‘METAFİZİK’ olarak etiketlenmiş yazılar

ÖZLÜ SÖZLER -6

Salı, 16 Şubat 2010

 

    EMİL AJER(Kral Solomon’un Bunalımı’ndan):

 - Faşizm; bir duyarsızlaştırmadır.

- Deha, her kusuru bağışlatır.

- Kendimizi düşünmemek için bir başkasını düşünürüz.

- O kendine benzemez kötü gösterir..O işleri, asıl düşünmesi gereken bir başkası yerine yapardı.

- Kendi benliği hakkında karar verememiş, çevresiyle problemleri olan tükenmekte olan şeylerle ilgilenen insanların tedavisi zordur.

- Her şey daha iyisi bulunmadığı için vardır.

- İnsan her zaman kendinden daha küçük birine ihtiyaç duyar.

- İnsan sanıldığından daha yaşlı, düşünüldüğünden ise daha gençtir.

- Adlarını bilmezsen, kişisel olmaz yük hafifler.

- Her şey aslında hiçbir şeyle aynı şeydir.

                                      —/—

 - Aşk; imkansızın zaferi olduğunda doruğa ulaşır.

- Aşk; insanı teyakkuzda tutmadığı vakit tavsamaya başlamıştır.

- Aşk; sevgiliyi her gördüğünde yeniden doğmak sevincidir.

- Aşk; anarşisttir, özgürlük ister.

       BUKET UZUNER

 - Kendine bir hoşça bak; alemin özü, varlıkların gözbebeği olan insansın!       

     ŞEYH GALİP(Dede Efendi)

 - Yaşlanmaktan değil, yavaşlamaktan korkmalı.

    NİLÜFER GÖLE

 - Durmadan gideceksin, ne varsa bundandır. Bir yerde uzun süre kalma. Gece ile gündüz birbirini nasıl kovalıyorsa, sen de hayattan soğumamak için düşüncelerini onun üzerinde toplamaktan kaçın. Hayat üzerinde düşünmeye başladın mı bil ki, soğursun ondan.

       MAKSİM GORKİ

 - Hayat, küçük ölçeklerde de mükemmel olabilir.

   L. JOHNSON

 - Seni sürekli diğerlerinden farksız kılmaya çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermektir. Bu savaş bir kez başladı mı hiç bitmez.

  E.H.CUMMING

 - Ne kadar yalansız yaşarsak, o kadar iyi.

   CAN YÜCEL

 - Yaşamın büyük paradokslarından biri; benlik bilincinin kaygıya yol açmasıdır. Aşk ve mutlu bir birleşme, sorgulayan ‘yalnız ben’in kaygısını ortadan kaldırıp ‘biz’ duygusuna dönüştürür. Böylece insan kaygıdan kurtulur ancak kendisini yitirir…

- Her birimiz aslında diğeriyle değil; onun bir hayaliyle ilişki kuruyorduk. Ben ona değil, onun benim için temsil ettiği kişiye aşık oldum.

- Ben sende bütün aşklarımı temize çektim.

- Aşk; birlikte yaşanmamış zamanları da / sevgilinin mazisini de ele geçirmek ister.

- Yılların, rüzgar gibi geçmesine öfkelenme, gençliğe yakışan tutkuları teslim et geçmişe. Yapacağın etkinliklerin, yapabileceklerini engellemesine izin verme.

- Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir.

 BANA GERİ VER

 Zamanın eli değdi bize

Çoktan değişti herşey

Aynı değiliz ikimizde

Bana geri veremezsin aldıklarını

Geri verilmez hiçbir yanılgı

 Zaaflarına bir gece

Hatalarına bir nilüfer

Sevgisizliğine bir kalp verdim

Artık geri ver

 Başka yer başka hayat

Son bir şansım olsun

sensiz ömrüm olsun

Bana geri ver 

 MURATHAN MUNGAN

 - ‘Seni seviyorum’ demek; bazen bir vaat, bazen de bir vedadır.

- İtiraf; daha suçlu olunan bir şeyi itiraf etmemek, gözden kaçırmak için yapılır

 DORİAN  LEADER

 - Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki; bir bütün olarak içimize sığmaz, sevdiğimiz insana doğru yayılır. Onda kendisini durduran başlangıç noktasına doğru geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur. İşte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür. Bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir.

    MARCEL PROUST

- Yüreğinde hissedersen, mesafe yoktur.

     RICHARD BACH

 - Aslında hiçbir şey iyi ya da kötü değildir, her şey düşünce tarzına göre değişir.

      SHAKESPARE

 - Herkes insanlığı değiştirmeye çalışıyor ama hiç kimse kendini değiştirmeyi aklından bile geçirmiyor.

      L.TOLSTOY

- Anlam, anlamlı etkinlikler sonucu oluşur.

- Hayatta 4 şey kaçınılmazdır:

  - Her birimiz ve sevdiklerimiz adına ölümün kaçınılmazlığı,

  - Yaşamımızı kendi irademizle biçimlendirme özgürlüğümüz,

  - Nihai yalnızlığımız

  - Yaşamın belirgin bir anlamdan yoksun oluşu.

       IRVIN YALOM

 - İki ayrı sonsuz olamaz. Bir noktada ikisi de birbiriyle kesişir. 

                  ZENON

 - Kesin olan bir şey varsa o da; ‘varolma’nın olduğu, hiçliğin ise olmadığı.

 PARMENİDES

 G.V.PLEKHANOV:

 Formel mantık, realitede geçer değildir.Hareket; ayniyet ve çelişmezlik prensibine tabi değildir.Çünkü; madde hareketsiz, hareketsiz de madde olmaz.Bütün alemin esası bu hareketli maddedir.Hareket halindeki bir cisim, aynı zamanda hem burada hem de başka yerdedir..Hem vardır hem de yoktur.Bizzat bu değişmenin varlığı, gerçekte çelişmezlik mantığı yerine, çelişme mantığı veya diyalektiğin cari olduğunu gösterir.

 Ya formel mantık doğrudur; o zaman realiteyi inkar etmeli ya da realite doğrudur; o zaman da formel mantık ilkelerinin geçerliliği yoktur.

 Eğer mantığımız doğruysa, Zenon gibi hareketi inkar etmemiz gerekir.

————-

 HEISENBERG İLKESİ (Belirsizlik İlkesi):

 Kuantum fiziğinde, bir parçacığın yerini tespit ettiğimizde hızını, hızını tespit ettiğimiz de ise yerini tespit edemiyoruz..

    ————–

-Dualite; ontolojik değil, epistemolojiktir.

      YAŞAR NURİ ÖZTÜRK

 Felsefe, soru sormakla başlar.

NUSRET HIZIR

  IOANNA KUÇURADİ:

- Metafizik, bir varlık anlayışıdır.

- Her din, bir tanrı anlayışı; her tanrı anlayışı da bir varlık anlayışıdır..

- ‘İyi’ ve ‘kötü’ kavramları, indüksiyon (tümevarım) yoluyla yapılmış birer çıkarımdır.

- Bilim ; nesne, felsefe ise,  bir anlam araştırmasıdır.

- Başlangıç soruları felsefeyi ilgilendirmez. Başlangıç sorularına verilen cevaplar bilgisel olmadığı için bir teoridir. Ancak bunu teorinin bilgisel olan yanıyla karıştırmamak gerekir. ‘Adem ile Havva’ bir teori değil, bir mitostur. Darwin’in ki ise, kaynaklara dayalı bir teoridir.

   ——————–

- Acı çekmek, ölmekten daha çok cesaret ister.

                 NAPOLYON

- Minnettarlık, köpeklerin alışkanlığıdır.

- Bir insanın ölümü trajedi, bir milyonun ölümü ise istatistiktir.

   STALİN

 -Düşmanını tamamen yok edersen, gün gelir kendi ellerinle yeniden yaratmak zorunda kalırsın.

HİTLER

 - Hep aç kalacağımızdan korktuğumuz için aç kaldık.

 Bir İran Filminden

 - Bir konuda her şeyi, her konu da ise bir şeyler öğrenin.

        Prof. Van DYKE

 - İhtiyaçlar sınırlı, kaynaklar ise sınırsızdır. İhtiraslar, ihtiyaç değildir.

  HAYDAR BAŞ (YTP BAŞKANI)

 -İnsanın öğretmeninin doğa, kitabının insanlık, okulunun yaşam olduğu birgün gelecek mi?

HALİL CİBRAN

- Savaş, büyük bir rant oluşturduğundan, barışı korumak da o denli zor olmakta.

 TAYFUN TALİPOĞLU

————-

 - Mutlu olmak için; ya elindekini kullanacaksın, ya da elindekileri çoğaltacaksın.

Tanrı hepimizi de afededip cennetine alacak

Kötülüğe kötülükle karşılık verirse

Bizden ne farkı kalır?

 Kim senin yasanı çiğnemedi ki, söyle?

Günahsız bir ömrün tadı ne ki, söyle?

Yaptığım kötülüğü, kötülükle ödetirsen Sen,

Sen ile ben arasında ne fark kalır ki, söyle?

                         …

Şarap testimi kırdın tanrım

Zevk yolumu tıkadın tanrım

Nar rengi şarabımı yere çaldın tanrım

Tövbeler olsun, yoksa sarhoş musun tanrım?

                        …

Beni sana getiren yoksulluk muydu

İstekleri basitse kimse yoksul değil.

Dürüstü ve özgürü onurlandırabiliyorsan

Beklediğim onur vermen, başka birşey değil. 

                       …

Cennette cehennem de senin içinde

                       …

Denizde boğulan su damlacığı,

Toprakta eriyen toz zerreciği,

Bu dünyadan geçişimiz nedir ki?

Değersiz bir böcek! Bir göründü bir yokoldu.

                      …

Oyunu oynayan tanrı, bizlerse dama taşı!

İşin doğrusu bu, gerisi laf-ı güzaf

Onun için dünya dama tahtası, bizler birer oyuncak

Bıkar sonunda, salıverir hiçliğin kuyusuna

      ÖMER HAYYAM

 - Sevgi ve bilgi, paylaşılarak büyür.

  EMİNE ŞEN

- Gerçek göçebeler, bir yerden başka bir yere gidenler değil, aksine oldukları yerden kıpırdayamayanlardır. Belli kodlardan kaçarak aynı yerde kalmak için göçebeleşenlerdir.

 GİLLES DELEUZE

 - Burjuva kültürünün demokratlaşmasıyla; niteliği değişmeden çok sayıda insana ulaşıp yaygınlaşmasıyla, ‘mutlu azınlık kültürü’ olmaktan çıkıp, ‘mutlu çoğunluk kültürü’ne dönüşebilir.

 T.S.ELİOT

  - Hiç bir kitap, ruhumuzu ‘Upanişadlar’ kadar yüceltemez. Hayatımın acılarını onlarla avuttum, ölürken de onlar beni teselli edecek.

   ARTUR SCHOPENHAUER

 - Huzur, vahdet sırrına erenindir.

  UPANİŞADLAR

 -Görmek istemeyen kadar, kimse kör değildir.

     İBN-İ SİNA 

 Aydın ile sokak adamının inançları bir olabilir mi? Vedaların dışında, öteki dinlerin büyük hatası, bu gerçeği anlamamış olmalarıdır.

  MAX MÜLLER

 - Düşünmeden okumak körletir, okumadan düşünmek yanıltır.

  CLAİRVANY

 -Yaşamak, gecenin tüm karanlığına rağmen buğulu bir cama güneşi çizebilmektir.

  ÜLKÜ AKVARUP

 - Görmeden görebilirim ama düşünmeden düşünemem.

  P. VALERY

 -Tam bağımsızlık, tam barbarlıktır. Çünkü; güçler dengesi gözetilmez.

-Bireysel özgürlük yoksa tam bağımsızlık da yoktur.

-Hem milliyetçi olacaksınız hem de antiemperyalist bu mümkün değil.

 RASİM OZAN KÜTAHYALI

    -Batı, monobilok bir yapı değildir. Birçok katmanlardan oluşmaktadır.

Uluslarüstü olarak, Batıdan daha iyi bir model yok. Her şeye rağmen demokratik, özgür ve örgütlü yapıların en çok geliştiği yapılar, Batıda bulunmaktadır.

 AYŞE HÜR

 -Kiminle savaşıyorsanız, onunla barışırsınız

 ALEV ER

  İnsanların çoğunluğu, kendi yeteneklerini abartarak böbürlenirler…Her insan, kazanma şansını olduğundan büyük, kaybetme şansını ise olduğundan küçük görür.

 ADAM SMİTH

 

 

PSİKOLOJİYE GİRİŞ -1

Pazar, 22 Kasım 2009

 

 Psikoloji; insan ve hayvan davranışlarını inceleyen bir bilim dalıdır.

 Amacı; davranışları anlamak, açıklamak ve davranışlara ilişkin genel ilkeleri saptamaktır.

 Psikolojide davranış; bir organizmanın gözle ya da herhangi bir alet yardımıyla gözlenebilen her türlü hareketlerdir. Örneğin; kalp atışı, sindirim de birer davranıştır.

 Davranışlar:

 1-Doğrudan doğruya gözlenebilen davranışlar, herhangi bir alet yardımı olmaksızın.

