Posts Tagged ‘Tümevarım’

GÖRME ENGELLİLERDE YÖNELİM VE BAĞIMSIZ HAREKET EĞİTİMİ

Pazartesi, Şubat 19th, 2018

 BAĞIMSIZ HAREKET ve YÖNELİM BECERİLERİ

 (AHMET AĞI) 

Bağımsız hareket; bir başkasına bağımlı olmadan ya da en az yardımla kendi başına istenilen yere gidip gelebilme yeteneğidir. Bu yeteneği açığa çıkarmak için, geliştirilen tekniklerin tümüne birden, “Bağımsız Hareket Eğitimi” diyoruz.

Bağımsız hareket eğitiminde öğretilen tüm davranış ve teknikler, görme engelliler gözlemlenerek, en güvenli ve kolaylık sağlayanın seçilmesi sonucu belirlenmiştir.

Akla ve mantığa aykırı olan, “Bağımsız Hareket” eğitimine de aykırıdır.

İki ana konudan oluşur:

1-Güvenli yürüyüş teknikleri; zamana zemine göre, rehber eşliğinde kenar takibi yaparak yürümektir.

2-Yön bulma (yönelim/oryantasyon/konumlama); zihinsel harita oluşturup, rota belirleyebilmektir.

-GEB (Görme Engelli Birey); daima kendini koruyacak ve yol gösterecek, bir rehberin arkasında yürümelidir.

Rehber, yol göstermesinin yanında, tehlike karşısında da koruyarak yardımcı olmalıdır. Görenler, GEB’e nasıl yardımcı olacağını bilmediği için, onu da yönlendirecek olan, GEB’dir.

- GEB için rehber, başkasının gözünden ya da göz gibi kullanabileceği bir şeyden yararlanmasıdır.

-Rehber, GEB’i bırakmadan, GEB onu bırakmamalıdır.

-Rehber; gören kişi, klavuz köpek, baston, eller, navigasyon cihazları v.s.

-Yön bulmak, kendini konumlandırabilmektir. Bulunduğu yer ile etrafında olanların mesafe ve yönlerini tahmin edebilmektir. Zihinsel haritayla, rota oluşturabilmektir.

-Zihinsel harita; kenar takibi yaparak ipuçlarını değerlendirmek ve işaretleri sıraya koymaktır. Bütünü oluşturan parçaların, birbirleriyle olan bağlantısını kurmaktır. Bir tür “puzzle” yapmaktır. Parçaların birleşimiyle birlikte, bütün hakkında bir imaja sahip olunur.

Dersin amacı:

Yakın hedefler; GEB’i (Görme Engelli Birey) evde ve bahçede ihtiyaç duyduğu yerlere erişebilir hale getirmek.

Orta hedefler; GEB’i evinin caddesi, sokağı ve mahallesinde ihtiyaç duyduğu yerlere erişebilir hale getirmek.

Uzak hedefler; GEB’i ihtiyaç duyduğu her mesafedeki yere erişebilir hale getirmek.

***

Göz; rehberdir, bütünlük algısıyla beraber kendimizi ortamda konumlandırmamızı sağlar. Oryantasyonla (konumlama) beraber stres/kaygı azalır, özgüven artar.

Görmemek her şeyden önce, güvenli yürüme ve yön bulma kabiliyetini sınırlayan hatta ortadan kaldıran bir durumdur. Bu durum, kaygı bozukluğu ile başlayan psikolojik rahatsızlıklara neden olabilir. Kendini konumlandıramayan, kendini güvende de hissetmez.

Bütün GEB’ler, tamamen görmez değildir.

Görme engelliler; hiç görüşü olmayanlar, ışığı hissedenler ve az görenler olmak üzere üçe ayrılabilir.

-Işığı hissetmek bile, engeller ve mesafeler hakkında bilgi verir.

-Tamamen görmezler, bütünlük algısından yoksun oldukları için, tümevarım yöntemi kullanırlar.

-Az görenler, görüşleri oranında tümdengelim de kullanırlar.

-En çok kazayı az görenler yapar. Az görmek, çoğu kez aldatıcıdır.

-Hareket eksikliği nedeniyle görmezlerde, vücut tembelliği olabilir. Bol bol yürüyüş egzersizi yapmalıdırlar.

-Gözlerini sonradan kaybedenlerin, körlüğünü kabullenmeleri için zamana, bazen de psikolojik desteğe ihtiyaçları vardır. Avantajları ise, geçmiş tecrübeleri ve imajlarından yararlanmaktır.

-Görmezlerin acelesi, varsa da yoktur! Daima kontrollü olmalı, yürüyüş hızının üstüne çıkmamalıdır. Sadece, güvenli yerlerde ve gören birisi varsa daha hızlı olabilirler.

-Kalabalık ve tehlikeli yerlerde, yürüyüş hızlarını bile yavaşlatmalıdırlar.

-Baş, baston gibi önde ya da yere doğru olmamalı daima görmese de ileri bakmalı, tek bir noktaya değil ortama odaklanmalıdır.

-GEB’lerde, geri vites yoktur. Düşmeleri halinde kendilerini koruyamazlar. Düşmeyi de öğrenmeli, son tahlilde güvenli yere doğru, eller önde hamle yapmalıdır.

-Korunma yöntemlerini kullanmalı. Küçük önlemlerle büyük kazaların önüne geçebileceğini bilmeli. Tedbiri, başkasına bırakmadan kendisi almalıdır.

-Yüksek kolu, refleks haline getirmeli, belli işaret ve sesler karşısında derhal yüksek kola geçmelidir.

