Posts Tagged ‘Teknik’

PSİKOLOJİYE GİRİŞ -1

Pazar, Kasım 22nd, 2009

 

 Psikoloji; insan ve hayvan davranışlarını inceleyen bir bilim dalıdır.

 Amacı; davranışları anlamak, açıklamak ve davranışlara ilişkin genel ilkeleri saptamaktır.

 Psikolojide davranış; bir organizmanın gözle ya da herhangi bir alet yardımıyla gözlenebilen her türlü hareketlerdir. Örneğin; kalp atışı, sindirim de birer davranıştır.

 

 Davranışlar:

 1-Doğrudan doğruya gözlenebilen davranışlar, herhangi bir alet yardımı olmaksızın.

 2-Dolaylı olarak gözle görülen davranışlardır. Birincil hareketlerin, dışsal hareketlere bakılarak anlaşılan davranışlar. Örneğin; zekâ, kişilik, akıl yürütme dışsal hareketlre bakılarak anlaşılabilir.

 3-İlk iki grubun temelinde yatan sinir sistemi faaliyeti ile olan davranışlardır. Bunlara ‘nörofizyolojik davranışlar’ da denir. Örneğin; yürüme, düşünme vs.

 Psikoloji hem gözlenebilir hem de doğrudan gözlenemeyen davranışları incelemektedir. Psikoloji bu doğrudan gözlenemeyen davranışları, kişinin gözlenebilir davranışlarına dayanarak açıklamaktadır.

 

 1875’te W. Wundt ve bazı davranış bilimciler, içebakış yöntemiyle insan zihnini incelemekteydiler.

 Bu içebakışçılara ilk sistematik tepki, Watson’dan geldi. Watson’a göre bilimin özelliği; somut, herkes tarafından gözlenebilir olanı konu edinmesidir.

 İçebakış; davranış ve tutumların temelinde yatan güdüleri, eğilimleri açığa çıkarmak üzere başvurulan ve bireyin kendisini derinliğine gözlemesini öngören tekniktir.

 

 Bilimsel yöntemin özellikleri:

 1-Objektiflik; olaylar incelenirken kişisel görüş ve inançların bir yana bırakılması.

 2-Determinizm; evrende bir düzenin olduğuna inançtır. Her olayın bir nedeni vardır. Aynı nedenler, aynı sonuçları oluşturur.

 3-Evrensellik; bulunan sonuçların tüm evren için geçerli olduğudur.

 

 Bilim; (1) belirli metotlarla toplanıp organize edilmiş bilgilerin tümü.

            (2) Evrendeki düzeni anlama çabası.

 Bilimsel yöntem, bilgi toplama yöntemlerinden sadece birisidi.

 

Tecrübeyle yaşantıyla elde edilmiş biligilerle, bilimsel bilgi arasındaki fark, 5 ana noktada toplanabilir:

 1-Belirli bir olayı açıklarken kullanılan kavramların ve kullanılan hipotezlerin farklılığından kaynaklanır.

 Tecrübi bilgi de “ona göre, buna göre” gibi bir rölativizm vardır. Oysa bilimde kişiye göre değişmezlik vardır. Örneğin; zekâ kavramı bilimde açık-seçik bir şekilde tanımlanmıştır. Bilimde çelişki yoktur.

 2-Kurulan hipotezlerin test edilişindedir.

 (Hipotez; bir olayı açıklamak üzere öne sürülen, doğruluğu ya da yanlışlığı test edilebilen önerme ya da önerme kümesidir.)

 Sokaktaki adam, seçici algıyla kendi hipotezini doğrulayanları görür, yanlışları görmez. Böylece kendi hipotezini doğrular. Bilimadamı ise seçici algının etkisinde kalmaz.

 3-Bilimadamı bir olayı incelerken, spekülatif olanı test edilebilir şekle dönüştürür.

 (Spekülatif; sadece düşünme ve akıl yürütmeye dayanan)

 Bilimadamı, olayları açıklamada deney ve gözlem metodunu kullanır.

 4-Kontrol kavramıdır. Bilimadamı belirli olayı incelerken bu olayın nedeni hakkında kesin bir sonuca ulaşmak için o olaya etki edeceğini düşündüğü değişken dışındaki tüm değişkenlerin etkisini kontrol ederek inceler.

 Örneğin; bilim adamı, bir grup kız ve bir grup da erkek alıp zekâ derecelerini ölçmek için, önce onların ekonomik, cinsiyet yaş gibi ortamlarını eşitler, ondan sonra zekâ seviyelerini ölçer.

 5-Bilimadamı metafizik açıklamalardan kaçınır. Çünkü, metafiziksel olan test edilemez. Bilimadamları bir olguyu açıklarken test edilebilirliğine önem verir.

 

 Her bilimin bir temel bir de uygulamalı yönü vardır:

 Temel bilimde bilgi; bir merakı gidermek için toplanır.

 Uygulamalı bilim de ise temel bilimin metod ve teknikleri kullanılarak pratik bir takım konuların çözümü için bilgi toplanıyor.

 

 Psikolojide araştırma yöntem ve teknikleri:

 

 Bir bilginin elde edilmesinde genellikle iki adım vardır:

 1-Delil toplama,  2-Bu delillerin analiz edilmesi.

 Psikolojide veriler belli yöntem ve tekniklerle toplanır:

 Yöntem; bilimsel bilgi üretmek üzere izlenen genel yol ve bu yolda başvurulan tekniklerin, işlemlerin tümü.

 Teknik; bilimsel bilgiye ulaşmak üzere yapılan gözlem ve çözümlemelerde başvurulan kurallı işlemler dizgesi.

 

 Psikolojide araştırma yöntemleri başlıca 3 tanedir:

 1-Deneysel yöntemler.

 2-Korelatif yöntemler.

 3-Metinsel yöntemler.

 

 Deneysel yöntem; amaç iki ya da daha fazla değişken arasındaki neden-sonuç bağlantısını ortaya çıkarmaktır. Başka bir değişle, kendiliğinden gerçekleşemeyen elverişsiz koşullarda beliren, karmaşık ve değişken biçimlerde ya da denenmesi yararlı görülen olayların gözlenmesi amacıyla, başvurulan ‘denetimli gözlemleme’ ya da deneyi gerçekleştirmek üzere başvurulan işlemlerin tümü.

 Değişken; bir olaya, davranışa etki edebilecek her türlü etken. Örneğin; çevre, zekâ, program, çalışma ortamı vs. hepsi birer değişkendir.

 Psikolojide değişkenlerin genellikle ölçülebilir ve sayılabilir olması amaçlanır.

