Posts Tagged ‘oligarşi’

F:TOPLUM FELSEFESİ

Çarşamba, Ağustos 12th, 2009

 

 Toplum felsefesinin objesi; sosyal realite, toplumsal gerçekliğin ele alınışı.

 Toplum idesi; toplum konusunda bugüne kadar söylenmiş her şey.

 

 Toplumsal gerçekliğin ele alınışı:

 1-Bilim, soyoloji; oplumsal gerçekliğin araştırılmasında toplum teoerileri kuruyor, modeller ortaya koyuyor.

 2-Felsefe:

   a)Tarih felsefesi

   b)’Toplum’ olgusu ve kavramı:

       * Bireyi konu edinen araştırmalar ve araştırmaların sorunları. ‘Başkasının varlığı’ sorunu buradadır.

       *Toplumsal ilişkiyi konu edinen araştırmalar ve bu araştırmaların sorunları:

Toplumsal ilişki nedir? Niteliği nedir? Dayandığı ilkeler nelerdir?

 

  Latincede toplumla ilgili üç sözcük var:

 

 1-Socius; birey olan ‘bir insan’. Bir insan başka birileriyle belirli bir tür ilişki kurduğunda ya da hazır ilişkilere girdiği zaman ‘birey’ oluyor.

 2-Societas; ‘toplum’. Bireylerin belirli tür ilişki içinde birlikte bulunma dumunun adıdır. Sosyal ilişkilerle ortaya çıkan durumdur.

 Toplumun öğeleri; a)birlikte bulunma, b)belirli tür ilişki içinde olma,

c)toplumsal ilişki, birlikte bılunma.

 3-Socialis; ‘toplumsal’. Societas cinsinden ona uygun olan. İnsanın varlığının özüne ilişkin bir sıfattır. İnsan, sosyal bir varlıktır. Sosyal durum içinde olan herkes ‘birey’ olur.

 

 Toplumsal ilişki, birey olmuş insanların kurduğu ilişkidir. Bir ilişkinin kurulma imkanı, iki birey olmasına bağlıdır. İnsan kendini hep belirli bir durum içinde bulur. Bu nedenle de belirli bir birey olur.

 Durumu bir ilişki belirleyebilir. Ayrıca, zaman-mekan değiştikçe bireylerin içinde bulundukları durum da değişir.

 İnsan her zaman bir durum içine doğar. Böylece de ister istemez birey olur ve ilşkiler kurar. Bu bir zorunluluktur. İnsan en azından ilişkiler kurma potansiyeline sahip veya bu ilişkilere girebiliyor, değiştirebiliyor. Bu yeteneğe sahip bir varlık.

 İnsanlar arasındaki ilişkilerin temelinde bir ya da birden fazla değerler vardır. Farklı ilişkiler, farklı değerleri belirler. Toplumsal bir ilişkinin, belirli bir toplumsal ilişki olmasını sağlayan, toplumsal ilişkiyi kuran, değerlere sahip olan bireylerdir.

 İnsanlar nasıl birlikte bulunuyorlar? Birliktelikteki toplumsal ilişki nasıl? Ve nasıl bir durum ortaya çıkıyor? İlişki nasıl kuruluyor?

 Toplum içi değerleri belirleyenler; örfler, adetler, yasalar…Değerler aynı zamanda ilkelerdir ama ilkeler  daha fazla insanların yer aldığı birlikte bulunma durumlarını belirleyen değerlerdir.

 Örnek; “Türkiye’de evlilik medeni kanuna göre yapılır”.

Medeni kanun yapılmasında ve ortaya konmasında ilkeler vardır. Birlikte bulunacaksın ama şöyle şöyle bulunacaksın diye yön gösterirler.

Birey bulunduğu durum içinde birçok ilişki kurma olanağına sahiptir.

 

 Toplumsal ilişkiler nelere göre kurulmalıdır? Birlikte bulunan kişiler, bu ilişkileri nasıl kurarlarsa mutlu olurlar?

 İşte toplum modellerinin, ütopyaların ortaya çıkmasındaki soru ve sorun budur.

 

   PLATON, ‘DEVLET’

   (Politeia; toplum modeli)

 

 “İnsanların birlikte yaşamalarının en son amacı; mutluluktur”.

 Toplumun oluşumunda ilke; ‘adalet’. İnsanlar arasında adalet sağlanacak ve mutlu olacaklar.

 Yiğitlik, ölçülülük, bilgelik; bu erdemleri bir arada görmemizi sağlayan, ‘adalet’. Erdemlerin erdemi olan adalet, her erdeme sinmiş durumda.

 

  Platon, insanları üç sınıfa ayırıyor:

 1-Besleyenler, 2-Koruyucular, 3-Yöneticiler.

 

 Erdemler:

 

Bigelik; doğru karar verme. Beslenme, koruma ve yönetme bilgisine sahip olma. Yöneticilerin baş erdemidir.

 

Yiğitlik; korkulacak ve korkulmayacak şeyler üstüne, kanunlara uygun olarak beslediğimiz inancın sarsılmazlığıdır. Yiğitlik bir çeşit koruma. Eğitim yoluyla kanunların verdiği inancı korumak. Doğru eylemde bulunup, bulunmadığını bilmek için kanunları bilmek gerek.

 Platon’da koruyucular sadece askerler değil, politeayı yani toplum düzenini koruyan herkes. Aydınlar, yöneticiler de bir yerde koruyuculardır. Dolayısıyla bu erdem de koruyucuların baş erdemidir.

 

 Ölçülülük; arzularımıza, isteklerimize vurduğumuz bir çeşit dizgindir. Toplum bakımından ise yuttaşlar arasında belirli bir uyumdur. Bu da besleyenlerin baş erdemidir.

 

 Adalet; bu uyumu yanına alarak üç sınıf insanı bilmektir. Adalet; herkesin kendi işine bakması, başkasının işine karışmamasıdır.