-Bağımsız harekette ilk kural; can güvenliği, ikinci kuralsa; “kenar takibi”dir.

-İnsanın yaşadığı her yerde, bir plan vardır. GEB ise bu planı, zihinsel haritaya dönüştürür.

Kenar takibi, bina içinde; duvarlar, pencereler, korkuluklardır. Bina dışında; kaldırımlar, yol kenarları ve klavuz yollardır.

Kenar takibi; emniyet, işaret ve istikamettir. Kenardan gitmek, ortadan gitmeye göre daha güvenlidir . Kenar takibi sayesinde işaretler bulunur. İşaretleri sıralı olarak bilmekse, kendini yönlere göre konumlandırmayı sağlar.

-Bina içi ve dışı birbirine benzerdir. Bina içinde katlar, ana koridorlar, yan koridorlar ve odalar (yaşam alanları) vardır. Bina dışında da buna karşılık gelen; kavşaklar, ana caddeler, yan yollar ve adalar (yaşam alanları) vardır.

-Bina içinde öncelik; sağ kenarı takiptir, sağ takip edilemiyorsa, sol. Bina dışında öncelik kaldırım üstünden yürümek hatta varsa klavuz yolları takip etmek. Zorunlu hallerde yol içinden kaldırıma paralel yürümeli.Tehlike karşısında da yardım almalıdır.

-Önceliği, içeride duvar kenarları, dışarıda ise yol kenarları olmalıdır. Klavuz yolların haricinde, mecbur kalmadıkça orta yerden gitmemelidir. Yol kenarı takibinde de öncelik, kaldırım üstünden yola bakan tarafa baston düşürülerek takip yapılmalıdır. Kaldırım üstünden yürüme imkanın olmadığı zorunlu hallerde, trafik akışının aksi istikamette yani araçların baston kullanımını göreceği şekilde, yol içinden kaldırım kenarına paralel şekilde baston vurarak takip yapmalı,  yaklaşan tehlikeyi hissettiği anda da güvenli yere geçmelidir.  Ne kendisinin ne de başkasının can güvenliğini tehlikeye sokacak hal ve hareketlerden kaçınmalı, gerektiğinde de yardım almalıdır. Özetle birinci öncelik;  varsa klavuz yollar olmalı yoksa kaldırım üstünden yola bakan kenar takip edilmeli, ikisini de takip etme imkanı yoksa, can güvenliğini tehlikeye atmadan,  güvenli bir yol buluncaya kadar, yol içinden kaldırıma paralel  kenarı takibi yapılmalıdır.

-Dar yerlerde yan yana yürümemeli, sürekli olarak, ortam analizi yapmalıdır.

-Tehlikeli yerlerde, yürüyüş güzergahlarında bekleme yapmamalı, ihtiyaç halinde çarpmalardan korunmak amacıyla güvenli bir yere geçmelidir.

-Sese göre, mesafe ve yön tayini yapabilmelidir.

-Düz zeminlerden, hiza almalıdır.

- Seslerden yararlanarak, trafiğe paralel yürümeyi öğrenmelidir.

-Trafikte en tehlikeli yerler, karşıdan karşıya geçişlerdir. Geçişler, trafiği kollayarak yol içine doğru yürüdüğümüz tek durumdur. Güvenli anı yakalamadan geçmek, hayati sonuçlara neden olabilir.

Geçişlerde, hiçbir zaman tam köşeden geçilmemelidir. Köşelerden, en az üç dört adım kadar uzaklaşmalı, dik durup dinlemeli ve baston gösterip sarkaçla geçmelidir.

- Kulağımızı; ne sesi, ne taraftan geliyor ve sesin bize olan mesafesini tahmin ederek eğitebiliriz.

-Fırtınamsı havalar, şiddetli yağışlar, iş makinelerinin çıkardığı sesler, çok fazla sesin üst üste binmesi, sesleri ayırt etmeyi, algıda seçiciliği zorlaştırır hatta imkansız kılar. Bu durumda yardım almaktan çekinilmemelidir.

-İpuçlarına erişimde, uzaktan algıyı sağlayan duyularımız; görmek, duymak ve koku almaktır. Görme kaybına, duymanın da eklenmesi GEB’in kendini konumlandırmada ortamla ilişkisini iki kat zorlaştırır.

- Geçiş yapmadan önce, trafiği dinlemede iki duruma çok dikkat edilmelidir. Birincisi; araçlar yaklaşıyor mu yoksa uzaklaşıyor mu? İkinci olarak da yaklaşmakta olan araç, büyük mü yoksa küçük mü? Zira büyük olan araçların sesleri arkalarından gelen küçük araçların sesini bastırır. Bu nedenle, arkasından gelen küçük bir araç olmadığından emin oluncaya kadar uzaklaşmalarını beklemek gerekir.

- Az görenler trafikte görüşlerinden ziyade kulaklarına güvenmelidir. Öncelikle, araçların motor seslerine odaklanmalıdır.

- Beklemede olan ancak motoru çalışan araçların arasına girmemeli, arkasından geçmeye çalışmamalıdır.

-Bölünmemiş yollarda çift taraflı dinleme yapılmalıdır. Bağlantılı olan tali yolları da dinlemelidir. Bir şeritteki araç  GEB için dursa, hatta geçmesi için korna da çalsa, hemen geçmemeli, diğer şeritten gelen olup olmadığından da emin olmalıdır.