 Bağımsız değişkenlerin uygulandığı gruba, ‘deney grubu’, bağımsız değişkenin etkisini karşılaştırdığımız ikinci gruba ise ‘kontrol grubu’ diyoruz.

 Bağımsız değişken; etkisini incelemek istediğimiz değişkendir.

 Bağımlı değişken; bağımsız değişkenin değişmesiyle, değişen değişkendir. Psikolojide bağımlı değişken davranışlardır.

 Deneysel yöntemin en önemli özelliği; kontroldür. Kontrol; bağımsız değişken dışında incelemekte olduğumuz olaya etki edebilecek, diğer tüm değişkenlerin olay hakkında kontrol altında bulundurulmasıdır.

 

 Korelatif yöntem; psikolojide bazı davranışların deneysel yolla incelenmesi mümkün olmadığından korelatif metoda başvurulur.

 Korelatif yöntemde, iki değişken arasında bir ilişkinin olup olmadığı araştırılır. Ancak korelatif yöntemde neden-sonuç ilişkisi değil sadece değişkenler arasında  bir bağlantının olup olmadığı araştırılır.

 Buna göre ‘pozitif bağlantı’; bir değişkendeki ölçüm yükseldikçe ona bağlı olarak diğer değişkenlerin ölçümü de değişir. Örneğin; sıcaklığın artmasıyla beraber meşrubat satışlarının da artması vs.

 Negatif bağlantı; bir değişkendeki ölçüm düştükçe buna bağlı olarak diğer değişkenlerin ölçümü de düşecektir. Örneğin; sıcaklığın düşmesiyle birlikte dondurma satışlarının da düşmesi vs.

 

 GELİŞİM PSİKOLOJİSİ :

 

 Gelişim psikolojisi doğumdan ölüme kadar davranışlarda meydana gelen değişiklikleri inceler.

 

 Gelişimin incelenme nedenleri başlıca 3 tanedir:

 1-Yetişkin davranışlarının daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmak. Aynı zamanda bı bir organizmanın yetişkinliğe kadar hangi süreçlerden geçtiğini anlamamızı da sağlayacaktır.

 2-Kişilerin korkularında, kaygılarında, yeteneklerinde, güdülerinde kısacası temel psikolojik süreçlerinde, yaşa bağlı olarak ne tür değişikliklerin ortaya çıktığını anlamaktır.

 Temel psikolojik gelişim, fiziksel gelişimden farklıdır.

 3-Pratik bir takım sorunlara yanıt bulmaktır.

 Örneğin; çocukluktaki olumsuz yaşantılar yetişkinlikte etkili olur mu? Zihinsel gelişim hangi yaşlarda ne kadar olmaktadır? Gelişime göre belli programlar yapılması daha iyi sonuçlar verir mi?

 

 Gelişim psikolojisindeki araştırma yöntemleri:

 

 Gelişim psikolojisinde kullanılan araştırma yöntemleri, psikolojinin diğer alt dallarında kullanılan yöntemlerle aynıdır. Yani incelenen konunun türüne göre ya deneysel ya korelatif ya da metinsel yöntemle araştırılır.

 Metinsel yöntemde veya araştırmalarda değişkenler arasında herhangi bir bağlantı aranmaz sadece fikir edinilmeye çalışılır.

 

  Gelişimin incelenmesinde yaklaşım olarak da iki genel yaklaşım vardır:

 1-Uzunlamasına,  2-Kesitlemesine.

 

 Uzunlamasına yaklaşımda, bir tek veya grupta belirli bir psikolojik özelliğin nasıl geliştiğini anlamak üzere uzunca bir süre çoğu kez 10 yıl ya da daha fazla süreyle incelenir. Zekâ, kişilik özellikleri, davranış bozuklukları gibi özelliklerin gelişme süreci içinde sabit kalıp kalmadıklarını, ilk çocukluk yaşantılarının veya ailenin çocuk yetiştirme tarzının yetişkinlikte oluşan kişilik yapısını etkileyip etkilemediği gibi konularda önemli bilgiler sağlar.

 Örneğin bazı kuramcılar, hayatın ilk birkaç yılında anneleri tarafından reddedilen çocukların, yetişkinlikte sosyal ilişkilerinde uyumsuzluklara rastlanacağını savunurlar.

 Uzunlamasına yaklaşım, kolayca taklit edilmesine ve önemli bilgiler sağlamasına rağmen uzun zaman alan ve oldukça zahmetli bir yaklaşım şeklidir.

 

 Kesitlemesine yaklaşım; araştırmacının belirli yaştaki bir grubu alarak, onların belirli bir psikolojik özellik açısından incelemesi ya da değişik yaştaki bireylerin oluşturduğu bir grubu ele alarak belirli bir psikolojik özelliğin yaşa bağlı olarak ne tür değişiklikler gösterdiğini araştırır.

 

 Bu iki yaklaşımı birleştiren üçüncü bir yaklaşım ise:

 Hızlandırılmış uzunlamasına yaklaşım veya kısa süreli uzunlamasına yaklaşımdır.

 Diyelim ki, araştırıcı bireylerin 4 yaşından 9 yaşına kadar olan psikolojik gelişimlerini inceliyor. Bu yaklaşımla araştırıcı; 4, 5, ve 6 yaşlarından oluşan bir grup ve 7, 8, 9 yaşlarından oluşan ikinci bir grubu alarak inceler. Böylece üç yıllık bir çaba ile altı yıllık veri toplamış olur.

 

 Gelişimin değişik yönleri:

 

 Gelişmekte olan çocuğun davranışlarını inceleyebilmemiz için birçok etkeni incelememiz gerekir. Gelişmekte olan bir bireyin herhangi bir anda davranışının alacağı şekli 5 grupta toplayabiliriz:

 

 1-Genetik olarak tayin edilen biyolojik faktör.

 2-Genetik olmayan biyolojik faktörler.

 3-Çocuğun geçmiş yaşantılarında öğrendikleri.

 4-Çocuğun yakın sosyal çevresi (aile, akraba, okul vs.)

 5-Çocuğun içinde yaşadığı toplumun kültürel yapısı.

 

 İlk iki etkene ‘biyolojik etkenler’ diğer üçüne ise ‘sosyal etkenler’ denir. İlk etken; ‘genetik etken’dir diğerleri ise ‘çevresel etkenler’dir.

 

 Gelişme devreleri genellikle ikiye ayrılır:

 1-Doğum öncesi,  2-Doğum sonrası.

 

 Doğum öncesi safha, üç safhadan oluşur; ‘ovum’, ‘embriyo’ ve ‘fetus’.