 

 Sınıf değiştirme imkanı her zaman vardır. Besleyenler sınıfında doğan bir çocuk, belirli bir eğitimden geçtikten sonra yöneticiler sınıfına geçebilir.

 

 Platon’un amacı; politeiada düşünülen birlik ve bütünlüğün korunması, bozulmaması. İşte mutluluk, bu bozulmama durumudur.

 

 Platon’a göre bozuk devlet şekilleri:

 1-Oligarşi, 2-Timokrasi, 3-Demokrasi, 4-Tiranlık.

 

 Bozuk olmayan devlet düzeni ise kendisinin kurmaya çalıştığı; ‘politeia’dır.

Bu devlet monarşiyle de, aristokrasiyle de yönetilebilir. Yeter ki, yönetenler yönetilenlere adil davransın.

 

 Platon, sahip olduğu değerler açısından da insanları üçe ayırıyor:

 1-Paraseverler, 2-Şerefseverler, 3-Bilgiseverler.

 

 Platon’un ‘Devlet’i yazmasının sebebi; Atina’nın ‘polis’ olmaktan çıkıp yavaş yavaş bozulmaya başlaması. İşte bu kitabı, bozulan düzeni yeniden kurmak için yazıyor.

 

 Platon’un devlete getirdiği iki önemli öge var:

 1-İnsan – toplum ilişkisi; toplumda düzen sağlanacaksa, önce insan düzeni sağlanacak. Yani ne insanı ne de toplumu değiştiremezsiniz.

 2-Adalet ilişkisi; kişi önce adaleti önce kendi ruhunda sağlayacak. Böylece akılla duygular birbirine karışmayacak, gerektiğinde nasıl davranılacağı bilinecektir.

 Her birey kendi içinde uyumlu olmalı ki, politeia uyumlu olsun.

 Platon, bireylere büyük bir sorumluluk yüklüyor.

 

 Platon, otaya bir toplum modeli koyuyor. Toplumda istenmeyen ilişkilerin, istenen ilişkiler olması için bir model ortaya koyuyor. Model tasarımlanıyor ve buna paralel olarak hep kuruluyor.

 

 Modeller işlevseldir. Düzenlemeye yöneliktir. Mevcut bir bozulmaya karşı modeller, bu durum şöyle şöyle düzeltilebilir diyerek, devamlı tasarlanıp, öneriler ileri sürülüyor ve onda sonra da uygulanıyorlar.

 

 Platon’un hareket noktası; belirli bir ilişkinin, yönetim ilişkilerinin bozulması. Buna karşı da bir model oluştururyor.

                                               ———-

Modeller toplumsal ilişkileri açıklamaz, değiştirir. Model bir toplumsal yapının nasıl işlediğini ya da diğer toplumsal ilişkilerle olan ilişkisine bakılarak açıklanır.

 

 MODEL :

 

 a) Bilimlerdeki bağlamı; “açıklama modeli”. Örnek, ‘evrimci model’, ‘organizmacı model’.

 Bu modeller hangi alana aitseler, o olana ait bilginin gelişmesine yardımcı olurlar.

 Açıklama modeli, olan biten ilişkileri veya açıklaması gerekeni açıklamıyorsa geçerli bir model değildir.

 Açıklama modelinde iki şey var:

 1-modelin kendisi, 2-açıklanacak şey.

 

 b) ‘Model olma’ bağlamı; ‘ilk örnek’.

  Yapılmış bir modelin, başka koşullara uygulanmak istenmesi. Örneğin bir ekonomi modelinin toplumsal ilişkiler de uygulanmak istenmesi. Ayrıca taklit kavramıyla da ilgili. Model neyse, her konuda o örnek alınıyor.

 

c) ‘Model kurma’ bağlamı; Platon’un modeli bu bağlamdadır. Gerçekleşmesi istenen gerekliler bütünü. Açıklama yapılmaz, betimleme yapılır. Kurma vardır, olması gereken sözkonusu. Gerçekleşse daha iyi olur deniyor. Burda gerçekliğin bilgisi yok, imkan halinde bilgisi var. Belirli koşullar yerine belli imkanlar bütünü olabilir.

 

 Açıklama modelinde, açıklanan şey genellikle, toplumsal değişme olgusudur.

 Açıklama modeli bilimde, sosyolojide hep belirli bir zaman ve mekan boyutunda düşünülmek zorunluluğu vardır. Aksi halde bu modelin gerçeklikle ilişkisi kurulmamış olur. Dolayısı ile bilimsel olamazlar. Bunun en güzel örneği, toplumbilimdir. Toplumbilimin tarihine baktığımızda, nasıl bilim olarak ortaya çıkıyor, ona bakmak gerekir.

 

 19.yüzyılın bilimin altın çağı olmasının nedeni; metottur. Bilime büyük bir değer verilmesi, onun her şeyde ölçü kabul edilmesi metodu nedeniyladir.

 

 “19.yy bilimin zaferi değil, bilimsel metodun bilime karşı zaferidir”, Nietzsche.

 

 Bu metot ise, olan biten hakkında genel geçer açıklamalar yapmaktadır. Böyle bir zamanda sosyoloji bilim olma iddaasıyla ortaya çıkıyor ancak objesini bilmiyor. Yani ne toplumsal gerçeklerle bağlantı kurabiliyor ne de açıklayabiliyor.

 

 Comte ve Spencer’in açıklamalarından vazgeçilmesinin nedeni; olan biteni açıklamamalarıdır. Hatta gereklililikleri, olması gerekenleri bile açıklamıyorlar. Yaptıkları bir tür spekülasyon. Bu nedenle Hegel’in devamı gibiler.

 

 Sosyoloji bilimse açıklama modeli nasıl olmalıdır?

 

 Sosyoloji, bu soruyu sormamıştır. Bu yüzden ortaya pek çok model çıkmıştır. Hep, ‘toplum’ kavramından yeni bir şey anlayarak hareket etme sonucu, farklı toplum tanımları ve farklı modeller ortaya çıkmıştır.