-Geçmek için acele etmemeli, emin olmadan asla geçmemelidir. Geçmeye karar verdiğinde de geçeceğini el ya da bastonuyla belli etmeli, oyalanmadan seri bir şekilde, yolu uzatmadan direkt kaşıya geçmelidir. Tehlike seviyesinin yüksek olduğu yerlerde de yardım almaktan çekinmemelidir.

-Her an bir engel çıkacakmış gibi tetikte yürümelidir. Her türlü engelin yanından ya da etrafını kontrol ederek dolaşmalı ama uzaklaşmamalıdır.

-Dönüşleri açılara göre yapmalı, pozisyonunu kaybetmemelidir.

-Yerde bir cisim ararken, saat yönünde, 90 derecelik açılarla  360 dereceye tamamlayarak yapmalıdır.

-Merdiven inerken, tırabzan tarafında, aşağı doğru alçak kol veya baston uzatarak, çıkarken de duvar kenarından yüksek kol veya bastonu yüksek tutarak çıkmalıdır. Dönerli merdivenlerde ise daha geniş olan, iç kısım takip edilmelidir.

-Eğilirken, aşağıdaki nesnelerden korunabilmek için, mutlaka alçak kol ve yüksek kolda eğilmelidir.

-Ellerden, hiç değilse biri serbest olmalıdır. Eller cepte, arkada olmamalı. Kafayı da baston gibi uzatmamalıdır.

-Çanta, sırtta ya da posta çantası gibi çapraz taşınmalıdır.

-Her şeyi sıralı düşünmeli ve sıralı yapmalı. Düzensiz ve dağınık olmamalıdır.

- Başı adeta “radar” gibi olmalı; sürekli etrafı tarayarak ortam ve risk analizi yapmalıdır.

- Ayakları adeta “sonar” gibi olmalı; daima bastığı yerin/zeminin  özelliklerini değerlendirerek yürümelidir.

-Bastonu  adeta kenara yapışmalı; “kenar takibi”  her zaman önceliği olmalı, gerekmedikçe kenardan ayrılmamalıdır.

-GEB  adeta “yarasa” gibi her türlü ses ve yankısını değerlendirerek hareket etmelidir.

-“İnnovatif” olmalı; her konuda olduğu gibi etrafını araştırmada da meraklı ve keşifçi olmalıdır.

-“Kreatif” olmalı; engeller ve sorunlar karşısında yaratıcı çözümler geliştirmelidir.

-Çekingen/utangaç olmamalı, yardım almayı ve kendini korumayı öğrenmelidir.

-GEB’in hareketleri rehberle uyumlu olmalı, kendini “çanta” gibi taşıtmamalıdır.

-GEB; gören rehberle hareketlerinde, seri ve yumuşak olmalıdır. Sert ve abartılı davranışlardan kaçınmalıdır.

***

-GEB’lerde, postür bozukluğu ve uyaran eksikliği nedeniyle de tikler olabilir. Bunların daha da artmaması için, uyarıcı olunmalıdır.

***

-GEB ile ilk ders; tanışmak ve ders hakkında genel bilgi vermektir. İkinci ders, rehberle hareket edebilmektir.

-GEB’in özgeçmişini, sosyo-ekonomik, mental durumu ve biyopsişik özelliklerini bilmek hayati derecede önemlidir. Sağlık şartlarını zorlamak, istenmeyen sonuçlara yol açabilir.

GEB’e ilk olarak kaldığı yer ve temel ihtiyaçlarını karşılayacağı yerler, uygulamalı olarak gösterilmelidir.

***

Öğrenme yöntemleri:

-Basitten karmaşığa,

-Parçadan bütüne (tümevarım),

-Yakından uzağa,

-Güvenli yerlerden daha az güvenli yerlere (riskli) yerlere doğru olmalıdır.

-Önce tam fiziksel yardımla, sonra yarı fiziksel yardımla, en son olarak da rota vererek kendi başına bırakılmalıdır.

Kullanılan Materyaller:

Baston, maske, kabartma harita, kroki, maketler, navigasyon programları v.s.

Eğitim Alanı; bina içi, bahçe, cadde, sokak, kavşaklar…

***

-İşaretlerden önce, ipuçları gelir.

İpucu, kaynağına götüren duyusal verilerdir:

*Işık, gölge, karanlık, loşluk

*Ses, yankı, gürültü, sessizlik, uğultu

*Sıcak, soğuk, ılık, serin, esintili

*Mesafe, zaman

*Alçak, yüksek, engebeli, çukur

*Açık, kapalı, dar, geniş, bol, hacimli

*Ağır, hafif, yumuşak, sert

*Renk, parlaklık, kontrast renkler

*Her türlü kokular

İşaret; ana ve yardımcı işaretler:

Ana işaretler; bulunduğu yerde sabit, belirgin herhangi bir nesne, ses, koku, ısı ya da dokunsal bilgi kaynağı.

Yardımcı işaretler; sabit ve belirgin olmasa da ana işaretleri destekleyen her türlü nesne.

İyi bir, “bağımsızcı”:

-İyi bir, kenar takipçisidir.

-İşaretlerden önce, ipuçlarını değerlendirir.

- Trafiğe güvenli mesafede paralel yürür.

- Yanında akan sesleri duvar takibi gibi kullanır.

- Ekolokasyon ve hava akımlarını hesap eder.

-Haritacıdır, ezbere gitmez.

-Radar gibidir, etraftaki bütün hareketleri takip eder.

- Sonar gibidir, zemin farklarını dikkate alarak yürür.

- Etrafında olup biteni merak eder, keşfetmeyi sever, sorunlar karşısında çözüm odaklıdır.

