Posts Tagged ‘Kent’

KENT SOSYOLOJİSİ -2 (CİHAD ÖZÖNDER)

Pazartesi, Kasım 2nd, 2009

 

 Avrupa Endüstri İhtilali Öncesinde Şehirler ve Şehirleşme:

 

 Daha önce de söylendiği gibi şehirler, insanlık tarihinin yaklaşık son 5000 yılı içinde çevre, teknoloji ve sosyal faktörlere bağlı olarak ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Buzulların çekilmesinden sonra dünya, coğrafya şartlarında büyük değişmeler olmuş, teknoloji sahasında meydana gelen ve geometrik diziler gibi yığılmalı bir artış gösteren gelişme ve değişme; şehirlerin ve şehir sosyal yapılarının çok hızlı bir şekilde oluşmasına ve evrimine yol açmıştır.

 Bununla birlikte teknolojik ilerlemeler 19. yüzyılda meydana gelen ‘Avrupa Endüstri İhtilali’ne kadar oldukça yavaş seyretmiştir. Bu nedenle şehirlerin gelişmesini incelerken durumu Avrupa endüstri ihtilali öncesi ve sonrası şeklinde ele almak daha doğrudur.

 

 Eski Türk Toplumlarında Şehir ve Şehircilik:

 

 Coğrafi çevre şartları diğer insan topluluklarında olduğu gibi Türk topluluklarının da sosyal yapılarının oluşmasında etkili olmuştur. Türklerin tarihi çok eski devirlerden beri varolmakla beraber İlk Türklerin anayurdu hakkında kesin bir fikir yoktur.

 

 Tarihçiler Çin kaynaklarına dayanarak Altay dağları çevresini ilk Türk anayurdu olarak kabul ederler.

 Sanat tarihçileri, kuzeybatı asyayı, kültür tarihçileri ise İrtiş nehri ile Urallar arasındaki bölgeyi ilk Türk anayurdu olarak kabul ederler.

 Son dilbilim araştırmaları, Türk anayurdunun Ural-Altay dağları arasında olduğunu hatta Hazar denizinin kuzeydoğu bazkırlarının esas Türk anayurdu sayılmasını ortaya koymuştur.

 M.Ö.2000 yıllarına ait bazı dil kaynakları bu durumu ispatlamıştır. Ayrıca orta Asyada, Kisele ve Çernikov tarafından yapılan arkeolojik kazılar M.Ö.2000 yıllarında önce de bu bölgenin Türklerin ilk anayurdu olduğu görüşünü kuvvetlendirmiştir.

 Bu bölgenin coğrafyası ilk Türk devlet anlayışına ve sosyal yapısına şekil veren özelliklere sahiptir. Çok geniş bozkırların, otlakların bulunduğu bu bölge, eski Türkleri, at gibi binek hayvanlarını tarihte ilk defa ehlileştirerek büyük ölçüde kullanmaya yöneltmiştir. İlk Türkler, at yardımı ile diğer hayvanlarını yetiştirirken, avcılıklarını da geliştirmişlerdir. Geniş topraklarda, hızlı hareket edebilme kabiliyeti kazanmışlar. Ata bağlı olarak gelişen, bu hızlı hareket edebilme durumu, çok geniş topraklar üzerinde devletler kurabilme olanağını vermiştir.

 “Bu ekolojik yapıya bağlı olarak gelişen sosyal yapı ‘atlı-hayvancı kültür’ adını almaktadır. ‘Göçebe Kültür’ adı da verilen bu kültür, buz çağının sona ermesi üzerine Baykal gölünden, Baltık denizine kadar uzanan geniş sahada gelişti. Bu kültürün başlıca özelliği, başlangıçta kemikten işlenmiş aletler ve yer değiştiren ‘balıkçı-avcı’ hayat tarzıdır. Buna ‘yontma taş-kemik kültürü’ de denir. Ural-Altay dil ailesine bağlı kültürlerin asli kültürü buydu. Bu kültürün etkisi Amerika ve güney asyada da görülür”. (ROSANY)

 

 Atlı göçebe kültürün daha doğrusu Altay kültürünün gelişmesi, dünya tarihi bakımından iki sahada önemli olmuştur:

 1-İktisadi bakımdan hayvancılığın geliştirilmesi.

 2-Büyük devlet kurma ve idare etme kabiliyetidir.

 Bu iki özellik birbirini tamamlamaktadır. Büyük hayvan sürülerini idare etmek, beslemek, geniş sokaklarda dolaşmak, hızlı hareket etmek ve bu arada merkezi idare ve sıkı dayanışma gibi özellikler Altay kavimlerinin büyük devletler kurmalarının temelinde yer alan özelliklerdir. Bu özelliklere bağlı olarak, bu sosyal yapıya mensup insanların görüş açıları çok genişlemiştir.

 “Atlı göçebelerin kendine has yaşayış tarzı büyük paraların ve sürülerin bakımı, büyük sürek avları, bir çeşit savaş idmanı sayılabilir.

 Teşkilatlanma, binicilik, tebaanın teşkilatlandırılması, yabancı komşuları haraca bağlamak için yapılan seferler bol fırsat sağlıyordu. Onlarda milli dayanışma duygusu, milli gurur ve bu gururun icabı kahramanlık çok erken gelişti. Bütün bunları Göktürk yazıtları çok iyi aksettirir”. (ROSANY)

 

 Toynbee’ye göre de göçebe-çoban yaşamı, bu insanlara ileriyi görüş, sorumluluk duygusu, fiziki ve ahlaki dayanıklılık gibi meziyetlerin yanında askerlik, idarecilik gibi özellikler kazandırmıştır.

 Eski Türk toplulukları, içinde yaşadıkları çevre şartlarının da bir ürünü olarak, geliştirmiş oldukları sosyal yapı açısından incelendiğinde, durumun yerleşme tipolojisi açısından dünya şartlarından farklı olduğu görülür. Eski Türk toplulukları, bir bakıma bugün anladığımız anlamda, yerleşik hayata oldukça geç zamanlarda geçmişlerdir. Bununla beraber eski Türk toplumları yukarıda belirtilen şehri meydan getiren şartların hepsini gerçekleştirerek aynı fonksiyonlara sahip ‘göçen şehir’ adını verebileceğimiz ve Batılı kaynaklarda misali görülemeyen bir sosyal olguyu yaşamışlardır.

 Bu safhaya gelmeden önce eski Türk toplulukları diğer insan grupları gibi daha küçük yerleşme birimlerinden geçmişlerdir. Tespit edilen ilk sosyal durum diğerlerinde olduğu gibi aile idi. Eski Türk sosyal hayatının çekirdeğini aile teşkil etmekteydi

 

 Radlof’a göre, “birbirleri ile yakın akraba olan ailelerin küçük sürüler için ortak ve bölünmez mülk hayatı önemlidir. Kendi yararlarına olan bu bağlantı, onları birbirine kenetler. Yalnız oturan akraba ve icablar nedeniyle yakın ailelerde birliğe katılınca en küçük sosyal birlik olan ‘aul’ meydana gelmiştir. Aul, yaz-kış birlikte yaşayan 6 ila 10 aileden oluşur. Aulun başı, içlerinde en zengin ve en kalabalık ferdi olan ailenin en ihtiyarıdır. Kışlakta birkaç aul bir araya gelir. Kışın sürülerin bir kısmı aula alınmadığı için onların korunması fazla adam kullanmayı gerektirir. Şiddetli kışın doğurduğu yoksulluklar büyük topluluklarda daha az hissedilir. Küçük oymaklar bu nedenle kurulur. Ancak kışa özgüdür ve yazın geniş alanlara dağılırlar. Aullar yine de muhtemel bir saldırıyı önlemek ve düşmana karşı koyabilmek için aralarındaki ilişkiyi muhafaza ederler”.