 

 Toplumbilimin bilinçlendirmesi gereken, toplumsal gerçekliktir. Toplumsal gerçeklik bir insan fenomenine dayanır. Bu fenomen, insanların birlikte olmalarıdır. Birlikte olma durumunu da ele alan, sosyolojidir.

  

  Toplumsal ilişkinin yapı özellikleri:

 

 *Toplumsal ilişkinin en önemli yapı özelliği; ‘değişme’ olgusudur.

 Toplumsal ilişkiler; aile, eğitim, sanat, din, çevre… ilişkileridir.

 *Toplumsal ilişkinin bir diğer yapı özelliği; ‘tarihsellik’tir. İnsanlar tarafından kurulan, bozulan, yeniden kurulan her toplumsal ilişkinin bir tarihi vardır. Her toplumsal ilişki belirli bir zaman ve mekanda kurulur.

 *Toplumsal ilişkinin bir diğer yapı özelliği; ‘fonksiyonel’liğidir. Belirli bir sosyal ilişkinin, belirli bir yer ve zamanda gördüğü işin farklı olmasıdır.

 *Diğer bir yapı özelliği; ‘kavram ilişkisi’ olmasıdır. Yani toplumsal ilişkinin kendisi değer dışı bir özellik taşır. Örneğin alışveriş ilişkisinde bireyler yoktur; satıcı ve alıcı vardır.

 Toplumsal ilişkinin yapısını araştırmak için uygun hale getirmek gerekiyor. Çünkü, araştırmaya uygun değildir.

 

 Açıklama; toplumsal gerçekliği veya toplumsal düzeni veya toplumsal olguyu ya da toplumsal yapıyı açıklama olabilir.

 Tek tek toplumsal olaylar, karşımıza toplumsal olgular olarak çıkarlar. Toplumsal olay dizileri, toplumsal olguyu beslerler o olgunun hayatta kalmasını sağlarlar. Dolayısı ile toplumsal ilişkinin gerçekliğinin olgusal olduğu ortaya çıkar.

 Bunu iki yerden hareket ederek söylüyoruz:

 1-Kişi bakımından hazır bulduğumuz ilişkiler içine girerek. Bu da toplumsal gerçekliğin olgusal olduğunu gösterir.

 2-Grup bakımından; toplumsal kurum içine girmesi. İnsanlar bir araya gelip kurum kurarlar. Kurum kurma, insanlardaki ilişki kurma isteği ve ortaya koymadır.

 Örneğin, eğitim olgusu içindeki toplumsal ilişkiler. Buna göre insanlar bir araya gelip isteyerek okul kurumunu, YÖK kurumunu… kurmaları.

 

 Toplumsal ilişkinin toplumsal ilişkilerle bağlantısında bir özelliği de, toplumsal ilişkinin, hukuk ilişkileri bakımından değiştirilinceye kadar değişmeden kalmasıdır. Bu yüzden de toplumsal ilşkiler, insanların davranışlarını sınırlarlar.

 

 Toplumsal değişme, ilişkinin değişmesi. Tarih ise, bu değişmenin tarihidir. Değişme aynı ilişkinin farklı kurulması. Bu hukuğun bir özelliğidir.

 

 Herbir toplumsal olgu ve toplumsal kurum bakımından olan değişikliğe; yapı değişikliği denir. Aynı zaman da yapı değişikliğinin tarihi sözkonusu. Bir toplum tipinden başka bir toplum tipine geçiş.

 

 Toplumsal yapı; belirli bir zaman ve yerde oluşan toplum düzeni.

 Toplumsal değişme; toplumsal ilişkilerin fonksiyonlarının işleyişindeki değişmedir. Değişen toplumun kendisi değil, onu oluşturan kurumların kuruluş tarzlarıdır.

 Açıklanacak olan, belirli bir yer ve zamanda kurulan düzeni açıklamadır.

İşte modelden kastedilen, belirli kavramlar bütünüyle oluşmuş düzeni açıklamadır.

 

 Her toplumsal araştırma, bir problemden, toplumdan belirli bir şey anlayarak hareket eder.

 

 Açıklama modeli, olan bitene uygun bir şekilde açıklıyorsa uygun bir ilişki sözkonusudur.

 Toplumbilim, bilim olmak istiyorsa kavram ilişkisi ile olup biten Arasında bir ilişki kurarak açıklamalıdır. Aslında olup bitenle kavramlar arasında bir ilişki yok ama biz ilişki kurmazsak bilemeyiz, toplumsal ilişkileri açıklayamayız.

 Fonksiyonel bütün içinde bazı ilişkilerin değişip bazılarınınsa değişmemesi halinde bütünün devam etmesini sağlayan ‘tampon mekanizma’dır.

 Tampon mekanizma, kendiliğinden ortaya çıkıyor, yoksa insanlar bilinçli olarak kurmuyorlar. Bu mekanizma sürekli bütünü dengede tutmaya çalışır. Tampon mekanizmanın dayandığı bir takım kabuller, ilkeler var.

 

 Model kurma; ne yapmalı, nasıl yapmalı sorusuna cevap verir. Örneğin, köylü-tüccar ilişkisini olması gerektiği gibi değiştirmek. Bu modelin dayanağı, bu model uygulanırsa bu problem ortadan kalkar. Gerçekliğin, gereklilikler bütünü olarak değiştirilmesi.

 Bunalım, savaş dönemlerinde bir modelin uygulanma olasılığı daha fazladır.

 

 Model kurma, tasarımlara, düşüncelere dayalı olarak kurulabilir. Bunlara ‘ütopya’lar örnek olarak verilebilir.

 Ütopyalar, toplumbilimin ortaya koyduğu bilimsel araştırma bilgilerine dayanmazlar.