-Zamana ve zemine göre, güvenli yürüyüş tekniklerini uygular.

-Risk analizine göre, rota belirler.

-Açının mesafe, mesafenin de zaman olduğunu bilir.

-Tecrübenin performansına bağlı olduğunu, reflekslerin de tecrübeyle geliştiğini bilir.

Bağımsız hareket; zeka, performans, tecrübe ve özgüvendir.

***

Varolan her şey “sanat eseri” gibi tektir. Birbirinin benzeri çoktur ama aynısı olan hiçbir şey yoktur. Bu da GEB için, işaretlerin ayırıcı özellikleridir.

Her şey “matruşka” gibi iç içe geçmiştir (odalar, katlar binada, bina bahçede, bahçe mahallede…). Bu da yöntem verir; merkezden dışarı, dışarıdan merkeze.

BASTON

Baston, en kolay erişilebilir olan rehberdir. GEB’in yerdeki gözüdür.

Rehberden iki şey bekliyoruz; yol göstermesi ve tehlike karşısında koruması. Baston da aynı şeyleri yapar; önde gidip çukur ve yüksek engelleri bulur, kenar takibiyle de yön bulmamıza yardımcı olur.

Baston; ergonomik ağırlıkta, sağlam ve esnek olmalı yolda bırakmamalıdır.

Baston her GEB’in boy ölçüsüne göre, göğüs hizasından daha kısa olmamalıdır.

Göğüs hizasındaki bastonların zaafı, göğüs hizasının üstündeki engeller için koruma sağlamamasıdır. Baş hizasındaki bastonu  ise dar ve alçak yerlerde kontrol etmek zor olabilir.

Duruma, zemine göre baston teknikleri uygulanmalıdır. İç mekanlarda, mekanın büyüklüğüne göre hem çapraz hem de sarkaç teknik uygulanabilir. Dış mekanlarda, sarkaç teknik, kalabalık ve tehlikeli yerlerde (sulu, karlı yerler) ise kalem / mum tutuşu uygulanmalıdır.

 Doğru baston tutuşu = Doğru sarkaç = Doğru adım.

 Doğru baston tutuşu; dirsek karın boşluğuna sabitlenir, kol bel üstü yüksekliğe alınır ve baston sadece el bileği ile hareket ettirilir.

 Doğru sarkaç; “sarkaç mesafesi” omuzları dört parmak (10 cm) aşacak şekilde yapılır.

 Doğru adım; baston sağda ise “sol ayak” ileri atılacak eğer baston sola geçmiş ise “sağ ayak” ileri atılacak.

***

Mental olarak kapasitesi sınırlı olan GEB’in, karmaşık ve kazaya uğrama riski yüksek yerlerde, tek başına trafiğe çıkması sakıncalıdır.

*********

*********

İSTANBUL GÖRME ENGELLİLERDE 

BAĞIMSIZ HAREKET VE YÖN BULMA EĞİTİMİ 

Bağımsız Hareket Becerilerinde Temel İlkeler:
*Bağımsız Hareket becerilerinde önemli olan, güvenli yürüyüş tekniklerini bilmektir.
*Rehber, baston, rehber köpek, bağımsız hareket için kullanılan yöntemlerdendir.
*Amaç, bir başkasına bağımlı olmadan hareket etmektir. Her bireyi, kendi potansiyeli doğrultusunda bir yere getirmektir.
*İlk önce, oryantasyon çalışması yapılır.
*Engelle uyumlu bir şekilde yaşamak amaçlanmaktadır.
*Görme engelli birey, her zaman temkinli ve tedbirli olmalıdır. Kendi hayatının sorumluluğunu almalıdır.
*Görme engelli birey, keşifçi ve yaratıcı olmalıdır.
*Körlerin geri vitesi olmaz. Geri geri yürümemeye dikkat etmelidir.
*En, boy,  derinlik, mesafe, açı, zaman bilinmesi gereken önemli kavramlardır.
*Yankı, ışık, ses, gölge, önemli ipuçlarıdır.
*Bağımsız hareket öğretimi düzenli ve sıralı, kısacası sistematik olmalıdır.
NOT:Rehabilitasyonda 1,5 ay bina içi çalışmalar yapılırken, geriye kalan yaklaşık 4 ayda bina dışı çalışmalar yapılmaktadır. Bina içinde rehberli yürüme, rehbersiz yürüme, çapraz baston teknikleri öğretilirken, bina dışında sarkaç baston tekniği öğretilir.

Becerilerin Öğretim Sıralaması:
-Rehberli teknikler (Rehberle yürüme, rehberle merdiven inme çıkma, rehberle dar yerden geçme -dar geçit-, rehberle yürürken taraf değiştirme, rehberle yürürken 180 derece tersine -geriye- dönme, rehberle kapı açma -kapama, rehberle sandalyeye oturma, rehberle temas kurup ayağa kalkma, yanlış rehber tutuşlarının düzeltilmesi.)
-Korunma teknikleri (alçak kol korunma tekniği ve yüksek kol korunma tekniği)
-Elle duvar takibi yapma
-Odayı veya sınıfı tanıma
-Güneşe göre yön bulma
-Arama teknikleri (paralel arama tekniği ve dairesel arama tekniği)
-Sese göre yön bulma, mesafe tahmini yapma (Örneğin; yere düşen bir nesnenin sesinin geldiği yönü tespit etme ve mesafesini tahmin etme, nesneyi gidip dairesel arama yöntemiyle el veya ayakla arayıp bulma ve alma)