 Bu esasa bağlı olarak gelişen eski Türk yerleşmelerinde sosyal yapının temelini teşkil eden aileler, kanbağı ile birbirine bağlı üyeler, esirler, sığıntılar ve dağlı olanlardan meydana gelmekteydi. Aile reisi, bütün malın sahibidir. Ve aile fertlerine yapılacak işleri o gösterir. Aileye bağlı olarak, ‘ata erkil’ ve ‘dış evlilik’ (exogamy) esasına uygun ‘babayerli’(patrilocal) bir düzen vardı. Başka değişle yeni kurulan aileler erkek tarafından sayılırdı. Yeni gelen kedının kocasının ailesine hizmet eder ve onun malı sayılırdı. Onun için kadını babasından satın almak gerekirdi. Satın almanın bedeli olarak ‘kalıtım’ çeşitli etli hayvanlardan at, deve, koyun vs.den meydana gelirdi. Kadın kocasının mülkü sayıldığından, kocasının ölümünden sonra ‘leviratus’ adı verilen adet gereğince kalır ve kayın biraderi veya Moğollarda görüldüğü üzere kocasının diğer eşinden olan oğlu veya ailenin diğer bir ferdi onunla evlenebilir. Bu adet, Eski Türklerde ve Moğollarda yüksek tabakaya mensup aileler arsında yaygındı.

 Eski Türk sosyal yapısı, göç esasında teşkilatlanırken oldukça mükemmel bir sosyal organizasyonu da geliştirmiştir. Yazlık konaklar ve otluklar, bütün oymak veya aulun ortak malı olduğu halde, kışlık konaklar ‘feodal düzen’ ve ‘atüt’ten farklı olarak, ferdin mülkü sayılırdı.

 (Atüt= Asya Tipi Üretim Tarzı)

 

 Atütün karakteristik özellikleri:

 

 1-Atüt türü idare şekli dış etkilere dayanır. Marx’a göre, Asya toplulukları iç dinamizmden yoksundurlar. Bunlar üzerinde ancak dış etkiler değişim sağlayabilir.

 2-Atüt kabul edildiğinde daha önce sınıflandırılmış olan toplumların tek yönlü gelişiminin evrenselliği kabul edilmeyip çok yönlü gelişim sözkonusudur.

 3-Atütte sömürü olayı çok basittir ve önemsenmeyecek kadar azdır. Bu da kapitalist birikimin oluşmasını engellemektedir.

 Atütte mülkiyet, sistem olarak vardır. Ancak kişilere ait değildir. Derebeylik veya kralın mülkiyeti sözkonusudur. Toplum, küçük topluluklar, köy komünleri halinde kendi kendine yeter tarzda üretimle yaşamaktadır. Ayrıca toplumlar arasında işbölümü yoktur. Toplum içinde yalnız ziraat ve zanaat ayrımı vardır. Meta üretimi gelişmemiştir. Bu yüzden toplumlar arasında ticaret gelişmemiştir. Burada ihtiyaçlar için üretim sözkonusudur. İhtiyaçlarından fazla olan kısım, derebeyin ya da kralın eline geçmektedir. Bu da çok az olduğu için sömürü, ihmal edilecek kadar azdır.

 Atütte değer ve üretimi sözkonusudur. Ancak ihtiyaçtan fazla olan kısım, meta haline dönüştürülebilir. Bunun da yarıdan fazla olan kısmı devlete ayniyat olarak iletir.

 Zaman zaman elde kalan üretimin çok küçük bir kısmı paraya çevrilmektedir. Paraya ihtiyaç hemen hemen yoktur. Ve kapital birikimini teşvik edecek faiz sistemi de yoktur. Mülkiyetin kişilerde toplanmaması, meta üretiminin bulunmaması, paraya ihtiyacın bulunmaması, faiz sisteminin bulunmaması ve sömürünün de çok düşük düzeyde olması, feodal düzenden ve özellikle kapitalist sistemden de farklı olarak, atütte semaye birikiminin olmamasına yol açmaktadır.

 Komün tarzında idare sözkonusu olduğundan, topluluklar dağınık bir biçimde fakat hükümdarın emrinde yaşamaktadırlar. Devlet, kanunlar ve yönetim gücü tümüyle hükümdarın eli altında bulunmaktadır. Hükümdar, yönetimi sürdürebilmek için gerekli olan askeri veya polisiye güçleri ayniyat olarak aldığı ekonomik değerle beslemektedir.

 Atüt kabul edildiğinde görülüyor ki, Marx’ın sıralamış olduğu beşli aşama olgusu, evrensel olmaktan çıkmakta çoğulcu niteliğe bürünmektedir. Atütte dış etkiler sözkonusu olduğundan yani gelişim için kendi iç dinamiği yeterli olmadığından dışarıdan gelecek bir etkinin ne türde ve ne derecede olabileceği hatta bu etkinin ne zaman geleceği belli değildir.

 Bu bilgilerin ışığında Türk sosyal tarihinin Marxist şemaya uygun olmadığı gibi atüt özelliklerini de tam anlamıyla bünyesinde bulunduramayan kendine has bir evrimleşmeye sahip olduğu ortaya çıkmaktadır.

 Zenginler kendileri daha hayattayken en büyük oğullarının bağımsız hale gelmelerini isterlerdi. Mallarının bir kısmını ona atırıp verirlerdi. Kışlık konak dar geliyorsa, büyük oğula yenisi satın alınırdı. Kendi kaynağı uygunsa her çocuğu için yer tahsis eder, mallarını da bölüştürürdü. En küçük oğul, baba yurdunun esas varisiydi. En sonunda bütün ağabeyler ayrıldıktan sonra küçük oğul baba yurdunda yalnız kalır. En çok himayeye muhtaç olan küçük oğulun örf ve adetlere göre korunması, zaruri bir geleneğe dayanır. Bu sosyal yapının temelini, aile teşkil etmekte fakat dışarıdan gelebilecek daha büyük tehlikelere karşı, aul birlikte hareket ettiği gibi yakın çevredeki aulları ve gitgide büyüyen bir sosyal organizasyonun birimleri olarak diğer sosyal gruplar devreye girmekteydi.

 Eski Türk sosyal yapısı, küçükten büyüğe yani aileden devlete genişlemekteydi.

 

 Üy (aile, ev)→AulOymakOkBoyBudunUlusİl (devlet)

 

 Ulus; birkaç boyun bir araya gelip, federasyon biçiminde birlikte yaşamasıdır. Bu şekilde kurulan sosyal organizasyon, göç esasında teşkilatlanmış çok büyük coğrafi sahalarda hareket edebilen, bir sosyo-kültürel yapıyı doğurmuştur. Bu sosyal yapı, daha önce bahsetmiş olduğumuz şehirleşmenin önşartlarından kısmen farklı sebeblerle, Türk topluluklarında oldukça uzun bir dönem devam etmiş ve türk topluluklarının yerleşik hayata geçişleri, çok uzun bir zaman dilimi içinde gerçekleşmiştir. Bununla beraber, Türk medeniyetinin gelişmesi açısından bir dezavantaj teşkil etmemiş aksine göçebelik, Türk toplulukları için diğer toplulukları idare edebilme kabiliyetini geliştirmiştir. Bu yapıya bağlı olarak, ilk Türk şehirleri kabul edebileceğimiz göçer şehirler hakkında birçok tarihi kaynakta bilgi bulunmaktadır. Mesela yazarının 12. Yüzyılda yaşamış olduğu anlaşılan bir coğrafya kitabında eski Türk şehirleri hakkında şunlar yazılmış:

 “Türklerin şehirleri azdır. Olanlar da büyük ve hayvan derisinden yapılmış çadırlardan oluşur. En büyük şehirleri ‘Hasorak’tır. Bu şehir sarp dağlar arasında kurulmuştur”.