 

 Açıklama modeliØØKurulan modelØØÜtopyalar

 

   

 Açıklama modeli àToplumbilim(teoriler kuruyor)àAraştırma bulgularıàBu bulgulara dayanarak ortaya konan model.    

 

 Kurulan model; değiştirme modeli. Bu modeller toplumbilimin araştırmalarına dayanarak ortaya konan modeller değil. Bilgiler değil, tasarımlara, ilkelere dayanılarak oluşturulmuş modellerdir. Böyle kurulan modellerin bir kısmına ütopyalar da girer.

 

 Ütopyalar; belli koşullar gerçekleştiğinde, istenen bir şeyin gerçekleşmesinin tasarımlarıdır.

 

 Ütopyaların önemi; o güne kadar düşünülmemiş konular hakkında yeni fikirler, ipuçları vermesidir.

 İster değiştirme modelleri olsun ister ütopyalar hepsinde de gerçekliğin dile getirilmesi sözkonusu.

 Önemli olan gerçekliğin bilgiye mi yoksa tasarıma mı dayandığıdır.

 Değiştirme modelleri sözkonusu olduğunda gerçeklikle doğrudan bir ilişki kuruluyor. Oysa ütopyalarda gerçeklikle ilişki tamamen rastlantısaldır.

                                        ——————–

 

   Bireyin varlığı, toplumsal ilşkinin varlığına, toplumsal ilikinin varlığı da bireye bağlıdır. Bu bir bütündür. (AóB)

  Biz burada toplumsal ilişkiyi konu edinerek, toplumsal ilişkinin yapısına baktık. Bütün bu bilgiler, toplum kavramının tarihinden çıkıyor. Toplumbilim bu bilgilere dayanmak zorundadır.

 

 

 Hobbes’in ‘Leviathan’da yazdığına göre; toplumsal ilişkide birlikte olmayı sağlayan şeyler, hukuk ve devlettir.

 Rousseau da ise ‘toplumsal sözleşme’dir.

 

 Oysa bunlar insanın dışında olan şeylerdir. İnsanların nasıl birlikte oldukarını insan dışı güçlerle açıklıyorlar.

 17.yy da bunlar hukuk, devlet, sözleşme…gibi adeta insandan bağımsız olarak varolan, nerede, nasıl varoldukları bilinmeyen varlıklar olarak düşünülüyor. Oysa bunların olgusal gerçeklikleri var; insana bağlı olgusal gerçekliklerdir.

 

 Toplum felsefesi; toplumsal gerçekliğin toplum idesi kaybedilmeden, toplumsal gerçekliğin, toplum kavramı ile sorunlarını araştıran bir felsefenin dalıdır.

 

 Toplumsal ilişkinin üç ayağı var:

 

Birey à Karşılıklı ilişki à Birey   

 

 “İnsanlara oldukları gibi muamele edersek, onları daha kötü kılarız. Eğer onları olması gerektiği gibi ele alırsak, olabilecekleri kadar iyi yaparız”. GOETHE

ANTİKÇAĞ /ANTROPOLOJİK DEVİR

Salı, Haziran 2nd, 2009

 

ANTROPOLOJİK DEVİR-İNSAN FELSEFESİ

 

 

SOKRATES ( İ.Ö. 469 – 399 ) :

 

Kendisinin yazmış olduğu tek satır bir şey yoktur. Görüşlerini öğrencilerinin yazdıklarından çıkarıyoruz.

 

-      Benim diğerlerinden üstünlüğüm, ‘bilmediğimi bilmektir’.

-      Kendini tanı/bil.

-      Ben kötüysem, neden gençler etrafımda toplanıyor? Bunu bilmeyerek yapıyorsam o da suç değildir.

-      Tanrısı, kendi içinde keşfettiği bir tanrıdır.

-      Ölümden değil, karanlıktan/cehaletten sakınmak gerekir.

-      Her türlü iyilik erdemden gelir.

-      Eylemde bulunurken, haksızlık etmemeyi en başa koymak gerekir.

    

 KRİTON DİYALOGLARI :

     

        Öğrencisi Kriton’un Sokrates’i kaçırmak istemesinin sebebi, herkesin onun öğreticiliğine olan ihtiyacıdır.

         Sokrates’ in Kaçmamasının Sebepleri :

1.     Kanunlara uymayı sevdiğinden; yasaları çiğnememeliyiz, sonra herkes ve toplumsal düzen bozulur. Hem Atina dışındaki kanunların daha iyi olup olmadığını da bilmiyorum.

2.     Bu toplumda bulunuyorsam, bu kanunları kabul etmem lazım.

3.     Hiçbir şekilde bile  bile eğrilik etmemek lazım.

 

Değerli eylem; yöneldiği şey doğru mu-yanlış mı, iyi mi – kötü mü, haklı mı- haksız mı olduğu bilerek yapılan eylemdir.

 

 Sokrates, felsefesinde temel problem olarak; insanı ele alır. İnsanı her şeyin ölçüsü kabul eden  sofistlerden, genel bir doğrunun bilinebileceğine dair yaklaşımıyla  ayrılır. Ayrıca sofistleri para ile ders vermelerinden dolayı şiddetli bir şekilde tenkit eder.

 

SOKRATESÇİ OKULLAR :

 

1.     KYNİKLER :

 

Kurucusu, Antishenes’tir. Meşhur sözü, ‘haz peşinde koşmaktansa çılgınca yaşamayı yeğlerim’. Bunlara göre mutlu yaşamak, insanın arzu ve isteklerini bastırarak yaşamasıdır. Toplum kurallarına uymadan, inzivaya çekilip, arzu ve isteklerini bastırarak yaşıyorlar. Mutluluğun bu dünyada olmadığına inanıyorlar.

   

2.     KYRENE OKULU :

 

Kurucusu Arstippos’tur. Ona göre insan haz alarak yaşamalıdır. İnsan toplum kurallarına uyarak, toplumdaki yerini koruyarak, mümkün olduğunca da haz alarak yaşamalıdır.