-Baston teknikleri:
1-Çapraz baston tekniği (genelde bina içinde kullanılır.)
-Merdiven inme-çıkma
-Çapraz baston tekniği ile binayı tanıma
2-Sarkaç baston tekniği (genelde bina dışında kullanılır.)
-Bina dışında bastonla ritm çalışması yapma
-Bastonla kenar takibi yapma
-Bastonla ortadan yürüme çalışması yapma (kenar olmayan yerlerde)
-Yol içi çalışması yapma
*İlk önce, kılavuz yol tercih edilmeli, kılavuz yol yoksa kaldırım kenarı takip edilmeli, en son yol içinden yürümek tercih edilmelidir.
-Ada çalışması yapma (İlk önce bahçe içinde, bina içinden bahçeye çıkılır. En son, bahçeden dışarıya çıkılır.)
*Karşıdan karşıya geçme, ada çalışması esnasında da gösterilir.

*Dışarıya çıkıldığında, öğretim aşamaları şu şekildedir:

-İlk önce, etaplar çalışılır.
-Adalar çalışılır.
-Karışık rota çalışması yapılır.
-Taşıtlara binme-inme çalışması yapılır.

Rehberle Yürüme Çalışmaları
Rehberli Tekniklerin Öğretim Sıralaması:
-Rehberle yürüme
-Dargeçit tekniği
-Rehberle taraf değiştirme
-Rehberle merdiven inme-çıkma
-Rehberle 180 derece geriye dönme
-Rehberle kapı açma-kapama
-Rehberle sandalyeye oturma
-Yanlış rehber tutuşlarının düzeltilmesi
*İlk önce, rehberle yürüme teknikleri öğretilmektedir. Rehber, görme engelli bireye yolda yürürken eşlik eden kişidir. Rehber, görme engelli kişinin bir adım önünde yürür.
Bunun nedeni, görme engelli kişinin, rehberin hareketlerini daha kolay takip
edebilmesi (örneğin; merdiven iniş-çıkışlarının anlaşılması gibi…) ve herhangi bir şekilde ani duruşlarda görme engelli kişinin, en fazla gören rehberin yanına gelmesidir.
Görme engelli kişi, hiçbir zaman rehberin yanında veya önünde yürümemelidir. Eğer  böyle bir durum gerçekleşiyorsa, burada yanlış rehber tutuşları söz konusudur. Bu tür durumlarda yanlış rehber tutuşlarının hemen düzeltilmesi ve sonra yola devam
edilmesi gerekmektedir. Rehberle yürürken, doğru rehber tutuşu önemlidir. Doğru rehber tutuşunda rehber, görme engelli bireyin bir adım önündedir. Görme engelli, rehberin dirseğinin üzerinden dört parmağı içeride, baş parmağı dışarıda olacak şekilde tutar. Bu tutuş sırasında rehberin kolunu çok gevşek tutmamalı veya çok sıkmamalıdır.

1-Dar geçit tekniği :
*Bu teknik, görme engelli birey ile gören rehberin aynı anda geçemeyeceği kadar dar, tehlikeli ve kalabalık alanlarda kullanılır.
*Rehberin arkasına geçerken görmeyen kişi, kolunu dümdüz tutmalı iki adım tam arkasından yürümelidir.

2-Rehberle taraf değiştirme:
*Görme engelli birey, bulunduğu konumdan rehberin diğer tarafına geçerken önce rehberin geçmek istediği koluna dokunur. Rehberle teması kesmeden, rehberin arkasından yavaşça geçerek diğer koluna geçer ve hemen daha önce tuttuğu kolunu bırakır.
*Rehberle taraf değiştirirken, rehberle temas kesilmeden ve topuklarına basmadan geçilmelidir.

3-Rehberle kapı açma-kapama:
*Rehberle kapı açılırken, kapının kolunun her zaman rehberin tarafında olmasına dikkat edilmelidir. Kapıyı daima rehber açar, görme engelli kapatır.
*Eğer kapının açılacağı tarafta görme engelli birey bulunuyorsa, mutlaka rehberle taraf değiştirdikten sonra kapı açılmalıdır.
4-Rehberle sandalyeye oturma:
*Rehberle sandalyeye oturma çalışılırken, önce rehber sandalyenin arkalığına vurur, görme engelli sandalyenin arkalığını bulur ve tutar.Sandalyenin arkası tutulduktan hemen sonra rehber bırakılmalıdır.

-Sandalye dönen bir sandalye ise, oturulacak yerini bulmak için diz değdirilip çekilir.

-Sandalyenin oturulacak kısmında bir şey olup olmadığı (oturmaya uygun olup
olmadığı) kontrol edilir. (Elin dış kısmıyla dairesel arama yöntemi kullanılarak, tam ortadan başlayıp soldan sağa, küçükten büyüğe daireler çizerek kontrol edilir.)
-Sandalyenin arka kısmı (sırtın yaslanacağı kısım) aynı şekilde dairesel arama yöntemi kullanılarak kontrol edilir.
-Sandalye, oturmaya uygun görüldüğünde, sandalyeye oturulur.
*Sandalyeden kalkarken, rehberle temas kurulmalıdır. Bu temasın kurulması için önce rehber, kolunu uzatır. Görme engelli, rehberin bileğine dokunarak ayağa kalkar ve kalktığında doğru rehber tutuşuna geçer.