 

 a)Ovum; döllenmeden sonraki ilk 10-14 günlük süreyi kapsar.

 b)Embriyo; hamileliğin 10-14. gününden 2. ayın sonuna kadar olan dönemi kapsar. Gelişmöe son derece süratlidir. Üç aşaması vardır:

    1-Ektoderm; bu aşamada saçlar, sinir sistemi, dişlerin bir kısmı ve duyum hücreleri oluşur.

    2-Mezoderm; kas ve iskelet sistemi oluşur.

    3-Endoderm; iç organlar, salgı bezleri, ve derinin bir kısmı oluşmaya başlar.

c)Fetus; hamileliğin 2. ayının sonundan hamileliğin bitimine kadar sürer. Bu devrede sistemler son şeklini alır.

 En kritik zaman hamileliğin 28. haftasıdır. Çünkü; bu haftadan sonra çocuk, anne karnı dışında yaşama yeteneği kazanır. Bu haftadan sonra doğan çocukların (7 aylık) yaşama ihtimalleri vardır.

 Çocuğun davranışlarını tayin eden nedenler döllenme ile başlar.

 

 Doğum öncesi davranışları etkileyen faktörler:

 

 1-Yirmi yaşın altında ve 35 yaşın üstünde olan annelerden doğan bebekler arasında ölüm ve zihinsel gerilik gibi durumların daha yüksek olduğu görülmüştür.

2-Annenin hamileliği esnasındaki dengesiz beslenmesi, çocuğun gelişmesinde olumsuz rol oynadığı saptanmıştır.

3-Hamilelik esnasında alınan bazı ilaçların, röntgen gibi X ışınlarına maruz kalmanın çocuğun gelişimine etkileri olduğu saptanmıştır.

4-Kan uyuşmazlığı denilen Rh faktörü de çocuğun zihinsel ve fiziksel gelişimine etkileri olduğu anlaşılmıştır. Örneğin; annenin Rh(-), babanın da Rh(+) olması kan uyuşmazlığını gösterir.

 

 Bazı kuramlar, örneğin öğrenme kuramları ve Freudiyen kuramlar, çocuğun kendi gelişmesinde pasif bir rol oynadığını ileri sürerler.

 Piaget’ye göre çocuğun zihinsel gelişmesi onun çevre içindeki faaliyetlerinin ve çevreyi anlama çabalarının bir ürünüdür.

 Fikirbirliği olmayan ikinci bir konu ise gelişmenin devamlı bir süreçmi yoksa devreler halinde gerçekleşen bir olay mı? Bazılarına göre gelişim devamlı bir süreçtir. Bazılarına göre gelişim birbirinden ayırt edilebilen devreler halindedir. Her devre kendine özgü düşünce, tepki ve davranışlarla birbirinden ayırt edilebilir. Bu devrelerde kazanılan yetenekler bir önceki devrede kazanılan yetenekler üzerine kurulur. Dolayısıyla hiçbir birey, gelişme devrelerinden birini atlayarak diğerine geçemez.

 Jean Piaget’nin, ‘bilişsel gelişim’ kavramı isminden de anlaşılacağı gibi gelişenin bilişsel yönüyle ilgilenir. Düşünme, hatırlama, problem çözme, akıl yürütme, mantık, algılama, zekâ gibi fonksiyonlarında yaşla birlikte ortaya çıkan değişmeleri açıklamaya çalışır. Çocuk kendi gelişimine aktif olarak katılır.

 Çocuk çevresini araştırdıkça yeni yeni insan ve nesnelerle karşılaştıkça, yaşantıları artacak ve buna bağlı olarak da zihinsel gelişimi de olgunluğa doğru yavaş yavaş gelişecektir.

 

 İşlem; Piaget’ye göre işlemin en önemli özelliği belirli kurallar çerçevesinde geriye dönebilme olan özel bir tür zihin faaliyetidir.

 Örneğin; beşin karesini almak bir işlemdir. İşlemin iki özelliği daha var. Bunlardan ilki, zihinsel olarak kişiye başladığı noktaya dönme olanağı tanıma, ikincisi ise herhangi bir bedensel faaliyet gerektirmeden zihinsel olarak yapılmasıdır. Ancak belirli kuralı olan her şey işlem değildir. Piaget’ye göre çocuk, çeşitli güçlük düzeylerinden geçerek, zihinsel düzeyi en üst düzeye ulaşır.

 Çocuğun bir devreden diğerine geçişini iki mekanizma temin eder; ‘özümleme’ ve ‘akadamasyon’ (uyumsama).

 

 Özümleme; Piaget’ye göre her çocukta kendi yaşına uygun bir fikir ve faaliyetler vardır. İşte özümleme, çocuğun yeni karşılaştığı bir durum veya meseleye kendinden mevcut olan fikir ve faaliyetler sistemi çerçevesinde faaliyette bulunmasıdır. Örneğin; iki yaşındaki bir çocukta, sert nesnelerin ses çıkarması fikri vs.

 Akadamasyon; çocuğun kendinde mevcut olan fikir ve faaliyetler sistemini yeni karşılaştığı nesne ve durumlara göre değiştirmesidir.

 Piaget’ye göre zihinsel gelişim özümleme ile akadamasyon arasındaki bir çatışmanın çözümünü içerir.

 Çocuk başlangıçta yeni karşılaştığı durumlarda özümleme yapar. Yaşı ilerledikçe özümleme yerine akadamasyon yaptığında zihinsel gelişimi olgunluğa doğru bir adım daha atar. Çünkü, her akadamasyon çocuğun çevresine adaptasyonunu kolaylaştırarak yeni bir yetenek kazandırır. Çocuk, kazandığı her yeni fikirde, çevresindeki eski olaylara değişik bakış açılarından bakmayı öğrenir. İşte çocuk bu noktaya geldiği zaman, zihinsel gelişmenin bir devresi tamamlanmış ondan sonra gelen devre başlamıştır.

 

 Piaget’ye göre çocuğun zihinsel gelişimi 4 devrede tamamlanır:

 

1-Duygusal motor dönem; bu dönem yaklaşık 0-2 yaş arasını kapsar. Bu dönemde zihinsel faaliyetler tamamen motor faaliyetlerden ibarettir. Bu dönemde çocuk hareketleri ile nesneleri kontrol edebileceğini öğrenmekle birlikte hareketlerinin anlamını henüz kavrayamaz. Dokuzuncu aya kadar olan en önemli özellik, bir nesne onun görüş sahasından çıktığı an artık o nesne onun için yoktur.

2-İşlem öncesi dönem; bu dönem 2 – 7 yaş arası süreyi kapsar. Bu dönemde çocuk, basit semboller geliştirme yeteneği kaznır. Nesneler mevcut olmasa bile onların şeklini zihninde canlandırabilir. Nesnelerde olaylar arası ilişkiyi görebilir. En öneml özellik, ‘egosantrik düşünme’ biçimidir.