 Ancak, ‘ mutluluk nedir’ sorusuna cevap vermiyorlar.

 

 

 

   SİSTEMATİK DÖNEM / BÜYÜK SİSTEMLER DEVRİ

 

    PLATON ( İ.Ö. 427 -347 ) :        

   

    Platon’un tüm görüşlerini 3 başlık altında toplamak mümkün:

1.     Varlık görüşü

2.     Bilgi görüşü

3.     İnsan görüşü; etik, sanat, devlet görüşü de onun insan görüşü içinde yer alır.

 

  VARLIK GÖRÜŞÜ :

 

  Ona göre 2 dünya vardır :

 

GÖRÜNENLER  DÜNYASI                                    

 

Gölgeler/yansılar/imgeler        - Canlılar               

                 â                         -Nesneler          

         Sanı bilgisi                          â                      

                 â                        İnanç bilgisi     

 

 Bunların bilgisini, Gnosis yani direk                     

duyularımızla, algılarımızla elde ediyoruz.          

 

KAVRANANLAR DÜNYASI 

 

Hipotezler/varsayımlar         İdealar

               I                               I

Diskursif düşünme               Düşünce gücüyle görme

 

Bunların bilgisini ise düşünerek, akılla kavrayarak ediniyoruz.

 

Her şey ideasına yaklaşır ama hiçbir zaman ideasıyla özdeş olamaz. İdealar kendinden varolmuştur. Bütün her şeyin varolması ‘iyi’ ideasından pay almasıyla mümkündür. Güneş gibi fakat güneş de ona bağlıdır. Gölgelerin varlığı nasıl ait olduğu şeye bağlıysa, her şeyin varlığı da idealara bağlıdır. Gölgelerden, kavranan şeylere doğru bir diyalektik yürüyüş var. Görünenler dünyası için güneş ne ise kavrananlar dünyası için de, iyi ideası odur. Asıl varolanlar idealardır. Güzel olan, güzellik ideasından pay alırsa güzeldir. Yoksa kendinden güzel değildir.

 İdealar kalıcı ve değişmezdir. Değişen tek tek varolanlardır.

 İnsan da bütün idealar vardır. Ben masaya, bende masa ideası olduğu için masa diyorum.

 

  Platon’a göre bilgi hatırlamadır. Yani insan doğuştan bilgilere sahiptir. Bu bilgiler mautike (bilgi doğurtma) ile ortaya çıkar. Ancak bazı bilgiler buna sokulamaz.

 İnsan, bilginin kendisine değil, bilme yetisi ve imkanına sahiptir. İnsanın asıl bilgilere /ideaların bilgisine, ulaşma imkanı vardır. İnsan bunları öğrenmez, hatırlar.

 Körler bir şey görmez ama bazı bilgilere sahiptir. Onlar bu bilgileri öğrenmez hatırlayarak ulaşırlar.

 

  DEVLET GÖRÜŞÜ:

  

DEVLET:

1.     Yöneticiler; erdemi, bilgelik.                           

2.     Besleyiciler; erdemi, çalışkanlık.                             

3.     Koruyucular; erdemi, cesaret/yiğitlik

 Devlet de bu 3 sınıfda zorunlu.

 

- Yöneticiler; filozof olmalıdır. Çünkü; filozofun erdemi bilgeliktir.

 - Koruyucular; cesur/yiğit olmalılar. Hem müzik hem de jimnastikle yetiştirilmelidir. Böylece, iyi ile kötü birbirinden ayırdedilebilir. Aynı zamanda koruyucu, bilge de olmalıdır. Sadece jimnastikle eğitilip bedenleri güçlü olanlar her şeye karşı vurucu, kırıcı olurlar. Sadece müzikle yetiştirilen ise nazik, ince ruhlu olur. İşlerini yapmak için güçlü olacaklar ama ölçülü, nazik de olacaklar.

 - Besleyiciler; çalışkan olacaklar, üretimi aksatmayacaklar.

  

  Adil bir devlet; herkesin kendi işini yapması, başkasının işine karışmaması ile mümkündür.

 

   İNSAN GÖRÜŞÜ:

 

İnsan; 1. beden, 2. ruhtur.

Ruh da; a) Bilen yanı,

            b) İrade, isteme yanı,

            c)Arzulayan yanı; mutlu ve adil insan, arzularını bastıran ve dengede tutan insandır. Sadece haz peşinde koşan, kendini düşünen insan adil değildir. İnsanın bu iki yanını dengeleyen; irade/isteme yanıdır.

 

    ETİK GÖRÜŞÜ :

 

 Platon etiğine ‘mutlulukçu etik’ de denir. Mutlu olmak için erdemli olmak gerekir.

 Devletin yönetim şekli, ne olursa olsun,  eğer iyi yönetilirse o devletde yaşayanlar mutlu olabilir.

 Platon’a göre 4 temel erdem vardır; bilgelik, yiğitlik, ölçülülük ve bütün erdemlerin temeli olan adalet.

 Yiğitlik; korkulacak ve korkulmayacak şeyler üzerine aklın bir yargısıdır. Neden korkulacağını neden kokulmayacağını bilmek, bu da bilgelikle olur. Ölçülülük; kendine hakim olmakla olur. Adaletse; herkesin kendine düşen görevi yapmasıdır. Bu baş erdemdir.

 Adil insan, kendindeki 3 yanı, akılla, bilgiyle dengeleyen insandır. Ona göre, erdem öğretilemez. Çünkü; bilgi değildir. Erdemli insan iyiyi gerçekleştiren insandır. İyinin bilgisi insanda gizil olarak vardır. Bu gizil mautike (fikir doğurtma)  ile açığa çıkarılırsa, insan erdemli olur. Dolayısıyla, erdem doğuştandır.