5-Rehberle merdiven inme-çıkma:
*Her zaman güvenli tarafta görme engelli kişi olmalıdır. Merdiven inerken görme engelli, trabzan tarafında, çıkarken de duvar tarafında olacaktır. Gerektiği durumlarda, rehberle taraf değiştirildikten sonra, merdiven inilip çıkılabilir.
*Merdiven inilip çıkılırken güvenli olması halinde sağdan inilip sağdan çıkılmaya dikkat edilmelidir. Korkuluksuz ve daralan sarmal merdivenlerde güvenli iç kısımlar tercih edilmeli.

Korunma Teknikleri:

Yüksek kol korunma tekniği: Özellikle, gövdeyi ve başı korumak için kullanılır. Önce kol, dümdüz uzatılır, sonra 90 derece bükülür ve yüzü koruyacak şekilde biraz çapraz tutularak avuç içi karşıya bakacak şekilde yürünür.
Alçak kol korunma tekniği: Vücudun alt kısmını aşağıdan gelecek tehlikelere karşı korumak için kullanılır. Kol, göbek hizasında, avuç içi vücuda dönük olarak tutularak yürünür.
*Herhangi bir kenar takip edilmediğinde, bir elle yüksek kol korunma tekniği kullanılırken, diğer elle alçak kol korunma tekniği kullanılarak yürünür. Bunun amacı, boşlukta yürünürken görme engelli bireyin kendisini tüm tehlikelere karşı koruyabilmesidir.

Elle Duvar Takibi Yapma:
*Görme engelli bireyler açısından kenar takibi yapmak çok önemlidir.
*Elle duvar takibi yapılırken, elin dış yüzeyi duvara dönük şekilde, parmaklar hafifçe bükülerek, omuzla duvar arasında dört parmak genişliğinde boşluk bırakılarak yürünür.
*Elle duvar takibi yapılırken, kolun mümkün olduğunca düz uzatılması önemlidir.
*Duvar takibi yapılırken, köşeye gelindiğinde, önce kolun dönmesiyle, vücut uygun pozisyonda hareket ettirilir ve dönülür.
*Duvar takibi esnasında, camın açık olması, kalorifer petekleri gibi engellerle karşılaşıldığında, duvardan biraz daha uzaklaşılarak ve kol daha geniş açıyla açılarak yürünmeye devam edilir. Tehlike geçtikten sonra, tekrar uygun pozisyonda yürünür.

Sınıfı veya odayı tanıma:
*Bir mekanı tanırken, zorunlu olmadıkça o mekanı, sağdan sola doğru incelemek gerekir. Bu sıralı öğrenmeyi sağlar. Son olarak da orta kısımlara bakılmalıdır.
*Bir mekanı incelerken, elin dış yüzeyi ile inceleme yapılmalıdır.
*Bir mekanı tanırken ayrıntılı inceleme yapmak gerekir. Görme engelli bireylerde bütüne ulaşma, parçaları birleştirme yoluyla gerçekleşir. Bu şekilde, mekan algısı oluşur.

Güneşe Göre Yönleri Bulma:

*İlk önce, yönler hakkında konuşulur. İçinde bulunulan odada, yüzümüz saat 12’den önce güneşe döndüğümüzde yüzümüz doğuyu sırtımızda batıyı gösterir. Buna göre sağ tarafımız güney, sol tarafımız da kuzeyi gösterir. En son olarak da ara yönler hakkında konuşulur.
*Dönüşler, 90 derecelik açıyla soldan sağa doğru yapılır. Kollarımızla ve ayaklarımızla 90 derecelik açı oluşturulur ve sonra dönüşler yapılır.
*Ayaklarla 90 derecelik açı oluşturmak için önce ayaklar bitişik ve karşıya doğrudur.
Daha sonra, sağ ayak sağa doğru çevrilerek topuklar birbirinden ayrılmadan 90 derecelik açı oluşturulur. Arada kalan (yüzümüzün baktığı) yön hakkında da konuşularak istenilen yöne doğru dönülür. *Dönüşler yapılırken ve istenilen yöne doğru dönülürken, mutlaka bulunduğumuz odada baktığımız yönde, doğuda, batıda,
kuzeyde ve güneyde nereler olduğu hakkında konuşulur. Daha sonra bulunduğumuz ilçenin, İstanbul’un ve hatta Türkiye’nin doğusunda, batısında, kuzeyinde ve güneyinde nereler olduğu hakkında konuşularak yönler anlatılmaya çalışılır.

Binayı Tanıma:
*Bina içinde bulunulan kattan başlanarak tüm sınıfların yerleri, birbirlerine göre konumları çalışılır. İlk önce hangi odanın veya sınıfın yanında hangi oda veya sınıf olduğu üzerine konuşularak çalışılır. Daha sonra hangi sınıfın karşısında hangi sınıfın veya odanın olduğu da gösterilir.
*Bulunulan kat iyice kavrandıktan sonra, bir alt kat ve bir üst katta da hangi odalar olduğu üzerine çalışılır. Katlarda çalışılırken, bulunulan konuma göre, belirtilen sınıf veya odanın altında veya üstünde hangi odanın olduğu da konuşulur.
*Öğrencilerde, bulunulan binanın tamamının zihinsel haritası çıkarılmaya çalışılır.
*Öğrencilerde zihinsel haritanın ve mekansal algının oluşturulmasının ardından, karışık rota çalışması yapılır. Bu çalışmada eğitimci, öğrenciden belirtilen bir odayı veya sınıfı bulmasını ister. Öğrenci, zihninde oluşturduğu harita sayesinde, istenilen odayı bulur.
*Binayı tanıma çalışması yapılırken, bir elle mutlaka duvar takibi yapılır. Duvar takibinin yapılamadığı durumlarda (karşıdan karşıya geçişlerde), bir elle yüksek kol yapılırken, diğer elle alçak kol tekniğine geçilir. Katlar arasında merdiven inerken alçak kol korunma tekniği, merdiven çıkarken ise yüksek kol korunma tekniği kullanılır.
*Bina tanıma çalışması yapılırken, öğrenciler yönler hakkında da konuşulabilir.
Gidilen yönün hangi yön olduğu, herhangi bir oda veya sınıfın hangi yönde bulunduğu gibi konular, öğrencilere düşündürülerek yönlerin daha iyi kavranması sağlanabilir.