 

 1304 – 1369 yılları arasında yaşamış olan kuzey Afrikalı Berberi kabilesinden olan seyyah İbn-i Batuta, yaşadığı yıllar içinde seyahat ettiği Türk şehirlerini şöyle anlatmaktadır:

 “Türkler kamp ve karargâhlarına ‘Orda’ derlerdi. Orda yerine varıp gördüğümüz zaman cami ve çarşılarıyla, halkıyla, mutfak bacalarından göklere yükselen dumanla yürüyen büyük bir şehirle karşı karşıya olduğumuzu anladım. Bütün Orda, atlarla çekilen ve konaklama için seçilen yere varıldığında hafif malzemeden yapılmış olan evler, çadırlar ve eşyalar indirilmekte bir anda çarşılar, mescitler ve obalar kurulmakta idi”.

 Göçen şehirlerin yanı sıra eski Türklerin çok eski zamanlarda devamlı yerleşmelere de sahip olduğu bilinmektedir.

 İlk Türk şehirleri bir çeşit kerpiçlerle yapılan barınaklar ve bunları çevreleyen sınırlardan ibarettir. Evlerin yapılışları tahta kalıpların arsına çamur doldurulur ve bunların tekmelenerek sıkıştırılması ve kurumaya bırakılması suretiyle gerçekleştiriliyor.

 İlk Türkçede Bugünkü şehir ya da kent kelimesinin karşılığı; ‘Balıg’ ya da ‘Balık’ idi. Bugünkü Türkçedeki ‘balçık’ kelimesi de aynı kökten gelmektedir. Uygurlar bir yerde, kale veya sur yapılması içinde ‘balıklanma’ diyorlardı.

 Giderek yaygınlaşan ‘kent’ kelimesi, Soğutçadan Türkçeye oldukça erken zamanlarda geçmiştir.

 İlk Türk şehirlerinin ortaya çıkışıyla birlikte, sosyal yapı açısından tabakalaşmanın da meydana geldiği, yazılı kaynaklardan anlaşılmaktadır. Eski Türk sosyal yapısı hakkında, ilk derli toplu bilgilerin bulunduğu Göktürk yazıtlarından Kültegin’in cenaze törenine çeşitli şehirlerden ‘ulus-budun’ların gelerek katıldığı anlatılmaktadır.

 ‘Ulus-Budun’; şehir halkı olarak kullamılmıştır. Daha sonra Uygurlar zamanında ise ‘Kend ulus’ olarak kullanılmıştır.

 

 Göçebe, hayvancı bir iktisadi yapı tarafından büyük ölçüde şekillenmiş olmakla birlikte, eski Türklerin hayvanlarının kışlık yemini temin etmek için, kısmen de olsa tarım yaptıkları bilinmektedir. Arkeologlar tarafından 10km uzunluğunda bir su kanalının harabeleri bulunmuştur. Ve bunun yapılış tarihi, M.Ö.1.yüzyıla kadar gitmektedir. Rus arkeologlarına göre bu bölgede, M.Ö. 1.yüzyıldan beri Göktürkler tarafından tarım yapılmakta idi. Göktürklere ait şehirlerin harabeleri de bulunmuş ve incelenmiştir.

 Isık göl (Kırgızistan’da) civarında Barshan harabeleri klasik Göktürk şehirlerine örnektir. Bundan başka Tanrı dağlarının kuzey eteklerinde Göktürkler çağına ait; Çargelan, Çumgal, Çaldıvar, Atbaş, Şirdag Beg, Menaheldi Türk şehirlerinin harabeleri özellikle Rus arkeoloğu Berştam tarafından II. Dünya savaşı yılları arasında incelenmiştir.

 Bu şehirlerin çoğu surlarla çevrilidir. Göktürk devletinden sonra bütün Türk boylarının fedaratif devlet anlayışına uygun bir şekilde hakimiyeti altına alan Uygur devleti (8 – 9. Yüzyıllar) döneminde Türklerin şehirleşmelerinin hızlandığı ve yaygınlaştığı görülür. Uygurlar çağında Türkler, yerleşik medeniyetin zirvesine çıkmışlardır.

 Doğu Türkistan’daki Karahoço, Karabalgasun, Beşbalık, Karaşar, Kaşgar, Hotan, Yerkent, Komul, Kulca, Urumçi, Kuça, Aksu, Suço, Kanço, Çerçan ziraat, sanayi, ticaret ve sanatta örnek seviyeye erişmiştir. Düzenli yollarla bu şehirler birbirine bağlanmıştır. Kanallar açılmış, en ıssız ve çorak yerlere kadar su götürülmüştür. Heykelcilik, resim, duvar resmi, kumaşçılık, halıcılık, çinicilik oldukça gelişmiş durmdaydı.

 Göktürk alfabesinden daha karışık olmakla beraber Uygur alfabesi Asyada oldukça yayılmıştır. 15. Asır Osmanlı divan kâtipleri arasında bile bu alfabeyi bile ve kullanan vardı.

 Cengiz ve Timur devletinde de bu alfabe yaygın olarak kullanılmıştır. Uygurlar yazılarını Göktürkler gibi ağaca değil kâğıda yazmışlardır. Türklerin tekelinde olan kâğıt sanayi, Uygurlardan öğrenilerek Bağdat’a geçmiş orada da gelişmiştir.

 Uygurların, Çinliler gibi matbaayı bilmeleri ve kullanmaları da edebi ve medeni gelişimlerinde rol oynamıştır.

 Göktürklere ait mimari eserler azdır. Uygur devrinden ise bol numuneler kalmıştır. Uygurlar şehirlerini surla çeviriyorlardı; surların yüksekliği 20 metreye kadar çıkıyordu. Uygur mabetlerinin oda ve salonları, renkli ve yaldızlı duvar resimleriyle süslüydü. Bu mabetlerde, yüzlerce yazma eser bulunmuştur.

 Orta asyada kurulan ilk Hun, Göktürk ve Uygur şehirlerinin savunma ve ticaret fonksiyonları arasında şekillendiği görülmüştür. Zamanla saat ve eğitim fonksiyonları da gelişmiş zamanımıza kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.

 İslamiyetin kabulünden sonra ortadoğu ve önasyaya gelerek büyük ölçüde yerleşik hayata başlayan Türk topluluklarının daha ziyade önceden kurulmuş olan şehirlerini ele geçirerek bunları kendi sosyal yapılarına uygun şekilde teşkilatlandırdıkları görülür.

 Mesela, hayvancılığın Türk şehir hayatındaki izleri günümüz Anadolu şehirlerinde de yaşanmaktadır. Bilindiği gibi tuz, hayvanlar için son derece önemlidir. Bu nedenle çok miktarda hayvan yetiştiren bölgelerde tuz ticareti de yaygındır.

 Şehirlerde tuz ticaretinin yoğunluğu bazı sokakların, ‘tuz pazarı’ diye anılmasına da neden olmuştur. Birçok Anadolu şehrinde bu isim hâlâ varlığını sürdürmektedir.

 Türklerin özellikle bir kısım Oğuzların yerleşik hayatı tercih edip, ziraat ve balıkçılıkla meşgul oldukları da biliniyor. Türklerin hayatında asıl makbul olan, göçebelik olduğundan, göçebe Oğuzlar, yerleşik Oğuzları ‘yatuk’ diyerek ayıplamışlardır. Ancak bu yatuklar belirli yerlerde oturduklarından Oğuzlar arasında yerleşik hayatı geliştirmişler hatta Oğuz şehirlerinin de temelini atmışlardır. Oğuzlara ait birçok ziraatçi yerleşmeler bilinmekle beraber bunların bir koruyucu sur içine alınarak adeta şehir niteliğine dönüşmesi daha geç tarihlerde (7-8. Yüzyıllar) görülür. Şehirler, geniş bir ziraat sahasının ortasında olup, çevresinde de ziraat yapılmıştır. Sık su kanalları da bu ziraati geliştiriyordu.

 Türk şehirlerinin etrafında şehir hayatı için gerekli zirai mahsüllerin yetiştiği bir mıntıka bulunuyordu.