 2-Dolaylı olarak gözle görülen davranışlardır. Birincil hareketlerin, dışsal hareketlere bakılarak anlaşılan davranışlar. Örneğin; zekâ, kişilik, akıl yürütme dışsal hareketlre bakılarak anlaşılabilir.

 3-İlk iki grubun temelinde yatan sinir sistemi faaliyeti ile olan davranışlardır. Bunlara ‘nörofizyolojik davranışlar’ da denir. Örneğin; yürüme, düşünme vs.

 Psikoloji hem gözlenebilir hem de doğrudan gözlenemeyen davranışları incelemektedir. Psikoloji bu doğrudan gözlenemeyen davranışları, kişinin gözlenebilir davranışlarına dayanarak açıklamaktadır.

 

 1875’te W. Wundt ve bazı davranış bilimciler, içebakış yöntemiyle insan zihnini incelemekteydiler.

 Bu içebakışçılara ilk sistematik tepki, Watson’dan geldi. Watson’a göre bilimin özelliği; somut, herkes tarafından gözlenebilir olanı konu edinmesidir.

 İçebakış; davranış ve tutumların temelinde yatan güdüleri, eğilimleri açığa çıkarmak üzere başvurulan ve bireyin kendisini derinliğine gözlemesini öngören tekniktir.

 

 Bilimsel yöntemin özellikleri:

 1-Objektiflik; olaylar incelenirken kişisel görüş ve inançların bir yana bırakılması.

 2-Determinizm; evrende bir düzenin olduğuna inançtır. Her olayın bir nedeni vardır. Aynı nedenler, aynı sonuçları oluşturur.

 3-Evrensellik; bulunan sonuçların tüm evren için geçerli olduğudur.

 

 Bilim; (1) belirli metotlarla toplanıp organize edilmiş bilgilerin tümü.

            (2) Evrendeki düzeni anlama çabası.

 Bilimsel yöntem, bilgi toplama yöntemlerinden sadece birisidi.

 

Tecrübeyle, yaşantıyla elde edilmiş biligilerle, bilimsel bilgi arasındaki fark, 5 ana noktada toplanabilir:

 1-Belirli bir olayı açıklarken kullanılan kavramların ve kullanılan hipotezlerin farklılığından kaynaklanır.

 Tecrübi bilgi de “ona göre, buna göre” gibi bir rölativizm vardır. Oysa bilimde kişiye göre değişmezlik vardır. Örneğin; zekâ kavramı bilimde açık-seçik bir şekilde tanımlanmıştır. Bilimde çelişki yoktur.

 2-Kurulan hipotezlerin test edilişindedir.

 (Hipotez; bir olayı açıklamak üzere öne sürülen, doğruluğu ya da yanlışlığı test edilebilen önerme ya da önerme kümesidir.)

 Sokaktaki adam, seçici algıyla kendi hipotezini doğrulayanları görür, yanlışları görmez. Böylece kendi hipotezini doğrular. Bilimadamı ise seçici algının etkisinde kalmaz.

 3-Bilimadamı bir olayı incelerken, spekülatif olanı test edilebilir şekle dönüştürür.

 (Spekülatif; sadece düşünme ve akıl yürütmeye dayanan)

 Bilimadamı, olayları açıklamada deney ve gözlem metodunu kullanır.

 4-Kontrol kavramıdır. Bilimadamı belirli olayı incelerken bu olayın nedeni hakkında kesin bir sonuca ulaşmak için o olaya etki edeceğini düşündüğü değişken dışındaki tüm değişkenlerin etkisini kontrol ederek inceler.

 Örneğin; bilim adamı, bir grup kız ve bir grup da erkek alıp zekâ derecelerini ölçmek için, önce onların ekonomik, cinsiyet yaş gibi ortamlarını eşitler, ondan sonra zekâ seviyelerini ölçer.

 5-Bilimadamı metafizik açıklamalardan kaçınır. Çünkü, metafiziksel olan test edilemez. Bilimadamları bir olguyu açıklarken test edilebilirliğine önem verir.

 

 Her bilimin bir temel bir de uygulamalı yönü vardır:

 Temel bilimde bilgi; bir merakı gidermek için toplanır.

 Uygulamalı bilim de ise temel bilimin metod ve teknikleri kullanılarak pratik bir takım konuların çözümü için bilgi toplanıyor.

 

 Psikolojide araştırma yöntem ve teknikleri:

 

 Bir bilginin elde edilmesinde genellikle iki adım vardır:

 1-Delil toplama,  2-Bu delillerin analiz edilmesi.

 Psikolojide veriler belli yöntem ve tekniklerle toplanır:

 Yöntem; bilimsel bilgi üretmek üzere izlenen genel yol ve bu yolda başvurulan tekniklerin, işlemlerin tümü.

 Teknik; bilimsel bilgiye ulaşmak üzere yapılan gözlem ve çözümlemelerde başvurulan kurallı işlemler dizgesi.

 

 Psikolojide araştırma yöntemleri başlıca 3 tanedir:

 1-Deneysel yöntemler.

 2-Korelatif yöntemler.

 3-Metinsel yöntemler.

 Deneysel yöntem; amaç iki ya da daha fazla değişken arasındaki neden-sonuç bağlantısını ortaya çıkarmaktır. Başka bir değişle, kendiliğinden gerçekleşemeyen elverişsiz koşullarda beliren, karmaşık ve değişken biçimlerde ya da denenmesi yararlı görülen olayların gözlenmesi amacıyla, başvurulan ‘denetimli gözlemleme’ ya da deneyi gerçekleştirmek üzere başvurulan işlemlerin tümü.

 Değişken; bir olaya, davranışa etki edebilecek her türlü etken. Örneğin; çevre, zekâ, program, çalışma ortamı vs. hepsi birer değişkendir.

 Psikolojide değişkenlerin genellikle ölçülebilir ve sayılabilir olması amaçlanır.

 Bağımsız değişkenlerin uygulandığı gruba, ‘deney grubu’, bağımsız değişkenin etkisini karşılaştırdığımız ikinci gruba ise ‘kontrol grubu’ diyoruz.

 Bağımsız değişken; etkisini incelemek istediğimiz değişkendir.

 Bağımlı değişken; bağımsız değişkenin değişmesiyle, değişen değişkendir. Psikolojide bağımlı değişken davranışlardır.

 Deneysel yöntemin en önemli özelliği; kontroldür. Kontrol; bağımsız değişken dışında incelemekte olduğumuz olaya etki edebilecek, diğer tüm değişkenlerin olay hakkında kontrol altında bulundurulmasıdır.

 

 Korelatif yöntem; psikolojide bazı davranışların deneysel yolla incelenmesi mümkün olmadığından korelatif metoda başvurulur.

 Korelatif yöntemde, iki değişken arasında bir ilişkinin olup olmadığı araştırılır. Ancak korelatif yöntemde neden-sonuç ilişkisi değil sadece değişkenler arasında  bir bağlantının olup olmadığı araştırılır.

 Buna göre ‘pozitif bağlantı’; bir değişkendeki ölçüm yükseldikçe ona bağlı olarak diğer değişkenlerin ölçümü de değişir. Örneğin; sıcaklığın artmasıyla beraber meşrubat satışlarının da artması vs.

 Negatif bağlantı; bir değişkendeki ölçüm düştükçe buna bağlı olarak diğer değişkenlerin ölçümü de düşecektir. Örneğin; sıcaklığın düşmesiyle birlikte dondurma satışlarının da düşmesi vs.

 

 GELİŞİM PSİKOLOJİSİ :

 

 Gelişim psikolojisi doğumdan ölüme kadar davranışlarda meydana gelen değişiklikleri inceler.

 

 Gelişimin incelenme nedenleri başlıca 3 tanedir:

 1-Yetişkin davranışlarının daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmak. Aynı zamanda bı bir organizmanın yetişkinliğe kadar hangi süreçlerden geçtiğini anlamamızı da sağlayacaktır.

 2-Kişilerin korkularında, kaygılarında, yeteneklerinde, güdülerinde kısacası temel psikolojik süreçlerinde, yaşa bağlı olarak ne tür değişikliklerin ortaya çıktığını anlamaktır.

 Temel psikolojik gelişim, fiziksel gelişimden farklıdır.

 3-Pratik bir takım sorunlara yanıt bulmaktır.

 Örneğin; çocukluktaki olumsuz yaşantılar yetişkinlikte etkili olur mu? Zihinsel gelişim hangi yaşlarda ne kadar olmaktadır? Gelişime göre belli programlar yapılması daha iyi sonuçlar verir mi?

 

 Gelişim psikolojisindeki araştırma yöntemleri:

 

 Gelişim psikolojisinde kullanılan araştırma yöntemleri, psikolojinin diğer alt dallarında kullanılan yöntemlerle aynıdır. Yani incelenen konunun türüne göre ya deneysel ya korelatif ya da metinsel yöntemle araştırılır.

 Metinsel yöntemde veya araştırmalarda değişkenler arasında herhangi bir bağlantı aranmaz sadece fikir edinilmeye çalışılır.

 

  Gelişimin incelenmesinde yaklaşım olarak da iki genel yaklaşım vardır:

 1-Uzunlamasına,  2-Kesitlemesine.

 

 Uzunlamasına yaklaşımda, bir tek veya grupta belirli bir psikolojik özelliğin nasıl geliştiğini anlamak üzere uzunca bir süre çoğu kez 10 yıl ya da daha fazla süreyle incelenir. Zekâ, kişilik özellikleri, davranış bozuklukları gibi özelliklerin gelişme süreci içinde sabit kalıp kalmadıklarını, ilk çocukluk yaşantılarının veya ailenin çocuk yetiştirme tarzının yetişkinlikte oluşan kişilik yapısını etkileyip etkilemediği gibi konularda önemli bilgiler sağlar.

 Örneğin bazı kuramcılar, hayatın ilk birkaç yılında anneleri tarafından reddedilen çocukların, yetişkinlikte sosyal ilişkilerinde uyumsuzluklara rastlanacağını savunurlar.

 Uzunlamasına yaklaşım, kolayca taklit edilmesine ve önemli bilgiler sağlamasına rağmen uzun zaman alan ve oldukça zahmetli bir yaklaşım şeklidir.

 

 Kesitlemesine yaklaşım; araştırmacının belirli yaştaki bir grubu alarak, onların belirli bir psikolojik özellik açısından incelemesi ya da değişik yaştaki bireylerin oluşturduğu bir grubu ele alarak belirli bir psikolojik özelliğin yaşa bağlı olarak ne tür değişiklikler gösterdiğini araştırır.

 

 Bu iki yaklaşımı birleştiren üçüncü bir yaklaşım ise:

 Hızlandırılmış uzunlamasına yaklaşım veya kısa süreli uzunlamasına yaklaşımdır.

 Diyelim ki, araştırıcı bireylerin 4 yaşından 9 yaşına kadar olan psikolojik gelişimlerini inceliyor. Bu yaklaşımla araştırıcı; 4, 5, ve 6 yaşlarından oluşan bir grup ve 7, 8, 9 yaşlarından oluşan ikinci bir grubu alarak inceler. Böylece üç yıllık bir çaba ile altı yıllık veri toplamış olur.

 

 Gelişimin değişik yönleri:

 

 Gelişmekte olan çocuğun davranışlarını inceleyebilmemiz için birçok etkeni incelememiz gerekir. Gelişmekte olan bir bireyin herhangi bir anda davranışının alacağı şekli 5 grupta toplayabiliriz:

 

 1-Genetik olarak tayin edilen biyolojik faktör.

 2-Genetik olmayan biyolojik faktörler.

 3-Çocuğun geçmiş yaşantılarında öğrendikleri.

 4-Çocuğun yakın sosyal çevresi (aile, akraba, okul vs.)

 5-Çocuğun içinde yaşadığı toplumun kültürel yapısı.

 

 İlk iki etkene ‘biyolojik etkenler’ diğer üçüne ise ‘sosyal etkenler’ denir. İlk etken; ‘genetik etken’dir diğerleri ise ‘çevresel etkenler’dir.

 

 Gelişme devreleri genellikle ikiye ayrılır:

 1-Doğum öncesi,  2-Doğum sonrası.

 

 Doğum öncesi safha, üç safhadan oluşur; ‘ovum’, ‘embriyo’ ve ‘fetus’.

 

 a)Ovum; döllenmeden sonraki ilk 10-14 günlük süreyi kapsar.

 b)Embriyo; hamileliğin 10-14. gününden 2. ayın sonuna kadar olan dönemi kapsar. Gelişmöe son derece süratlidir. Üç aşaması vardır:

    1-Ektoderm; bu aşamada saçlar, sinir sistemi, dişlerin bir kısmı ve duyum hücreleri oluşur.

    2-Mezoderm; kas ve iskelet sistemi oluşur.

    3-Endoderm; iç organlar, salgı bezleri, ve derinin bir kısmı oluşmaya başlar.

c)Fetus; hamileliğin 2. ayının sonundan hamileliğin bitimine kadar sürer. Bu devrede sistemler son şeklini alır.

 En kritik zaman hamileliğin 28. haftasıdır. Çünkü; bu haftadan sonra çocuk, anne karnı dışında yaşama yeteneği kazanır. Bu haftadan sonra doğan çocukların (7 aylık) yaşama ihtimalleri vardır.