Arama Yöntemleri:
*Arama yöntemlerini kullanmaktaki amaç, sıralı ve düzenli bir şekilde arama yapabilmektir. Sıralı ve düzenli arama, sistematik olması bakımından aranan nesneye daha kolay ulaşmayı sağlar.
*Arama yöntemlerini üç grupta toplamak gerekir:
1-Paralel arama yöntemi
2-Izgara arama yöntemi
3-Dairesel arama yöntemi
Arama yöntemleri öğretilirken dikkat edilmesi gerekenler:
*Öncelikli olan her zaman iki elimizi masanın kendimize yakın olan kenarında tam  ortada yan yana getirip baş parmaklarımız masanın üstünde, diğer parmaklar masanın altında olacak şekilde koyup masanın tüm çevresinde elimizi gezdirmektir.
Böylece, hem masanın şekli hem de masanın tüm kenarlarında bir şey olup olmadığı  kontrol edilmiş olur.

*Dikdörtgen ya da kare masada ya da zeminde ilk tercih edilen paralel arama yöntemi olmalıdır. Eğer bir elimiz yaralı, kirli, dolu vb. müsait değilse ya da iki elimizi birden kirletmek istemiyorsak ızgara arama yöntemi tercih edilmelidir.
*Elimizi bir el boyu ilerletirken parmaklarımızı büküp bileğimizi parmaklarımızın olduğu yere getirdikten sonra elimizi ilerletiriz.
*Masanın şekline göre, arama yöntemine karar verilir. Kare ve dikdörtgen şeklindeki masalarda paralel ve ızgara, yuvarlak masalarda, sandalyede ve yerde ise dairesel arama yöntemi ile arama yapılır.
*Dairesel arama yöntemiyle masada arama yapılırken, tek elle ya da iki elle arama yapılabilir.
*Masanın üzeri çok dolu ise, dairesel hareketlerle ızgara arama yöntemi ile arama yapılır. Bunun sebebi, hem masanın üzerindeki eşyalara zarar vermemek hem de aranan nesneyi daha kolay bulabilmektir.
*Ayakla bir nesne aranırken, sol ayak sabit kalır, sağ ayak sol ayağın önüne getirilerek sol ayağın önünden başlayarak soldan sağa, küçükten büyüğe ayağımızın ulaşabildiği noktaya kadar dairesel hareketler yapılarak arama yapılır.
*Ayakla yerde arama yapmayacağımız durumlarda, yine bir elle dairesel arama yapılır.
*Yerde elle arama yapacağımız durumlarda, yere çömelirken mutlaka yüksek kol korunma tekniği kullanılır. Bunun sebebi, yere çömelirken ya da çömeldiğimiz yerden kalkarken, başımızı herhangi bir yere çarpmamaktır.

Ses takibi yapma:
*Ses takibi çalışmalarına başlamadan önce, çevremizde, doğamızda bulunan nesnelerin farklı malzemeleri hakkında konuşulabilir. Örneğin; tahta, plastik, cam, ahşap gibi malzemelerin özellikleri ve bu malzemelerden yapılmış nesnelerin yere düştüklerinde çıkardıkları sesler hakkında konuşulabilir.
*Farklı malzemelerden yapılmış farklı nesneler yere atılarak, görme engelli bireylerden yere düşen nesnenin ne olduğunu tahmin etmeleri ve ismini söylemeleri istenir.
*Ses takibi yapma çalışmalarında ilk önce, sesin geldiği yön elle gösterilir.
*Sonra, adım tahmini yapılır.
*Nesnenin bulunduğu düşünülen yere bir elle gösterilip diğer elle yüksek kolla
gidilerek ve yine yüksek kolla çömelerek dairesel arama yöntemiyle nesne aranır.
*Eğer tahmin edilen yerde nesneye ulaşılamazsa, arama açısı genişletilerek yani biraz daha ilerlenerek yere çömelip aynı aşamalar nesneyi buluncaya kadar tekrar edilir.

Çapraz baston tekniği ile yürüme:
*Çapraz baston tekniği, daha çok kapalı mekanlarda kullanılır.
*Çapraz baston tekniğinde baston, sol elle işaret parmağı bastonun üzerinde diğer parmaklar bastonu kavrayacak şekilde tutulur. Bastonu tutarken kol,öne doğru düz uzatılır ve hiçbir şekilde bükülmeden gergin tutulur.
*Bastonun çapraz tutulması nedeniyle, bu tekniğe, çapraz baston tekniği denmiştir.
*Baston ucu duvarın kenarına dayanır ve yerden kaldırılmadan kullanılır.
Çapraz bastonla aynı anda sağ elle de duvar takibi yapılır.
*Çapraz bastonla yürünürken, nerelerde hangi odaların olduğu hakkında öğrencilerle konuşulur.
*Çapraz bastonla yürünürken, baston hiçbir zaman duvar kenarından uzaklaştırılmaz.
Eğer bir engel varsa, duvar kenarı takip ediliyormuş gibi engelin etrafından geçilir ve tekrar duvar kenarında yürünmeye devam edilir.