 Kaşgarlı Mahmud, şehirlerin çevresindeki bu yeşil sahaya ‘kent kökü’ dendiğini söylemektedir. Ancak birçok şehirlerde bu çevrenin mahsülü yine de şehrin ihtiyacına yetmiyordu. Mesela Oğuz başkenti Yeni Kent’te diğer ziraat bölgelerinden nehir yoluyla hububat geliyordu.

 Eski Türk şehirleri ayrıca gıda sanayi, giyim sanayi ve maden işletmeciliği, ahşap işçiliği merkezi durumuna da gelmişlerdi.

  Türk şehirlerinin büyümesinin en önemli sebebi ise Türk ülkelerinin, eski zamanlardan beri dünya ticaretinin can damarını teşkil eden, Avrupa – Çin yolu üzerinde bulunmasıdır. Türk şehirlerinin varlığını ve yaşamasını sağlayan özelliklerin başında, ticari hayat gelmektedir.

 Asyanın büyük kervan yolları üzerindek canlılık, Türk şehirlerinin doğuşunu ve gelişimini sağlamıştır. Şehirlerin gelişimini sağlayan bu yolun 16. Yüzyıldan sonra işlemez olması, Asyanın önce ekonomik daha sonra da siyasi çöküşünü doğurmuştur. Anadolu da bu çöküşten kendini kurtaramamıştır.

 Anadolunun bugünkü şehirleri içinde, ilk yerleşme tarihleri M.Ö. 1000 yıl ve daha öteye gidenler bulunmaktadır. Birçok şehirlerin tarihini, Hellenistik tarihe kadar indiriyoruz. Gerçekten de İskender’den sonra ve Roma hakimiyeti sırasında, Andolunun geniş ölçüde şehirleştiği görülmektedir. Bizans hakimiyetinin sonlarında, orta ve doğu Anadoluda şehirlerin yavaş yavaş yokolduğu görülür.

 

 11. yüzyıldan sonra bu 1000 yıllık şehirler ülkesi Anadolu, çok güçlü göçebe eğilimli olan bir toplumun; Türklerin eline geçmesi ve Anadolunun çehresine damgalarını vurmasıyla, eski şehirlerin yapısal gelişimine hakim olmuş eğilimler, ortadan silinmiş oldu. Türkler tarafından Anadoluda kurulmuş büyük şehirler çok değildi. Fakat bugün eski yerleşmeler üzerinde devam etmiş şehirler de, Türkler tarafından kurulmuş olanlar da herhangi yapısal bir fark bulunmamaktadır.

 Anadoluya gelerek yerleşen Türkler, islamiyeti kabul etmiş oldukları için Arap kültürünün de kısmen tesiri altında kalmışlardır. Türk sosyal yapısı daha önce sahip olduğu değerlere ilave olarak, Arap ve Fars kültürleriyle iç içe yaşayarak

İslam medeniyetinden de etkilenmiştir. Şehir, Arapların hayatında fazla değer verilen bir nitelikte olmamıştır. Bununla beraber şehir, medeniyetin bulunduğu yerdir.

 Nitekim İbn-i Haldun, şehir hayatının tek medeni hayat olduğunu belirtmiştir.

 İslam dünyasında gelişmeleri açısından Mekke, Şam, Halep ve Kudüs gibi İslam öncesi olan şehirlerle Kûfe, Basra, Fustat, Kayrevan veya Medinetüz Zehra gibi yeni kurulmuş olanları birbirinden ayırmak daha doğru olur. Bu ikinci grup şehir, halifeler tarafından çok kere belli planlarla kurulmuş fakat daha çok bir hükümdarın içinde bulunduğu, tesadüfi koşullar sonucu ortaya çıktıklarından genellikle, hükümdarların ölümünden sonra ortadan kalkmışlar ya da başlangıçta birer askeri karargah niteliğinde olan, Basra ve Kûfe gibi ilk kuruluşlarındaki düzeni kaybetmişlerdir. Bu şehirlerin, ilk yapısal özelliklerinin sonraki gelişmede ne ölçüde etkili olduğu kolaylıkla tespit edilemez.

 Örneğin, ilk karargah şehirlerin bir Roma şehri veya askeri kamp gibi oluşunun sonraki konglomerasyonunun şekillenmesini yönlendirdiği iddia edilemez. Genel olarak bazı mimari farklar olmakla beraber, Arap dünyasının Mezopotamyadan, Fas ve İspanya’ya kadar uzanan ülkelerde benzer bir şehir düzeni yarattığı görülmektedir.

 Fiziksel ve sosyal yönden İslam şehirlerinin asıl büyük özelliği; mahallelere bölünmüş olmasıdır. Toplumdaki etnik ve dini farklar belki de bu bölünmeyi zorunlu kılıyordu. Böylece, her kabilenin ayrı bölüme sahip olduğu ilk karagahlardan, halife Mansur’un Bağdat’ına ve çok daha yeni zamanlara kadar mahalle, bir ünite olarak kalmıştır. Eski Şam’da olduğu gibi mahalleler bazen duvarlarla ayrılıyordu.

 Fiziki planlama bakımından, İslam dünyasının coğrafi yerinin yapı ve şehir biçimi üzerinde önemli etkisi olmuştur. İçeriye dönük ev, dar, gölgeli sokak, üstü kapalı Pazar yeri, çeşmeler ve su yolu sevgisi ve onların ihtimamla ele alınması İslam şehrinin iklime bağlı önemli özellikleridir.

 Ortaçağ İslam şehirlerinin hemen hemen hepsinde bulunan ortak unsur, şehir merkezinde bulunan Cuma camileridir.

 Sosyal yapının din temelinde şekillenmesi ve bütün sosyal etkileşmeler ağının ortasında ,bu sosyal kurumun bulunması Avrupa ortaçağ şehirlerinde de görülen bir özelliktir. Tapınakların çevresinde ticaret merkezlerinin, pazarların yerleşmesi de aynı şekilde İslam ve Avrupa şehirlerinde paralel olarak görülen bir özelliktir.

 İdare açısından ise İslam şehirleri ile daha önceki dönemlerde oluşmuş Roma ve Avrupa şehirleri arasındaki önemli bir fark vardır. İslam şehirlerinde, şehirlerin kendi kendilerini idare etmeleri sözkonusu değildi. Şehir içinde gruplar, mahalle esasında bir sosyal organizasyon ve çoğu zaman kabile, mezhep grubu veya etnik özellikler tarafından oluşturulmuş birimler halindeydi. Bu nedenle, orta doğuda Türk hakimiyeti artıncaya kadar, mahalleler İslam şehir hayatında önemli sosyal gruplar olarak varlığını sürdürdü.

 

 İslam öncesi, orta asya şehirlerinin oldukça düzgün bir plan içinde geliştileri bilinmektedir. Bu şehirlerde, yollar merkezden şehir surlarına doğru geometrik bir düzen içinde, yıldız şeklinde yayılmakta idi.

 Türk-İran şehirlerinde ise Türk devletlerinin merkezi hakimiyet fikrine uygun bir şehircilik anlayışı görülmekte idi. M.S. 8-9. yüzyıllardaki Türk-İran şehirleri başlıca üç elemandan meydana gelmekteydi:

 Bunlar ‘Şahristan’ adı verilen seçkinlerin ve zanaatkârların yaşadığı asıl şehir; şahristanın içinde saray ve idari binaların bulunduğu iç kale, şahristana bitişik olarak bulunan ‘Rabad’ ve ‘Birun’ adı verilen ticari faaliyet bölgesi ‘Kuban’ bu bu şehir sisteminin Türklerin Anadoluda kurdukları şehirlere de esas alındığı kanaati yaygındır.

 Anadolu şehirlerinin, Bizans dönemi sonunda, Türk şehirleri haline dönüşmesi de oldukça uzun bir zaman almış ve bazı sosyal kalıntılar günümüze kadar devam edebilmiştir.

