için harcıyorlardı. Yiyecek açısından fakirleşen bölgeleri, topluca terk ederek göç ediyorlardı.

 Bu dönem insanın varolduğu zamandan yaklaşık M.Ö. 9 bin yıllarına kadar uzanır. Bütün insan toplulukları aynı teknolojik seviyededir. Çok uzun dönem kullandıkları aletlerde ve kullanış şekillerinde küçük ilerlemeler olmuştur.

 Bugün dünya üzerinde bu teknolojik seviyede yaşayan çok az insan topluluğu vardır.

 

 M.Ö.50 bin ve 9 bin yılları arasında coğrafi kuvvetlerde son derece etkiliydi. Jeologların ‘Pleistosen’ adını verdikleri bu dönemde buzullar dünyanın bugünkü kutuplarına çekilmiştir. Bu döneme uyum sağlama zorlukları insanların zihin ve fizik özelliklerinin evrimini de engellemiştir.

 M.Ö. 9 bin yıllarında buzulların çözülmesiyle pleistosen dönemi bitmiştir ve iklimde, bitkiler ve hayvanlarda büyük değişiklikler olmuştur. Bu durum insanın yaşam tarzını yeniden düzenlemesini zorunlu kılmıştır.

 

 Orta taş dönemi (Mezolitik dönem) :

 

 Bu dönemde, bir çok insan toplulukları değişen çevre şartlarına paralel olarak, daha yoğun bir şekilde besin temin etme yollarını geliştirmeye başladı. Bazı teknolojik buluşlarda bunların gıda kaynaklarını daha iyi değerlendirmelerine olanak sağladı. Bu dönemde, insanlar daha önceleri olduğu gibi göç ederek beslenmelerini sağlamak yerine, yerleşik hayata yönelmeye başladılar.

 Ota taş dönem insanlarının en önemli başarıları; bazı hayvanları ehlileştirip avda kullanmaları, ağaç kesmek ve tahta işlemek gibi işlerde; balta ve çapanın icadı, balık avlamak için; ağ ve kürekli kayıkların keşfi ile kemik, tahta, boynuz ve taştan yapılan çeşitli aletlerin kullanılmaya başlanmasıdır.

 Orta taş dönemini yaşayan insanlar, bugün de dünya üzerinde bulunmakla beraber bu dönem, bir önceki döneme göre, insanlık tarihi açısından daha kısa sürmüştür.

 

 Yeni taş dönemi (Neolitik Dönem) :

 

 Yerleşik tarıma geçildiği bu dönemde, hayvan ve bitkilerin ehlileştirilmesi ve kontrollü olarak kullanılmalarının yanı sıra dokumacılık, çanak-çömlek yapımı, taşın daha sert taş veya maddelerle istenilen şekle dönüştürülmesi önemli ilerlemeler arasındadır.

 Dünya üzerinde pek çok yerde avcı, toplayıcı, balıkçı teknoloji gelişirken hayvanların ilk ehlileştirildiği, bitkilerin insan toplumunda yetiştirildiği bölge olarak orta doğuda; güney doğu Anadolu, Mezopotamya, Suriye, Ürdün ve İsrail’i içine alan Batı dillerinde ‘Verimli Hilal’ özel adı ile anılan bölge göze çarpmaktadır. Bugün tarımı yapılan bir çok bitki türü, bu bölgede insanlar tarafından kültüre edilerek dünyaya yayılmıştır.

 Mezopotamya’daki ‘Jarmo’ adlı arkeolojik bölgede yapılan kazılar bu bölgede M.Ö. 6500 yıllarında, birkaç yüzyıl kadar devam etmiş bir yerleşmeyi ortaya çıkarmıştır.

 Balçıktan yapılmış meskenlerin yanı sıra ehlileştirilmiş keçi, köpek ve muhtemelen koyun ağıl ve barınakları ile birlikte buğday, arpa depoları bulunmuştur. Ayrıca aynı kazılarda çeşitli aletlerin yanında kilden yapılmış kaplar da bulunmuştur.

