Posts Tagged ‘DÜNYA TARİHİ’

DENEMELER -1 (AHMET AĞI)

Perşembe, Mart 25th, 2010

   DENEMELER – AHMET AĞI

   “Her din, bir tanrı anlayışı her tanrı anlayışı da bir varlık anlayışıdır.”

                                                     İOANNA KUÇURADİ

 – Kuantum fiziğine göre, “evren; bir enerji okyanusudur.” Buna göre bu okyanusta,  her şey birbiriyle etkileşim halinde olup hem tek başına hem de herşeyle birlikte var. Yani tek bir vücutmuş gibi. Etkileşimin yoğunluğu ise uzaklık ve yakınlığa göre. “Bilinç” maddeye, “madde” de bilince etki ediyor. “Madde” dediğimizse, Einstein‘ın ifadesiyle “yoğunlaşmış enerji”den başka birşey değil. 

  Bu enerji okyanusunda her şey hem “ezeli” hem de “ebedi”dir. Sürekli “sonsuz çeşitlilikte”, “sonsuz biçimlere” dönüşmekte, “sonsuz ölümü” “sonsuz dirilişler” kovalamakta. Enerji ne artıyor ne de eksiliyor, sürekli değişim ve dönüşüm halinde. Ölüm dediğimiz ise, bir varoluş formundan diğerine geçiş…

  En küçük birimler biraraya gelerek bir sistemi, sistemler de biraraya gelerek daha büyük yapıları oluşturmaktadır. Herşey hem kendi içinde bir sistem hem de daha büyük bir sistemin parçası olarak var. “Sistem” demekse, büyüklüğüyle orantılı bir aklın ortaya koyduğu organizasyon, kaosu sürekli düzene sokan mekanizma. 

  Herşey hem tek başına var hem de herşeyle içiçe, bir bütünün parçası olarak var.

  Bir damla, “okyanus” değildir ama okyanus damlalardan oluşur. Bir atom, “dünya” değildir ama dünyayı atomlar oluşturur. Aynı şekilde bir hücre de “insan” değildir ama hücreler biraraya gelip “organları”, organlar da “bir insanı” oluşturmaktadır.

 Hepimiz, okyanustaki bir sal misali  bu küçük dünyanın bir parçasıyız. Ve bu dünya başka bir gezegenin cehennemi olabilir mi? Yoksa yeni dünyalar bulmak için bir başlangıç mı?  

 Her ölüm, “dünyanın rahmine” düşen bir “tohum” olarak yeniden hayat bulmaktadır. Sihirbazın şapkası gibi, şapkanın içine giren herşey başka birşey olarak yeniden varolmakta.

  Dünya “galaksimizin”, galaksimiz ise “evrenin” bir parçası, ya ötesi? “Hücreler”, düşünen bir birlik olarak “bizi” oluştururken, “bizler” hangi birliğin hücrelerini oluşturuyoruz? Tüm insanlık, “dünyamızın beyin hücreleri” olabilir miyiz?  

  Bütün insanlık tarihi, nasıl bir bütünün parçası olduğumuzu anlama çabasıdır. Şu kadarını söyleyebiliriz ki; sonsuzca bir varoluş ve aklın, küçük bir parçası olarak varız.

  İnsan, tanrının taklitçisidir.” Ona en iyi anlayanlar, onun gibi davrananlardır.

  “Tanrıya inandığını” söylemekten daha önemlisi, onun gibi davranabilmektir. Ona benzeyen, onun gibi davranan insan, “birey”dir ve tüm yaptıklarından sorumludur. Kutsal kitaplara göre de yaratıcı, insanı “kendi suretinde” yaratmıştır. Halife olmak da “özgür iradeye” sahip olmaktır. “Suçların en büyüğü” ise iradesini tamamen bir başkasına “biat” ederek devretmektir.

 Kutsal kitaplara göre tanrı, “mutlak” ve “özgür” bir irade olarak, iyiliğin yanında tüm kötülüklerin ise karşısında olduğunu söylüyor. Buna göre, her kim aynı ahlak anlayışına sahipse tanrıyla aynı saftadır. Velev ki, O’nu inkâr ettiğini söylemiş olsun. Buna göre, “güzel ahlaka” sahip herkes de O’nunla beraberdir.

 “Birey” olmadan, “tanrı” anlaşılmaz. Birey olmadan “sorumluluk” da olmaz. Bugün cemaatlerin pekçoğu,  sorumluluklarından kaçarak, tümüyle “biat” edenlerin oluşturduğu organizasyonlar haline gelmiştir.

– Aslında “biat kültürü” dini cemaatlere değil, siyasal iktidarlara özgüdür. Çünkü dinin özünde insan, “halife” (özgür iradeye sahip olan) olduğundan, “kula kulluk” yoktur. Siyasal iktidarlar ise kitlelere hükmetmek adına kendilerine tam bir “itaat” yani“biat” isterler. Bu amaçla, cemaatlerin insanlar üzerindeki etkisinden yararlanarak öyle ya da böyle cemaatleri de kendi kontrolleri altında tutarlar.

 “Cemaat” olmanın amacı, özgür bireylerin“dayanışma içinde birlikte hareket etmesidir.”

 Tanrıya daha yakın olacağınıza inanıyorsanız; onun hoşuna gideceği için değil, doğru olduğu için yapın. Ve onu daha iyi anlamak istiyorsanız, onun gibi düşünerek davranmalısınız. 

 – Eğer tanrı, insanı “kendi suretinde”  yaratmışsa (kendi ruhundan üflemişse), insanın  ona inanmasından çok, onun gibi özgürce davranmasının zorunluluğundan bahsedilebilir.

   İşin hülasası; insanın “tanrıya inanmasından” çok, “tanrılaşması” önemlidir. Peki “tanrı varmı dır?” diye sorarsak; gerçek, bizim “tanrı” kavramımızdan çok daha fazlasıdır. 

  Herşey hem tek başına hem de herşeyle birlikte, içiçe ve zıtlarıyla beraber var. Dışardan içe etki eden, içerden de dışa yayılan, sonsuz çeşitlilikte sonsuz biçimlere dönüşen, ezelden ebede sürekli bir devinim. 

  İnsan dünyada, dünya galakside, galaksiler evrende…nasıl başlıyor ve nerede bitiyor, belki başlangıç ve son da yok! Bütün bu olup bitenleri, “kuantum mekaniği” ile açıklamak daha olası görünüyor ve üstelik, bizi her zaman şaşırtmaya da devam edecek.