 Çocuğun davranışlarını tayin eden nedenler döllenme ile başlar.

 

 Doğum öncesi davranışları etkileyen faktörler:

 

 1-Yirmi yaşın altında ve 35 yaşın üstünde olan annelerden doğan bebekler arasında ölüm ve zihinsel gerilik gibi durumların daha yüksek olduğu görülmüştür.

2-Annenin hamileliği esnasındaki dengesiz beslenmesi, çocuğun gelişmesinde olumsuz rol oynadığı saptanmıştır.

3-Hamilelik esnasında alınan bazı ilaçların, röntgen gibi X ışınlarına maruz kalmanın çocuğun gelişimine etkileri olduğu saptanmıştır.

4-Kan uyuşmazlığı denilen Rh faktörü de çocuğun zihinsel ve fiziksel gelişimine etkileri olduğu anlaşılmıştır. Örneğin; annenin Rh(-), babanın da Rh(+) olması kan uyuşmazlığını gösterir.

 

 Bazı kuramlar, örneğin öğrenme kuramları ve Freudiyen kuramlar, çocuğun kendi gelişmesinde pasif bir rol oynadığını ileri sürerler.

 Piaget’ye göre çocuğun zihinsel gelişmesi onun çevre içindeki faaliyetlerinin ve çevreyi anlama çabalarının bir ürünüdür.

 Fikirbirliği olmayan ikinci bir konu ise gelişmenin devamlı bir süreçmi yoksa devreler halinde gerçekleşen bir olay mı? Bazılarına göre gelişim devamlı bir süreçtir. Bazılarına göre gelişim birbirinden ayırt edilebilen devreler halindedir. Her devre kendine özgü düşünce, tepki ve davranışlarla birbirinden ayırt edilebilir. Bu devrelerde kazanılan yetenekler bir önceki devrede kazanılan yetenekler üzerine kurulur. Dolayısıyla hiçbir birey, gelişme devrelerinden birini atlayarak diğerine geçemez.

 Jean Piaget’nin, ‘bilişsel gelişim’ kavramı isminden de anlaşılacağı gibi gelişenin bilişsel yönüyle ilgilenir. Düşünme, hatırlama, problem çözme, akıl yürütme, mantık, algılama, zekâ gibi fonksiyonlarında yaşla birlikte ortaya çıkan değişmeleri açıklamaya çalışır. Çocuk kendi gelişimine aktif olarak katılır.

 Çocuk çevresini araştırdıkça yeni yeni insan ve nesnelerle karşılaştıkça, yaşantıları artacak ve buna bağlı olarak da zihinsel gelişimi de olgunluğa doğru yavaş yavaş gelişecektir.

 

 İşlem; Piaget’ye göre işlemin en önemli özelliği belirli kurallar çerçevesinde geriye dönebilme olan özel bir tür zihin faaliyetidir.

 Örneğin; beşin karesini almak bir işlemdir. İşlemin iki özelliği daha var. Bunlardan ilki, zihinsel olarak kişiye başladığı noktaya dönme olanağı tanıma, ikincisi ise herhangi bir bedensel faaliyet gerektirmeden zihinsel olarak yapılmasıdır. Ancak belirli kuralı olan her şey işlem değildir. Piaget’ye göre çocuk, çeşitli güçlük düzeylerinden geçerek, zihinsel düzeyi en üst düzeye ulaşır.

 Çocuğun bir devreden diğerine geçişini iki mekanizma temin eder; ‘özümleme’ ve ‘akamodasyon’.

 

 Özümleme; Piaget’ye göre her çocukta kendi yaşına uygun bir fikir ve faaliyetler vardır. İşte özümleme, çocuğun yeni karşılaştığı bir durum veya meseleye kendinden mevcut olan fikir ve faaliyetler sistemi çerçevesinde faaliyette bulunmasıdır. Örneğin; iki yaşındaki bir çocukta, sert nesnelerin ses çıkarması fikri vs.

 Akadamasyon; çocuğun kendinde mevcut olan fikir ve faaliyetler sistemini yeni karşılaştığı nesne ve durumlara göre değiştirmesidir.

 Piaget’ye göre zihinsel gelişim özümleme ile anamodasyon arasındaki bir çatışmanın çözümünü içerir.

 Çocuk başlangıçta yeni karşılaştığı durumlarda özümleme yapar. Yaşı ilerledikçe özümleme yerine akamodasyon yaptığında zihinsel gelişimi olgunluğa doğru bir adım daha atar. Çünkü, her akamodasyon çocuğun çevresine adaptasyonunu kolaylaştırarak yeni bir yetenek kazandırır. Çocuk, kazandığı her yeni fikirde, çevresindeki eski olaylara değişik bakış açılarından bakmayı öğrenir. İşte çocuk bu noktaya geldiği zaman, zihinsel gelişmenin bir devresi tamamlanmış ondan sonra gelen devre başlamıştır.

 

 Piaget’ye göre çocuğun zihinsel gelişimi 4 devrede tamamlanır:

 

1-Duygusal motor dönem; bu dönem yaklaşık 0-2 yaş arasını kapsar. Bu dönemde zihinsel faaliyetler tamamen motor faaliyetlerden ibarettir. Bu dönemde çocuk hareketleri ile nesneleri kontrol edebileceğini öğrenmekle birlikte hareketlerinin anlamını henüz kavrayamaz. Dokuzuncu aya kadar olan en önemli özellik, bir nesne onun görüş sahasından çıktığı an artık o nesne onun için yoktur.

2-İşlem öncesi dönem; bu dönem 2 – 7 yaş arası süreyi kapsar. Bu dönemde çocuk, basit semboller geliştirme yeteneği kaznır. Nesneler mevcut olmasa bile onların şeklini zihninde canlandırabilir. Nesnelerde olaylar arası ilişkiyi görebilir. En öneml özellik, ‘egosantrik düşünme’ biçimidir.

 Çocuk bu dönemde kendisini her şeyin merkezinde görmektedir. Herşey kendine göre ayarlansın istiyor ve kendisininkinin dışında düşünceler olabileceğini kabul etmiyor.

3-Somut işlemler dönemi; bu dönem 7 – 11 yaşları arası süreyi kapsar. Çocuk bu dönemde mantık kuralları çerçevesinde düşünebilme ve nesnelerle ilgili somut problemleri çözebilme yeteneğine sahiptir. En önemli yetenek, konum ilkesidir. Nesneler yer ve şekil değiştirseler bile aynı kalmaya devam ederler.

4-Formel işlemler dönemi; 11 yaşından sonra başlayan, mantıksal düşünme yeteneğinin yetişkin düzeyine eriştiği bu dönemde, çocuk yavaş yavaş yetişkinlere benzer biçimde, soyut kavramlarla düşünebilme, genellemeler yapabilme ve zihinsel olarak bir durumdan diğerine geçebilme yeteneğini kazanır.

 

 FREUD’UN PSİKO-ANALİTİK KURAMI:

 

 Freud’a göre, insanların tüm davranışlarının temelinde yatan şey; insanın bir miktar biyolojik enerjiyle doğmuş olmasıdır. Bu enerji, tüm davranışlara şekil veren enerjidir. Bu enerjinin miktarı zaman zaman yükselir. Ve bu yükseliş bireyde bir rahatsızlık meydana getirir. Bu rahatsızlıktan kurtulmanın tek yolu yükselen enerjinin bir kısmının boşaltılmasıyla olur.

 Freud’a göre bu boşalım, değişik yaşlarda vücudun değişik yerlerinde olmaktadır.

 Freud, biyolojik enerjinin boşaldığı bölgesine göre gelişim devrelerini şöyle sınıflandırmaktadır:

1-Oral dönem; 0 – 2 yaş arasını kapsar. Bu dönemde biyolojik enerjinin boşaldığı yer ağız ve çevresidir. Çocuk, ağız ile ilgili faaliyetlerden haz duyar.

2-Anal dönem; 2 – 3 yaşları arasını kapsar. Bu dönemde, biyolojik enerjinin boşaldığı yer makat bölgesidir. Çocuk, dışkı ve benzeri faaliyetlerden haz duyar.

3-Fallik dönem; 3 – 6 yaş arasını kapsar. Boşalım noktası cinsel organlardır.

4-Latemi dönem; fallik dönemden sonra biyolojik enerji bir durgunluk dönemine giriyor. Bu durgunluk, gelişimin son dönemi olan genital döneme kadar devam ediyor. Bu dönemde boşalım noktası, karşı cinsten birinde son buluyor.

 Her dönemde duyulan haz ne çok fazla ne de çok az olmaktadır. Eğer herhangi bir gelişim devresinde, o devreyle ilgili duyulan haz, çok fazla veya çok az olursa ‘fixotion’ (sallantı) meydana gelir.

                                                     —–

 

 ÖĞRENME KURAMLARI:

 

 Gelişmekte olan çocuk, 2 şekilde öğrenir:

 1-Taklit yoluyla öğrenme.

 2-Koşullanma yoluyla öğrenme.

 

 Taklit edilen kişiye ‘model’ denir. Sosyal öğrenme kuramlarına göre modelleri gözleme yoluyla öğrenme iki evrede gerçekleşir:

 1-Modeli algılayış şekli yani modelin zihinsel olarak şematize edilmesi.

 2-Birey, modelin zihninde şematize ettiği davranışlarını bizzat yapar.

 Eğer modelin davranışı sonucunda, bireyin kendisi açısından olumlu bir sonuç çıkıyorsa birey taklit edecektir. Olumsuz çıkıyorsa taklit etmeyecektir.

 Öğrenme, psikolojinin en önemli konularından biridir. Çünkü, davranışların çoğu öğrenme olmadan gerçekleşemez.

 Öğrenme; davranışlarda ortaya çıkan bir yaşantı ya da tekrar sonucu gerçekleşen devamlı değişikliklerdir. Yani öğrenme, iyi veya kötü bir davranış değişikliğidir. Bu davranış değişikliğinin de göreli olarak sürekli olmasıdır.

 

 Psikolojide öğrenme türleri:

 

 1-Koşullanma yoluyla öğrenme.

 2-Kavrama yoluyla öğrenme.

 3-Deneme-yanılma yoluyla öğrenme.

 4-Bilişsel öğrenme.

 5-Gizil öğrenme.

 

 Koşullanma yoluyla öğrenme:

 Temel olarak, aralarında bir bağlantı bulunmayan bir uyarıcıyla, tepki arasındaki bağlantıdır. Daha önce herhangi bir tepki çıkarmayan uyarıcıya, tepki verilmesidir.

 Koşullanma iki şekildedir:

 1-Klasik koşullanma.

 2-Edimsel koşullanma.

 

 Klasik koşullanma; bu tür koşullanma konusunda İvan Pavlov’un yaptığı deneyin buğün klasik sayılmasındandır.

 Klasik koşul çoğu kez refleksel veya etkisel bir davranış içerir. Örneğin; dizimize vurulduğunda dizimizin kalkması vs.

 Klasik koşullanmada, başlangıçta daima iki tür uyarıcı vardır:

 1-Koşulsuz uyarıcı,      2-Nötr uyarıcı.

 Koşulsuz uyarıcı; doğal olarak sözkonusu tepkiyi ortaya çıkaran uyarıcıdır.

 Nötr uyarıcı ise sözkonusu tepki ile ilişkisi bulunmayan, tepkiyi meydana çıkarmayan herhangi bir uyarıcıdır.

 Koşulsuz uyarıcının açığa çıkardığı davranışa ‘koşulsuz tepki’ denir. Nedeni, koşulsuz uyarıcının verilmesi sonucunda herhangi bir koşula bağlı olarak ortaya çıkmasındandır. Koşullanma olayı bu nötr olayın birlikte verilmesi sonucunda gerçekleşir.

 Koşullu uyarıcı; başlangıçta nört olan uyarıcının daha sonra koşul olarak verilmesi sonucunda bu uyarıcı koşullu uyarıcı adını alır.

 Pavlov’un deneyinde, başlangıçta nötr uyarıcı olan zil sesine karşılık köpek, hiçbir salgı salgılamamakta sadece yemeği gördüğünde salgı salgılamaktadır. Yiyecek, öğrenmeye gerek duyulmadan doğal olduğundan koşulsuz uyarıcıdır.

Daha sonra devamlı her yemekten önce zil çalınması sonucunda artık köpek her zil sesini duyduğunda daha yemeği görmeden iç salgı salgılamaktadır. İşte burada nötr olan zil sesi koşullu uyarıcı haline gelmektedir.

 Koşullu uyarıcı tarafından açığa çıkarılan tepki ise ‘koşullu tepki’ adını alır.

 Aslında koşullu ve koşulsuz tepkiler aynıdır. Ancak koşulsuz tepki, koşulsuz doğal uyarıcılarla, koşullu tepki ise koşullanma sonucunda ortaya çıkmaktadır.

 

 İkincil koşullanmalar: koşullanma sonucunda, koşullu uyarıcıya tepki verilmesi öğrenildikten sonra bu koşullu uyarıcı, bir başka koşullanma için koşulsuz uyarıcı olarak kullanılabilir. İşte bu olaya ‘ikincil koşullanma’ adı verilir.