 Diğer taraftan buradaki kazılarda kilden yapılmış tanrı ve tanrıça heykelcikleri de bulunmuştur. Bu bölgede M.Ö.5000 yıllarından kalma diğer pek çok yerleşme merkezleri de yapılan kazılarda bulunmuştur.

 Bu ilk tarımcı yerleşme merkezleri, kendi ihtiyaçları olan bütün besin maddelerini, üretebilme teknolojisine sahip olmadıkları için avcılık ve toplayıcılık da yapmaktaydılar. Bu nedenle Orta taş ve Yeni taş dönemleri arasındaki sınırı kesin çizgilerle ayırmak oldukça zordur. Fakat bu ilk köyler, insanların devamlı barınaklar inşa etmesi açısından önemlidir.

 Yeni taş döneminin bir özelliği de daha önceki dönemlere nazaran gelişmesinin yığılmalı bir hız kazanmaya başlamış olmasıdır. Önceki eski taş dönemi, insanlık tarihinin yaklaşık 5000 yılını kapsamasına karşılık Yeni taş dönemi, teknolojik birikimin hızlanması nedeniyle ancak birkaç bin yıl sürmüştür.

 

 Dünyanın diğer bölgelerindeki gelişmelerde özetle şu şekilde olmuştur:

 

 M.Ö.5000 yıllarında Nil vadisinde, M.Ö. 3500 yıllarında Çin’in Sarı nehir vadisinde, M.Ö.2500’lerde orta Meksika’da başlamış ve buralardan yakın çevrelerine yayılmıştır.

 

       ŞEHİR VE MEDENİYET :

 

 Neolitik teknoloji insanların devamlı barınabilmelerine olanak veren yerleşmelerin ortaya çıkmasına ve insanların beslenebilmelerine uygun gelişmeleri ihtiva etmesi açısından şehirleşmelerin başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir. Fakat neolitik köyler birer şehir olmaktan ziyade çiftçilerin toplandığı yerleşme birimleri durumundadır. Şehirlerin kurulması için daha ileri bir teknolojiye ihtiyaç vardır.

 İlk köyler, Verimli Hilal bölgesinde M.Ö.7000 ila 6000 yılları arasında ortaya çıkmış olmakla birlikte ilk şehirler ancak M.Ö. 3500 yıllarında aynı bölgede – Mezopotamya’ın güneyinde- görülmektedir. Bu bölgenin en önemli özelliği, yılın belli dönemlerinde nehirlerin taşması sonucu daha verimli topraklara sahip olmasıdır.

 Bu bölgedeki ilk şehirler; Eridu, Kiş, Ur, Uruk, Lagaş, Umma daha sonra Ninova, Asur, Babilun gibi şehirlerdir.

 Gelişen teknoloji ve uygun çevre şartları şehirlerin ortaya çıkışlarında önemli faktörler olmakla birlikte kâfi değildir.

 Aynı şartlara sahip günümüzün yarı tropikal bölgelerinde hâlâ büyük şehirlerin kurulmamış olması bunun ispatıdır.

 Gıda maddelerindeki üretim artışının yanı sıra, bunun bölüşülmesi de şehirlerin oluşmasında önemli bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu mesele çözümlendiğinde üretici kesim ile birlikte diğer grupların varolmaları mecburiyeti yani bir sosyal organizasyonun varolma şartı, şehir kavramının gerçekleşebilmesine yol açabilmiştir.