 10 ve 11. Yüzyıllarda Bizans her yönden zayıflamaya yüz tutmuş arkasında ‘haçlı seferleri’ bu dağılmayı hızlandırmıştı.

 Daha 7. Yüzyıldan itibaren Anadolunun antik şehirlerinin kaybolmaya başlandığı bilinmektedir. Son zamanlarda bu şehirler, surlar içinde köyler şekline dönüşmüştü. Bununla beraber, zanaatkarların bir arada bulundukları mahalleler, azınlıkların mahalleleri ve Bizans dini yapısının bazı kalıntıları daha sonraki Türk hakimiyeti döneminde de devam etmiştir.

 Mesela şehirlerle, köyler arasındaki ekonomik ve dini bağların önemli tezahürlerinden biri olan, muhtelif azizlerin kutlandığı bayram, pazar günleri veya panayırların bir kısmı hâlâ Anadolunun bazı yerlerinde devam etmektedir.

 

  Anadoludaki şehirlerin Türk sosyal yapısına geçişleri üç safhada olmuştur:

 1-Bizans şehirlerinin fethedilmesi. İdarecilerin şehir merkezlerine ve asker ailelerinin de boşalan mahallelere yerleşmeleri. Türk olmayan halkın zamanla ya göç yoluyla ya da evlenme yoluyla eriyerek şehirlerin Türkleşmesi.

2-Yeni Türk şehirlerinin kurulması ki, bu şehirlerde çoğunlukla eski Bizans yerleşmelerinin yakınında, göçebe Türklerin ticaret maksadıyla yerleşmeleri, pazarlar kurmaları ve bu yerleşmelerin zamanla şehir fonksiyonuna sahip olması. Bu durumun en belirgin özelliği, ‘Ladoicea’ adlı Bizans yerleşmesinin yanına kurulmuş olan ve adını da bu şehirden alan; ‘Ladik-Denizli’ şehri teşkil etmektedir.

3-Göçebe Türklerin şehirleşmeleri ki, bu durumda müslüman dervişlerin kurdukları ‘tekke’ ve ‘zaviye’lerin çekirdek teşkil etmeleri ve zamanla bunların çevresinde, mahallelerin kurulması yoluyla oluyordu. Bununla beraber göçebelerin, yerleşik hayata geçişleri ve şehirleşmeleri oldukça uzun bir zaman almıştır.

 15. yüzyılın ortasından kalma; ‘Fatih kanunnamesi’nde halk; ‘Türk’ ve ‘şehirli’ olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Burada ‘Türk’ adı göçebe anlamındaydı.

 Göçebeler, şehir kenarında kurdukları pazarlara da aşiret veya oymaklar halinde yerleşmekteydiler.

 Bu yukarıdaki faktörler, halen Türkiye’nin şehirleşmesine tesir etmektedir. Halen devlet tarafından bazı aşiretlerin iskanı devam ettiği gibi gecekondulaşma olgusu, aşiret veya oymak geleneklerine benzer şekillerde aynı bölgeden gelen halkın, gecekondu bölgelerinde de bir arada meskenler yapmasına yol açmaktadır.

 

 Anadoludaki Türk şehirleşmesi, başlangıçta Bizans şehirlerinden faydalanmakla birlikte zamanla kendi sosyal kurumlarını da geliştirerek, kendine has bir şehir sosyal yapısı içinde dengelenmiştir. Zamanın devlet felsefesi, din esası içinde şekillendiği için, dini kurumları, şehir sosyal hayatının da temelinde görüyoruz. Eski kiliselerin, camilere çevrilmesi veya yeni yapılan camiler ve bunların giderlerini karşılamak üzere inşa edilen çarşı, han-hamam gibi vakıflar, din ve ticaret fonksiyonlarının birleşerek şehirleşmeyi hızlandırdıkları bugün bilinmektedir. Diğer taraftan, bugünkü anlamıyla eğitim kurumlarının, Türk-İslam devletlerinin hakimiyeti altındaki şehirlerde ortaya çıktıklarını görüyoruz. Devlete, idareciler yetiştirmek amacıyla, Büyük Selçuklu döneminde, 1066 yılında Bağdat’ta kurulan ‘Nizamiye Medresesi’ dünyanın ilk üniversitesi sayılmaktadır.

 Bağdat Nizamiye Medresesinin benzerleri, kısa süre içinde bütün diğer şehirlerde kurularak, ders programları ve konuları Osmanlılar dahil, bütün Türk-İslam devletlerinde yüzyıllarca takip edilmiştir.

KENT SOSYOLOJİSİ -1 (CİHAD ÖZÖNDER)

Perşembe, Ekim 29th, 2009

 

  

 Bütün bilimler için genel geçer üç ilke vardır:

 

 

 1-Her bilim, mevcut olgular arasında birbirine benzeyenleri ve bunların kaidelerini belirler.

 2-Bu benzerlik ve kaidelerin, onları gözleyen ve araştıranlardan bağımsız olarak varolmalarına dikkat eder.

 3-Bu benzerlikler ve kaidelerin, objektif gözlem yoluyla keşfedilebilir olmaları gerekir.

 

  

 Yani bilimlerin gerçek dünya ile ilişkili olmaları şarttır. Bu ilkeyi sosyolojiye uygularsak:

 

 1-Sosyoloji, topluluk halinde yaşayan insanların, bu özelliklerinden kaynaklanan sosyal olgular arasında birbirine benzeyenleri ve bunların kaidelerini belirilemeye çalışır.

 2-Sosyoloji, bu benzerlik ve kaidelerin onları gözleyen ve araştıran sosyologlardan bağımsız olarak varolmalarına dikkat eder.

 3-Bu sosyal olguların arasındaki benzerlik ve kaidelerin hiç değilse teoride, objektif gözlem yoluyla keşfedilir olmasına dikkat eder.

 Sosyal olgu, soyut bir kavramdır. Tekrarlanan sosyal olayların bütünleşmesi, kavramlaşmasıdır.

 

 

  Bilimler; sosyal bilimler ve doğa bilimleri olmak üzere ikiye ayrılırlar:

 

 

1-Bu ayrım metot bakımından değil, konu ve alan bakımından ve fiziksel evrende sosyal, beşeri varlık alanlarının sınırını çizmek için yapılmıştır. Buna göre de sosyoloji; sosyal bir bilimdir.

2-Sosyoloji normatif değil, kategorik bir disiplindir. Yani sosyoloji kendisini, bir sosyal olgunun ne olduğu ile sınırlar. Ne olması gerekir, nasıl olmalıdır sorusuna karışmaz.

 Kategorik bir bilim olarak sosyoloji, değer hükümleri ile ilgili sorulara cevap verir. Cemiyetin hangi yöne gitmesi konusunda, sosyal siyaset meselelerinde fikir ve tavsiyelerde bulunmaz.

 

 Sosyoloji; iyi-kötü, güzel-çirkin, doru-yanlış gibi değer yargılarının dışında kalır. Ancak sosyoloji belli bir grubun, belli bir zaman ve mekânda, belli değer yargılarına bağlı olduklarına ifade edebilir. Fakat normatif bir şekilde, bu insanların değerleri, diğerlerine tercih etmeleri gerektiğini ileri süremez. Değerlerin tercihi ile ilgili, hiçbir bilimde olmadığı gibi sosyolojide de bir hüküm ileri sürülemez.

 Bu özellik sosyolojiyi, sosyal ve siyasi felsefe ile ahlak ve dinden ayırır.

3-Sosyoloji; uygulamalı bir bilim değildir. Mesela fizikçiler, köprü inşa etmez, kimyacılar da ilaç reçetesi yazmaz. Buna göre sosyologlar da halkın idari meselelerini belirlemezler. Kanun koyuculara hangi kanun kabul edilir, hangisi edilmez bunu söylemezler veya hastalara, fakirlere, onları rahatlatıcı fikir ve tavsiyelerde bulunmaz.