 Çocuk bu dönemde kendisini her şeyin merkezinde görmektedir. Herşey kendine göre ayarlansın istiyor ve kendisininkinin dışında düşünceler olabileceğini kabul etmiyor.

3-Somut işlemler dönemi; bu dönem 7 – 11 yaşları arası süreyi kapsar. Çocuk bu dönemde mantık kuralları çerçevesinde düşünebilme ve nesnelerle ilgili somut problemleri çözebilme yeteneğine sahiptir. En önemli yetenek, konum ilkesidir. Nesneler yer ve şekil değiştirseler bile aynı kalmaya devam ederler.

4-Formel işlemler dönemi; 11 yaşından sonra başlayan, mantıksal düşünme yeteneğinin yetişkin düzeyine eriştiği bu dönemde, çocuk yavaş yavaş yetişkinlere benzer biçimde, soyut kavramlarla düşünebilme, genellemeler yapabilme ve zihinsel olarak bir durumdan diğerine geçebilme yeteneğini kazanır.

 

 FREUD’UN PSİKO-ANALİTİK KURAMI:

 

 Freud’a göre, insanların tüm davranışlarının temelinde yatan şey; insanın bir miktar biyolojik enerjiyle doğmuş olmasıdır. Bu enerji, tüm davranışlara şekil veren enerjidir. Bu enerjinin miktarı zaman zaman yükselir. Ve bu yükseliş bireyde bir rahatsızlık meydana getirir. Bu rahatsızlıktan kurtulmanın tek yolu yükselen enerjinin bir kısmının boşaltılmasıyla olur.

 Freud’a göre bu boşalım, değişik yaşlarda vücudun değişik yerlerinde olmaktadır.

 Freud, biyolojik enerjinin boşaldığı bölgesine göre gelişim devrelerini şöyle sınıflandırmaktadır:

1-Oral dönem; 0 – 2 yaş arasını kapsar. Bu dönemde biyolojik enerjinin boşaldığı yer ağız ve çevresidir. Çocuk, ağız ile ilgili faaliyetlerden haz duyar.

2-Anal dönem; 2 – 3 yaşları arasını kapsar. Bu dönemde, biyolojik enerjinin boşaldığı yer makat bölgesidir. Çocuk, dışkı ve benzeri faaliyetlerden haz duyar.

3-Fallik dönem; 3 – 6 yaş arasını kapsar. Boşalım noktası cinsel organlardır.

4-Latemi dönem; fallik dönemden sonra biyolojik enerji bir durgunluk dönemine giriyor. Bu durgunluk, gelişimin son dönemi olan genital döneme kadar devam ediyor. Bu dönemde boşalım noktası, karşı cinsten birinde son buluyor.

 Her dönemde duyulan haz ne çok fazla ne de çok az olmaktadır. Eğer herhangi bir gelişim devresinde, o devreyle ilgili duyulan haz, çok fazla veya çok az olursa ‘fixotion’ (sallantı) meydana gelir.

                                                     —–

 

 ÖĞRENME KURAMLARI:

 

 Gelişmekte olan çocuk, 2 şekilde öğrenir:

 1-Taklit yoluyla öğrenme.

 2-Koşullanma yoluyla öğrenme.

 

 Taklit edilen kişiye ‘model’ denir. Sosyal öğrenme kuramlarına göre modelleri gözleme yoluyla öğrenme iki evrede gerçekleşir:

 1-Modeli algılayış şekli yani modelin zihinsel olarak şematize edilmesi.

 2-Birey, modelin zihninde şematize ettiği davranışlarını bizzat yapar.

 Eğer modelin davranışı sonucunda, bireyin kendisi açısından olumlu bir sonuç çıkıyorsa birey taklit edecektir. Olumsuz çıkıyorsa taklit etmeyecektir.

 Öğrenme, psikolojinin en önemli konularından biridir. Çünkü, davranışların çoğu öğrenme olmadan gerçekleşemez.

 Öğrenme; davranışlarda ortaya çıkan bir yaşantı ya da tekrar sonucu gerçekleşen devamlı değişikliklerdir. Yani öğrenme, iyi veya kötü bir davranış değişikliğidir. Bu davranış değişikliğinin de göreli olarak sürekli olmasıdır.

 

 Psikolojide öğrenme türleri:

 

 1-Koşullanma yoluyla öğrenme.

 2-Kavrama yoluyla öğrenme.

 3-Deneme-yanılma yoluyla öğrenme.

 4-Bilişsel öğrenme.

 5-Gizil öğrenme.

 

 Koşullanma yoluyla öğrenme:

 Temel olarak, aralarında bir bağlantı bulunmayan bir uyarıcıyla, tepki arasındaki bağlantıdır. Daha önce herhangi bir tepki çıkarmayan uyarıcıya, tepki verilmesidir.

 Koşullanma iki şekildedir:

 1-Klasik koşullanma.

 2-Edimsel koşullanma.

 

 Klasik koşullanma; bu tür koşullanma konusunda İvan Pavlov’un yaptığı deneyin buğün klasik sayılmasındandır.

 Klasik koşul çoğu kez refleksel veya etkisel bir davranış içerir. Örneğin; dizimize vurulduğunda dizimizin kalkması vs.

 Klasik koşullanmada, başlangıçta daima iki tür uyarıcı vardır:

 1-Koşulsuz uyarıcı,      2-Nötr uyarıcı.

 Koşulsuz uyarıcı; doğal olarak sözkonusu tepkiyi ortaya çıkaran uyarıcıdır.

 Nötr uyarıcı ise sözkonusu tepki ile ilişkisi bulunmayan, tepkiyi meydana çıkarmayan herhangi bir uyarıcıdır.

 Koşulsuz uyarıcının açığa çıkardığı davranışa ‘koşulsuz tepki’ denir. Nedeni, koşulsuz uyarıcının verilmesi sonucunda herhangi bir koşula bağlı olarak ortaya çıkmasındandır. Koşullanma olayı bu nötr olayın birlikte verilmesi sonucunda gerçekleşir.

 Koşullu uyarıcı; başlangıçta nört olan uyarıcının daha sonra koşul olarak verilmesi sonucunda bu uyarıcı koşullu uyarıcı adını alır.

 Pavlov’un deneyinde, başlangıçta nötr uyarıcı olan zil sesine karşılık köpek, hiçbir salgı salgılamamakta sadece yemeği gördüğünde salgı salgılamaktadır. Yiyecek, öğrenmeye gerek duyulmadan doğal olduğundan koşulsuz uyarıcıdır.