 

 Sosyal Organisyon ve Şehir Toplumu:

 

 Şehir, belli bir takım sosyal organizasyona sahip olma şartı bakımından, coğrafya, mühendislik, mimari gibi disiplinler tarafından yeterli bir şekilde tanımlanamaz. Fakat sosyal bilimler, bu tarifi daha iyi yapabilir. Bu tanımlamayı yaparken şehir kavramına paralel, medeniyet kavramını da dahil etmek zorundayız. Yalnız bu noktada dikkat edilecek husus, medeniyet kavramının halk arasında kullanılan anlamını kullanmayıp, teknolojik olanaklardan faydalanabilme sıklığı, sosyal değişmenin en çarpıcı bir şekilde gözlenebildiği insan toplulukları anlamına kullandığımızdır.

 Medeni diyebileceğimiz toplumlarda, diğerlerine nazaran sosyal etkileşmelerin çok çeşitlendiğini ve bu etkileşmeler takımının, o toplumun fertlerini daha sıkı çevrelediğini kastediyoruz. Burada bir dereceleme ve iyi-kötü gibi değer yargıları yer almamaktadır. Bu yönüyle medeniyet, şehirlerde gelişmiş ve gelişmektedir.

 İlk zamanlarda, şehirlerde karşılıklı etkileşme ile sosyal değişme hızlı bir şekilde yer almıştır. Bu açıdan baktığımızda, şehirlerin medeniyet ürünü oldukları gibi daha ileri medeniyet seviyelerine ulaşabilmenin de şart olduğunu görüyoruz.

 Medeni ve ilkel toplum arasındaki farkı belirleyen en önemli faktör; bu toplumların etkileşim ağlarındaki farklılıklardır.

 Örneğin, neolitik dönem toplumlarında bu etkileşme ağının her şeye rağmen fazla karmaşıklaşmış ve homojen olduğunu biliyoruz. Bu dönem insanları, tek bir ihtilali gerçekleştirmiş olmalarına rağmen sosyal etkileşimler ağı açısından, sadece yaş ve cinsiyet bakımından birbirlerinden farklı statülere sahiptiler. Fakat günlük faaliyetleri sadece yiyecek temini için sınırlı olduğundan homojen bir sosyal yapı içinde yaşamaktaydılar.

 Bu dönemin en önemli sosyal kurumu akrabalık ve aileydi. Ve bütün sosyal fonksiyonlar; tüketim, üretim, eğitim işleri bu sınıflar içinde iş görürdü.

 Medeniyet öncesi toplumlarda, medeniyet sonrası sosyal organizasyonun hazırlıklarını görmek mümkündür. Bu dönemde fertler, sadece tam bir monarşi ile birbirine bağlıydılar. Ve bu durumun dışında etkileşim yoktu.

 Medeni toplumda ise sosyal düzen, fertleri dolaylı yoldan etkileyen birliklere ve ihtisaslaşmış bir toplumun neticesi olarak karşılıklı bir bağılımlaşmaya dayalıydı.

 Tabii olarak, bu yeni çeşit sosyal yapı gelişirken eski tip etkileşimlerde devam etmekteydi. Sosyal kontrol sistemine, yeni bir boyut ilave edilmiş oluyordu.

 

 Şehirlerin gelişmesinin tarihi şartları :

 

 Gordon Childe’ın tespit ettiği şehirleri belirleyen 10 ölçü, şehirlerin ne kadar karmaşık ve farklılaşmış bir sosyal yapıya sahip olduğunu gösterir.

 Bu ölçütler şunlardır:

 1-Şehirlerde tam zamanlı uzmanlar bulunmaktadır. Bu uzmanlar hizmetleri karşılığında üretici olan çiftçiler tarafından beslenir, barındırılır, giydirilir. Bu uzmanlara verilebilecek en i yi örnek, Mezopotamya şehirlerindeki rahiplerin durumlarıdır. Bu rahipler, tapınaklara çiftçilerce yapılan bağışlarla geçimini sağlarlar. Başlangıçta tarım üretimi fazlası büyük nüfusları besleyecek kadar çok olmadığından şehirlerde yaşayan uzman sayıları da fazla değildir.