  “Her şeyin bir nedeni vardır”, ifadesi aslında varolanı açıklamaya yönelik temel bir paradoksdur.

  Şöyle ki; “bir ilk nedende durmazsak, her şeyin bir nedeni olmaz, durduğumuz da ise nedensiz olan bir şeyi kabul etmiş oluruz.”

  Tam da bu noktada “tanrıya” yer açılmakta, ilk nedenden soyut bir varlığa geçiş yapıp, “sonsuz”, “öncesiz” ve “sonrasız” gibi hafsalamızın almayacağı metafizik kavramları kabul etmiş oluyoruz.

   Kozalite (neden – sonuç) ilişkisi, bilimselliğin aksine bizi dogmatik bir ilişkiye götürmekte. Bu durum, Thomas Kuhn’un ifadesiyle bilimin temelindeki “us dışı” şeydir.

   Bu mantıkla, bu bilim anlayışıyla; varolmanın ne demek olduğunu anlamamız olası görünmüyor.

   Umuyorum ki, Cern’deki muhteşem deneyden elde edilecek bulgular, bizi bu konuda bir paradigma değişikliğine götürecektir.

  – Metafizik olanı açıklama gayreti, sonuçta hep metafizik önermelere dayanmaktadır.

  Bir takım kabullere dayalı ispat çabalarıyla, birşey ne varolur ne de yok olur.

 – İlk olanı ezeli kabul ettiğinizde, sonrakilerin hepsini de ezeli ve de ebedi kabul etmiş olursunuz.

 – Epistemolojik olarak varlık alanını; “bilgi” ve “inanç” alanı diye ikiye ayırmak da bizi, “ontolojik dualizme” götürür.

 “Tanrı” tanımı gereği, “zaman ve mekan”la sınırlanmamak adına hiçbir soyutlama kabul etmez.(Oysa her şeyden soyutlayarak kabul ederiz onu) Bu da bizi, her şeyin tanrısal olduğu sonucuna götürür. Ancak bu sonuç; “tanrı, mutlak iyiliktir”  ifadesiyle çelişir.

  Panteist, vahdet-i vücutcu “tanrı anlayışları”, ontolojik olarak ne kadar tutarlı görünse de; bu anlayış bizi, kötülükleri de içinde barındıran, Max Scheler’deki gibi “kötülükleri altederek gelişen, oluşum halinde bir tanrı” anlayışına götürmektedir. “Başlangıçta mükemmel olmayan giderek mükemmelleşen bir tanrı (!)”

  Dualite ontolojik değilse, hepimiz “tanrı”, hepimiz “kul” ve hepimiz de “günahkarız” demektir. Öyleyse  “yargılayan ve yargılanacak” olan kim?

  Farklı ontolojik alanlar var dersek, bu kez de tanrıyı sınırlamış oluruz.

  Görüldüğü gibi bu mantıksal yaklaşımlar ne bilimi ne de tanrıyı kurtarmakta. Kesin olan şu ki; yeni bir paradigmaya ihtiyacımızın olduğudur.

 “Ontolojik dualizm” (iki ayrı varlık alanı), tek “bir sonsuz” olduğu fikrini yadsır. Oysa Zenon‘un da dediği gibi “iki sonsuz olmaz, bir yerde gelip kesişeceklerdir.

  Tanrı düşüncesi, “sonsuz” kavramı açısından da paradokstur. Şöyle ki; tanrı sonsuzsa “kendilik bilinci” olmaz, sonluysa da “kuşatılmış” demektir.

 – Dualite ontolojik değilse, tek “bir sonsuz” varsa ve hem doğadan hem de tanrıdan bahsediyorsak, her ikisinin de “aynı” olduğunu kabul etmemiz gerekir.

  Nihayetinde bu yaklaşımların hepsi, “spekülatif düşünceden” ibarettir.

 – Tanrı; “doğanın nedeni” ise doğa da “tanrının nedeni” olmalıdır. Eğer bir birlikten sözediyorsak.

  “Doğanın nedeni; tanrıdır, tanrı ise kendi kendisinin nedenidir”, dediğimizde tanrıyı açıklayamadığımıza göre aslında hiçbir şey açıklamış olmuyoruz.

  Doğayı “tanrıyla” açıklarken, tanrıyı açıklamak istemeyişimiz niye? Bu duruş, bilme arzumuza gem vurabilir mi? Bana kalırsa gem vurmak bir yana araştırma isteğini daha fazla motive etmektedir.

 “Tanrı, hem doğadır hem de daha fazlasıdır” demek, belki “vahdet-i vücutçu”, “panteist” felsefeleri açıklar ama doğa ile özdeşliği, özgürlük ve etik açısından çelişki yaratır.

 –  Sonsuzlukta her varoluş, yeni bir başlangıçtır ve onunla kıyaslandığında hiçbir şey büyük değildir. 

“Herşey zıddıyla var.” “Hayat ve ölüm”, “varolmak ve olmamak”…hepsi aynı oluşun iki yönüdür. Tarih, formun, biçimin tarihidir; sonsuz çeşitlilikte sonsuz biçimlere dönüşen “özdeğin formel tarihidir.” Varoluşun “negatif” hali, yeni bir forma geçiş durumudur.

  Şimdi olan ezelden ebede bir döngü içinde, bir varoluştan diğerine durmaksızın dönüşmekte. 

  Her varoluş biçiminin bir başlangıcı ve sonu varken, “varolma enerjisi” sayısız varoluş biçimlerine dönüşmektedir.

  Buna göre, “varolmak, sonsuzluktur.”

 Sonsuzluk”; başlangıcı ve sonu olmayan!

 Peki, başı sonu olmayan, oluşu nasıl başlatıyor?

 Varolmanın, tek bir boyutuna yönelik bir mantıkla bunu anlamak, olası görünmüyor.

 Öyle görünüyor ki “varolmak”; ne ilk nedenlerini bilebileceğimiz ne de son prensiplerini kestirebileceğimiz bir süreç. Bu nedenle, varlık hakkında “kesin yargılar” yerine “olanaklı bilgiler”den yana tavır almak daha mantıklıdır.

 – Odağında “insan” olan, insanın “dilinden ve elinden” çıkan her şey, kültürün bir parçasıdır.

 Din, bilim, felsefe, sanat… gerçeği farklı yöntemlerle birer kavrama çabasıdır. Bu bilme etkinliklerince elde edilen sonuçların, tüm gerçekliğin kendisi veya tam bir ifadesi olduğunu söylemekse, boş bir iddaadan öte bir anlam taşımamaktadır. Her bilme etkinliği, kuramının yanlışlanması halinde daha kuşatıcı yeni bir kuramla kendisini geliştirmektedir.