 

 Uyarıcı genellemesi; koşullama gerçekleştikten sonra koşullu tepki sadece sözkonusu koşullu uyarıcıya değil diğer uyarıcılara gösterilmesi olayına ‘uyarıcı genellemesi’ denir.

 

 Edimsel koşullanma:

 

 1930’lu yıllarda Skinner ve Polonyalı iki psikolog tarafından klasik koşullanma dışında gerçekleştirilen bir koşullanmadır.

 Klasik koşullanma istemsiz, irade dışı bir koşullanmadır. Edimsel koşullanma da ise istemli davranış için geçerli refleksif bir koşullanmanın olması için dışarıdan bir uyarıcıya gereksinim vardır.

 B.F.Skinner, yalnız tepkilerin değil edimlerin de şartlanabileceğini ileri sürmüştür. Skinner, yalnız bir uyarıcıya karşılık yapılan davranışların değil, bireyin kendiliğinden yaptığı hareketlerin de şartlanmakta olduğuna dikkati çekmiş ve buna ‘edimsel’ ya da ‘operant şartlanma’ denilmiştir.

 Edimsel davranışlar, herhangi bir dış uyarıcı olmaksızın kendiliğinden yapılan istemli, irade içi davranışlardır. Örneğin; çocuğun çevresini araştırması, istemli edimsel bir davranıştır.

 Bir dış uyarıcıya gerek olmayan, edimsel davranışlarımızın ortaya çıkış sıklığı ve şiddetleri çevremizde olan olaylardan etkilenmektedir. Genel olarak, hoşumuza giden sonuçlar doğuran davranışları daha sık, hoşumuza gitmeyen sonuçlar doğuran davranışlarımızı ise daha az veya hiç tekrarlamama olasılığı vardır. İşte, istemli bir davranışın doğurduğu sonuçlara bağlı olarak, ortaya çıkış sıklığı ve şiddetinin azalması ya da çoğalması olayına ‘edimsel koşullanma’ adı verilir.

 Bir davranışın ortaya çıkardığı sonuçlar ve bu sonuçların davranış üzerindeki etkilerine göre sınıflandırılırlar.

 Kendisini ortaya çıkaran davranışın, tekrarlanma olasılığını artıran bir sonuç ‘pekiştireç’ olarak adlandırılır.

 Kendisini ortaya çıkaran davranışın tekrarlanma olasılığını azaltan sonuca ise ‘ceza’ ya da ‘itici uyarıcı’ adı verilir.

 Örneğin; para birçok kişi için bir pekiştireçtir. Buna karşılık bir arkadaş kaybetme ya da acı, bir ceza veya itici uyarıcıdır. Zira, birçok kişiye acı veren bir olay daha az ya da hiç tekrar etmeyecektir.

 Pekiştirilen davranışın tekrar edilmesi artacak, cezaya maruz kalan davranış ise ya daha az ya da hiç tekrar edilmeyecektir.

 Pekiştireç; bir davranışın ortaya çıkış sıklığını artıran herhangi bir uyarıcıdır.

 

 Pekiştireçler iki türdür:

 1-Olumlu pekiştireç; eğer bir davranışın sonunda ortaya çıkan sonuç veya uyarıcının o davranışın ilerde tekrarlanma olasılığını artırırsa bu sonuca, uyarıcıya ‘olumlu pekiştireç’ adı verilir.

 2-Olumsuz pekiştireç; bir davranışın sonucunda ortamda bulunan itici bir uyarıcının ortadan kalkması sözkonusu davranışın görünüm sıklığını artırırsa bu uyarıcıya ‘olumsuz pekiştireç’ denir.

 Pekiştireç, davranışı pekiştirme yanında, bu pekiştirme esnasında ortamda bulunan uyarıcıları da konrolü altına alır. Yani davranış, pekiştirme esnasında, ortamda bulunan uyarıcı görüldüğü zaman ortaya çıkar.

 Davranışın sadece pekiştireçle birlikte görülen uyarıcıya bağlı olarak ortaya çıkması olayına edimsel koşullanmada ‘uyarıcı kontrolü’ denmektedir.

 Davranışı kontrol eden ise ‘ayırdedici uyarıcı’ denir. Örneğin; çocuk belli bir durumda kendisini başarıya götüren bir davranışın, başka benzer bir durumda başarıya götürmediğini görürse, bu iki durum arasında bir ayırma yapar. Bir edimin ya da tepkinin ancak belli durumlarda etkili olduğunu kavrar ve bu belli durumun ayrıntılarına dikkat eder.

 Gerek klasik koşullanmada gerekse edimsel koşullanmada davranışın tekrar etmemesine ‘sönme’ denir. Örneğin; zil sesine şartlandırılmış olan köpeğe birçok kez zil çalındığı halde yemek verilmemesi halinde köpek bir süre sonra zil sesiyle birlikte iç salgı salgılamamaya başlıyor. İşte bu olaya sönme ya da deneysel çözülme, silinme denir.

KARL MARX

Pazar, 28 Haziran 2009

 

                      KARL MARX (1818-1883):

 

 Almanya’nın Krien kentinde doğmuştur. Başta zamanın felsefesi olan Hegel idealizmine karşı çıkar. Ona göre, tüm gerçekliğin mutlak geist tarafından kavranması mistisizmden başka bir şey değildir. Marx’ göre her düşüncenin çıkış noktası; somut gerçeklik olmalıdır. Felsefede mutlak olandan hareket edilemez.

 Hegel’in felsefesi öte ile ilgili, bu öte yok edilmelidir. Ve somut olanın hakikatini kurmak tarihin bir görevidir. Hegel’de gerçeklik kuramsaldır, Marx da ise gerçek gerçekliktir.

 Marx’a göre felsefe, insanın varoluşunun felsefesidir. İnsan için insanın kökeni; yine insanın kendisidir. Felsefenin çıkış noktası; somut gerçeklik olan birey. Bu nedenle Marx, kendi felsefesine ‘hümanizma’ der. Ona göre her türlü düşünme; insan varoluşunun somut gerçekliğinden yola çıkmalıdır.

 Marx’a göre insanın asıl kökeni; -Alman idealistlerinin sandığı gibi- sadece bilen bir varlık olması değil; yapan/eden, eyleyen yanıdır. İnsanı insan yapan; eyleyen/praxis yanıdır.

 ‘İnsan, düşünmesinin aşkın yanını idealizmde yeteri kadar kanıtlamıştır. Şimdi düşünmesinin aşkın olmayan yanını göstermelidir’.

 İnsan eyleminin en önemli yanı; diğer insanlarla bir toplulukta gerçekleştirmesidir. İnsan kendini taşıyan bir toplum içinde yaşar. İnsan doğa/ çevre olmadan yaşayamaz. Birey toplumsal bir varlıktır. Toplum ve devlet ise insanın doğasıdır. İnsanın bilincini belirleyen bilinç değil, toplumsal bilinçtir. Yani bilinç toplum tarafından belirlenir. Marx’ın bu insan görüşü, tüm felsefesi için çıkış noktasıdır.

 O halde insanın içinden geçtiği toplumsal varlık nedir?

 Toplumu oluşturan ortak bir bilinç değil; çalışmadır, emektir. Çünkü insan çalışan bir varlık. Toplumu oluşturan da insanın emeği, çalışması. Emek sadece insana özgüdür ve sadece insanı özgür kılar.

 Üretim ve mülkiyet ilişkileri insanın temelini oluştururlar. Marx bunlara alt yapı der. Alt yapı değiştikçe bilinçler de değişir, der. Devlet, yasalar, ideler, ahlak, din moral, sanat…hepsi alt yapının değişmesine bağlı olarak değişirler.

 Tarih; toplum içinde çatışan güçlerin yani sınıfların çatışmasıyla oluşur. Yoksa geistın kavram diyalektiği değildir.

  ‘Alt yapı, üst yapıyı belirler’.

M.Weber ise üst yapıyı belirleyen alt yapı değil, Protestan ahlakıdır diyerek karşı çıkar.

 Marx’a göre bilinci belirleyen; maddedir. Onda yeni olan; sadece düşüncede kalmayıp büyü bir kararlılıkla gerçekliğin değiştirilmesine gider. Yani düşüncesini eylem haline getirmiştir, yeni olan bu. Reddettiği düşüncenin karşısına yeni bir düşünce ortaya koyan ve bu düşüncesini uygulayan ilk düşünür.

 ‘Filozoflar dünyayı değişik şekillerde yorumladılar oysa önemli olan onu değiştirmektir.

 Marx’a göre madde tarafından belirlenen bilgi tekrar maddeye dönüp onu değiştirebilir.

  Marx’a göre yabancılaşma :

O, insanın yabacılaşmasını, çalışan insanın ortaya koyduğu ürününe yabancılaşmasında görür. Çalışan insan bir ürün ortaya koymakta, bu ürünün de bir karşılığı olmalı; para kazanmalı. Marx görüyor ki, çalışanın emeğiyle ürettiği ürünün karşılığı başka birisine ait; işverene. Emekçinin ortaya koyduğu ürünün tadını çıkaran emekçi değil, kapitali elinde bulunduran işveren.

 Böylece çalışanın emeği ve ürünü, artık o insanın çalışma arzusunun bir iradesi olmaktan çıkıp, o insanın yaşaması için bir zorunluluk haline geliyor.

 Böyle köle gibi yaşayan insan insanlığını yitirmiş ve sadece işverene değil, diğer insanlara da yabancı hale gelir. Bütün insan ilişkileri; paraya, eşyaya dayandığından tamamen iyiliğini kaybetmiştir. Bu şekilde yaşayan proleterya kendisi eşya haline gelir. Pazarda gücü alınır ve satılır. İnsandır alınıp satılan ve ne kadar ucuz o kadar kar demektir. Proleterya kendini yitirmiş, insan olmaktan çıkmıştır. Bugünkü çağdaş insan bu şekildedir.

 Zorunlu gelecek:

 İnsanı insan olmaktan çıkaran bu durum günün birinde tamamen değişecektir. Marx, bunu zorunlu bir gidişin zorunlu bir sonucu olarak görür. Proleterya yabancılaştığının farkına bir gün varacaktır. İnsanlıktan çıktığını bir gün görecek ve insanlıktan çıkmayı ortadan kaldıracak.

 Giderek sermayenin artmasına rağmen rekabet gereği, sermaye her geçen gün daha az sayıda sermayedarın/kapitalistin elinde toplanmaktadır. Bu durum, kapitalizmin kendi mezarını kendisinin kazmasıdır.

 Sermayenin artması oranında semayedarların da sayısı giderek azalmakta. Bu azalma oranın da da sefalet ve işsizlerin nüfusu giderek artmakta. Ve öyle bir an gelecek ki; bu düzen tam tersine dönecektir. Proleterya bir devrimle, kapitalizmin kendisini sömürerek oluşturduğu sermayesini elinden alacak ve kendi iktidarını başa geçirecektir.

 Marx’a göre bu diyalektiğin zorunlu gidişi bunu gösterecektir. İnsanı köle yapan, kendisine yabancılaştıran her şey ortadan kaldırılacaktır. Bu Marx’ın başını çektiği komünist anlayışın da amacıdır.

 Bu komünist anlayış, özel mülkiyeti ortadan kaldırarak, sınıfsız bir toplum kurup insanı insan yapacaktır. Mülkiyet, kapitalistten tekrar topluma dönecek.

 Böylece toplumun, tarih öncesi dönemi biter ve hümanist dönemi başlar.

 

    MARX’IN MATERYALİZMİ

 

 Hegel her şeye geisttan bakarak dünyayı baş aşağı çevirmiştir. Marx’a göre dünyayı yeniden ayakları üzerine bastırmak gerekiyordu. Bu nedenle Marx, geist terine materie olarak maddeyi koyar.

 Marx’a göre materyalizm öncelikle, pratikte olmalıdır; Feurbach, materyalizmin içindeki bu aktifliği görmüyordu. Ona göre Yeni Hegelciler, dünyayı şöyle ya da böyle yorumladılar ama insanın-dünyanın özünde praxis olduğunu anlayamadılar.

 

Marx’ın Hegel’den aldıkları:

-Sürekli bir oluş.

-Sürekli yeni olana gidiş.

-Zıtlıkların ortadan kalkması.

Marx’daki diyalektik:

Hegel’deki geist ortadan kaldırıldığında geriye kalan. Onu Hegel’deki bir çok adımdan sadece birisi ilgilendiriyor. Tezin kendinden antitezi ortaya çıkarması ve ikisinin yeniden sentezde birleşmesi. Siyasal amaca ulaşıldığında, felsefi süreçte sona erecek.

 Felsefe, Marx’ın politik amacı için sadece bir araçtır. Aslında felsefe, felsefe olmak için değil devrimi yapmak içindir.

 Bizi çevreleyen dünyanın temelinin geist, idea.. değil madde olduğu felsefede çığır açan bir devirdir.

 Marx’daki madde, ölü bir hüle değil, sürekli düşünce ve eylemini, tarih görüşünü etkileyen, değiştirendir.

 Tarihsel materyalizm; madde ile insanın tarih içinde birbirlerine uyum sağladıkları bir süreç.

 Marx’ın materyalizmi ontolojik değildir.