 Eski Sümer devletinde uzmanların sayısı, şehir nüfusunun % 5’ini geçmiyordu.

 Childe’ın tespit ettiği ölçülerin büyük bir kısmı işbölümüne bağlı olarak gelişir.

 2-Neolitik dönem köylerine kıyasla şehirlerde daha çok ve yoğun bir nüfus bulunmaktaydı. Bunun başlıca nedeni, şehirlerin artık kendi besinlerini üretmek için geniş topraklara ihtiyaç duymamalarıdır.

 3-İşbölümünün fazlalaşması ve her dalda uzmanların çıkmasına paralel olarak sanatçılar da ortaya çıkmış ve eserler vermeye başlamışlardır.

 4-Yazı ve sayının icadı da şehirleşme ve uzmanlaşmaya bağlı olarak ortaya çıkmıştır.

 Bir çivi yazısı olan Sümer yazısı, kil tabletler üzerine yazılmış ve tapınak hesapları, toprak alış-verişine ve diğer işlemlere duyulan ihtiyaçlar sonucu doğmuştur.

 5-Aritmetik, geometri, astronomi gibi mutlak ve tahmini ilimler büyük projelerin planlanmasına yardım için şehirlilerin eğitim görmüş kesimince icat edilmiştir.

 Sümerliler, astronomiye bağlı zaman hesaplamalarını tarlaları uygun zamanda sulamak için icat etmişlerdir. Tapınaklarını inşa ederken de ileri matematik bilgilerini kullanmışlardır.

 6-Çiftçilerce dini veya dünyevi idarecilere ödenen vergi veya harçlar, üretim fazlası malların bir yerde toplanmasına yol açar. Merkezi idarenin varlığı bu sermaye birikimine neden olmuştur.

 7-Yukardaki faktöre bağlı olarak sosyal yapı, aile veya akrabalık esasından, oturulan, yaşanılan yer esasında bir teşkilatlanmaya geçmiştir. Vergiler, vatandaşların devletlerine karşı olan, bağımsızlıklarının bir işareti olarak gelişmiştir.

 8-Şehirlerde üretim fazlasının bir sembolü olarak anıtlar ve genel maksatlar için inşa edilmiş binalar yapılmaya başlanmıştır.

 9-Üretim fazlası, ilk kurulan şehirlerde bile dış ticareti zorunlu hale getirmiş ve şehirlerin birbirine olan bağımlılığını artırmıştır.

10- Uzmanlaşmış faaliyetlerden ve bollaşan malların eşit olmayan dağılımından tabakalaşma ve sosyal statü farklarının gittikçe arttığı bir sosyal yapı gelişmeye başlar. Seçkinler toplumun dini, idari ve askeri fonksiyonlarını ele geçirmiş ve çiftçi ile şehirli arasındaki farklılaşma artmıştır.

 

 Bu ölçütlerin tamamı günümüz sosyal yapılarında da gözlenebilir.

 

 Siyasi ve dini organizasyonların rolü :

 

 Karmaşık bir sosyal yapıya, geçişi sağlayan faktörler arasında dini ve siyasi organizasyonlara önem veren sosyal bilimciler çoğunluktadır.

 Childe’ın ölçülerinin de büyük bölümü üretim fazlasının ortaya çıkışı, yoğunlaşması ve dağılımında kuvvetli merkezi otoritenin kontrolü yani idari yapının rolü büyüktür.

 İlk medeniyetlerin çoğunda, dini ve dünyevi otorite iç içedir. Eski Mısır ve İnka medeniyetinde ‘tanrı krallar’ vardır. İndus medeniyeti de muhtemelen bir teokrasi idi. Maya ve Mezopotamya medeniyetleri de dini otorite esasında şekillenmiştir.