Daha sonra devamlı her yemekten önce zil çalınması sonucunda artık köpek her zil sesini duyduğunda daha yemeği görmeden iç salgı salgılamaktadır. İşte burada nötr olan zil sesi koşullu uyarıcı haline gelmektedir.

 Koşullu uyarıcı tarafından açığa çıkarılan tepki ise ‘koşullu tepki’ adını alır.

 Aslında koşullu ve koşulsuz tepkiler aynıdır. Ancak koşulsuz tepki, koşulsuz doğal uyarıcılarla, koşullu tepki ise koşullanma sonucunda ortaya çıkmaktadır.

 

 İkincil koşullanmalar: koşullanma sonucunda, koşullu uyarıcıya tepki verilmesi öğrenildikten sonra bu koşullu uyarıcı, bir başka koşullanma için koşulsuz uyarıcı olarak kullanılabilir. İşte bu olaya ‘ikincil koşullanma’ adı verilir.

 

 Uyarıcı genellemesi; koşullama gerçekleştikten sonra koşullu tepki sadece sözkonusu koşullu uyarıcıya değil diğer uyarıcılara gösterilmesi olayına ‘uyarıcı genellemesi’ denir.

 

 Edimsel koşullanma:

 

 1930’lu yıllarda Skinner ve Polonyalı iki psikolog tarafından klasik koşullanma dışında gerçekleştirilen bir koşullanmadır.

 Klasik koşullanma istemsiz, irade dışı bir koşullanmadır. Edimsel koşullanma da ise istemli davranış için geçerli refleksif bir koşullanmanın olması için dışarıdan bir uyarıcıya gereksinim vardır.

 B.F.Skinner, yalnız tepkilerin değil edimlerin de şartlanabileceğini ileri sürmüştür. Skinner, yalnız bir uyarıcıya karşılık yapılan davranışların değil, bireyin kendiliğinden yaptığı hareketlerin de şartlanmakta olduğuna dikkati çekmiş ve buna ‘edimsel’ ya da ‘operant şartlanma’ denilmiştir.

 Edimsel davranışlar, herhangi bir dış uyarıcı olmaksızın kendiliğinden yapılan istemli, irade içi davranışlardır. Örneğin; çocuğun çevresini araştırması, istemli edimsel bir davranıştır.

 Bir dış uyarıcıya gerek olmayan, edimsel davranışlarımızın ortaya çıkış sıklığı ve şiddetleri çevremizde olan olaylardan etkilenmektedir. Genel olarak, hoşumuza giden sonuçlar doğuran davranışları daha sık, hoşumuza gitmeyen sonuçlar doğuran davranışlarımızı ise daha az veya hiç tekrarlamama olasılığı vardır. İşte, istemli bir davranışın doğurduğu sonuçlara bağlı olarak, ortaya çıkış sıklığı ve şiddetinin azalması ya da çoğalması olayına ‘edimsel koşullanma’ adı verilir.

 Bir davranışın ortaya çıkardığı sonuçlar ve bu sonuçların davranış üzerindeki etkilerine göre sınıflandırılırlar.

 Kendisini ortaya çıkaran davranışın, tekrarlanma olasılığını artıran bir sonuç ‘pekiştireç’ olarak adlandırılır.

 Kendisini ortaya çıkaran davranışın tekrarlanma olasılığını azaltan sonuca ise ‘ceza’ ya da ‘itici uyarıcı’ adı verilir.

 Örneğin; para birçok kişi için bir pekiştireçtir. Buna karşılık bir arkadaş kaybetme ya da acı, bir ceza veya itici uyarıcıdır. Zira, birçok kişiye acı veren bir olay daha az ya da hiç tekrar etmeyecektir.

 Pekiştirilen davranışın tekrar edilmesi artacak, cezaya maruz kalan davranış ise ya daha az ya da hiç tekrar edilmeyecektir.

 Pekiştireç; bir davranışın ortaya çıkış sıklığını artıran herhangi bir uyarıcıdır.

 

 Pekiştireçler iki türdür:

 1-Olumlu pekiştireç; eğer bir davranışın sonunda ortaya çıkan sonuç veya uyarıcının o davranışın ilerde tekrarlanma olasılığını artırırsa bu sonuca, uyarıcıya ‘olumlu pekiştireç’ adı verilir.

 2-Olumsuz pekiştireç; bir davranışın sonucunda ortamda bulunan itici bir uyarıcının ortadan kalkması sözkonusu davranışın görünüm sıklığını artırırsa bu uyarıcıya ‘olumsuz pekiştireç’ denir.

 Pekiştireç, davranışı pekiştirme yanında, bu pekiştirme esnasında ortamda bulunan uyarıcıları da konrolü altına alır. Yani davranış, pekiştirme esnasında, ortamda bulunan uyarıcı görüldüğü zaman ortaya çıkar.

 Davranışın sadece pekiştireçle birlikte görülen uyarıcıya bağlı olarak ortaya çıkması olayına edimsel koşullanmada ‘uyarıcı kontrolü’ denmektedir.

 Davranışı kontrol eden ise ‘ayırdedici uyarıcı’ denir. Örneğin; çocuk belli bir durumda kendisini başarıya götüren bir davranışın, başka benzer bir durumda başarıya götürmediğini görürse, bu iki durum arasında bir ayırma yapar. Bir edimin ya da tepkinin ancak belli durumlarda etkili olduğunu kavrar ve bu belli durumun ayrıntılarına dikkat eder.

 Gerek klasik koşullanmada gerekse edimsel koşullanmada davranışın tekrar etmemesine ‘sönme’ denir. Örneğin; zil sesine şartlandırılmış olan köpeğe birçok kez zil çalındığı halde yemek verilmemesi halinde köpek bir süre sonra zil sesiyle birlikte iç salgı salgılamamaya başlıyor. İşte bu olaya sönme ya da deneysel çözülme, silinme denir.

FELSEFİ ANTROPOLOJİ-2

Perşembe, Ağustos 6th, 2009

  

    ARNOLD GEHLEN : (Biyolojik teori)

 

 Gehlen’in Scheler’e karşı olduğu nokta, metafizik yanıdır. Onun dayandığı yer; eylemdir.

 Gehlen göre; insanı ruh ve beden ikiliğinde ele alan görüşleri ve bir de metafiziği yenmek gerekiyor.

 Ona göre insanla ilgili iki hipotez var:

1-İnsan bir bütün olarak, tek bir bilim konusu olabilir.

2-İnsan kendi içinde bir bütündür.

    Bu bilimin adı felsefi antropoloji olacaktır. Yöntemi de biyolojik yöntem olacaktır. Gehlen’in istediği antropoloji, ampirik bir antropoloji. Gehlen’in temelde aldığı birim; eylem.