 Kültürel gerçeklik”, “insani gerçekliğin” bir ürünüyken, insani olanın da daha büyük bir gerçekliğin sonucu ve bir parçası olduğu ortadadır.

 Kültürel olan, “ussal” olandır. Bu sonuç aynı zamanda, insansal olanı başlatan nedenin de “ussal nitelikler” ve daha fazlasına sahip olduğunun bir göstergesidir.

 Kültürel gerçeklik; çevrelenmiş olduğu dış gerçekliğin kendisi değil, onu anlamaya, kavramaya yönelik insansal başarılardır. Ve onu anlamaya yönelik, atmış olduğu adımların tutarlılığı oranında da yeryüzündeki medeniyetini daha fazla hakim kılmaktadır. 

Evrensel yasa, ifadesini evrensel düşüncede bulur.

Düşünmenin yasaları, doğanın yasalarıyla çelişen değil onunla örtüşen yasalardır.

 – Her türlü “yabancılaşmadan” kurtulup kendinize döndüğünüzde, varlığın sizinle konuştuğunu duyarsınız.

 – Her türlü “öze dönüş” meditasyonu, bir ibadettir.

 Baskıcı bir din anlayışı; insanın tanrıya karşı kendisine yabancılaşmasıdır.

 – Bir “inancın tutucusu” ile “bir fikrin tutucusu” arasında hiçbir fark yoktur. Her ikisi de dogmatik ve fanatiktir.

 – Varlık anlayışınız nasılsa, mantığınızda ona göre kurulur.

 – Gerçekte olan “çelişmezlik mantığı” değil, “çelişki mantığı”dır. Herşey zıddıyla beraber var.

 – İnsani aklı, tüm alemde “evrimin son aşaması” ve “tek akıl” olarak görmek de olsa olsa akılsızlığın bir ifadesidir. Evrende “bir akıl” varsa ki var, bu başka türden akılların da olduğunu ve olabileceğini gösterir.” Evrensel mekanizm”, “yasalı oluş” aklın bir göstergesidir.

 – Sonuç öncüllerden çıkar. İlk söylediklerinizle, son söyledikleriniz tutarlı değilse, uyduruyorsunuz demektir.

 Her varlık felsefesi, bir metafiziktir.

 – İnsanlar sadece “bildiklerinden” değil, “anlayabileceklerinden” de sorumludur.

 – Bir insanda felsefe, varoluşunun anlamını aramakla başlar.

 

TARİH FELSEFESİ-1

Pazar, Ağustos 9th, 2009

 

   ‘Tarih’, kavramının etimolojisi:

 

 *Historei (isim); insan etkinliği.

 *Historein (fiil); etkinlik sonucu ortaya çıkan ürünü, sonuçları gösteriyor. Açıklamak, kurmak, yapmak gibi anlamlara da geliyor.

 

 Bugün ‘tarih’ sözcüğü şu iki anlama geliyor:

1-Geçmiş anlamında; ‘ yaşanmış geçmiş’.

2-Üzerinde çalışılıp, bilgi üretilen bir bilim.

 

 Felsefeyi bunlara uyguladığımız zaman ikili bir görünüm arzediyor:

1-Yaşanmış geçmişin felsefesi; burada metafizik tarih teorikeri yer aldığından bugün Batıda okutulmuyor.

2-Bilginin felsefesi-Tarih biliminin felsefesi; günümüzde moda olan bu.

 

 Tarih felsefesine girmeden önce, tarihle ilgili bazı kavramlar:

 Zaman-mekan, olay-olgu; bunlar felsefe kavramı. Bunların tarihe yansıması, tarih biliminin felsefesi oluyor.

 Tarihle doğrudan ilgili kavramlar:

Geçmiş, şimdi, gelecek; zaman-mekan kavramlarının bize verilişi bu üç kavramla oluyor.

 Zaman-mekan olarak tarihte ne görülebilir dediğimizde; geçmiş, şimdi ve gelecek sözkonusu. Bizim farkına vardığımız; devam ediş, sürüş,  geçme.

 ‘Zaman geçiyor’ dediğimizde takvim ve saat ölçüleri yetmiyor bir de değişme olması gerek. Değişme, oluşla ilgili, ne oluyor, ne değişiyor.

Geçmiş(vardı), şimdi(varolageldi), gelecek(varolacak); bu alanda ne oluyor ne değişiyor.

 

 İlerleme; bir çizgi üzerinde kesintisiz adım atmak. Olumlu bir değişme, öne doğru bir gidiş. Bir olgu olarak değil, belirli olgular üzerine değerlendirmedir.

 Değişme ise, amaçlanana götürmesi bakımından bir değerlendirme. Zaman dışı iki anı karşılaştırma.

 

    “İlerleme, bir fikirdir/düşüncedir”.

                                                      Kant

 

 Olgu; bir değişmeyi saptamak.

 Olaylar; 1- Doğa olayları; kendiliğinden oluş.

               2-Tarihsel, toplumsal olaylar; insanların birbirleriyle ilişkilerinde ortaya çıkan olaylar.

 Olayları, yersiz ve zamansız düşünemeyiz. Oluş, muhakkak bir yer ve zamandadır; devam eder ama bu devam ediş bir yere doğru değil, sadece sürüyor.

 

 Olay – Olgu :

 

 Olgu; benzer olayların kavramlaşmasıdır. Bir olgu için tek bir olay yeterli değildir. Başka benzer olayların da olması gerekir.

 Örneğin onun, benim bir yere gitme eylemini ‘ulaşım’ kavramıyla olgulaştırıyoruz.

 Olayların, bir yer ve zaman bakımından tespit edilebilir olmasına karşılık, olgular oluşur, oluşmaya devam eder.

 Olaylar sadece insan etkinlikleriyle ilgili olmayıp doğa olayları da olabilir. Oysa olgular sadece insan etkinlikleriyle ve homojen olayların kavramlaşması ile olur.

 İnsan olayları, olgulaştırarak bilebilir, açıklayabilir. İşte bu açıklamalar, tarihsel açıklamalardır.

 Olay, bütün insan etkinliklerinin bilinebilir en küçük birimidir.

 Bir olgunun tarihini bilmek, o olgunun altında yatan olayların bilinmesi demektir. O olaylar bilirnirse, o olgu açığa çıkar.