 Marx’ın ateist materyalizmi:

 Burada Feurbach’ın etkisi büyük. İnsan kendinden başka hiç kimseye inanmadığı taktirde bakışlarını kendine çevirebilir.

 Marx; dini reddeder. Ona göre din, insanın sefalet bilincini yok eder. Bakışlarını kendisine çevirmesine engel olur. Bu bakımdan din, toplumun afyonudur. İnsanları hep ahretle teselli ederek, her şeye boyun eğmeye, katlanmaya yöneltir. Din, insanın yarattığı bir şeydir. Din, proleteryanın kendi bilincine ulaşmasını engellemekten başka bir şey yapmamaktadır. Proleterya din tarafından uyutulmamalı.

 Aslında Marx’ın açtığı savaş her türlü metafiziğe karşı sadece dinlere değil. Bunun içine Hegel dahil bütün felsefe sistemleri giriyor.

 Artık değer kuramı:

 Kapitalist, proleter işgücüyle ortaya koyduğu ürünün pazardaki değerinin çok altında bir ücret veriyor. Karı bütünüyle işçi kendi emeğiyle yaratmasına karşılık, onu cebine indiren, sermayesine katan işveren olmakta. İşveren, işçinin hakkını gaspetmektedir. Onu sömürmektedir.

 

 FEURBACH – MARX KARŞILAŞTIRMASI:

 

Her ikisinde de çıkış noktası; insan.

Feurbach, ‘insan için ilk nesne, insanın kendisidir’.

Marx, ‘insan için insanın kökeni, insanın kendisidir’.

Her ikisi de duyular ötesini reddederek, insanın somut gerçekliğinden yola çıkıyorlar.

 Feurbac’da somut gerçeklik; şimdi ve burada olan gerçeklik, Marx’da ise insan gerçekliğidir.

 Marx’ı, Feurbach’tan ayıran en önemli özellik; Marx, insanı  eylemde bulunan bir varlık olarak görüyor. İnsan; çalışan, emek ortaya koyan bir varlıktır.

 Oysa Feurbach; ‘geleceğin felsefesi, duyular ötesini reddederek insandan yola çıkan ateist felsefedir’ deyip bırakıyor.

 Yine Marx; Feurbach’tan ayrı olarak yabancılaşma kavramını ortaya atıyor ve açıklıyor.

 Feurbach’ın materyalizminin pasif olmasına karşılık, Marx’ın ki, aktiftir. Marx, maddenin özündeki hareketliliği görüyor. Onda madde ölü bir hüle değil; sürekli düşünme ve eylemi etkileyen, değiştirendir.

 Marx’a göre Feurbach, idealizmin sınırlarını henüz aşmamıştır.

 Diyalektik:

 Hegel’de diyalektik hem bilincin hem de nesnenin birlikteki hareketliliğiydi. Hegel buna, kavramın diyalektiği diyordu. Geistın kendini bölüp ortaya koyması ve yeniden insan geistı ile kendilik bilincine dönmesi idi. Bu da tamamen metafizik bir süreçtir.

 Marx’ın diyalektik anlayışına göre ise tüm dünya tarihi, bir tek üç adımdan oluşur:

 Tez olan kapitalizmin, antitez olarak proleteryayı ortaya çıkarması ve sentezde sınıfsız toplumun ortaya çıkması. Diyalektik sadece toplumsal gelişme açısından ele alınıyor. Feurbach da ise diyalektik yok.

BİLGİ FELSEFESİ (Epistemoloji)

Cumartesi, 27 Haziran 2009

 

 

 

 Kant’ta metafizik, bitmez tükenmez karşıtlıkların savaş alanıdır. Bilgi, bilgi olduğunu ispatlamak zorundadır. İnsan aklının bir eleştirisini yapmalıyız. Neyi bilebiliriz, neyi bilemeyiz?

 

 Descartes, bilgi konusunda rasyonalisttir. Felsefedeki bilgiler de ona göre akla dayanmalıdır. Matematik, kesin bilgilere ulaşmak için nasıl bir yol izliyorsa, biz de aynı yolu izleyip, kesin açık-seçik bilgilere ulaşmalıyız. Bir bütünü parçalayıp, parçalardan bütünü yeniden kurmalıyız. Descartes’in yöntemi doğa bilimlerine dayanıyor. Çünkü doğa, tek tek unsurlardan oluşmuştur.

 

Rasyonalizm; aklı özneye bağlı düşünce ile nesne arasında mantıksal bağlantı kurmak. Duyu verileri ve deneycilikle, bilgi edinilemeyeceğini savunmak.

 Bunlara karşılık da duyumcu sensualistler / amprikler ortaya çıkıyor.

 Rasyonalistlerde insan aklının malzemesi, doğuştan getirdiği bir takım kavramlardır. Hakikate, bunlar arasında sağlam mantıksal bağlantılar kurarak varılır.

 

 Locke’a göre ise, duyulardan geçmemiş hiçbir şey yoktur. İnsan beyni doğduğunda boş bir levha ( tabula rase) gibidir. Zamanla bu levha üst üste dolmaya başlar.

 

Hume, Locke’dan da radikaldir. Olgu sorunları hep nedenselliğe dayalıdır der. ‘Tebeşiri bırakırsam düşer’. Çünkü, bıraktığımızda hep düşüyor. Düşmediğini hiç görmedik. Hume, nedenselliği, izlenimlerde aramış ama bulamamış ve kaynağını inanç olarak açıklamıştır. Biz alışkanlıkla bu nedenselliği kuruyoruz. Gerçekte böyle bir nedensellik yok. ‘Hiçbir şey yok ki, bize duyumlarımızla gelmesin’.

 

 Kant; hem rasyonalizmi hem de amprizmi şu ünlü sözüyle eleştirmiştir:

 

‘Görüsüz kavramlar boş, kavramsız görüler kördür’.

 

 Kant’a göre duyu verilerine dayanmayan akıl, boştur. Ancak gerçeği sadece duyularla anlamaya çalışan akılsa kördür.

 Kant, görüyor ki, felsefe aklı aşan metafizik bilgilerin savaş alanı haline gelmiş, bu nedenle aklı, mahkemeye çıkarıyor.

 Ona göre her şeyi zaman ve mekan içinde görürüz. Bu formlar dışarıda değil, bizdedir. Duyu verileri ilk önce, aklın bu formlarından geçer. Anlama yetisi, görüden geçen bu verileri, kategorileri içinde yoğurur, düzene sokar. Nedensellik, anlama yetisinin bir kategorisidir. Bu nedenle onu bilemeyiz.

Aklın formlarının temelinde ideler var. Bunlar; ruh, tanrı, özgürlük ve ölümsüzlük. Her bilgi bu formlardan da geçer.

Kant; rasyonalizmden apriori yargıları, amprizmden ise deneye dayanmayı alıp, her ikisini de bağdaştırmaya çalışır.

Kant’ta bilgi, deneyden gelen verilerin, aklın formlarında işlenmesiyle ortaya çıkmaktadır. Deney dünyası, bilginin malzemesidir.

 

 

 

  Kant’a göre aklın üç bilme yetisi vardır, bilgi bunlar sayesinde ortaya çıkıyor:

 

  1-Dolaysız görme; insan aklının dış dünya ile ilk kurulduğu yer (zaman-mekan)

  2-Anlama yetisi; bir takım kategorileri var. Deneyden gelene form veriyor.

  3-Akıl; çıkarım yapan yeti. Bunun formları ise ideler.(Ruh, tanrı, özgürlük ve ölümsüzlük)

 Kant, bilimlerin bilgisinin rastlantısal ve temelinde inanç olan bilgiler olduğunu görüyor. Bu bilgilerin kesinliği her zaman 0,999…dur, hiçbir zaman tam 1 değildir.

 

 Bilgi edinmek için yöneldiğimiz şeyler, nesneler bizim yönelmemizle bir kavram haline gelir. Bilgide, anlama ile kavrama arasındaki fark; nesnellik.

 Bilimsel bilginin nesnesi; bilim adamı incelediği nesneyi önce şeyler sonra bağlamsal açıdan inceler. Bu bakış açıları, birbirine karışmış, iç içedir.

 ‘F=m.a’ da kuvvet, kütle ve ivmenin bağlantısıdır. Kuvvet diye bir şey yoktur. Kuvvet, kendi başına bir şey değil, bir bağlantıdan ibarettir.

 Bilimsel bilginin en temel dayanağı; nedensellik ilkesidir. Bu ilkeye dayanarak bilim, nasıl sorusunu neden sorusuna çevirerek işe başlıyor. Cevap verdiği hep neden sorusu. Nasıl oluyor? Sorusuna cevap veremiyor.

 Doğada, ‘yasa, kavram, bilgi’ yoktur. Sadece nesneler vardır. Doğada ‘5 adet elma’ vardır ama 5 yoktur. Doğada metre yoktur ama ölçülecek nesnelerin kendisi vardır.  İnsan olmadan bilgi olamaz. İnsan doğadaki nesnelerden edindiği imgeleri, bilincindeki bir takım kalıplardan geçirerek, soyutlar, kavramlaştırır. Ve tekrar edindiği bilgileri, doğada uygular. Pratikte uygulanmadıkça, dile getirilip doğrulanmadıkça bilgi olamaz.

 Bilimsel bilgi, neden – sonuç ilişkisiyle birleştirilmiş bilgidir. Felsefi bilgi ise daha tam birleştirilmiş bilgidir. Bu bilgi insanın daha çok anlama ihtiyacından doğmaktadır.

 Bilimsel bilgi bize gerçeğin kendisini değil, gerçeklerin değiştirilmesini, sayılara indirgenmesini sağlar. Bilimin yaptığı iş, betimleme. Ancak bilim H2O’ nun birleşip su olduğunu söylüyor ama nasıl olduğunu açıklayamıyor, nasılı kavrayamıyoruz.

 Elektronların yörünge değiştirmesi ile enerji açığa çıkıyor ve ışık haline geliyor. Ancak nasıl yörünge değiştirdiğini bilim açıklayamıyor.

 Her anlamda önerme doğru değildir ama her doğru önerme anlamlıdır. Doğruluk, anlamlılığı gerektirir ama anlamlılık, doğruluğu gerektirmez. Olmayanı olmuş gibi göstermek yanlıştır.

Bir şeyin doğru olması için düşünsel olması, bilgi olması ve önerme olması gerekir.

 Gerçekte doğruluk ya da yanlışlık yoktur. Düşüncemizi gerçekle karşılaştırdığımızda uyuşursa doğrudur.

 

 Metafizik; evreni tümüyle bilmek. Evrenin tamamını konu edinir. (Bilim ise bir sadece bir yönünü konu edinir.) Varlığın özünü bilmektir. Varlıkta evrenin tümü gibi tek tek varolanlardan başka bir şeydir. Varlık, metafizikçe bir gerçekliktir.

Fizikötesini anlama, varlığın özü fizikötesindedir. Bunu bilen, varlığın tümünü bilir.

 

Metafizikten çıkan sorular:

1-Evren tümüyle nasıl kurulmuştur?

2-Varlığın ne gibi bir özü vardır?

3-Fizikötesinin yapısı nasıldır?

4-Bir şey dolayısıyla her şey derinlemesine ele alındığında nasıldır?

 Bu soruların amacı, evreni en ayrıntılı ve kesin bir şekilde açıklamak. İlkçağ filozoflarına metafizikçi diyebiliriz. Evrenin ana maddesi, hep metafiziki olarak açıklanıyordu.

 Metafizikte açıklama bilgi ötesidir. Doğruluk yada yanlışlığı sözkonusu değildir.

MARTİN HEİDEGGER ve ‘METAFİZİK’

Cumartesi, 06 Haziran 2009

 MARTİN HEİDEGGER  (1889-1976):

 

1889 da Güney Almanya’da doğuyor. Önceleri teoloji öğrenimi daha sonraları da (1913) felsefe ve kültür bilimleri eğitimi görüyor. 1976 da doğduğu yerde ölüyor.

Sorduğu temel soru; varlığın anlamı ne?

Bütün amacı Platon’un sözünü ettiği; varlık hakkındaki devlet savaşını yeniden canlandırmaya çalışmak.

‘Vardır, is, esse, -dır’ dediğimizde ne kastediyoruz?

Bu ‘varlık’ dediğimiz şey insanın karşısına nerede çıkıyor?

Varlık, dediğimizde herkes bir şey anlıyor. Bu varlık anlayışı, günlük dilde, nesnelerle uğraşmada… kendini gösteriyor. Peki ama ‘varlık anlayışı’ olan varlık ne?

Dünyada varlık anlayışına sahip bir tek varlık var o da, insan. Bu nedenle Heidegger, varlık anlayışını çözümleyebilmek için insanın analizine gidiyor. Soyut bir insandan yola çıkmıyor. Sorusu ne insan ne de amacı antropoloji.

İnsanın somut, günlük yaşamından yola çıkıyor. Geist vs. açısından insana bakmıyor. İnsan bir takım imkanlarını kullanarak, planlayarak varlığını sürdürüyor. Onun bir dünyası var ve bu dünyada diğer insanlarla yaşamak zorunda. Dünya, kendisini insan sayesinde insana açıyor.

Bu bilimde, insan varlığının fundemental ontolojisi ile uğraşıyor. Heidegger, insanın dünya içinde oluşunu onun günlük hayatıyla analiz etmeye çalışıyor.