 Platon’un devletinin yönetim biçimi; Aristokrasidir. Bir seçkinler grubunun yönetimidir. Bir kişinin, monarkın yönetimi de olabilir. Ancak, istenilen özelliklere-bilge olması- sahip olmak şartıyla.

  İnsanın bilen yanı ağır basarsa; ‘bilgisever’ insan, arzu yanı ağır basarsa; ‘parasever’ insan, irade yanı ağır basarsa ‘ünsever’ insan tipleri ortaya çıkar.

 

 BOZUK DEVLET ŞEKİLLERİ :

 

1.Timokrasi; irade yanı ağır basan devlet, ünsever insan tipi sözkonusu.

2.Oligarşi; arzu yanı ağır basan devlet, parasever insan tipi sözkonusu.

3.Demokrasi; egemen olan tutkulardır. Zenginlik peşinde koşarlar. Erdemli olmayanı seçebilirler.

4.Tiranlık; adil olmayıp, ilkelerden sapılırsa zorba devlet olur.

 

 Felsefe bu döneme kadar, ilk döneminde tabiat (arkhe/oluş), ikinci döneminde, insan/ahlak olmak üzere hemen hemen evreni bütün cepheleriyle ele almaya ve bir problem olarak ortaya koymaya çalışmıştır.

 Bundan sonraki üçüncü evrede ise iki dönemin sentezi ve sistemleştirilmesi gerçekleştirilecek, önceden parçalar halinde ele alınan alemi bir bütün içinde kavrama teşebbüsüne girişilecektir.

 

DENEMELER -2 (AHMET AĞI)

Pazar, Mayıs 31st, 2009

 

- Tabular, önyargılardan beslenir.

 

- Sorgulanmayan fikirler, dogmatizmin ötesine geçemez.

 

- Bilgi, kesinliği herkes açısından genel geçer olduğundan müdahaleyi, dogma ise inananları bağladığından müdahalesizliği meşru kılar.

 Ancak bu teoride böyle, gerçekte ise dogmatizm, şovenizme dönüşür ve kendisi gibi olmayana hayat hakkı tanımaz. Bilgi toplumunda ise eylemleri şiddet içermediği sürece, karşıtlarına dahi eşit hak ve özgürlükler talep eder.

 

- Bütün ihtiraslar, güç isteminden doğar.

 

- Kendisi için iyi olan (koşulsuz), başkası için iyi olandan (koşullu) daha muteberdir.

 

- Varlık; sonsuz çeşitlilikte, sonsuz biçimlere dönüşebilen, sürekli bir oluştur.

 

- Tanrı düşüncesi insanlığın gelişim sürecinde, hem en büyük engel hem de ulaşmak istediği en büyük hedef olmuştur.

 

- Bireyin en temel durumu, yalnızlık ve korkudur. Yapıp etmelerinin tümü bu durumu aşmaya yöneliktir.

 

- Başkasını yücelttikçe kendimizi küçültürüz, kendimizi yücelttikçe de komplekslerimiz belirginleşir.

 

- Etik; özgürlüğün bir paylaşımıdır.

- Etiği belirleyen özgürlük bilinci, özgürlüğü belirleyense, varlık bilincidir.

- Erdem dediğimiz şeyse tarafların birbirine eşit/adil davranmasıdır.

- Etik ve özgürlüğün sınırlarını belirleyen; ‘ben’in karşısında ‘sen’in varlığıdır.

 Benin ‘söz – eylem’ özgürlüğünü, senin ‘söz- eylem’ özgürlüğü sınırlayarak belirler.

- Etiğin ve özgürlüğün en temel ilkesi; (hiçbir şeye zarar vermeden) herkese ve herşeye karşı adaletli olmaktır.

 

- Her türlü varlığı indirgeyerek açıklama girişimi, metafiziksel bir yaklaşımdır.

 

- Bilinç ile özdek arasında, mahiyet farkı olsa da birlikteliği olgusal bir gerçekliktir.

 

- Bilgili olmak, ‘bilinçli olmak’ değildir ama bilinçli olan bilgilidir de.

 Önemli olan bilgiye sahip olmak değil, onu uygulayabilmek, değerlendirebilmek ve sentezleyebilmektir.

 

- Her türlü fanatizm, sonunda despotizme dönüşür.

 

- Kutsal bildiklerinizi, ne kadar sorgulayabiliyorsanız o kadar özgürlükçüsünüz demektir.

 Sorgulamayan itaatkar faşizm, özgürlüğü de tehdit eder.

 

- İnsanlar sahip oldukları mülkiyet oranında muhafazakar, sahip olmadıkları oranda da devrimci fikirlere sahiptirler.

  

- Ölüm de bir varoluş biçimidir.

 

- Felsefe, insanın içinde bulunduğu evreni tanıyabildiği kadar kendisidir.

 

- İnsanlık tarihi bir eylem olarak; kendini bilme, tanıma ve geliştirme sürecidir.

 

- İnsanlık tarihi dünya tarihinin, dünya tarihi ise evrensel tarihin bir sonucudur.

 

- Bir doğa varlığı olan insanın bilincinden bahsediyorsak, doğanın da bir tür bilince sahip olduğunu kabul etmemiz gerekir.

 Herşey birer ‘akıllı tasarım’ ürünü olarak, iyi bir usta işi görünmekte. Bu usta kimdir veya nasıl bir şeydir? 

 Tüm dünya, bizden daha gelişmiş bir medeniyette yaşayan bir çocuğun, bilgisayarında oynadığı bir ‘medeniyet kurmaca’ oyunu olabilir mi?

 Pek çok şey mümkün…Kesin olan bu konuda olanaklı bilgilerden sözedebileceğimiz ama ‘şöyledir’ ya da ‘böyledir’ diyemeyeceğimiz.

 

- Bizim samanyolumuz ve dünyamız güneşin bir parçasıysa, güneşin de başka bir ‘bing-bang’in sonucu olması muhtemeldir.