 Bu ampirik antropolojinin 3 temel kavramı vardır:

 Eylem; gerçekliğin önceden görülecek ve planlanarak değiştirilmesi.

 Kültür; bu şekilde yapılan değiştirmelerin toplamı, tamamı.

 İnsan topluluğu; kültürün çıktığı yer.

 Gehlen, insan, eylem ve kültürlerini araştırırken neden sonuç ilişkisinden, metafiziğe götüreceğini sandığından özellikle kaçınıyor.

 Gehlen, Scheler’den iki şey alıyor; insan-hayvan karşılaştırnası ve dünyaya açık olma.

 Gehlen’in insan anlayışı, ‘Darwinci evrim anlayışı’na dayanır. İnsan önce dik yürümeye başlamış sonra beyin büyümüş, gelişmeye başlamış çünkü, elleri serbest kalmıştır.

 İnsan, hayvana göre özelleşmemiş bir varlık, bundan dolayı da daha zeki bir varlık. Özelleşmemesi, bir sürü şeyi kendisi yapması, yaratması demek. Bu da zekayı geliştiren bir fonksiyondur.

 Öte yandan insan, hayvana göre gecikmeye uğramıştır. İnsan tamamlanmadan doğan bir varlıktır. İnsanın her dönemi, gençlik, ihtiyarlık hayvana göre gecikmeye uğramıştır. Hayvana oranla insan, bir eksiklikler bütünü.

 

Gehlen, zekaya dayanan eylemi ikiye ayırıyor:

 *Amaç olan eylemler,

 *Araç olan eylemler.

 Amaç eylemler; içinde doğrudan doğruya bir tatmini, hazzı kendisiyle birlikte getiren eylemler.

 Oysa araç eylemler; başka eylemler için yapılıyorlar. Amaç eylemler sadece kendileri için yapılıyorlar. Araç eylemler, olguların kurulmasına yarayan eylemlerdir.

 Bunlar birbirine dönüşebilirler.

 Rasyonelleşme; amaç eylemlerin araç eylemlere dönüşmesine Gehlen, rasyonelleşme diyor. Ona göre amaç eylemler özünde irrasyonel eylemlerdir.

 Rasyonel eylemler şu şekillerde ortaya çıkıyor:

 1-İrrasyonel olan eylemlerin rasyonelleşmesi, amaç haline gelmesi.

 2-Politikalaşma; dilbilim, arkeoloji…gibi bilimlerin devletin hizmetine verilmesi, devlet politikasının dışında kalmaması.

 3-Rasyonelleşme; ticarileşme, örneğin spor etkinliklerinin sonunda ticarete dönüşmesi. Sporun ranta dönüşmesiyle, sağlık için yapılmaktan çıkıp çıkarlara hizmet etmeye başlaması.

 

 İçgüdü sorunu:

 İnsanda instinkt davranışlar var mıdır?  Sorusuna Gehlen, “insanda hemen hemen hiçbir güdü yoktur. Olsa olsa insanda doğuştan olan heyecanlar bulabiliriz” der.

 Kendi çocuğu olmayan bir çocuğu ağlarken gören anne, ona göre sadece heyecanlanır.

 Gehlen’e göre zeka ile içgüdü ters orantılıdır. Hayvanın içgüdüsü fazla olduğundan zekası azdır. İnsanın içgüdüsü az olduğundan zekası fazladır.

 

 Dil, idrak, algı sorunu:

 Gehlen’e göre, insanın hayvana oranla alabildiğine bir algılama alanı vardır. Çünkü hayvan, içgüdüye sahip bu nedenle algılaması sınırlı. İçgüdüsü hayvanı uyardığından güven içinde. Oysa insanın içgüdüsü olmadığından tehlikelerle karşı karşıya. İnsanların hukuk kuralları olsa da yasaya rağmen suç işlenebilir.

 İnsanın algı alanı çok geniş olduğundan bir ‘algı seli’ içinde.

 İnsan bu algı selinden nasıl kurtulur? Bunun için Gehlen, insan eylemlerine bakıyor:

 1-Oyun; çocuk belli bir yaşa geldiğinde, nesnelerin belli başlı özelliklerini ayırt etmeye başlıyor. Madeni bir şey gördüğünde onun ağırlığını ölçüyor. Böylece algı seli bir düzene sokulmuş olur.

 2-Oynayarak ilişki; örneğin bazı şeyleri yere bıraktığında artık ne olacağını biliyor. Bazı şeylerin kırılacağını bazılarının kırılmayacağını anlıyor.

 3-Gözün işlevi; giderek dokunma duyusunun işlevi azalırken gözün işlevi artıyor. Dokunmasına gerek kalmadan sadece o şeyi görmesiyle ne olacağını anlıyor. Bu da algı selinin yükünü oldukça azaltıyor.

 4-Dil; gözün görme işlevini de azaltıyor. Sözcüklerle ne olacağını, dille düşünerek tasarımını çıkarabiliyoruz.

 Dil, algı selini hepsinden fazla azaltıyor.

 

 İnsan ve teknik:

 Teknik, insanın özelleşmemişliğini, organ eksikliğini gideriyor. Gehlen bunu da tekniğin 3 ilkesiyle açıklıyor:

 1-Teknik aletler; bulunmayan organların yerini tutuyor. Kanatlarımız yok ama uçabiliyoruz.

 2-Teknik araçlar; işimizi azalttığından organlarımızın gücünü artırıyor.

 3-Organlarımızı aşma ilkesi; çıplak gözle göremediğimizi, teleskop, mikroskopla görebiliyoruz. Yine telefonda böyle.

 Teknik sınırsız değil, sınırlıdır. Örneğin otomobil, son elli yıl içinde son sınırına ulaşmıştır.

 Gehlen’e göre felsefe de insanın yükünü azaltmaktadır. İnsanın kendisini daha iyi tanımasına yardımcı olarak.

 Aslında Gehlen’e göre ne teknik ne de felsefe insanı hayatın zahmetlerinden kurtarmaz.

 Gehlen, ampirik bir yolda yürürken, metafiziğe düşmekten kaçınırken, metafiziğin sınırına geliyor.

 Birdenbire biyolojik yöntemin, hayatın bilinmeisine hayatın elverişli olup olmadığını soruyor ve şu sonuca ulaşıyor:

“Hayat, bilinmeye elverişli değil onu yaşamak gerek”. Bu ifade düpedüz metafiziktir.