 Olyın tarihi, kronolojidir; zaman-mekan saptamasıdır. Ancak tarihsellik kazanabilmesi bu yeterli değil.

 E.H.Carr’ın da dediği gibi “olaylar, olgulara bağlanmazsa; geçmişe ilişkin tarihi olayların unutulmuş boşluğuna düşüp, yokolup giderler”.

 Olay, şimdi olup bitiyor, şimdi olan bir şeyin tarihinden sözedilemez. Ancak zamanından ve yerinden sözedilebilir.

 Olayda misal; “benim sigara içme tarihime”, olgu da ise “sigara içmenin tarihine” bakılır.

 ‘Sigara içme’ bir olgudur, belli zaman ve mekanda içilmesi ise; olaydır.

 

  E.H.CARR :

 

 “Tarih Nedir?” adlı kitabından:

 

 Carr, 19.yy ve bu yylı hazırlayan önceki dönemin tarih görüşünden yola çıkarak bir eleştiri yapmaktadır.

 Bizim ‘olgu’ dediğimize o ‘tarihi olay’ diyor. Ona göre olayın tarihi olmasını sağlayan tarihçidir. Tarihçi, olayları çekip çıkartır ve olgulara bağlar.

 Diyelim ki tarihçi, 1770-80 yıları arasındaki üniversitelerin geçmişini araştırıyor. Ve bu yıllardan önce bir öğretim görevlisinin öldürüldüğünü düşünelim.

 İşte tarihçi bu olayın 1770-80 yılları arasındaki bir nedenle ilişkisini kurabilirse, olayın tarihileşmesini sağlayabilir. Örneğin bu nedenlerden biri, güvenliğin yetersizliği olabilir. Tarihçi sözkonusu öldürme olayını, bu nedene bağlayabilirse, olayın da tarihi olmasını sağlayabilir.

 

 Aynı olayı, neden farklı tarihçiler farklı betimliyorlar?

 Carr’a göre her tarihçinin geçmişe ait bakış açısı farklıdır. Tarihçi de, bilim adamı, sanatçı gibi toplum içinde yaşayan ve bir bakış açısına sahip kişidir.

Yoksa toplum dışı, ideal bir insan değildir.

 Örneğin, “geçmişte eğitici sayısı hiç de az değildi” yargısına sahip bir tarihçi, geçmişte bu yargısını doğrulayacak olayları seçerek bu görüşünü ispatlayabilir.

 Tarihçi, bir olayın gerçek sebebini bulmayı amaçlar. Ancak bu neden bazen hiçbir zaman bulunmayabilir.

 

 Carr, tarihten şunu anlıyorum der:

“Tarih, tarihçi ile olguları arasında kesintisiz, karşılıklı bir etkileşim süreci; bugünle geçmiş arasında bir diyalogdur”.

 İnsanlık için, bugünün anlaşılabilmesi geçmişin anlaşılmasına bağlıdır. Geleceğe daha sağlam adım atabilmek için bu şarttır. Tarihçinin önemi de buradadır.

 Süreç nedir? Süreç kavramı ile yakından ilgili kavram; ‘değişim’dir. Süreçteki değişim, olgunun değişmesidir.

 Bu süreçteki değişimin düzenli ve art arda olduğu düşünülüyor. Böylece bir olgu sürekli ve art arda gelen değişmelerle olgu olma niteliğini yitirmez ancak öncekine oranla daha başka bir olgu haline gelir.

 Değişmede belirli bir yön ve gidiş olduğu zaman süreç, ‘gelişme süreci’ veya ‘ilerleme süreci’ olur. Bunun tam tersi ‘gerileme süreci’ de olabilir. Süreç, bir olgunun değişmesi süreci.

 

 Nesnel tarih’ nedir?

 

 Tarihsel olayın, olanlarla uygunluğuna nesnel tarih denir. Bugünden geçmişe bakmak nesnelliğin en büyük sorunudur. Tarihteki nesnellik, doğa olayları gibi değildir. Ancak tarihsel olayın, olanlarla uygunluğu sözkonusu. Ancak bu da çoğu zaman çok zor.

 

 Carr’ın oluşturduğu pozitivizm, özel bir pozitivizm. Ona göre tarih; olaylardan ve olgulardan ibarettir. Carr’ın tarih görüşü hem bütün ‘alan’cı görüşleri hem de bilgi olarak hesaba katan bir görüş. Başta tarihi bilgi olarak tanımlamaya çalışan Carr, daha sonra tarihi alan olarak ele alır. Aralarında bir çelişki yok.

 

(“Tarih felsefesi; bir tarih metodolojisi olarak karşımıza çıkıyor ya da önemli bir kısmı bundan oluşuyor”. İ.Kuçuradi)

Oluşturucusu bakımından tarih felsefesi:

 

1-Bilim:

 *Bilgi olarak tarih.

 *Bilgi felsefesinin soruları ve sorunları olarak tarih.

 

  Bilgi olarak tarih:

 a)Bilgiler tarihi; felsefe tarihi, matematik tarihi, fizik tarihi…

 b)Olgular tarihi; T.C. tarihi, Özgürlük tarihi…

 c)Olaylar tarihi; olay hem bilgi olarak hem de varlık olarak.

 d)Hem olayları hem de oluları kapsayan tarih.

 

  Bilgi felsefesinin soruları ve sorunları olarak tarih:

  Tarih nedir? Sorusuna cevap vermez. Ancak şu sorular sorulabilir:

  Bilgi olarak olayda, bu olay doğru mudur, yanlış mıdır? Olayın bilgisi nasıl elde edilmiştir? Bilgisi elde edilecek başka olaylar yok mudur? Bu olayın bilgisi nasıl ortaya çıkarılabilir? Bir olayın bilinmesi ne demektir? Bir olayın nesnel bir bilgisi olması ne demektir?

 Bilgi felsefesi bu soruları tarih felsefesi açısından soruyor.

 Tarihin neliğine ait olan ‘tarih nedir?’ sorusu burada bilginin neliğine ait soruya dönüyor. Burada bir tür indirgeme sözkonusu. Bu nedenle ‘tarih nedir?’ bilgi felsefesinin sorunu olamaz.

 Tarih felsefesi yapılmak isteniyorsa, durulması gereken alan; varlık felsefesinin soruları ve sorunları olarak tarihtir.

 

 2-Alan (insanın yarattığı dünya, tarihsel gerçeklik):

     (Gerçeklik hem doğadır hem de bir varlık alanı olarak tarihtir.)