 

- İnsan zekası, evrensel oluşu kavramaya yönelik somutlaşmış bir bilinç halidir. İnsanlık tarihi ise insanın kendini ve içinde bulunduğu evreni keşfederek tanıma ve bilme sürecidir. Varolanı kavramsal olarak yeniden kurma, tümüyle kendini bilme ve yeniden üretmektir. 

 

  – Bilmek; değiştirmektir, değiştirmek; özgürlüktür.

 

 – Çelişkiler bizim bilgi kuramlarımızda, gerçekte değil.

 

 – Doğanın yasalı oluşu, bilincin bir göstergesidir.

 

 – Dünya tarihi; üçüncü çağa doğru hızla ilerlemekte.

 Birinci çağ; İnorganik çağ (tez), canlı yaşamının henüz başlamadığı devir. Evrimsel süreçte ulaştığı en üst aşama; kimyasal oluşum (hücrenin yapı taşlarını oluşturan aminoasitler).

 İkinci çağ; organik çağ (antitez). Evrimsel süreçte, kendini en üst aşamada ‘insan’ olarak gerçekleştirmiştir.

 Üçüncü çağ; evrensel çağ (sentez). İnsanın kendisini, ‘ tekno-insanla aşarak, evren varlığına dönüşeceği çağ. Tabi bu aşamaya kadar dünya bir felaketle karşılaşmazsa.

 Her çağ evrimsel olarak, ulaştığı en üst aşamada, kendisini üreterek yeni bir çağı başlatmaktadır. İnsan da ulaşacağı en üst aşamada, kendini yeniden üretecektir.

 

- İnsan eyleminin amacı; mutlak bilgi, mutlak güçtür.

 

- Dünyanın mahvına bile olsa, insanoğlu bilme arzusundan; kendini, dünyayı, evreni… bilmek ve işleyişine müdahale etmekten vazgeçmeyecektir. En azından şimdiye kadar bu böyle oldu. Moral değerler insan egosunu ne kadar dizginlemeye çalışsa da o bir yolunu bulup kendi gelişimine devam etmekte.

 Ayn Rand’ın dediği gibi ‘ego büsbütün kötü olsaydı, iyi olanları izah edemezdik’.

 

 - Yıldızları sadece bir esin kaynağı olarak görmek isteyenlerin yanında, onlara ulaşmak isteyenler de her zaman varolacaktır. 

 

 - İnsanoğlunun yaptıklarıyla dünyayı bir felakete götürdüğü söylenebilir ama unutmamalı ki, insan etkisi olmadan da dünya her an bir felaketle karşılaşıp yok olabilir.

 İnsanlığın bu felaketi beklemek yerine, yazgısını değiştirmeye çalışması çok daha akıllıcadır. Sadece temaşa halinde şükrederek beklemek, miskinlerin işidir.  İnsan ne yapabileceğinin ve ne olabileceğinin sonuna kadar gitmeli. Her şeyin mahvına bile olsa, yazgısını değiştirebilecekse buna değer.

 Madem ki var, başına gelen ve gelebilecek olanların, bir yazgı olup olmadığını anlamak ve değiştirmek adına tüm olanaklarını sonuna kadar zorlayıp, içinde bulunduğu alemi anlamaya ve bilmeye çalışmalıdır.

 

- İnsan neyi bilirse, o kadar müdahil olur.

 

- Kötü olan liberalizm değil, toplumun bilinçsizliği ve bireylerin örgütsüz oluşudur. Liberalizm aslında tam bir sivilizasyon sürecidir. Bireylerin özgürce örgütlenmelerinin önünü açar. Devletin çekildiği alanları, Sivil Toplum Örgütleri almakta, devlet toplumun bütününe yayılmakta, devletin yaptığı işleri STK’lar yapmaktadır. Sosyal denge, tamamiyle ihtiyaç ve taleplere göre STK’lar aracılığı ile sağlanmaktadır. (Siyasi liberalizmin nihai amacı ise, toplumun devlet olduğu aşamadır.)

 Unutmamalı ki, iyi yönetilmeyen devlet de faşizm, sömürü, etnik kimlik gibi konularda her türlü terörden çok daha tehlikeli olabilmektedir.

 

- Kapalı toplumlarda kollektif örgütlenmeler, açık toplumlar da ise bireylerin özgürce girip çıktığı liberal örgütlenmeler vardır. Kapalı toplumlarda millet, devlet içindir ve ordu sadece dışarıya karşı değil, kendi halkına karşı kullanılmak için de vardır.

 Açık toplumlar, kişi hak ve özgürlüklerinin yasal güvence altına alındığı toplumlardır. Yargı bağımsızdır ve herkese açıktır.

 Dinsel cemaatçilik ile ideolojik (kollektivist) cemaatçilik arasında, ritüellerinin dışında hiçbir fark yoktur. Aynı yapısal örgütlenme biçimine sahiptirler.

 Sınıf egemenliği, toplumun diğer sınıfları üzerinde baskı kuran, diktacı bir rejimdir (proleteryanın diktatörlüğü gibi). Sınıfsız toplum ise ütopik bir yaklaşımdır.

 Mülkiyeti kontrol altında tutarak; adil, sömürmeyen, erdemli bir devlet kuralım derken, kendi ellerimizle özgürlüğümüze son veren devasa bir diktatörlük kurmaksa tercih edilecek bir durum değildir.

 Yapılacak olan; sosyal hakların yasal güvence altına alınarak, insan onurunu düşürmeden, sınıflar arasındaki makası makul ölçülerde tutmaktır.

 

- Devlet vatandaşlarının hizmetinde değilse, onlardan aldıklarını adil bir şekilde dağıtmıyorsa, kimin yönettiğinin ne önemi var?