 

  Ruh sorunu:

 

 İnsan ilgili ihtiyacını doyurmak için eyleme geçer. Bu doyurulmadan sonra ihtiyaçlar görünmez olurlar. Bunlar uyku durumunda saklıdırlar. Eyleme kadar gidemeyen ihtiyaçlar, insanın iç dünyasını oluştururlar. Ruh dediğimiz şey, metafizik değil işte bu iç dünyadır. Böylece dualizmin olmadığını gösteriyor.

 

 

 ERNST CASSİRER: (Kültür Antropolojisi)

 

 İnsan nedir?

 

 İnsan dolaysız gereksinmeleri ve kullanımsal çıkarları için fiziksel çevresine bağımlıdır. Kendisini çevresindeki dünyanın koşullarına sürekli olarak uyarlamazsa yaşayamaz. Ama insan, kültürü geliştikçe karşımıza insan yaşamının karşıt bir yönelişi çıkıyor. İnsan bilinçliliği ile ilgili ilk düşüncelerde bu dışadönük görüşe katılan ve onu tamamlayan içedönük bir yaşam görüşü buluyoruz. İnsan kültürünün gelişimini bu başlangıçlardan daha ileriye doğru izlediğimizde, içedönük görüşün gittikçe öne doğru çıktığını görüyoruz.

 İçebakış yani duyguların, heyecanların, algıların, düşüncelerin doğrudan doğruya bilinçliliği olmaksızın insan ruhbiliminin alanını tamamlayamayız. Yine de yalnız bu yöntemi izlemekle insan doğasına ilişkin kuşatıcı bir görüşe hiçbir zaman varamayacağımız onaylanmalıdır.

 İçebakış bize ancak insan yaşamının bireysel deneylerimizle kavranabilen küçük bir bölümünü açıklar. Hiçbir zaman tüm insan olayları alanını kuşatamaz.

 İnsan sürekli olarak kendisini araştıran bir yaratık. Varoluşunun her anında, varoluşunun koşullarını incelemesi ve denetlemesi gereken bir yaratık.

 İnsanın özü dış koşullara değil, yalnızca kendisine verdiği değere dayanır. Zenginlik, toplumsal ayrıcalık, sağlık tüm bunlar önemsizdirler. Tek başına öem taşıyan şey, ruhun içsel tutumudur. Bu içsel etkiyi hiç kimse etkileyemez.

 Kendi kendisiyle, tanrısıyla uyum içinde yaşayan insan, evrenle de uyum içindedir. Çünkü evrensel düzen de, kişisel düzen de ortak bir temel ilkenin ayrı anlatım ve dışlaşmalarından başka bir şey değildirler. İnsan doğal eleştirisi, yargılama ve algılama gücünü kanıtlar ve kendisiyle evren arasındaki ilişkide öncü rolünü evrenin değil, kendisinin gördüğünü kavrar.

 İnsanın işlevsel çevresi yalnız niceliksel bakımdan genişlemekle kalmaz, niteliksel bir değişmeye de uğrar. İnsan kendisini çevreye uydurmak için yeni bir yöntem bulmuştur. Hayvan türleri arasında, rastlanan alıcı ve etkileyici dizgeler yanında insanda simgesel dizge olarak betimleyebileceğimiz bir üçüncü halka buluyoruz. Bu yeni halka insan yaşamının tümünü değiştirir.

 İnsan kendi başarılarından kaçamaz. Kendi yaşamının koşullarını benimsemekten başka bir şey yapamaz. İnsan yalnız fiziksel bir evrende değil, bir simgesel evrende de yaşamaktadır. Dil, din, mitos, sanat bu evrenin parçalarıdırlar.

 İnsanın simgesel etkinliği geliştikçe, fiziksel gerçeklik bu gelişmeye oranla art alanda kalır gibi görünür. İnsan nesnelerin kendileriyle uğraşacak yerde bir anlamda sürekli olarak kendi kendisiyle konuşmaktadır. Kendisini dilsel biçimler, sanatsal imgeler, mitolojik simgeler veya dinsel törenler içine öylesine kapanmıştır ki, bu yapay ortam araya girmeden hiçbir şeyi görüp bilemez.

 İnsan eylemsel alanda bile katı bir olgular dünyasında veya doğrudan doğruya gereksinme ve isteklerine göre yaşamaz. Tersine imgesel duyguların umut ve korkuların, yanılgı ve yanılsamaların, kuruntu ve düşlerin ortasında yaşar.

 

“İnsan simgeleştiren bir hayvandır”.

 

 Simgesel düşünce ile simgesel eylemin insan yaşamının özyapısal özellikleri olduğu ve insan kültürünün tüm gelişiminin bu koşullara dayandığı yadsınamaz.

 Simgesel imgelem ve anlığı, yalnızca insan geliştirmiştir. İnsan, el-kol devinimlerini yerlerine koyacak sözcüklere sahip olur olmaz bıraktı.

 Simgecilik ilkesi, insanın kültür dünyasına girişini sağlayan büyülü bir sözcüktür.

 İnsanın her şeyi simgeleştirmesi en büyük ayrıcalıklarındandır. Hayvanlar, bir gelişme gösteremezler. Çünkü, bir simgeler dizgesinde yoksundurlar.

 İnsanın doğal süre durumunu yenip, ona yeni bir yetenek, insan evrenini sürekli bir yeniden biçimlendirme yeteneği bağışlayan simgesel düşüncedir.

 Cassirer’e göre simgesel biçimler felsefesi şu varsayımla başlıyor; insanın özüne, doğasına ilişkin herhangi bir tanım varsa bu tanım tözsel değil, ancak işlevsel bir tanım olarak anlaşılabilir. İnsanı ne metafiziksel özünü oluşturan doğuştan bir ilke ile ne de deneysel bir gözlemle araştırılabilecek herhangi doğal bir yeti veya içgüdü aracılığıyla tanımlayabiliriz. İnsanın göze çarpan karakteristiği, metafiziksel yanı değil, yaptığı iştir.

 İnsanlık halkasını tanımlayıp belirleyen bu iş, insan etkinliklerinin bir dizgesidir. İnsan felsefesi, bu insansal etkinliklerin temel yapısını kavramamıza ve aynı zamanda onları bir bütün olarak anlamamıza yardımcı olacak bir felsefedir.

 Burada olgular biçimlere indirgenmiştir ve bu biçimlerin kendilerinin, içsel bir varlığa sahip oldukları varsayılır. Burada insanın, tözsel birliğini kanıtlamak gibi bir yükümlülüğümüz yoktur. İnsan artık kendi başına varolan ve kendi başına bilinmesi gereken basit bir töz olarak düşünülmez. Onun birliği işlevsel bir birlik olarak algılanır. Böyle bir birlik, kendiliğinden oluştuğu çeşitli öğelerin ayrı cinstenliğini önceden varsayar.