Vardığı sonuç şu:

İnsan öncelikle ve çoğunlukla kendinde değildir ve o biridir (das man). İnsan günlük yaşamda kendinde değil. Kişiye ne yapmasını hep birileri dikte ediyor. İnsan günlük yaşamda hep o birilerinin ellerine terk edilmiştir. Kişi bir sayı olarak var bir insan olarak yok.

İnsanın görevi bu durumdan kurtulmak, insan olmak. İnsan içinde bulunduğu durumu çeşitli şekillerde kavrayabilir.

Bu çeşitli durumlardan bir; korku. İnsan korku içinde ölümün kaçınılmazlığını hisseder. Bu korku temelde, ölüm korkusu. Korku içindeki insan,  kendini hiçle karşı karşıya hisseder. O ölümün içine terk edilmiştir. Ölüm korkusu ile her şey sağlam temelini yitirir. İnsanı, bu birinden kurtaran vicdanının sesi. İnsan kendini, kendi kararı ve özgürlüğü ile kurtarır ve gerçekleştirir

‘İnsan kendini ölüme giden bir kararlılıkla gerçekleştirebilir’. İnsan yaşamak için, kendisi olmak için karar veren bir varlık.

2.Safhada Heidegger, insandan ve onun varlık anlayışından değil, varlıktan çıkarak varlığa bakmak gerektiğini anlıyor. Burada Heidegger, geri dönüş yapıyor.

‘Asıl konu varlık ise insandan ancak ikinci derecede bahsedilebilir. O halde merkezde varlık olmalı, insan değil’.

Heidegger, insanı merkeze alan tüm felsefelere karşı çıkıyor. Öznenin merkezde olması anlayışı, yeniçağın sübjektivizminden  itibaren var ve bugüne kadar da geliyor.

Heidegger’de insan ‘otonom’ bir varlık değil. İnsan, varlığa bağımlı. İnsan, varlığı dile getirebildiği sürece var. Varlığı açığa çıkarabildiği sürece var.

Ona göre varlık, bir dünya temeli değil; bir tanrı hiç değil. Varlık, nesneye indirgenemez, bir nesne gibi düşünülemez. Varolan ile varlık arasındaki ontolojik fark, tüm batı metafiziğinin unuttuğu ve birbirine karıştırdığı şeydir.

Varlık; belirli bir şekilde açığa çıkmak, hakikat olmak, gizli olmamak, açıklık.

Varlık, insanın yaptığı bir şey değil. Varlık, kendini ortaya koyuyor ve çekiyor.

Varlık, süreç halinde, Tarih, onun tarihi; ‘varlık tarihi’.

Varlık nasıl oluyor da, aynı insan çeşitli varlık anlayışlarına sahip olabiliyor? Çünkü varlık, öyle istiyor. Varlık kendini o toplumda öyle tanıttığı için, farklı toplumlarda insanlar, farklı varlık anlayışına sahip oluyorlar.

Varlık, ‘olagelme’ ancak bu olagelme, bazen saklı bazen de açık.

Varlığın sesini duyanlar; şairler ve düşünürler. Ancak onların düşünüşüne de yön veren varlığın kendisi.

 

           METAFİZİK NEDİR ?

 

Hiç nedir? Diye sorduğumuzda ‘nedir’ varolana yönelik olduğundan aslında hiçi değil, yine hiçi bir varolan olarak anlıyoruz. Bu nedenle bu soru kendi kendisini nesnesinden ediyor. Mantık kuralları, bu soruyu sorgulamamızı bize yasaklıyor. Mantık kuralları, hep bir şey üzerine düşünmektir. Bu nedenle bu soruyu sormaktan ziyade soruyu açarak genişletmek gereklidir.

O halde biz hiçi, anlama yetisinin sınırları dışında bırakarak nasıl belirleyebiliriz?

Hiç; varolanın bütününün tam bir değillemesi değildir. Bu tanım, günlük dilin mantıki bir tanımıdır.

Hiç; değil ve değillemeden daha köklüdür. Hiç yine kendi kendisinde yatmaktadır.

Araştırılan, ilişkiye girilen, tavır yöneltilen; hep varolandır. O halde hiç, bizi neden ilgilendiriyor?

Bilimin ilişkiye girdiği, bilimsel tavrını yönelttiği sadece varolanlardır. Dünya ilişkisinin yöneldiği sadece varolan; başka bir şey değil.

Bilim, bizim sadece varolanlarla ilgilenmemizi istiyor. Bunun dışında başka bir şeyle ilgilenmemizi istiyor. Bilim, hiçi yok sayıyor. Böylece bir çatışma içine giriyoruz. Acaba hiçi yok sayma bilim adamının inisiyatifinde mi? Bilimadamını varolana yönelten nedir?

Cevap; hiç, hiçin hiçmesi. Aslında bilim adamının hiçi reddetmesi onu varolana yöneltiyor.

‘Hiç, bilim adamı için dehşet ve hayalden başka bir şey değildir’.

İnsanların varolanlara yönelmesi, varolanın çekici olması, hiçin ise itici olmasından kaynaklanmaktadır. İnsan hep para kazanmak daha rahat yaşamak istiyor. Bu istek, bu varolanların çekiciliğinden doğmaktadır.

‘Varlık nedir?’ sorusu da en az ‘hiç nedir?’ sorusu kadar metafizik bir sorudur.

Varlığın meskeni dildir. O meskende ise sadece insan oturuyor. Aslında bilim varolana yöneliyor ama neye yöneldiğini de bilmiyor. Varlığı unutmuşlar. Önemli olan ‘varlık nedir?’ sorusunu yeniden canlandırmak.

Bilim, varlık üzerine düşünmüyor. Yaptığı sadece tek tek varolanlar üzerine yönelmek. Bilim bu tek tek varolanları varlık olarak görüyor. Bu nedenle bilimin mahiyet temelinin kökü kurumuştur. Bilim varlığı unutmuş, düşünmüyor. Üstüne üstlük bir de bilimde uzmanlaşmaya gidilmiş.

Hiçi düşündüğümüzde, düşünmenin doğası gereği her şeyi hep bir şey olarak düşünüyoruz. Böylece hiçi düşündüğümüzde, hiç de anlama yetisinin sınırları içinde kalıyor. Başka türlü de olamaz zaten.

Bir şey ya vardır ya da yoktur. Bu mantıkta çelişmezlik ilkesi. Bu ilkeden hareketle mantık, bu ‘hiç nedir?’ sorusunu yerden yere vurur. Çünkü hiçi düşünme, düşünmenin doğasına aykırıdır. Düşünme, hep bir şeyi düşünmedir.

Anlama yetisi araç, düşünme de yol olduğuna göre ‘hiç nedir?’ diye soramayız.

Hiç, varolanın bütünü bizim içimizi kapladığında ya da sıkıştırdığında ortaya çıkar. Gerçek anlamda bir iç sıkıntısı ya da bir sevinç anında ‘hiç’ kendini ortaya çıkarır.

Hiçi bize gösterecek temel heyecan; ‘korku’dur.

Bir an için varolanın, bizim için yok olması, ayağımızın altındaki sağlam temelin çekilmesi bizi sallantı içinde bırakır. Aslında bizi sallantı içinde bırakan hiçin ta kendisidir. Bu sallantı gerçek iç sıkıntısıdır. İşte o anda ‘ona bir şeyler oluyor’ deriz.

İç sıkıntısı ve sevinç; varolanın tecrübesini, korku ise hiçin tecrübesini verir.

Varolanın tümü ortadan kalktığında, tek tek senler, benler de ortadan kalkıyor. Bu nedenle ‘ona bir şey oluyor’ deriz.

Heidegger’de korku; sadece hiç. Korku dile getirilemez, sadece tecrübesi edilir.

‘Saf varolma’; hiçin tecrübesini edinmiş olan tek insanın hali. Bilim, sanat… tarafından belirlenmiş bir varolma değil; insanın hiçbir şeye tutunamadığı, sarsıntıdaki insanın, kendi kendine bırakılmış insanın sadece kendisine tutunması. Aslında bu durum, hiçin tecrübesidir.

Heidegger’de, ‘varolanların bütünü’, beni saran bütün varolanlar, evrendeki bütün varolanlar değil, günlük yaşamda gölgede kalan veya aydınlıktaki beni saran bütün varolanlar.

‘Bizim varolmamız, bilim tarafından belirlenmiştir. Bizi varolana yönelten; bilimin, mantığın reddettiği hiçtir. Bizim varolanla ilişkiye girmemizi sağlayan; hiçin hiçmesi. O zaman hep korku içinde sallanmamız mı gerekiyor? Oysa biz korkunun ender olduğunu söylemiştik’.

Heidegger, bu problemi şöyle çözüyor:

‘zaten biz hep varolanla ilişki içindeyiz. Korku ile hiçin tecrübesini ediniyoruz.

Hiç kendini nasıl gizliyor? Hep varolanla ilişki içinde olduğumuzdan, varolan tarafından hapsedildiğimizden, hiç kendini gizleyebiliyor. Hiç, bizi kendinden itmekle gizliyor. Hiç bizi ittikçe, biz varolana yöneliyoruz ve itildiğimiz bu varolan

içinde kaybolmamızla hiç kendini gizliyor.

Heidegger’e göre, ‘değil’ ve ‘değilleme’ aslında hiçden çıkar. Oysa mantık be bilime göre hiç, değillemeden çıkar deniyor.

Değilleme, hiçin hiçmesinden fışkıran değil de, onda temelini bulur. Değilleme, değili kendisinden çıkaramaz.

Neden ‘değil’ kökenini hiçte buluyor?

Günlük hayatta bize hiçin hiçmesini gösteren; tiksinme, mahrumiyet, işkence, ölüm, hayır deme, bütün karşı koyucu eylemler ve negatifler (bunlar hiçen davranışlar). Korku, hiçi açığa çıkarıyor.

Korku, insan varlığı içinde bir imkan, her zaman orada fakat uyumaktadır. İnsan bu korkunun farkında olabilir.

Heidegger’e göre hiç korkusu, en az işi başından aşkın olanın, ‘evet evet’inde ve ‘hayır hayır’ında, en kolay baskı altında, en emin de temelde cesur olan varolmada, bu ölümünedir.

Hiç – insan ilişkisi; hiç varolanın bütünü içinde bir tek varolanla ilişkiye giriyor o da; insan. Hiç ile insan arasındaki ilişki çift taraflıdır. İkisi de birbirinin içindedir. Karşılıklı bir ilişki vardır.

Hiç- metafizik ilişkisi: metafizik, bütününün ötesine geçmektedir.

Heidegger’in amacı; bilimin reddettiği metafiziğin, bilimi belirlediğini göstermek.

Bilim her zaman varolanı soruyor ama varlığı sormuyor. Heidegger’in doğrudan varlık nedir? diye sormayıp, ‘hiç nedir? diye sorması; varlığın unutulduğunu göstermek içindir. Varolanın ötesine geçmek için, varlık sorusunu tersten alıyor.

‘Batı dünyası, varlık kadar hiçi de unuttu’.

Heidegger’de asıl soru; ‘varlığın anlamı nedir?’ sorun bu.

Bunu nasıl soracağız, varolanın kendinden çıkarak mı? Hayır, böyle yaptığımızda varlık; geisttır, substanstır vs. diyor. Bu seferde tam tersinden bakalım diyor. Yani hiçten yola çıkalım, çabası bu.

Heidegger’in metne soru ile başlayıp soru ile bitirmesinin amacı; soruyu diri, canlı tutmak.

Olagelme; hem insanı hem de varlığı içine alan bir süreç. Varlığın kendini yayma biçimi. İnsan bu durumun farkına varan tek varlık.

‘Metafizik bir varlık anlayışıdır. Bu varlık anlayışına sahip olan ise insan. Bu insanın doğasına ait’.

‘İnsan varoldukça felsefe yapmak belirli tarzda gerçekleştirir’. (Platon)

Heidegger, Jaspers’in tabiriyle bir sınır durumunda iş yapmaktadır.

MAX SCHELER

Cumartesi, 06 Haziran 2009

 

   MAX SCHELER ( 1874 - 1928  ) :

 

 (Onu daha iyi anlamak için Schelling’i iyi bilmek gerekir.)

 İnsan, hiçbir zaman bu denli kendi kendine sorun olmamıştı. 20yy da insan kendini arıyor.

 ‘İnsan hakkında üzerinde birleşilebilen bir tanımdan yoksunuz. İnsanın hayvanlar aleminde yerini bulamayız. İnsan, hayvanlar dünyasının en üst basamağı değildir’.

 Scheler’in amacı; varlık bütünlüğü içinde insanın yerini göstermek. ‘Varlık bütünlüğü’; canlı, cansız, geist, tanrı…hepsini kastediyor. Böylece de Scheler, zorunlu olarak insanın metafizikle ilişkisini kurmak zorunda kalıyor.

 

HAYAT:

1-Vital tepki(bitki); psişik varlık tabakalarının en alt basamağı. Kendini bilmek sözkonusu değil. Çünkü; duyuları yok. Objesi olmayan bir haz ve acı var. Hayat koruması yok. Tamamen bir eksiklikler bütünü. Buna karşı bir ifadesi ve tepkisi var. Ayrıca en büyük kimyager. Varlığını inorganikten alıp sürdürüyor.