 Aynı sömürüye tabi tutuluyorsan, sömürgeci yerli olsa ne olur, olmasa ne olur…

 

- Vatandaşlarına adil davranmayan bir devletin, herkesten vatandaşlık görevlerini yerine getirmelerini (gerekirse ölmelerini) bekleme hakkı yoktur.

  Aslolan hayattır, insanların huzur ve refahıdır.

 

 - Bir ülkede, yasalarca korunan imtiyazlı sınıf ve kesimler olduğu sürece, orada tam demokrasiden bahsedilemez.

 

- Vatandaşının hak ve hukukunu gözetmeyen, kötü muamele görmesine göz yuman bir devletin, kendisini haklı gösterecek hiçbir sebebi olamaz.

 

- İnsanları ne kadar dışlarsanız, o kadar terörize edersiniz. Aslolan, herkesin sistem içine alınarak, gelişimine yardımcı olmaktır.

 

- Hak ve özgürlüklerimize ilişkin taleplerimiz kadar, onları isteme yöntemimiz de bir o kadar önemlidir.

 Terör örgütleri de  çok masum ve haklı taleplerle yola çıkabilir. Ancak  meşruiyyetlerini yitirmelerine yolaçan, taleplerini elde etme yolunda uyguladıkları yöntemlerdir.

 

- Evrensel, herkes için genel geçer doğrular vardır ancak öncelikler de vardır. Her durum ve koşulda aynı doğruları savunamazsınız.

/

 - Bir ‘ulus devlet’te, halklar arasındaki eşitsizlikleri, ‘insan hakları’ bakımından eşitlemeye çalışırken, bu hakların siyasi açıdan da değerlendirilmesi bir o kadar önemlidir. Aksi halde ‘ulusal özgürlük’, ‘ulusal birlik’ ve ‘entegrasyon’ süreci zarar görebilir.

 

 ‘İnsan hakları’ bakımından her alanda talep edilen ‘eşitlik’, siyasal olarak değerlendirilmediğinde ayrışma ve bölünmeye yolaçabilir.

 

 – Ulus devletin varlığını sürdürebilmesi için, bütün halkların eşit haklar bakımından olduğu kadar, birlik açısından da katkı vermeleri gerekir. Entegrasyon sürecinin durması, birliği parçalar.

 

 - Ulus devletin de kendine özgü birtakım kuralları vardır:

 Herkesin ‘anadili’ni konuşması, bir temel haktır. Bu dilin yasaklanması ise faşizmdir. Bir ulus devletde herkes anadilini öğrenebilir, konuşabilir, yayın yapabilir. Resmi dilin tek olması hem entegrasyon süreci hem de pragmatik açılardan zorunludur. Resmi dilin öğretilmesiyle beraber “anadilde eğitim” bir haktır. Egemen bir devlette halkların, kendi ana dillerine göre eğitim yapması kuşkusuz ayrışmayı belirgin bir hale getirecektir ancak, insanların bu haktan men edilmesi durumunda da illegal yollardan ayrılıkçı davranışlara zorlanması, yasakçı politikalar nedeniyle olacaktır. 

 

 – Ulus devletin parçalanması, diğer devletlerin varlığını tehdit eder riskler taşıyorsa, bölünmeme yönünde herkes aynı hassasiyeti göstermelidir.  

 Her egemen devletin, kendi güvenliğini tehlikeye sürükleyecek hiçbir oluşuma geçit vermek istememesi onun pek tabii hakkıdır.

 

 - Tek bir ‘etnik kimlik’e dayalı devletlerde ‘ulus devlet’ modeli ideal görülebilir fakat çok kimlikli ülkelerde bu model, halkların siyasal eşitlik talep etmesi halinde, merkezi yönetim buna izin vermeyeceği için sonuçta büyük çatışmalar ve acılar yaşanmasına da neden olabilmektedir.

 

 - ‘Eyalet’ sistemine dayalı ‘federatif’ yapılar ise halklar açısından daha özgürlükçü olmakla birlikte bölünmeye daha açıktır.

 

 - Daha çok sayıda halkın eğemenliği açısından, devlet sayısının çokluğu mantıklı gelebilir ancak bu daha çok küçük devlet demektir. Küçük devletlerin, büyüklerin uydusu olması ya da egemenlik hakkını kötüye kullanmaları halinde, denetimleri de çok büyük sorunları beraberinde getirmektedir.

 

 - Devletler ortaya çıkan durum ve ihtiyaçlara göre, çıkarları doğrultusunda resmi ideolojilerini de yönetim biçimlerini de değiştirebilirler.

 

 - Bazı ülkelerin sadece kendi vatandaşlarına karşı değil, bölgesindeki diğer ülke ve isanlara karşı da tarihten gelen görev ve sorumlulukları vardır. Bu nedenle çeşitli zamanlarda, ülkesinin güvenlik ve refahını da tehlikeye atabilirler. Bu, ‘lider ülke’ olmanın bedelidir.

 

 – Sürekli güvenlik tehdidi altında yaşayan ülkelerde, güvenliğe ayrılan payın çok fazla olması halkın refahını kısıtlayan bir unsurdur.

 

 - Bazı ülkeler birden fazla medeniyetin üyesi olabilir. Bu olağanüstü bir ayrıcalık ve zenginliktir. Bir ulusun hangi medeniyete ait olduğunu sadece dil ve din değil, tarihsel süreçleri de belirler. İki medeniyetlilik, hem o ülke hemde diğer ülkeler bakımından uzlaştırıcı yanıyla bir şanstır.

 

- Bazı ülkelerin jeopolitik konumu, iki medeniyetlilik gibi kendine özgü farklı özellikleri nedeniyle tek eksen yerine, ‘çok eksen’li olmaları  yadırganacak bir durum değildir.

 …

- Yeni oluşan oligarşiye karşı çıkarken, eskisine sarılıp savunmak da yanlışta ısrar etmektir.

 Her oligarşi, diğerlerinin egemenliğine karşı çıkarken, kendisine ise her koşulda teslimiyet ister.