 Otoritenin başlangıçta, dini olması ve giderek sosyal yapının gelişmesinde rolünün artması, her şeye rağmen tek belirleyici faktör değildir. Aynı zamanda, coğrafi çevre şartlarının uygunluğu ve üretim fazlasının ortaya çıkması da tek başına şehir olgusunu ortaya çıkarmaya yeterli değildir.

 Sonuç olarak bu faktörlerin karşılıklı olarak birbirlerini etkilemesi şehir adını verdiğimiz sosyal olguyu ortaya çıkarmıştır.

DAVİD HUME

Çarşamba, Haziran 3rd, 2009

   DAVİD HUME ( 1711 – 1776 ) :

 

   ‘ANLAMA YETİSİ ÜZERİNE BİR SORUŞTURMA’ adlı eserinden:

 

   Canlılıklarına ve güçlülüklerine göre insan zihninin algıları ikiye ayrılır:

  1-İzlenimler; şeyler tam algıladığımız an.

   2-İdealar; izlenimlerden sonra oluşanlar.

 

   Locke’da da, Berkeley’de de sadece idealar vardı. Oysa Hume, idealardan önce izlenimlerin olduğunu söylüyor. Locke’da da, Berkeley’de de o anda algı izlenim değil, baktığın nesnenin sendeki ideasının canlanması yani sen kendi ideanı algılıyorsun.

 

  Kuruluşları bakımından da ideaları ikiye ayırır:

  1-Basit idealar; daha fazla ayırma ve bölmeye izin vermeyen izlenim ve idealar.

  2-kompleks idealar; basit izlenim ve ideaların birleşmesiyle meydana gelen idealar (Burda Locke ile paralel görüşte).

  Her basit idea, kendisini dolaysız olarak; kompleks/karmaşık idealarda, dolaylı olarak da kaynaklarını, izlenimlerde bulur.

  Herhangi bir şekilde iç ya da dış duyularla izlenimi olmayan şeyin ideası da olmaz. Düşünmenin bütün malzemesi, iç ya da dış duyumlardan gelir. Duyulardan gelmeyen idea yoktur. Hume bu görüşleriyle, başta Descartes olmak üzere doğuştan idecilere karşı çıkıyor.

  Hume; Locke ve Berkeley’in yaptığı gibi bilginin kaynağı ile ilgilenmez. Bilmenin işlem yapısını çözümlemeye çalışır.

  İzlenimler daha canlı olup, ideaların kaynağıdır. Bu bakımdan idealar, izlenimlerin kopyasıdır. İzlenimleri algı üretir, ideaları da düşünme.

 

  İki ideayı birbirine bağlayan ilkeler:

 1-Benzerlik

 2-Zamanda ya da mekanda yakınlık

 3-Neden ya da etki

    Basit ideaları birleştiren bu ilkeler evrenseldir.

  Hayal gücü için iki sınır:

 1.si hayal gücü için izlenimler şart.

 2.si ise çelişme. Hayal gücü her şeyi uydurabilir ama çelişmeyi uyduramaz. Çünkü; zihin böyle bir ideayı kavrayamaz. Burda çelişme iki ideanın yan yana duramaması. Örneğin hiç kimse vadisiz dağ tasarlayamaz.

  İzlenim ve idea düzeyinde henüz bilme sözkonusu değil, bu düzeyde henüz  bilmeye malzeme hazırlama sözkonusu.

  

   Bilmeye Malzeme Hazırlayanlar :

 

 1-İç duyu ve dış duyu

 2-Hayalgücü; izlenimleri idea olarak tekrar eden yeti.

 3-Bellek; geçmiş algılarımızı geri çağırma

 4-Zihin.

 

Peki ‘bilme’ ne? Ya da bu malzemeleri kim kullanıyor?

 

Bilme ya da bu malzemeleri kullanan yetiler:

1-Anlama yetisi

2-Akıl

3-Yargı gücünün işlemlerini gerektirir bilme.