 Vital tepki insanda da var. Zaten bütün varlık basamakları en yoğun biçimde insanda kendini buluyor.

2-İnstink (canlının davranışı); bu davranışın bir takım özellikler var.

    a)Bir kere bu davranış bir mana taşımalıdır. Öyle bir şekilde ortaya çıkmalı ki; ya kendine ya da başkalarına faydalı olabilsin.

    b)Bir ritmi olmalıdır. Şimdi için değil, geleceği bilir gibi, geleceğe yönelik bir davranıştır.

    c)Türe hizmet etmesi.

    d)Kalıtsal olup sonradan kazanılmayan davranışlardır.

    e)Bu davranışın, hayvanın yaptığı denemelere, tekrarlara bağlı olmaması.

3- Associativ hafıza (çağrışım yapan hafıza); anlamlı canlı davranışlarına sahip tüm canlılarda sözkonusu.(Örneğin, sirk havyalarında) Belli bir dereceye kadar tüm hayvanlarda var. Genellikle omurgalılarda taklit ve gelenek sonucu. Bu konuda Edison ile maymun arasında sadece derece farkı vardır.

4-Zeka; organizmayı vital etkinin amacına götüren.

 

İnsanda bu özelliklerin hepsi var ama insanı insan yapan bu tür özellikler değil. İnsan aynı zamanda bir geist varlığıdır da. Geist, hayata tamamen zıt bir yeti. Geistın, yukardaki dört özellikle hiçbir ilgisi yok.

Geist hem ideleri hem aktları hem de idrak merkezini içine alıyor. Bu geistın eylem merkezi, kişi.

‘geist varlığı olan insan; kişidir’, hayvanlar olamaz.

 

   Geista sahip varlığın özellikleri:

1-Bu varlık organik bir hayata bağlı değil.

2-Bu varlık çevreye bağlı değil hatta çevresi yok. İnsan her tarafta yaşayabilir hem kutupta hemde ekvatorda, oysa hayvan yaşayamaz.

 İnsan çevresine bağlı olmadığı için özgür, hayvan ise çevresine bağımlı.

 İnsan dünyaya açık bir varlık, o anda çevresinde olmayan şeyleri de bilebilir. Oysa hayvan obje edinemiyor. Ekvatorda yaşayan insan için bile ‘hürriyet heykeli’ var.

 İnsan geist varlığı olduğu için ‘ben’ bilgisine sahip, hayvan değil. İnsan kendi varlığını obje edinebiliyor. Daha doğrusu insan her türlü varlığı obje edinebiliyor.

 İnsan geist varlığı olduğu için somut bir şey ve substansa sahip.

 İnsan yine geistı sayesinde birleşmiş bir tek mekana sahip, bunlar hayvanda yok.

 Geist varlığı kişinin, bir özelliği de ideleştirme.

 Geist varlığı kişinin son özelliği ise hayata hayır diyebilmesi. İnsan kendi hayatıyla ilgili vital itkilerini bastırarak-ilke olarak da olsa hayattan vazgeçebiliyor. Hayvan vazgeçemiyor.

 Bu sayede insan; sanat, felsefe, ve bilim gibi ideler alemine yönelebiliyor.

 Geist; kendisi obje haline getirilemeyen tek varlık. Saf bir form, saf bir yapıp etme olarak var. Geistın gerçekleşmesi, kişinin yapıp etmeleriyle ortaya çıkıyor.

 İnsan, kendine üçüncü kez verilmiştir. Merkezi de var, refleksiyonu da.

 Hayvan, kendine ikinci kez verilmiştir. Belirli bir merkezi var ama refleksiyonu yok.

 Bitki, belirli bir merkezi yok ama ifadesi ve tepkisi var.

 İnorganik, iç varlığı yok; cansız.

 

 

 

 Zeka, Hafıza, İnstink, Vital itki=Tepki/Hayvan                                

                                                                                                                                                                                                        

                                     Tanrı                                             

           Tepki(hayvan)————-Geist

                                     İnsan

              

 

               TANRI                          

                   ↓↑                

               İNSAN                         

                   ↓↑

              HAYVAN

                   ↓↑

               BİTKİ

                   ↓↑

           İNORGANİK

 

Aşağı inildikçe; güç artıyor, özgürlük azalıyor. Yukarı çıkıldıkça da özgürlük artıyor, güç azalıyor.

 

 Geist saf bir form ve bir güce sahip olmadığı halde insanın hayata hayır deme enerjisi nerden geliyor?

 İki insan teorisi var; klasik ve negatif insan teoriler.

 Kuvvet alanının yönü, yukarıdan değil, aşağıdan yukarı doğrudur. En güçlü anorganik çünkü; organik olana ihtiyaç duymuyor. Bu nedenle de en bağımsız olan odur. İçindeki tepki ve dirençle var.

 Geistın güç kazanması, yükseltilmeyle oluyor.

 Scheler hem organik olanın hem de anorganik olanın içinde bir şey buluyor, o da tepki.

 Tanrının(ens a se) iki atributumu var; saf bir varlık, her şeyin temeli olan varlık.(deitas = tanrısallık)

 Tanrı, insan kadar bile güçlü değil, Çünkü; en yukarda. Tanrı insandan daha güçsüz ama insandan daha özgür.

 ‘Hayatta yasa filan yok, bu bizim uydurmamız. Hayat kör bir tepkinin olduğu bir kaos’. (natura naturans = yaratıcı doğa) Geist dışında her şey kör bir tepkiden başka bir şey değil. Tepki; dünyayı yaratan.

 Tanrı güç kazanmak istiyorsa, dünyayı yaratan tepkiyi salıvermelidir ki, zaman zaman içindeki oluşumunu güçlendirebilsin. Tanrı, güçlü bir tanrı olmak için dünya tarihini göze almıştır.

 Geistın güç kazanması için hayata ihtiyacı var. Hayatın kendisi ise natura naturans; tepki.

 Schelling, ‘dünyanın temeli tanrı ise nasıl olur da dünyadaki negatif özellikler, tanrıya atfedilemeyecek kadar karanlık şeyler bu mükemmel, en yetkin varlığın içinde barınabilir?’. Böylece Schelling, tanrının içine negatif olanı da koyarak onu ikiye ayırır. Schelling’e göre kendini bölüp salıveren tanrı, zaman içinde iyinin kötüyü altetmesiyle sonunda tamamen iyi olarak birliğini yeniden sağlayacaktır.

 Scheler’e göre tanrı, tanrı olacaksa dünyaya ve insana muhtaç. İnsanı yaratan tanrı değil, tanrıyı yaratan insan. Geist varlığı olan tanrı, gücünü geisttan değil, geist ve tepkinin hesaplaşmasından alıyor. İnsan, tepkinin ve geistın birleştiği noktadadır.

 Antropoloji yapmak için önce insanın yerini belirlemek gerekir. İnsanın yeri, insan ile tanrı arasındaki metafizik bağı ortaya koymakla çıkacaktır.

 Scheler, felsefi antropolojinin farkını belirliyor ama felsefi bir şey ortaya koymuyor.Yaptığı felsefi antropoloji değil.

 A.Gehlen ile aralarındaki en büyük fark; Gehlen’in felsefi bir antropoloji ortaya koymasıdır.

 

ARİSTOTELES

Salı, 02 Haziran 2009

  ARİSTOTELES (İ.Ö. 384 – 322) :

 

ESERLERİ:

1-Organon, 2. Fizik, 3. Metafizik, 4. Nikhomakhosa ethik, 5. Politika,  6. Poetika,   7. Retorika

 

VARLIĞA ONTOLOJİK YAKLAŞIMI:

 

1-Harmonim; adları aynı özleri farklıdır. Örneğin iki insanın adları aynı olabilir ama özleri farklıdır.

2-Simonimler; hem adları hem de özlerinin tanımı ortak. Örneğin:

Hayvan; a) insan b)öküz, her ikisinin de adları ve tanımları aynıdır. Aynı türdendirler fakat faklı cinstendirler.

3-Paranim; isme dayanan, isimden türetilenlerdir. Örneğin; gramerden, gramerci.

 

Formları aynı olup, anlamları faklı olanlar da 3’e ayrılır:

 1. Varlıkların kimi bir özneye yüklenir. Fakat yüklenen, hiçbir zaman öznede bulunmaz.

Örneğin; ‘Ahmet insandır’. Burada özneye insanı yüklüyoruz. Ancak onda bu bulunmaz yani, hiçbir zaman ‘insan Ahmet’dir olmaz. Özneden ayrı olarak varolmayan ‘insan’ şeydir. Beyaz kendi başına beyaz değildir, özneye bağlıdır.

‘Ahmet beyazdır’ ama ‘beyaz Ahmet’ değildir.

 

 2. Kimileri de bir öznede bulunur hem de özneye yüklenir.

Örneğin, ‘Tebeşir beyazdır’ tebeşire beyazlığı yüklüyoruz.

 

3.Kimi varolanlar ise, ne bir özne de bulunur ne de yüklenir.

     Örneğin, Sokrates’e ne kendinden başka bir şey yükleyebiliriz ne de                   

    Sokrates’i bir başka şeye yükleyebiliriz.

    ‘Sokrates insandır’ dediğimizde ‘insan’ Sokrates’de bulunmadığı gibi ona insanı yükleyemeyiz de. Çünkü; ‘insan’ı ancak ‘hayvan’a yükleyebiliriz, insan da bir hayvandır:

    Hayvan-İnsan-Bir insan (Sokrates). Bir insan, hem insan hem de hayvandır.

 

    Aristoteles, hiçbir bağlantıya göre söylenmeyen, yalnız başına varolan şeylere de Kategori/ Ousia diyor. Bunlar da 10 tanedir.

   Ousia; hiçbir bağlantıya göre söylenmeyen şeylerin her biri. Ya bir öz, nicelik, nitelik, etkinlik, edilginlik, sahip olmak, zaman, yer, ilişki ya da bir durum. Ousia, bir insan, bir addır. Ousialar, yalnız başına kendi kendilerine varolanlardır. Sayı olarak bir ve aynı kalırken, karşıt nitelikler alabilirler. Bir şey bir zaman sıcak, bir zaman da soğuk olabilir.

  Birinci ousialar; ne bir özneye yüklenir ne de bir özne de bulunur.

  İkinci ousialar; bir insan ya da bir hayvanın türü.

 

 Ousia, 1. Varlık; varolmaya ait sorular:

                          a)Varolma nedir?

                        b)Bir şeyin varolması nedir?

                        Varolana ait sorular:

                        a)Varolanın yapısı nedir?

                        b)Bir varolanın, o varolan olması ne demektir?

         2. Nelik; bir şeyin ne olduğu.

 

Varolma nedir? Sorusu 3 ayrı varlık tarzını ifade ediyor:

1-Dynomia; olnak halinde varolma. Madde; olanak halinde varolmadır.

2-Entelegheia; amacını kendi içinde taşıyan varolma. Eidos; biçim, tür,nelik.

3-Energia; etkin halde varolma. Snylon; cisimler, bütünsel tekler.

 

Bir şeyin varolması/ yapısı; madde ve eidostur.

 

Ousialar nedir?

*Teklerdir; tek olarak varolan 1. ousialar(kendisine yükleniyor)

*Eidos; 2. ousialar (canlı gösterdiği bir şey var).

*Genus; cinsler ve genel kavramlar (gösterdiği sadece kavramlar).

 

İki tür akıl yürütme vardır:

1-Diyalektik; temelinde kavramlar var onun için bizi doğru yola götürmez.

2-Apodietektik; temelinde ousialar var. Bizi doğru yola bu götürür.

 

VARLIK GÖRÜŞÜ YA DA METAFİZİĞİ:

 

 Deney; aynı çeşit şeylerin kişideki kalıntısıdır. Sanatsa, deneyin üstüne çıkmaktır. Deney; tekin bilgisi, sanatsa; genelin bilgisidir.

Deney sahibi, bir şeyin ne olduğunu bilir ama neden ve niçinini bilmez.

Sanat erbabı, bir şeyin ne olduğunu da, neden olduğunu da bilir. Sanatçı, işçiden bu fark nedeniyle üstündür.

 Bilgelik; bazı nedenleri (episteme) ve bazı ilkeleri (arkhe) konu alan bir bilimdir.

Her şeyin tek tek ne olduğunu bilmez ama o teklerin nedenlerini ve ilkelerini bilir.   Bilge kişi, kendisine yasalar konulan değil, kendisi yasalar koyan, buyuran kişidir.

Öğrenmek, her şeyin nedenlerini belirtmektir.

Bilmek, kendileri için bilmek ve anlamaktır. Bir şey de kullanmak için, işe yarasın diye bilmektir.

Töz, bir şeyde sürekli bulunandır.

Proto philisophia (ilk felsefe/ metafizik); bu bilim ilk nedenleri ve arkheleri birleştirir. Bunları bilen neden ve niçinleri de bilir. Tek teklere değil genelin bilgisine sahip olur.

 Bu bilim; 1. varlık olmak bakımından varlığı inceliyor. Varlığı parçalamadan bir bütün olarak ele alıyor.