    *Varlık alanı olarak tarih.

    *Varlık felsefesinin soruları ve sorunları olarak tarih.

     Geçmişten bugüne olup bitenin tarihi.

 

     Varlık alanı olarak tarih:

     a)Tarihi bağımsız bir alan ya da oluş olarak gören görüşlerin yeraldığı küme.

      (Örnek; Hegel)

     b)Tarihi antropoloji ile ilgisinde gören görüşler:

     *Örnek; Harmann, Sartre ve Marx. Bunlar bütüncü, kavrayıcı görüşlerdir. Hareket noktaları; yaşanan ilişkiler değil ama bu ilişkilerle bağlı olduğu söylenen bütün bir yapıdır.   

      *Tarihi, toplumsal ilişkilerle ilgisinde gören görüşler. Çağ olarak 20.yy. Hareket noktaları; günlük olaylar:

       -Annales okulu.

       -Carr, Arendth.

 

   Bir varlık alanı olarak tarihin oluşturucuları:

    Kişiler→Gruplar→Olaylar→Ürünler

 

    Ürünler:

  *Kalıcı ürünler; mimari eserler, kitaplar, diller…

  *Belirli bir anda insanın yarattığı dünya; (a)toplum, (b) ilkeler, gelenekler, fikirler…

    

 

      HEGEL:

 

 Tarihi bağımsız bir alan görüyor. Hegel’e göre tarih, dünyanın tarihi.  Dünya tarihinin felsefesi ya da felsefi dünya tarihi.

 Dünya→Dünya tarihi→Felsefi dünya tarihi.

 

 Dünya fiziksel ve psişik doğayı kapsıyor. Ancak her ikisi olarak da doğanın temelinde tinsellik var. Doğanın tarihi; tinsel/geistik olanın tarihi. Ve dünya tarihi geistik oluşun bir sürüp gitmesidir.

 Dünya tarihi, geistın kendi kendisini gözlemlediğimiz somut olarak ortaya çıktığı yer ya da dünya tarihi geistın gözlediğimiz tiyatro sahnesi.

 

Peki geist tarihte kendini nasıl gösteriyor? Onu nasıl bilebiliriz?

 Hegel’e göre bu üç aşamada olur:

 1-Geistı biz bazı kavramlarla bilebiliriz.

 2-Bazı ideler aracılığı ile bilebiliriz. İde, geistın kendini göstermesi için bir araçtır.

 3-Geistın en somutlaşmış hali olan devlet biçiminde bilebiliriz.

 

 Hegel, felsefi dünya tarihinden ne anlıyor? Bu konuda bazı tarih tarzlarından bahseder:

 1-İlkel tarih ya da asli tarih; tarihçinin tanık olduğu olayları aynen betimlemesi. Bu nedenle Tarihçinin kendi geistı ile anlattıklarının geistı aynıdır. Burada tek bir geistık oluş sözkonusu. Olan biteni olduğu gibi anlatan tarih.

 Tarihçi, olayların dışına çıkmamıştır. Olayların geistı içinde yaşamaktadır. Refleksiyon yapmamaktadır.

 Bilgili bir tarihçi olmak değil de, tarihten bir şeyler çıkarmak isteyen kişiler bu tarih yazıcılarının yanında yalnız kişilerdir.

 Hegel bu tarih yazıcılığına Heredot ve Tukidides’i örnek verir. Bunların tarihleri, sadece gelecekteki insanlar için, yaşadıkları olayların kronolojik bir bilgisini verme.

 İlkel tarihte, olayın kendisi yoktur, olayın bilgisi vardır. Hegel’e göre önemli olan, olayın bilgi olarak sunulmasından çok kendisidir. Olayın kendisi demek, olayın bilgisinin üstüne/dışına çıkmaktır. Olayın dışına çıkmak, olayın başka şeylere de karşı geldiğini söylemektir. Nesnel olmak, objektif olmaktır. Olayın substansını/özünü bilmektir. Yetkin olan tek tek olan olaylar değil, genel olandır. Onun tözüdür. Bunun tözünü aramak için olayın geistık bir şey olduğunu bilmek gerekiyor.

 Hegel’in baktığı hep; bir şeyin özü nedir? Ona bakıyor. Hegel’de kavram ile o kavramın gerçekliği bir ve aynı şeydir.

 

 2-Refleksiyonlu tarih; tarihçinin kendi çağından kalkarak geçmişi betimlemesi. Bu nedenle tarihçinin geistı ile anlattıklarının geistı aynı değildir. Burada kaynak yaşanan olaylar değildir. Bu yüzden bir gözlem dili yoktur.

 

 Bu tarih yazıcılığının 4 türü vardır:

 a)Genel tarih; geçmişin geistı ile bugünün geistı arasında bağlantılar kurar. Ama hep bugünün tini içinde kalır.

 Hegel’e göre refleksiyonlu tarite olayın özüne varamaz. Çünkü bugünün geistı ile geçmişin geistı bilinemez.

 Bu tarih yazıcılarının yaptıkları sadece bir milletin, bir devletin tarihini refleksiyonlu bir şekilde ele alıp yazmak.

 Hegel genel tarih derken, genel olarak refleksiyonlu tarihin ne yaptığını söylüyor.

 b)Pragmatik tarih; bu tarih ahlaksal bir bakışlı bir refleksiyonla hareket eden ders almacı bir tarihtir. Geçmişten ders çıkarılması, bu nedenle benzer durumların anımsanması.

 Hegel’e göre benzer durumların hatırlanması hiçbir yarar sağlamaz. Çünkü dün, bugün değildir. Oluş süreklidir.

 c)Eleştirel tarih; tarihin tarihini yapma. Geçmişte olanı yargılayıp doğru olup olmadığına bakılıyor.

 d)Özel tarih; bütünü parçalayarak ele alan tarih:

 Sanat tarihi, hukuk tarihi, bilim tarihi, edebiyat tarihi gibi. Hegel’e göre özel tarihlerin bütünü bize çağın geistını verir. Bu tarihin yöneldiği alanlar, bir ulusun tarihi ile ilişkilidir. Bir ulusun sanatının, dininin, biliminin felsefesinde değişmeyen şey bize o ulusun idesini verir.

 

 Bütün kavramların taşıyıcısı obje olarak ide; süreç.