 Sosyoloji, herkesin kullanabileceği bilgileri elde etmekle meşgul olur. Fakat sosyologlar, bizzat elde ettikleri bilgileri kendileri uygulamaya kalkmaz.

 Bu durum, sosyolojinin pratik kullanımı olmayan bir bilim olduğu anlamına gelmez. Sadece bir işbölümüne işaret etmektedir.

4-Sosyolojinin nispeten soyut olmasıdır. İnsanla ilgili olayların somut açıklamarıyla ilgilenmekten ziyade bu olayların aldığı şekil veya örgü ile ilgilenmektedir.

 Oysa tarih, belirli cemiyetlerin, belirli olayların, detaylı ve bütün tanımını vermeye çalışır.

5-Sosyoloji; özel ve münferit olaylarla değil genel geçer olaylarla ilgilenir. Cemiyetlerde mevcut etkileşmelerin ve birliklerin genel ilke ve kanunlarını arar. Ve bunların tabiatı şekli, muhtevası, insan grupları ve cemiyetlerin yapısıyla ilgilidir.

6-Sosyolojinin hem akılcı hem de deneyci olmasıdır. Ancak sosyoloji, sosyal olayları, labaratuar gibi suni bir ortamda tekrarlatamaz, bunun dışında kendiliğinden meydana gelen sosyal olayları çeşitli araştırma teknikleri (anket, mülakat, gözlem gibi) yoluyla gözler ve belirler.

7-Sosyolojinin, özel değil, genel bir beşeri bilim olmasıdır. Sosyoloji, insanlar arasındaki ilişki ve etkileşimlerin sosyal olan faktörlerini ayıklayıp bunları genel anlamda konusu içine alır.

 Kısaca sosyoloji, sosyal, kategorik, soyut, genelleyen, akılcı, deneyci ve genel bir bilimdir.

 

  Kent sosyolojisinin giderek önem kazanmasının çeşitli sebebleri vardır:

 

1-Son yıllardaki hızlı sanayileşme; bu sanayileşmenin ihtiyacı olan işgücünün şehirlere akması ve yerleşmesi.

2-Sanayi ve teknolojideki hızlı ilerlemenin yarattığı, fiziki rahatlıkların önce şehir topluluklarının hizmetine sunulmasıdır. Şehirler, ilk yeniliklerin uygulandığı yerler bu da insanları çekiyor.  

3-Zamanla bütün teknolojik gelişmelerin hızlı bir şekilde bütün toplumun hizmetine sunulması ve kent-köy ayrımının sosyolojik manadan ziyade fizik çevre özelliği ve yerleşme adı olarak kalma eğilimindedir.

 Bununla birlikte teknolojik gelişmelerin her ülkede aynı olmaması gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin sosyal yapılarında büyük farkların ortaya çıkmasına da yol açmıştır. Bu durum tarihi şartlara bağlı olarak gelişmiş ve günümüzdeki şeklini almıştır.

 Bilindiği gibi sosyoloji; insanlar arasındaki sosyal özellikleri, etkileşmeleri ve bu etkileşmelerin ortaya çıkardığı sosyal yapıları, bu yapıların içinde yer alan sosyal kurumları, sosyal grupları, bunların oluşmalarını, gelişme ve değişmelerini kendine konu olarak alır.

 Bu etkileşmeler örgüsünün varolabilmesi için, fizik bir mekân şarttır. İşte bu nokta, sosyal etkileşmelerin çeşitlerini de belirleyici bir özellik taşıdığından, kent ve köy sosyolojisi gibi yerleşme tiplerine bağlı, sosyolojik ihtisas dallarının gelişmesine yol açmıştır. Bununla birlikte, sosyal bilimlerin sahalarının iç içe oluşları gibi bir durum sosyolojinin dalları arasında da geçerlidir. Mesela, sosyal kurumları hem köy cemaatında hem de şehir toplumunda bulup inceleyebiliyoruz. Aile gibi evrensel bir sosyal kurum da sosyolojinin özel bir ihtisas alanı olmasına rağmen, bizim köy-kent ayrımı sınırlarımızı aşarak varlığını sürdürmektedir.

 Bu nedenle yapılmış olan ayrımların sadece yöntemsel kolaylık sağlamak amacıyla olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Ayrıca günümüzde teknolojik buluşların yayılma hızının gittikçe artan bir noktada oluşu da bizim köy-şehir ayrımımızı etkileyen bir özellik taşımaktadır.

 Hemen hemen bütün toplumlar bu teknolojik buluşların hızlı bir şekilde yayılmasına paralel, homojenleşen, standartlaşan bir davranış kalıbını benimseme yoluna gitmiştir.

 Günümüzde köy-kent sosyolojisinin ayrıldığı en önemli özellik, sosyal değişme olgusunun hızı açısındandır. Şehirlerde sosyal değişme diğer bütün yerleşme ve birim şekillerine göre çok daha hızlıdır. Fakat bu fark giderek kapanmakta ve önümüzdeki yıllar genel sosyolojinin dalları arasındaki işbölümünün yeniden yapılmasını zorlayacak bir durum olabilecektir.

 

 Şehirlerin Ortaya Çıkışı ve Gelişmesi:

 

 Şehirler insanlık tarihi göz önünde bulundurulduğunda çok yeni bir olgudur. İlk şehirlerin 5-6 bin yıl önce ortaya çıktıkları bilinmektedir.

 Homosapiens adı verilen ilk insanların 40 bin yıl önce yeryüzünde görüldükleri bilindiğine göre bu sürenin göreli olarak ne kadar kısa olduğu daha iyi anlaşılabilir. Kaldı ki, 6 bin yıl önce görülen ilk şehirler, bugünkü şehirlerle kıyaslandığında bunlara köy adının verilmesi dahi bir hayli güçtür. Bu şehirlerde çok küçük bir kesim barınmaktaydı. Bunlar da yeryüzüne gayet seyrek bir şekilde dağılmışlardı. Hatta bugünkü dünya nüfusunun % 20’si şehirlerde yaşamaktaydı.

 

  Şehirlerin gelişmesini şekillendiren 3 önemli faktör vardır:

 

 1-Çevre; belirli bir iklim, topoğrafya özellikleri, tabii kaynaklar gibi insanın biyolojik varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan temel ihtiyaçlarını ve bunların derecesini kapsar. Şehirlerin başlangıcı hep ılık yerlerde olmuştur.

 2-Teknoloji; belirli bir çevre içinde insanların kaynakları kullanabilmek için geliştirdikleri aletleri ve buluşları kapsar. Şehir yerleşmeleri belirli bir bölgedeki yoğun insan topluluğunun en azından asgari derecede beslenebilmesi için ileri teknoloji gerekir.

 3-Sosyal organizasyon; şehir hayatının gerektirdiği belli bir etkileşmeler kalıbı ve bu kalıplaşmadan doğan sosyal kurumların varlığı ile oluşmuş bir sosyal örgüye ihtiyaç vardır.

 Bu üç faktörün birlikte varolmaları unutulmamalıdır. Şehirleşme öncesi dönemlerde, fizik çevreye daha çok hakim olmanın tek yolu olan teknolojik birikim yokluğu şehirleşme olgusunu geciktiren en önemli faktördür.

 Tarih içerisinde insanların yerleşme dönemleri şu şekilde gelişiyor:

 

Eski taş dönemi (Paleolotik dönem):

 

 

 İnsanlık tarihi, yerleşme açısından uzunca bir dönem göçebe bir hayat sürmüştür. Bir tek yere bağımlı olmama durumu geniş ölçüde üretici olmayan teknolojik gelişme seviyesi ile ilgilidir. Bu dönem insanları, sadece kaba taşlarla vahşi hayvan avlayarak ve yenebilen bitkileri toplayarak besinlerini sağlıyorlardı. Grubun bütün üyeleri, zamanlarının tamamını yiyecek toplamak için harcıyorlardı. Yiyecek açısından fakirleşen bölgeleri, topluca terk ederek göç ediyorlardı.