               2.Varlığın ana özelliklerini, onda özü gereği öyle yapan şeyleri inceliyor.

 Özetle bu bilim (ilk felsefe); varolmak bakımından varlığı ve onda sürekli bulunan ana özellikleri inceliyor.

 

Aristoteles’e göre bir şey var dediğimizde 3 şey akla gelir:

1-Bazı şeyler ousia oldukları için vardır.

2-Bazıları ousialara maruz kaldıkları için vardır.

3-Bazı şeyler ise ousialara götüren yol oldukları vardır.

 

Arstoteles’de, ‘arkhenin’ anlamları:

-İlke; bir şeyin kendisinden hareket etmeye başlayan ilk noktasıdır. Örneğin, bir doğrunun başlangıcı gibi.

-Bir işe başlanırken, o iş en iyi nasıl yapılır.

-İlk şey; bir evin temeli, insanın kalbi gibi. Baba ve anne çocuğun arkhesidir.

-İradesiyle bir şeyi değiştirip yeni bir şey başlatmak.

-İlk önermelerde bir şeyin bilgisinin kendisinden başladığı şey. Bilgilerin dayandığı ilkler, ilk önermeler vardır.

 

Arkheler, bir şeyin olduğu, geldiği ya da bilindiği ilktirler.

Her neden bir arkhedir. Yukarıdakilerin diğerlerinden tek farkı ilk olmalarıdır.

Neden; bir şeyin bir parçası, ondan yapılan şey. Örneğin, heykelin nedeni, bir madeni tunçtur.

Ereksel neden; heykelin niçin yapıldığı.

Neden çeşitleri, 1-Formel neden

                          2-Maddesel neden

                          3-Hareket ettirici neden

                          4-Ereksel neden

Aristoteles’in yaptığı iş; kavramları kritik etmesidir.

 

ETİK GÖRÜŞÜ

 

Nikhamakhosa Etiği:

 

 Her eylem, her sanat ulaşmak istediği bir hedefe  doğru gider. Bu hedefte ‘iyi’nin ta kendisidir. Mutluluk bu hedefe ulaşmakla ortaya çıkar.

  O halde mutluluk ne? Ona göre ruhun tam erdeme göre etkinliğidir.

 Peki erdem ne? Ruhun akla göre etkinliğidir.

 Peki, ruh ne, akıl ne?

Aristoteles’e göre insan; 1. Beden 2. Ruh

Ruh, 1.  Akıldan yoksun yan, a) Arzulayan yan, b) Bitkisel yan

      2. Akla sahip olan yan, a) Geleceğe ait çıkarımlar yapan, başka türlü olamayacak olanları bilen yan (episteme).

          b) Başka türlü olabilecek olanları bilen yan.

 

Erdemler:

a)     Dionaronun/ düşünce yetisinin, zihinsel erdemleri.

b)    Ethosun/ moralin, karakterin erdemleri.

 Huylar, alışkanlıklarla edinilir. Erdemler de böyle edinilir. Erdem, orta olandır. Erdemli olmak da ethos da ortayı bulmaktır. İki uç arasında orta/ mezotesdir.

     Entelektüel erdemler:

1-Sanat; meydana gelme, yeni bir şey yapmakla ilgili. Objesi raslantısal yani başka türlü olabilendir.

2-Episteme; Aristo’da kanıtlama yapabilmedir. Objesi zorunludur.

3-Pratik bilgelik (phoronesis); eylemde olmayla ilgilidir, öğretilemez.

4-Felsefi bilgelik (sophia); nous ile birleşmiş epistemedir.

5-Sezgisel akıl (nous); arkheleri obje edinmiştir. Herşeyin ilki ne onu bilir.

 

Bunlar yeti sonucu ortaya çıkan şeylerdir.

 

DENEMELER -1 (AHMET AĞI)

Pazar, 31 Mayıs 2009

 

 

  DENEMELER – AHMET AĞI

 

- Ne kadar sahipsen, o kadar bekçisin.

 

- En büyük israf, yetenektir.

 

- Kuantum fiziğine göre, ‘evren; bir enerji okyanusudur’. Buna göre; bu okyanusta  her şey birbiriyle etkileşim halindedir. Etkileşimin yoğunluğu ise uzaklık ve yakınlığa göredir. Bu enerji okyanusunda her şey hem ezeli hem de ebedidir, sürekli sonsuz çeşitlilikte sonsuz biçimlere dönüşmekte, sonsuz ölümü sonsuz dirilişler kovalamakta. Enerji ne artıyor ne de eksiliyor.

 

- Bir insanda felsefe, varoluşunun anlamını aramakla başlar.

 

- İnsan, tanrının taklitçisidir. Tanrı gibi davranmayanlar onu anlamamış olanlardır. Birey olmadan tanrıyı anlamaksa mümkün değildir.

 

-Eğer tanrı, insanı kendi suretinde yaratmışsa (ruhundan üflemişse); insanın  ona inanmasından çok, onun gibi özgürce davranmasının zorunluluğundan bahsedilebilir.

 

- Sübjektivizmin varlığı, objektif bir olgudur.

 

- Evrensel yasa, ifadesini; evrensel düşüncede bulur.

 

- Düşünmenin yasaları, doğanın yasalarıyla çelişen değil onunla örtüşen yasalardır.

 

- Acı, bilinçle doğru orantılıdır.

 

- İnsanlarla arandaki mesafe, seni sırtından vuramayacakları kadar olsun.

 

- Her türlü yabancılaşmadan kurtulup kendinize döndüğünüzde, varlığın sizinle konuştuğunu duyarsınız.

 

- Her türlü öze dönüş meditasyonu, bir ibadettir.

 

- Varlık anlayışınız nasılsa, mantığınızda ona göre kurulur.

 

- Sonuç öncüllerden çıkar. İlk söylediklerinizle, son söyledikleriniz tutarlı değilse uyduruyorsunuz demektir.

 

-Her varlık felsefesi, bir metafiziktir.

 

-Baskıcı bir din anlayışı; insanın, tanrıya karşı kendisine yabancılaşmasıdır.

 

- İnsanlar sadece bildiklerinden değil, anlayabileceklerinden de sorumludur.

 

- Doğrular herkesi, yanlışlar ise söyleyeni bağlar.

 

- Bugünü yarının provası olarak yaşayanlar, hiçbir zaman bugünü yaşayamazlar.

 

- Ayıp, yasak, günah üçgeninde yaşayan insan için aşk yok, düş yok, umut yoktur.

 

 -İyi ya da kötü dediğimiz şey, aslında ihtiyaçlar nedeniyle kaçınılmaz olandır.

 

- Yaratıcı zeka, zor anlarda ortaya çıkar.

 

  PARADOKS :

 

- ‘Her şeyin bir nedeni vardır’, ifadesi aslında varolanı açıklamaya yönelik temel bir paradoksdur.

 Şöyle ki; bir ilk nedende durmazsak, her şeyin bir nedeni olmaz. Durduğumuz da ise, nedensiz olan bir şeyi kabul etmiş oluyoruz.

 Tam da bu noktada tanrıya yer açılmakta, ilk nedenden soyut bir varlığa geçiş yapıp, sonsuz; ‘öncesiz’ ve ‘sonrasız’ gibi hafsalamızın almayacağı metafizik kavramları kabul etmiş oluyoruz.

 Kozalite (neden–sonuç) ilişkisi, bilimselliğin aksine bizi dogmatik bir ilişkiye götürmekte.

 Thomas Kuhn’un ifadesiyle bilimin temelinde ‘us dışı’ bir şey var.

 Bu mantıkla, bu bilim anlayışıyla; varolmanın ne demek olduğunu anlamamız olası görünmüyor.

 Umuyorum ki, Cern’deki muhteşem deneyden elde edilecek bulgular, bizi bu konuda bir paradigma değişikliğine götürecektir.

                           

- Metafizik olanı, metafizik önermelerle ispat çabası, boş bir gayrettir. Buna göre; siz, varlığını ya da yokluğunu ispatladınız diye tanrı, ne varolur ne de yok olur.

 

- İlk olanı ezeli kabul ettiğinizde, sonrakilerin hepsini de ezeli ve de ebedi kabul etmiş olursunuz.

 

- Epistemolojik olarak varlık alanını; bilgi ve inanç alanı diye ikiye ayırmak bizi ontolojik dualizme götürür.

 

 - Tanrı tanımı gereği, zaman ve mekanla sınırlanmamak adına; hiçbir soyutlama kabul etmez.(Oysa her şeyden soyutlayarak kabul ederiz onu) Bu da bizi, her şeyin tanrısal olduğu sonucuna götürür. Ancak bu sonuç; ‘tanrı mutlak iyiliktir’  ifadesiyle çelişir.

 Panteist, vahdet-i vücutcu tanrı anlayışları, ontolojik olarak ne kadar tutarlı görünse de; bu anlayış bizi, kötülükleri de içinde barındıran, Max Scheler’in ifadesiyle kötülükleri altederek gelişen, oluşum halinde bir tanrı anlayışına götürmektedir. Başlangıçta mükemmel olmayan giderek mükemmelleşen bir tanrı!

 Dualite ontolojik değilse, hepimiz tanrı, hepimiz kul ve hepimiz de günahkarız demektir. Öyleyse  yargılayan ve yargılanacak olan kim?

 Farklı ontolojik alanlar var dersek, bu kez de tanrıyı sınırlamış oluruz.

 Görüldüğü gibi bu mantıksal yaklaşımlar ne bilimi ne de tanrıyı kurtarmakta. Kesin olan şu ki; yeni bir paradigmaya ihtiyacımızın olduğudur.

 

 Ayrıca birbirini yadsımayan, iki ayrı varlık anlayışından sözetmek de dogmatizmin kabulüdür.

 

 Tanrı düşüncesi ‘sonsuz’ kavramı açısından da paradokstur. Şöyle ki; tanrı sonsuzsa kendilik bilinci olmaz, sonluysa da kuşatılmış demektir.

 

 - Dualite, ontolojik değilse, tek bir sonsuz varsa ve hem doğadan hem de tanrıdan bahsediyorsak, her ikisinin de aynı olduğunu kabul etmemiz gerekir.

 Nihayetinde bu tür yaklaşımların hepsi birer spekülatif düşüncedir.

 Tanrı; doğanın nedeni ise, doğa da tanrının nedeni olmalıdır, eğer bir birlikten sözediyorsak.

 ’Doğanın nedeni; tanrıdır, tanrı ise kendi kendisinin nedenidir’, dediğimizde -tanrıyı açıklayamadığımıza göre- aslında hiçbir şey açıklamış olmuyoruz.

Doğayı; tanrıyla açıklarken, tanrıyı açıklamak istemeyişimiz niye? Bu duruş, bilme arzumuza gem vurabilir mi? Bana kalırsa gem vurmak bir yana araştırma isteğini daha fazla motive etmektedir.

‘Tanrı, hem doğadır hem de daha fazlasıdır’ demek belki vahdet-i vücutçu, panteist felsefeleri açıklar ama doğa ile özdeşliği; özgürlük ve etik açısından çelişki yaratır.

 

 -Sonsuzlukta her varoluş, yeni bir başlangıçtır ve onunla kıyaslandığında hiçbir şey büyük değildir. 

 Şimdi olan; ezelden ebede bir döngü içinde; bir varoluştan diğerine durmaksızın dönüşmekte. 

 Her varoluş biçiminin bir başlangıcı ve sonu varken, varolma enerjisi sayısız varoluş biçimlerine dönüşmekte.

 Buna göre “varolmak, sonsuzluktur”.

 Sonsuzluk, başlangıcı ve sonu olmayan.

 Peki, başı sonu olmayan, oluşu nasıl başlatıyor?

 Varolmanın tek bir boyutuna yönelik bir mantıkla, bunu anlamak olası görünmüyor.

 Öyle görünüyor ki; varolmak, ne ilk nedenlerini bilebileceğimiz ne de son prensiplerini kestirebileceğimiz bir süreç.

 

 - Odağında insan olan, insanın dilinden ve elinden çıkan her şey, kültürün bir parçasıdır.

 Din, bilim, felsefe ve sanatın, ulaştığı sonuçların tüm gerçekliğin kendisi veya tam bir ifadesi olduğunu söylemekse, boş bir iddaadan öte hiçbir anlam taşımamaktadır. Kuramları yanlışlandıkça daha kuşatıcı yeni kuramlarla kendilerini geliştirmektedirler.

 Tüm bu bilme etkinlikleri, gerçeği farklı yöntemlerle, birer kavrama çabasıdır.

 Kültürel gerçeklik; insani gerçekliğin bir ürünüyken, insani olanın da daha büyük bir gerçekliğin sonucu ve bir parçası olduğu ortadadır.

 Kültürel olan ussal olandır. Bu sonuç aynı zamanda, insansal olanı başlatan nedenin de ussal nitelikler ve daha fazlasına sahip olduğunun bir göstergesidir.

 Kültürel gerçeklik; çevrelenmiş olduğu dış gerçekliğin kendisi değil, onu anlamaya, kavramaya yönelik insansal başarılardır. Ve onu anlamaya yönelik, atmış olduğu adımların tutarlılığı oranında da yeryüzündeki medeniyetini daha fazla hakim kılmaktadır.