 

 Süreç:

 1-Hayat, 2-Bilme, 3-Mutlak ide

 

Mutlak ide:

 1-Doğa, 2-Lojik ide

                         ê

          Geist(kendi bilincine varan ide):

a)Öznel geist; duygu ve düşünce, düşünme dünyası.

b)Nesnel geist; hukuk, ahlaklılık, toplumsal kurumlar…

c)Mutlak geist; sanat, din, felsefe…

 

3-Felsefi tarih; tarihin düşünülerek ele alınması. Felsefenin getirdiği tek  düşünce de “aklın dünyaya egemen olduğudur”. Bir bütün olarak bakıldığında dünyada her şey rasyonel bir şekilde olup bitmektedir. Dünya tarihi, aklın zengin bir ürünüdür.

 Dünyaya egemen olan aklın belirlenimi, dünyanın en son amacı özgürlük ile örtüşmektedir. Dünya tarihinin zemini geisttır.

 Felsefenin görevi; idenin kendini dünya tarihinde nasıl açtığını göstermektir.

 

 Geistın tek yapısal özelliği; özgürlüktür. Bunu dışında her şey bu özgürlüğü meydana çıkarmaya çalışan birer araçtırlar. Maddenin kendi substansı kendi dışındadır. Oysa geist hep kendi içinde ve kendindedir. Kendi dışında olmak, başka bir şeye bağımlı olmak demektir.

 Hegel’e göre Doğulular, geistın ya da insanın kendi başına özgür olduğunu bilmezler. Bunun içinde özgür değillerdir. Sadece birinin özgür olduğunu sanırlar. Aslında o da özgür değil despottur.

 İlk defa özgürlük bilinci Yunanlılarda ortaya çıkmıştır. Ancak bunlar da bazı kişilerin özgür olduğunu sandılar. Hegel’e göre insanın özgür olduğunu ilk defa Germen toplumlar anlamıştır.

 

 Dünya tarihi, özgürlük bilincinde ilerlemedir. Özgürlük geistın tek amacıdır. Bu amaç dünya tarihinin oluşarak yönlendiği amaçtır. Tanrının ve dünyanın istediği budur.

 Geistın kendini gerçekleştirmede kullandığı araçlar; tek tek kişilerin tutkuları, çıkarları, amaçları kısacası insanların erdemleridir.

 Geist, önce kendi bilincine varır daha sonra da amacını gerçekleştirmeye başlar.

 Geistın istediği, Sezar’ın istediği ile aynı şeydir. Büyük kişiler geistın amacını gerçekleştirmesine daha çok yardımcı olurlar. Dünya tarihinin en son amaca gidişini hızlandırırlar. Bu büyük kişiler çağın ne istediğini bilen kişilerdir. Ancak bu kişiler mutlu değildirler. İşleri bitince ölür, öldürülür ya da sürülürler.

 Özel, genel için bir ihtiyaçtır ve onun için feda edilirler. Kişiler kendi isteklerini gerçekleştirip tatamin olurlar. Böylece de amaca da hizmet ederler. Bu nedenle kişilerin kendileri de amaçtır, araç değildirler.

 

 Devlet, yeryüzünde tanrısal olanın veriliş şeklidir. Ahlaksal bir birliktir.

 Hegel, bir ön kabulle/ilkeyle dünya tarihi nasıl oluşuyor ona bakıyor. “Bütüne baktığımda bunu çıkarıyorum” der.

 Bu bir kültürler tarihi ya da fikirler tarihi. Düşünce/fikir, ideye doğru nasıl gidiyor ona bakıyor.

DENEMELER -2 (AHMET AĞI)

Pazar, Mayıs 31st, 2009

 

– Tabular, önyargılardan beslenir.

 

– Sorgulanmayan fikirler, dogmatizmin ötesine geçemez.

 

– Bilgi, kesinliği herkes açısından genel geçer olduğundan müdahaleyi, dogma ise inananları bağladığından müdahalesizliği meşru kılar.

 Ancak bu teoride böyle, gerçekte ise dogmatizm, şovenizme dönüşür ve kendisi gibi olmayana hayat hakkı tanımaz. Bilgi toplumunda ise eylemleri şiddet içermediği sürece, karşıtlarına dahi eşit hak ve özgürlükler talep eder.

 

– Bütün ihtiraslar, güç isteminden doğar.

 

– Kendisi için iyi olan (koşulsuz), başkası için iyi olandan (koşullu) daha muteberdir.

 

– Varlık; sonsuz çeşitlilikte, sonsuz biçimlere dönüşebilen, sürekli bir oluştur.

 

– Tanrı düşüncesi insanlığın gelişim sürecinde, hem en büyük engel hem de ulaşmak istediği en büyük hedef olmuştur.

 

– Bireyin en temel durumu, yalnızlık ve korkudur. Yapıp etmelerinin tümü bu durumu aşmaya yöneliktir.

 

– Başkasını yücelttikçe kendimizi küçültürüz, kendimizi yücelttikçe de komplekslerimiz belirginleşir.

 

– Etik; özgürlüğün bir paylaşımıdır.

– Etiği belirleyen özgürlük bilinci, özgürlüğü belirleyense, varlık bilincidir.

– Erdem dediğimiz şeyse tarafların birbirine eşit/adil davranmasıdır.

– Etik ve özgürlüğün sınırlarını belirleyen; ‘ben’in karşısında ‘sen’in varlığıdır.

 Benin ‘söz – eylem’ özgürlüğünü, senin ‘söz- eylem’ özgürlüğü sınırlayarak belirler.

– Etiğin ve özgürlüğün en temel ilkesi; (hiçbir şeye zarar vermeden) herkese ve herşeye karşı adaletli olmaktır.

 

– Her türlü varlığı indirgeyerek açıklama girişimi, metafiziksel bir yaklaşımdır.

 

– Bilinç ile özdek arasında, mahiyet farkı olsa da birlikteliği olgusal bir gerçekliktir.

 

– Bilgili olmak, ‘bilinçli olmak’ değildir ama bilinçli olan bilgilidir de.

 Önemli olan bilgiye sahip olmak değil, onu uygulayabilmek, değerlendirebilmek ve sentezleyebilmektir.

 

– Her türlü fanatizm, sonunda despotizme dönüşür.

 

– Kutsal bildiklerinizi, ne kadar sorgulayabiliyorsanız o kadar özgürlükçüsünüz demektir.

 Sorgulamayan itaatkar faşizm, özgürlüğü de tehdit eder.

 

– İnsanlar sahip oldukları mülkiyet oranında muhafazakar, sahip olmadıkları oranda da devrimci fikirlere sahiptirler.

  

– Ölüm de bir varoluş biçimidir.