 Bu dönem insanın varolduğu zamandan yaklaşık M.Ö. 9 bin yıllarına kadar uzanır. Bütün insan toplulukları aynı teknolojik seviyededir. Çok uzun dönem kullandıkları aletlerde ve kullanış şekillerinde küçük ilerlemeler olmuştur.

 Bugün dünya üzerinde bu teknolojik seviyede yaşayan çok az insan topluluğu vardır.

 

 M.Ö.50 bin ve 9 bin yılları arasında coğrafi kuvvetlerde son derece etkiliydi. Jeologların ‘Pleistosen’ adını verdikleri bu dönemde buzullar dünyanın bugünkü kutuplarına çekilmiştir. Bu döneme uyum sağlama zorlukları insanların zihin ve fizik özelliklerinin evrimini de engellemiştir.

 M.Ö. 9 bin yıllarında buzulların çözülmesiyle pleistosen dönemi bitmiştir ve iklimde, bitkiler ve hayvanlarda büyük değişiklikler olmuştur. Bu durum insanın yaşam tarzını yeniden düzenlemesini zorunlu kılmıştır.

 

 Orta taş dönemi (Mezolitik dönem) :

 

 Bu dönemde, bir çok insan toplulukları değişen çevre şartlarına paralel olarak, daha yoğun bir şekilde besin temin etme yollarını geliştirmeye başladı. Bazı teknolojik buluşlarda bunların gıda kaynaklarını daha iyi değerlendirmelerine olanak sağladı. Bu dönemde, insanlar daha önceleri olduğu gibi göç ederek beslenmelerini sağlamak yerine, yerleşik hayata yönelmeye başladılar.

 Ota taş dönem insanlarının en önemli başarıları; bazı hayvanları ehlileştirip avda kullanmaları, ağaç kesmek ve tahta işlemek gibi işlerde; balta ve çapanın icadı, balık avlamak için; ağ ve kürekli kayıkların keşfi ile kemik, tahta, boynuz ve taştan yapılan çeşitli aletlerin kullanılmaya başlanmasıdır.

 Orta taş dönemini yaşayan insanlar, bugün de dünya üzerinde bulunmakla beraber bu dönem, bir önceki döneme göre, insanlık tarihi açısından daha kısa sürmüştür.

 

 Yeni taş dönemi (Neolitik Dönem) :

 

 Yerleşik tarıma geçildiği bu dönemde, hayvan ve bitkilerin ehlileştirilmesi ve kontrollü olarak kullanılmalarının yanı sıra dokumacılık, çanak-çömlek yapımı, taşın daha sert taş veya maddelerle istenilen şekle dönüştürülmesi önemli ilerlemeler arasındadır.

 Dünya üzerinde pek çok yerde avcı, toplayıcı, balıkçı teknoloji gelişirken hayvanların ilk ehlileştirildiği, bitkilerin insan toplumunda yetiştirildiği bölge olarak orta doğuda; güney doğu Anadolu, Mezopotamya, Suriye, Ürdün ve İsrail’i içine alan Batı dillerinde ‘Verimli Hilal’ özel adı ile anılan bölge göze çarpmaktadır. Bugün tarımı yapılan bir çok bitki türü, bu bölgede insanlar tarafından kültüre edilerek dünyaya yayılmıştır.

 Mezopotamya’daki ‘Jarmo’ adlı arkeolojik bölgede yapılan kazılar bu bölgede M.Ö. 6500 yıllarında, birkaç yüzyıl kadar devam etmiş bir yerleşmeyi ortaya çıkarmıştır.

 Balçıktan yapılmış meskenlerin yanı sıra ehlileştirilmiş keçi, köpek ve muhtemelen koyun ağıl ve barınakları ile birlikte buğday, arpa depoları bulunmuştur. Ayrıca aynı kazılarda çeşitli aletlerin yanında kilden yapılmış kaplar da bulunmuştur.

 Diğer taraftan buradaki kazılarda kilden yapılmış tanrı ve tanrıça heykelcikleri de bulunmuştur. Bu bölgede M.Ö.5000 yıllarından kalma diğer pek çok yerleşme merkezleri de yapılan kazılarda bulunmuştur.

 Bu ilk tarımcı yerleşme merkezleri, kendi ihtiyaçları olan bütün besin maddelerini, üretebilme teknolojisine sahip olmadıkları için avcılık ve toplayıcılık da yapmaktaydılar. Bu nedenle Orta taş ve Yeni taş dönemleri arasındaki sınırı kesin çizgilerle ayırmak oldukça zordur. Fakat bu ilk köyler, insanların devamlı barınaklar inşa etmesi açısından önemlidir.

 Yeni taş döneminin bir özelliği de daha önceki dönemlere nazaran gelişmesinin yığılmalı bir hız kazanmaya başlamış olmasıdır. Önceki eski taş dönemi, insanlık tarihinin yaklaşık 5000 yılını kapsamasına karşılık Yeni taş dönemi, teknolojik birikimin hızlanması nedeniyle ancak birkaç bin yıl sürmüştür.

 

 Dünyanın diğer bölgelerindeki gelişmelerde özetle şu şekilde olmuştur:

 

 M.Ö.5000 yıllarında Nil vadisinde, M.Ö. 3500 yıllarında Çin’in Sarı nehir vadisinde, M.Ö.2500’lerde orta Meksika’da başlamış ve buralardan yakın çevrelerine yayılmıştır.

 

       ŞEHİR VE MEDENİYET :

 

 Neolitik teknoloji insanların devamlı barınabilmelerine olanak veren yerleşmelerin ortaya çıkmasına ve insanların beslenebilmelerine uygun gelişmeleri ihtiva etmesi açısından şehirleşmelerin başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir. Fakat neolitik köyler birer şehir olmaktan ziyade çiftçilerin toplandığı yerleşme birimleri durumundadır. Şehirlerin kurulması için daha ileri bir teknolojiye ihtiyaç vardır.

 İlk köyler, Verimli Hilal bölgesinde M.Ö.7000 ila 6000 yılları arasında ortaya çıkmış olmakla birlikte ilk şehirler ancak M.Ö. 3500 yıllarında aynı bölgede – Mezopotamya’ın güneyinde- görülmektedir. Bu bölgenin en önemli özelliği, yılın belli dönemlerinde nehirlerin taşması sonucu daha verimli topraklara sahip olmasıdır.

 Bu bölgedeki ilk şehirler; Eridu, Kiş, Ur, Uruk, Lagaş, Umma daha sonra Ninova, Asur, Babilun gibi şehirlerdir.

 Gelişen teknoloji ve uygun çevre şartları şehirlerin ortaya çıkışlarında önemli faktörler olmakla birlikte kâfi değildir.

 Aynı şartlara sahip günümüzün yarı tropikal bölgelerinde hâlâ büyük şehirlerin kurulmamış olması bunun ispatıdır.

 Gıda maddelerindeki üretim artışının yanı sıra, bunun bölüşülmesi de şehirlerin oluşmasında önemli bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu mesele çözümlendiğinde üretici kesim ile birlikte diğer grupların varolmaları mecburiyeti yani bir sosyal organizasyonun varolma şartı, şehir kavramının gerçekleşebilmesine yol açabilmiştir.

 

 Sosyal Organisyon ve Şehir Toplumu:

 

 Şehir, belli bir takım sosyal organizasyona sahip olma şartı bakımından, coğrafya, mühendislik, mimari gibi disiplinler tarafından yeterli bir şekilde tanımlanamaz. Fakat sosyal bilimler, bu tarifi daha iyi yapabilir. Bu tanımlamayı yaparken şehir kavramına paralel, medeniyet kavramını da dahil etmek zorundayız. Yalnız bu noktada dikkat edilecek husus, medeniyet kavramının halk arasında kullanılan anlamını kullanmayıp, teknolojik olanaklardan faydalanabilme sıklığı, sosyal değişmenin en çarpıcı bir şekilde gözlenebildiği insan toplulukları anlamına kullandığımızdır.