 

İki çeşit bilme var:

1-Dolaysız bilme (pasiftir); duyuların ve belleğin tanıklığına sahip. Bilenin tanıklığına sahip olmak. Şu anda/zamanda ve mekanda tanık oluyorsun, belirli bir zamanda ve mekanda bildiğine tanık oluyorsun.

2-Dolaylı bilme; akıl yürütmeyle bilme. Bu bilmede duyuların ve belleğin tanıklığının ötesine geçiliyor.

  a) İdea ilişkileri (demostratif akıl yürütme);tanıtlama yoluyla bilme.

  b) Olgu sorunları (moral akıl yürütme); neden-etki ilişkisi sözkonusu.

         /              \

İspat                İhtimal

                       /           \

       Rastlantı ihtimali    Sebepler ihtimali         

 

     TECRÜBE – DENEY FARKI :

 

 Tecrübe edinme, deneyler edinmedir. Tecrübe edinen neden- etki halinde o şeyi görmüştür. Şeyin deneyinin olmaması; neden –etki halinde o şeyin görmemesidir. Tecrübe o andaki zaman ve mekana ait. Akıl yürütme, tecrübelerden yararlanarak o andaki zaman ve mekanın dışında olanları bilmeye çalışmaktadır.

 İdea ilişkileri:

Zamanda ve mekanda değil, zihinsel olarak kuruluyor. Belli bir zaman ve mekanda olmadıklarından her zaman kesindirler. Demostrasyon yoluyla bilme, kesin olarak bilmeyle aynı şey.

 Örneğin; ‘bir dik üçgenin iç açılarının toplamı 180 derecedir’. Burada neden- sonuç ilişkisi var.

  Olgu sorunları:

 Burada ileri sürülen bilgi, idea ilişkilerindeki kadar kesin değil ama ona çok yakın. Buradaki bilgi kesin değil; olasılıklı ama olasılığı çok yüksek.

 Örneğin; ‘yarın güneş doğacak’ bunu moral akıl yürütme ile bilebiliyoruz.

 Moral akıl yürütmenin de, demostratif akıl yürütmenin ortaya koyduğu bilgi gibi, gerçeğin o andaki ve mekandaki durumu değil ama o gerçeğe ait ve ona çok yakın.

 Moral akıl yürütmenin ortaya koyduğu bilginin yanlış olma durumu/olasılığı var. Örneğin, ‘yarın güneş doğmayabilir’ gibi tam tersi de söylenebilir. Bunu söylemek mantıksal açıdan da bir çelişki yaratmaz. Bunu üçgenin iç açıları için söylediğimiz de ise bir çelişme yaratır. ‘Üçgenin iç açılarının toplamı 180 derece değildir’ diyemeyiz. Yani idea ilişkilerinde, demostratif akıl yürütmenin ortaya koyduğu bilginin, tersinin olanaksızlığı sözkonusu.

 Olgu sorunları, gerçek varolmayla ilgili ama duyuların ve belleğin tanıklığına sahip değiller.

 Bir olgu sorununun bilinmesi ancak neden- etki bağlantısının kurulması ile olur. Neden- etki bağlantılarını ancak tecrübe ile bilebiliriz. Tecrübe edindikçe, tecrübesini edindiğimiz şeyin benzer durumlarını da bilebiliriz. Tecrübemize dayanarak, geleceğe ait sonuçlar çıkarabiliriz. Bu da geleceğin, geçmişe uygun olacağı sayıltısına dayanır.

 Biz ‘yarın güneş doğacak’ çıkarımını akılla bilmiyoruz. Akılla bilseydik, bu demostratif akıl yürütme olup tecrübeye gerek kalmazdı. O halde geriye sadece tecrübe kalıyor. Güneşin yarın doğacağını biz tecrübe ile biliyoruz.

 

              Neden/etki – Sebep/sonuç :

 

 Hume’a göre, doğadaki neden-etki ile mantıktaki sebep-sonuç karıştırılıyor. Doğa olanı veriyor, geleceği değil. Geleceğin bilgisini biz, moral akıl yürütmeyle elde ediyoruz.