 

– Felsefe, insanın içinde bulunduğu evreni tanıyabildiği kadar kendisidir.

 

– İnsanlık tarihi bir eylem olarak; kendini bilme, tanıma ve geliştirme sürecidir.

 

– İnsanlık tarihi dünya tarihinin, dünya tarihi ise evrensel tarihin bir sonucudur.

 

– Bir doğa varlığı olan insanın bilincinden bahsediyorsak, doğanın da bir tür bilince sahip olduğunu kabul etmemiz gerekir.

 Herşey birer ‘akıllı tasarım’ ürünü olarak, iyi bir usta işi görünmekte. Bu usta kimdir veya nasıl bir şeydir? 

 Tüm dünya, bizden daha gelişmiş bir medeniyette yaşayan bir çocuğun, bilgisayarında oynadığı bir ‘medeniyet kurmaca’ oyunu olabilir mi?

 Pek çok şey mümkün…Kesin olan bu konuda olanaklı bilgilerden sözedebileceğimiz ama ‘şöyledir’ ya da ‘böyledir’ diyemeyeceğimiz.

 

– Bizim samanyolumuz ve dünyamız güneşin bir parçasıysa, güneşin de başka bir ‘bing-bang’in sonucu olması muhtemeldir.

 

– İnsan zekası, evrensel oluşu kavramaya yönelik somutlaşmış bir bilinç halidir. İnsanlık tarihi ise insanın kendini ve içinde bulunduğu evreni keşfederek tanıma ve bilme sürecidir. Varolanı kavramsal olarak yeniden kurma, tümüyle kendini bilme ve yeniden üretmektir. 

 

  – Bilmek; değiştirmektir, değiştirmek; özgürlüktür.

 

 – Çelişkiler bizim bilgi kuramlarımızda, gerçekte değil.

 

 – Doğanın yasalı oluşu, bilincin bir göstergesidir.

 

 – Dünya tarihi; üçüncü çağa doğru hızla ilerlemekte.

 Birinci çağ; İnorganik çağ (tez), canlı yaşamının henüz başlamadığı devir. Evrimsel süreçte ulaştığı en üst aşama; kimyasal oluşum (hücrenin yapı taşlarını oluşturan aminoasitler).

 İkinci çağ; organik çağ (antitez). Evrimsel süreçte, kendini en üst aşamada ‘insan’ olarak gerçekleştirmiştir.

 Üçüncü çağ; evrensel çağ (sentez). İnsanın kendisini, ‘ tekno-insanla aşarak, evren varlığına dönüşeceği çağ. Tabi bu aşamaya kadar dünya bir felaketle karşılaşmazsa.

 Her çağ evrimsel olarak, ulaştığı en üst aşamada, kendisini üreterek yeni bir çağı başlatmaktadır. İnsan da ulaşacağı en üst aşamada, kendini yeniden üretecektir.

 

– İnsan eyleminin amacı; mutlak bilgi, mutlak güçtür.

 

– Dünyanın mahvına bile olsa, insanoğlu bilme arzusundan; kendini, dünyayı, evreni… bilmek ve işleyişine müdahale etmekten vazgeçmeyecektir. En azından şimdiye kadar bu böyle oldu. Moral değerler insan egosunu ne kadar dizginlemeye çalışsa da o bir yolunu bulup kendi gelişimine devam etmekte.

 Ayn Rand’ın dediği gibi ‘ego büsbütün kötü olsaydı, iyi olanları izah edemezdik’.

 

 – Yıldızları sadece bir esin kaynağı olarak görmek isteyenlerin yanında, onlara ulaşmak isteyenler de her zaman varolacaktır. 

 

 – İnsanoğlunun yaptıklarıyla dünyayı bir felakete götürdüğü söylenebilir ama unutmamalı ki, insan etkisi olmadan da dünya her an bir felaketle karşılaşıp yok olabilir.

 İnsanlığın bu felaketi beklemek yerine, yazgısını değiştirmeye çalışması çok daha akıllıcadır. Sadece temaşa halinde şükrederek beklemek, miskinlerin işidir.  İnsan ne yapabileceğinin ve ne olabileceğinin sonuna kadar gitmeli. Her şeyin mahvına bile olsa, yazgısını değiştirebilecekse buna değer.

 Madem ki var, başına gelen ve gelebilecek olanların, bir yazgı olup olmadığını anlamak ve değiştirmek adına tüm olanaklarını sonuna kadar zorlayıp, içinde bulunduğu alemi anlamaya ve bilmeye çalışmalıdır.

 

– İnsan neyi bilirse, o kadar müdahil olur.

 

– Kötü olan liberalizm değil, toplumun bilinçsizliği ve bireylerin örgütsüz oluşudur. Liberalizm aslında tam bir sivilizasyon sürecidir. Bireylerin özgürce örgütlenmelerinin önünü açar. Devletin çekildiği alanları, Sivil Toplum Örgütleri almakta, devlet toplumun bütününe yayılmakta, devletin yaptığı işleri STK’lar yapmaktadır. Sosyal denge, tamamiyle ihtiyaç ve taleplere göre STK’lar aracılığı ile sağlanmaktadır. (Siyasi liberalizmin nihai amacı ise, toplumun devlet olduğu aşamadır.)

 Unutmamalı ki, iyi yönetilmeyen devlet de faşizm, sömürü, etnik kimlik gibi konularda her türlü terörden çok daha tehlikeli olabilmektedir.

 

– Kapalı toplumlarda kollektif örgütlenmeler, açık toplumlar da ise bireylerin özgürce girip çıktığı liberal örgütlenmeler vardır. Kapalı toplumlarda millet, devlet içindir ve ordu sadece dışarıya karşı değil, kendi halkına karşı kullanılmak için de vardır.

 Açık toplumlar, kişi hak ve özgürlüklerinin yasal güvence altına alındığı toplumlardır. Yargı bağımsızdır ve herkese açıktır.

 Dinsel cemaatçilik ile ideolojik (kollektivist) cemaatçilik arasında, ritüellerinin dışında hiçbir fark yoktur. Aynı yapısal örgütlenme biçimine sahiptirler.

 Sınıf egemenliği, toplumun diğer sınıfları üzerinde baskı kuran, diktacı bir rejimdir (proleteryanın diktatörlüğü gibi). Sınıfsız toplum ise ütopik bir yaklaşımdır.

 Mülkiyeti kontrol altında tutarak; adil, sömürmeyen, erdemli bir devlet kuralım derken, kendi ellerimizle özgürlüğümüze son veren devasa bir diktatörlük kurmaksa tercih edilecek bir durum değildir.