 Dil, sanat, mitos, din, bilim; bu daha yüksek toplum biçiminin yani insansal toplum biçiminin kurucu koşullarıdır.

 Onlar organik doğada rastladığımız toplumsal yaşam biçimlerini yeni bir duruma yani toplumsal bilinçliliğe dönüştüren araçlardır.

 İnsan bu toplumsal yaşam ortamı olmaksızın kendini bulup, kendi bireyselliğinin bilincine varamaz.

 Hayvanlar gibi insanlar da toplumun kurallarına boyun eğer ama onun buna ek olarak toplumsal yaşamın biçimlerini oluşturmada ve değiştirmede etkin bir payı ve etkin bir gücü vardır.

 İnsan kendi yaşamını dile getirmeksizin sürdüremez. İşte bu dile getirmenin çeşitli biçimleri, yeni bir alan oluşturur. Onların kendilerine özgü bir yaşamları, kendisiyle insanın bireysel ve gelip geçici varoluşunu sürdürdükleri, bir tür ölümsüzlükleri vardır.

 Tüm insan etkinliklerinde, çeşitli biçimlerde betimlenebilecek olan temel bir kutuplaşmaya rastlıyoruz. Denkleştirme ve evrim yani belirli ve dingin yaşam biçimlerine götüren bir eğilimle bu katı.. kıracak bir başka eğilim arasındaki bir gerilimden sözedebiliriz.

 Gelenek-yenilik arasında dinmeyen bir savaş vardır. Bu ikililiğe kültürel yaşamın bütün alanlarında rastlayabiliriz. Bir bütün olarak ele alındığında insan kültürü, insanın gittikçe gelişen, kendini özgürleştirme süreci diye betimlenebilir. Dil, sanat, bilim, din… bu süreçteki çeşitli evrelerdir. Herbiri önümüzde yeni bir çevre açıp bize insanlığın yeni bir yönünü gösterir.

 

 TAKIYEDDİN MENGÜŞOĞLU: (Eleştirel antropoloji)

 

 Mengüşoğlu’na göre, insan için bilgi ortaya koymada bu teorilerin hiçbiri dikkate alınmamalıdır.

 Ona göre Cassirer’in kültür antropolojisi, bir felsefi antropoloji değil, tarih felsefesidir.

 Ona göre insan, öncelikle bölünmez bir bütündür. Onu parçalayarak ele alan hiçbir teori dikkate alınmamalıdır. Bir kere Mengüşoğlu, metafiziğe baştan karşı. Geist gibi bir ilkeden yola çıkarak, insan bütünlüğünü ortaya koymak yanlış bir yoldur.

 Mengüşoğlu, kendi antroplojisinin çıkış noktası olarak Kant’ı gösterir.

Felsefi antroploljinin kuruculuğunun başlangıcı olarak da, Kant’ı görür.

Kant’’ın üç sorusu var:

1-Neyi bilebilirim?

2-Ne yapmam gerekir?

3-Ne umut edebilirim?

Mengüşoğlu’na göre bu üç soruyu “insan nedir?” sorusuna indirgeyebiliriz. Ona göre Kant’ın asıl problemi; insandır.

 

 Kant’ta da insan, ikili bir varlık (fenomen ve numen). Ancak ne kadar ikili bir varlık olsa da, nihayetinde otonom bir varlık. İşte Kant, bunu göstermesi açısından felsefi antropolojinin kurucusudur.

 Otonom olması, kendi yasalarını koyabilecek olması, bağımsız, özgür olması.

 Mengüşoğlu’na göre insanın otonomluğunu gören ilk Kant’tır. Ona Scheler, insanın otonomluğunu parçalıyor. Kant ise insanı, bilgisel olarak ortaya koyuyor. Böylece insanın bütünlüğü bozulmuyor. Kant’a göre insanın akıl yanı, ahlak yasaları tarafından belirlenmiştir. Bu da ona eylem özgürlüğü veriyor ve otonomluğunu sağlıyor.

 Kant’a göre insan bu yeteneklerini (çalışmak, öğrenmek, devlet kurmak, eğitim öğretim…) gerçekleştirmedikçe kendisinde bulunan hamlığı işleyemez. Yani yeteneklerini geliştiremez.

 

Mengüşoğlu’na göre insanı bir bütün olarak incelemek isteyen antropoloji şu hususlara dikkat etmelidir:

1-Kesinlikle önyagılardan uzak, yalın bir görüşten yola çıkmalıdır.

2-Herhangi bir ön hipotezi olmamalıdır.

3-Doğrudan insanın yapıp etmelerine bakmalıdır.

 

 Mengüşoğlu’na göre insan; yapıp-eden, bilen, önceden gören ve tayin eden, özgür ve tarihsel bir varlık olan, çalışan, eğiten, eğitilen konuşan, inanan… biopsişik bir varlıktır.

 Mengüşoğlu, Üxküll’ün biyoloji alanında yaptığı araştırmalar şu açıdan önemlidir der:

 Üxküll, biyolojide bir bütünlük araştırmasına girişmiştir; ona göre bir fil ile bir amip arasında yetkinlik bakımından hiçbir fark yoktur. Her hayvan kendi yapı bütünlüğü içinde yetkindir ve bu şekilde ele alınmalıdır. Varlık şartı incelenmek gerekirse, içinde bulunduğu çevre ile ele alınmalıdır.

 

* Mengüşoğlu, “Üxküll’ün biyolojideki araştırma tutumunu örnek alıyorum” der.

*Ona göre felsefi antropoloji, bir ilk kaynak aramaktan kaçınmalıdır.

* Mengüşoğlu kendi anropolojisinde, bütün antropolojileri eleştirir.

*Kant’ı  kendi antropolojisine başlangıç olarak görür.

*İnsan bütündür.

*Bu bütünü açıklayacak olan ise insanın yapıp etmeleridir.

*Dünya insana açıktır, Scheler’in dediği gibi “insan dünyaya açıktır” değil.

*İnsanın varlıkta  özel bir yeri vardır. Bunu sağlayan ise dildir.

*Yine kendi antropolojisinde insanla hayvan arasındaki zıt fenomenleri ortaya koyuyor:

*İnsanın çevresi kendi eseridir. Hayvanın çevresi ise içinde bulunan şeylerdir.  *Hayvanın başarısı avını yakalamasıdır ama bunlar insana zıt şeylerdir.

*Hayvan armonik, insan ise disarmoniktir.

*İnsan kendisine verilen şeye ‘hayır’ diyebiliyor, hayvan ise hep ‘evet’ der.

*İnsan kendisini saklar oysa hayvan olduğu gibi gösterir.