 Mantıktaki sebep-sonuç; olanı da olacak olanı da veriyor. Bunların hepsi bizden geliyor. Oysa neden-etki olayı doğada.

 ‘İnsanlar bir olayın oluşumunu, birçok kez gördüğünde aynı olayın, aynı şartlar altında geliştiğinde yine aynı sonucun olacağını akıl yürütmeyle bilemez. Akıl yürütmeyle bilseydik, Şu nedenin şu sonucu çıkardığını hiç görmeden de yani ilk defasında da bilirdik. O halde biz bunu, alışkanlıkla biliyoruz. Birçok kez, şu nedenin şu sonucu ortaya çıkardığını görüyoruz ve bu bizde bir alışkanlık yaratıyor. Daha sonraki durumları biz bu alışkanlık sayesinde biliyoruz.

 Nedeni gördüğümüzde sonucu bekleme bizde doğuştan içgüdüsel olarak var ama biz bunu akıl yürütme ile bildiğimizi sanıyoruz. Birçok kez o şeyin izlenimine sahip olduktan sonra bizde alışkanlık oluşuyor ve bu alışkanlık sayesinde de o şeyin sonucunun gelecekte de aynı olacağını biliyoruz.

 Bir olayı birden çok gördüğümüzde, bizde nedensellik ilişkisi kuruluyor. Tecrübeyi deneylerle, nedensellik ilişkisini ise alışkanlıklarla ediniyoruz.

 Hume’un tüm derdi; geleceğin, geçmişe uygun olacağı sayıltısına nasıl varıyoruz? Bunu ne akıl yürütmeyle ne de tecrübe ile bilmiyoruz. Mantıksal bir zorunluluğa varıyoruz. Oysa gelecekte mantıksal zorunluluk yok. Biz güneşin her sabah doğacağını ne akıl yürütmeyle ne de tecrübeyle bilmiyoruz sadece alışkanlıkla biliyoruz.

 Güneş yüz kere, bin kere doğuyor ama yarın da doğacağım demiyor. Bizde böyle bir izlenim olmadığı halde biz bir çıkarım yaparak güneşin yarın da doğacağını söylüyoruz. Alışkanlıktan dolayı öyle olacağına inanıyoruz.

 Nedenden etkiye geçiş, alışkanlık yoluyladır. Bu durum sadece insanda değil diğer canlılarda da sözkonusu.

 Doğa bu işi, nedenden etkiye geçişi akıl yürütmeye bırakmamıştır. Çünkü akıl bunu başaramazdı. Doğa bu işi alışkanlığa bırakarak işi sağlama almıştır. Aksi halde akıl yürütmeyle olsaydı; her yapıp etmemiz için akıl yürütecektik.

 En temelde şeyleri bilme yetimiz hayal gücüdür. Hayalgücü, basit ideaları hem birleştirip hem de ayırarak bilmemizi sağlıyor. Bunu da alışkanlık sayesinde biliyoruz.

 Locke, Berkeley ve Hume’un her üçünün de hareket noktaları aynı; ‘bir şey algı konusu/nesnesi olmadan bilgi konusu olamaz’.

 Hume’a göre sadece algıladıklarımızı bilseydik, bir önümüzdekini bir de belleğimizde olanları bilirdik. Oysa algının ötesine de gidiyoruz. Algıladığımızdan fazlasını biliyoruz. Berkeley, algılamada duruyor, ona göre her şey; ‘idea’. Oysa Hume, ‘evet algıladıklarımız var ama algılamadıklarımız da var’  diyerek algıların ötesine geçiyor. Biz nesnelere bir şey katıyoruz da biliyoruz. Bu kattığımız şey ise alışkanlık. Hume’da apriori; edinilmemiş tecrübeden sonuç çıkarmak.