 Medeni diyebileceğimiz toplumlarda, diğerlerine nazaran sosyal etkileşmelerin çok çeşitlendiğini ve bu etkileşmeler takımının, o toplumun fertlerini daha sıkı çevrelediğini kastediyoruz. Burada bir dereceleme ve iyi-kötü gibi değer yargıları yer almamaktadır. Bu yönüyle medeniyet, şehirlerde gelişmiş ve gelişmektedir.

 İlk zamanlarda, şehirlerde karşılıklı etkileşme ile sosyal değişme hızlı bir şekilde yer almıştır. Bu açıdan baktığımızda, şehirlerin medeniyet ürünü oldukları gibi daha ileri medeniyet seviyelerine ulaşabilmenin de şart olduğunu görüyoruz.

 Medeni ve ilkel toplum arasındaki farkı belirleyen en önemli faktör; bu toplumların etkileşim ağlarındaki farklılıklardır.

 Örneğin, neolitik dönem toplumlarında bu etkileşme ağının her şeye rağmen fazla karmaşıklaşmış ve homojen olduğunu biliyoruz. Bu dönem insanları, tek bir ihtilali gerçekleştirmiş olmalarına rağmen sosyal etkileşimler ağı açısından, sadece yaş ve cinsiyet bakımından birbirlerinden farklı statülere sahiptiler. Fakat günlük faaliyetleri sadece yiyecek temini için sınırlı olduğundan homojen bir sosyal yapı içinde yaşamaktaydılar.

 Bu dönemin en önemli sosyal kurumu akrabalık ve aileydi. Ve bütün sosyal fonksiyonlar; tüketim, üretim, eğitim işleri bu sınıflar içinde iş görürdü.

 Medeniyet öncesi toplumlarda, medeniyet sonrası sosyal organizasyonun hazırlıklarını görmek mümkündür. Bu dönemde fertler, sadece tam bir monarşi ile birbirine bağlıydılar. Ve bu durumun dışında etkileşim yoktu.

 Medeni toplumda ise sosyal düzen, fertleri dolaylı yoldan etkileyen birliklere ve ihtisaslaşmış bir toplumun neticesi olarak karşılıklı bir bağılımlaşmaya dayalıydı.

 Tabii olarak, bu yeni çeşit sosyal yapı gelişirken eski tip etkileşimlerde devam etmekteydi. Sosyal kontrol sistemine, yeni bir boyut ilave edilmiş oluyordu.

 

 Şehirlerin gelişmesinin tarihi şartları :

 

 Gordon Childe’ın tespit ettiği şehirleri belirleyen 10 ölçü, şehirlerin ne kadar karmaşık ve farklılaşmış bir sosyal yapıya sahip olduğunu gösterir.

 Bu ölçütler şunlardır:

 1-Şehirlerde tam zamanlı uzmanlar bulunmaktadır. Bu uzmanlar hizmetleri karşılığında üretici olan çiftçiler tarafından beslenir, barındırılır, giydirilir. Bu uzmanlara verilebilecek en i yi örnek, Mezopotamya şehirlerindeki rahiplerin durumlarıdır. Bu rahipler, tapınaklara çiftçilerce yapılan bağışlarla geçimini sağlarlar. Başlangıçta tarım üretimi fazlası büyük nüfusları besleyecek kadar çok olmadığından şehirlerde yaşayan uzman sayıları da fazla değildir.

 Eski Sümer devletinde uzmanların sayısı, şehir nüfusunun % 5’ini geçmiyordu.

 Childe’ın tespit ettiği ölçülerin büyük bir kısmı işbölümüne bağlı olarak gelişir.

 2-Neolitik dönem köylerine kıyasla şehirlerde daha çok ve yoğun bir nüfus bulunmaktaydı. Bunun başlıca nedeni, şehirlerin artık kendi besinlerini üretmek için geniş topraklara ihtiyaç duymamalarıdır.

 3-İşbölümünün fazlalaşması ve her dalda uzmanların çıkmasına paralel olarak sanatçılar da ortaya çıkmış ve eserler vermeye başlamışlardır.

 4-Yazı ve sayının icadı da şehirleşme ve uzmanlaşmaya bağlı olarak ortaya çıkmıştır.

 Bir çivi yazısı olan Sümer yazısı, kil tabletler üzerine yazılmış ve tapınak hesapları, toprak alış-verişine ve diğer işlemlere duyulan ihtiyaçlar sonucu doğmuştur.

 5-Aritmetik, geometri, astronomi gibi mutlak ve tahmini ilimler büyük projelerin planlanmasına yardım için şehirlilerin eğitim görmüş kesimince icat edilmiştir.

 Sümerliler, astronomiye bağlı zaman hesaplamalarını tarlaları uygun zamanda sulamak için icat etmişlerdir. Tapınaklarını inşa ederken de ileri matematik bilgilerini kullanmışlardır.

 6-Çiftçilerce dini veya dünyevi idarecilere ödenen vergi veya harçlar, üretim fazlası malların bir yerde toplanmasına yol açar. Merkezi idarenin varlığı bu sermaye birikimine neden olmuştur.

 7-Yukardaki faktöre bağlı olarak sosyal yapı, aile veya akrabalık esasından, oturulan, yaşanılan yer esasında bir teşkilatlanmaya geçmiştir. Vergiler, vatandaşların devletlerine karşı olan, bağımsızlıklarının bir işareti olarak gelişmiştir.

 8-Şehirlerde üretim fazlasının bir sembolü olarak anıtlar ve genel maksatlar için inşa edilmiş binalar yapılmaya başlanmıştır.

 9-Üretim fazlası, ilk kurulan şehirlerde bile dış ticareti zorunlu hale getirmiş ve şehirlerin birbirine olan bağımlılığını artırmıştır.

10- Uzmanlaşmış faaliyetlerden ve bollaşan malların eşit olmayan dağılımından tabakalaşma ve sosyal statü farklarının gittikçe arttığı bir sosyal yapı gelişmeye başlar. Seçkinler toplumun dini, idari ve askeri fonksiyonlarını ele geçirmiş ve çiftçi ile şehirli arasındaki farklılaşma artmıştır.

 

 Bu ölçütlerin tamamı günümüz sosyal yapılarında da gözlenebilir.

 

 Siyasi ve dini organizasyonların rolü :

 

 Karmaşık bir sosyal yapıya, geçişi sağlayan faktörler arasında dini ve siyasi organizasyonlara önem veren sosyal bilimciler çoğunluktadır.

 Childe’ın ölçülerinin de büyük bölümü üretim fazlasının ortaya çıkışı, yoğunlaşması ve dağılımında kuvvetli merkezi otoritenin kontrolü yani idari yapının rolü büyüktür.

 İlk medeniyetlerin çoğunda, dini ve dünyevi otorite iç içedir. Eski Mısır ve İnka medeniyetinde ‘tanrı krallar’ vardır. İndus medeniyeti de muhtemelen bir teokrasi idi. Maya ve Mezopotamya medeniyetleri de dini otorite esasında şekillenmiştir.

 Otoritenin başlangıçta, dini olması ve giderek sosyal yapının gelişmesinde rolünün artması, her şeye rağmen tek belirleyici faktör değildir. Aynı zamanda, coğrafi çevre şartlarının uygunluğu ve üretim fazlasının ortaya çıkması da tek başına şehir olgusunu ortaya çıkarmaya yeterli değildir.

 Sonuç olarak bu faktörlerin karşılıklı olarak birbirlerini etkilemesi şehir adını verdiğimiz sosyal olguyu ortaya çıkarmıştır.