 Yapılacak olan; sosyal hakların yasal güvence altına alınarak, insan onurunu düşürmeden, sınıflar arasındaki makası makul ölçülerde tutmaktır.

 

– Devlet vatandaşlarının hizmetinde değilse, onlardan aldıklarını adil bir şekilde dağıtmıyorsa, kimin yönettiğinin ne önemi var?

 Aynı sömürüye tabi tutuluyorsan, sömürgeci yerli olsa ne olur, olmasa ne olur…

 

Vatandaşlarına adil davranmayan bir devletin, herkesten vatandaşlık görevlerini yerine getirmelerini (gerekirse ölmelerini) bekleme hakkı yoktur.

  Aslolan hayattır, insanların huzur ve refahıdır.

 

 – Bir ülkede, yasalarca korunan imtiyazlı sınıf ve kesimler olduğu sürece, orada tam demokrasiden bahsedilemez.

 

– Vatandaşının hak ve hukukunu gözetmeyen, kötü muamele görmesine göz yuman bir devletin, kendisini haklı gösterecek hiçbir sebebi olamaz.

 

– İnsanları ne kadar dışlarsanız, o kadar terörize edersiniz. Aslolan, herkesin sistem içine alınarak, gelişimine yardımcı olmaktır.

 

– Hak ve özgürlüklerimize ilişkin taleplerimiz kadar, onları isteme yöntemimiz de bir o kadar önemlidir.

 Terör örgütleri de  çok masum ve haklı taleplerle yola çıkabilir. Ancak  meşruiyyetlerini yitirmelerine yolaçan, taleplerini elde etme yolunda uyguladıkları yöntemlerdir.

 

– Evrensel, herkes için genel geçer doğrular vardır ancak öncelikler de vardır. Her durum ve koşulda aynı doğruları savunamazsınız.

/

 – Bir ‘ulus devlet’te, halklar arasındaki eşitsizlikleri, ‘insan hakları’ bakımından eşitlemeye çalışırken, bu hakların siyasi açıdan da değerlendirilmesi bir o kadar önemlidir. Aksi halde ‘ulusal özgürlük’, ‘ulusal birlik’ ve ‘entegrasyon’ süreci zarar görebilir.

 

 ‘İnsan hakları’ bakımından her alanda talep edilen ‘eşitlik’, siyasal olarak değerlendirilmediğinde ayrışma ve bölünmeye yolaçabilir.

 

 – Ulus devletin varlığını sürdürebilmesi için, bütün halkların eşit haklar bakımından olduğu kadar, birlik açısından da katkı vermeleri gerekir. Entegrasyon sürecinin durması, birliği parçalar.

 

 – Ulus devletin de kendine özgü birtakım kuralları vardır:

 Herkesin ‘anadili’ni konuşması, bir temel haktır. Bu dilin yasaklanması ise faşizmdir. Bir ulus devletde herkes anadilini öğrenebilir, konuşabilir, yayın yapabilir. Resmi dilin tek olması hem entegrasyon süreci hem de pragmatik açılardan zorunludur. Resmi dilin öğretilmesiyle beraber “anadilde eğitim” bir haktır. Egemen bir devlette halkların, kendi ana dillerine göre eğitim yapması kuşkusuz ayrışmayı belirgin bir hale getirecektir ancak, insanların bu haktan men edilmesi durumunda da illegal yollardan ayrılıkçı davranışlara zorlanması, yasakçı politikalar nedeniyle olacaktır. 

 

 – Ulus devletin parçalanması, diğer devletlerin varlığını tehdit eder riskler taşıyorsa, bölünmeme yönünde herkes aynı hassasiyeti göstermelidir.  

 Her egemen devletin, kendi güvenliğini tehlikeye sürükleyecek hiçbir oluşuma geçit vermek istememesi onun pek tabii hakkıdır.

 

 – Tek bir ‘etnik kimlik’e dayalı devletlerde ‘ulus devlet’ modeli ideal görülebilir fakat çok kimlikli ülkelerde bu model, halkların siyasal eşitlik talep etmesi halinde, merkezi yönetim buna izin vermeyeceği için sonuçta büyük çatışmalar ve acılar yaşanmasına da neden olabilmektedir.

 

 – ‘Eyalet’ sistemine dayalı ‘federatif’ yapılar ise halklar açısından daha özgürlükçü olmakla birlikte bölünmeye daha açıktır.

 

 – Daha çok sayıda halkın eğemenliği açısından, devlet sayısının çokluğu mantıklı gelebilir ancak bu daha çok küçük devlet demektir. Küçük devletlerin, büyüklerin uydusu olması ya da egemenlik hakkını kötüye kullanmaları halinde, denetimleri de çok büyük sorunları beraberinde getirmektedir.

 

 – Devletler ortaya çıkan durum ve ihtiyaçlara göre, çıkarları doğrultusunda resmi ideolojilerini de yönetim biçimlerini de değiştirebilirler.

 

 – Bazı ülkelerin sadece kendi vatandaşlarına karşı değil, bölgesindeki diğer ülke ve isanlara karşı da tarihten gelen görev ve sorumlulukları vardır. Bu nedenle çeşitli zamanlarda, ülkesinin güvenlik ve refahını da tehlikeye atabilirler. Bu, ‘lider ülke’ olmanın bedelidir.

 

 – Sürekli güvenlik tehdidi altında yaşayan ülkelerde, güvenliğe ayrılan payın çok fazla olması halkın refahını kısıtlayan bir unsurdur.

 

 – Bazı ülkeler birden fazla medeniyetin üyesi olabilir. Bu olağanüstü bir ayrıcalık ve zenginliktir. Bir ulusun hangi medeniyete ait olduğunu sadece dil ve din değil, tarihsel süreçleri de belirler. İki medeniyetlilik, hem o ülke hemde diğer ülkeler bakımından uzlaştırıcı yanıyla bir şanstır.

 

– Bazı ülkelerin jeopolitik konumu, iki medeniyetlilik gibi kendine özgü farklı özellikleri nedeniyle tek eksen yerine, ‘çok eksen’li olmaları  yadırganacak bir durum değildir.

 …

– Yeni oluşan oligarşiye karşı çıkarken, eskisine sarılıp savunmak da yanlışta ısrar etmektir.

 Her oligarşi, diğerlerinin egemenliğine karşı çıkarken, kendisine ise her koşulda teslimiyet ister.