*Eğer bir boşlukta yürünecek ise yani bir duvar takip edilemeyecekse, duvara topuklar
yaslanarak ayaklar karşıya bakacak şekilde durulur, sağ elle yüksek kola geçilir ve daha sonra sol elle çapraz baston yapılıp karşı duvara geçilerek tekrar duvar kenarından yürünmeye devam edilir.
*Çapraz baston tekniği kullanarak yürürken, duvara yakın  mesafede olmalıdır.
*Elle duvar takibi yaparken omuzla duvar arasında dört parmak mesafe olmalı, kol dümdüz tutulmalıdır.

Çapraz bastonla merdiven çıkma:
*Çapraz bastonla merdiven çıkarken bastonun ucu, merdivenin ikinci basamağının sağ köşesine gelmelidir.
*Başparmak aşağı bakacak, diğer parmaklar bastonu kavrayacak şekilde tutulur ve bastonu tutan kol dümdüz olur. Çıkarken hiçbir şekilde bükülmez.
*Önce baston sonra görme engelli aynı anda merdiveni çıkar.(Bir baston- bir ayak şeklinde)
*Çıkarken bastonla aramızda iki basamak olmalıdır.
*Merdivenin bir kısmını çıktıktan sonra, düzlüğe gelindiğinde baston, kesinlikle kenardan ayrılmaz, kenarı takip eder, önce baston döner, bastonun hareketine göre de görme engelli birey döner, uygun pozisyonda bastonu merdiven basamağına yerleştirir ve merdiveni çıkmaya devam eder.

Çapraz bastonla merdiven inme:
*Çapraz bastonla merdiven inerken, merdivenin ilk basamağı tespit edildikten sonra  baston göbek hizasından, işaret parmağı yanda tutularak uzatılır ve basamaklardan yaklaşık 5 cm (iki parmak) yukarıda olacak şekilde inilir.
*Merdiven dönüşleri dar bir açıyla baston çok fazla uzatılmadan yapılmalıdır.

Sarkaç baston tekniğini kullanma:
*Sarkaç baston tekniği daha çok bina dışında kullanılır.
*İlk önce, baston tutuş tekniği gösterilir ve sonra bastonla ritm çalışmaları yapılır.
*Ritm çalışmasında amaç, kolu asla hareket ettirmeden, sadece bileği hareket ettirerek ritm tutmaktır. Ritm tutulurken baston, omuzları dört parmak geçecek şekilde yürüme hızında hareket ettirilir.
*Bastonu tutan kolun dirseği, karın boşluğuna yaslanarak sabitlenir. Baston vücudun tam ortasında tutulur ki, sağa sola eşit bir şekilde hareket etsin. Bastonu tutan kol da omuz da hareket ettirilmez. Hareketler sadece bilekten yapılır. Yani, sadece bilek oynatılır.
*Sarkaç baston tutuşunda baskın olan el tercih edilir. Ancak, ihtiyaç duyulan durumlarda el değiştirebilmek açısından, baskın olmayan elle de sarkaç baston kullanma çalışılmalıdır.
*Sarkaç baston tekniği ile yürümeye başlamadan önce, sadece sol kenara yaklaşarak bilek hareketleri çalışılır. Eğer öğrenci, bilek hareketini doğru bir şekilde yapabiliyorsa ve uygun ritmi tutturabildiyse, sarkaç bastonla yürümeye geçilebilir. Öğrencinin ihtiyacına göre, bilek hareketi ve ritm çalışmalarının süresi değişebilir.

Sarkaç baston tekniği ile yürüme:

*Sarkaç bastonla ritm çalışmaları tamamlandıktan sonra, yürümeye geçilir. İlk önce, herhangi bir şekilde kenarı takip etmeden, ortadan yürünür. Amaç, doğru baston tutuşu, doğru sarkaç ve doru adımdır.
*Baston sağa getirildiğinde eş zamanlı olarak sol ayakla adım atılırken, baston sola getirildiğinde yine eş zamanlı olarak sağ ayakla (bir baston-bir ayak şeklinde) adım atılmalıdır. Bastonu sağa aldığımızda sol, sola aldığımızda sağ adımın atılmasının sebebi; bastonun adımı atmadan önce basacağımız alanı tarayıp güvenli olduğundan ve hiçbir engel bulunmadığından bizi haberdar ederek rahat hareket etmemizi sağlamasıdır.
*Bastonla adımlarını uyum içinde atabiliyorsa, artık sarkaç bastonla sol kenarı takip ederek yürünmeye geçilir.
*Sarkaç bastonla zorunlu hallerde sol kenarı takip sebebi, karşıdan gelen aracın, görme engelliyi farketmesi içindir.
*Bastonu sağa veya sola hareket ettirirken, yoldaki çukur ve engebeleri atlamamak için mümkün olduğunca bastonu yerden kaldırmayıp sürükleyerek kullanılmalıdır. Baston, yerden kaldırılmadan sürüklenerek kullanıldığında, engelleri farketmek, daha hızlı ve kolay olacaktır. Ancak bazen zeminin, bastonu sürüklemeye uygun olmadığı durumlarda, bastonu hafifçe kaldırmak ve yine doğru ritm içinde bir sağa bir sola vurmak gerekebilir.

*Bahçe içinde sarkaç baston çalışması yapılırken, sol kenarın takip edilmesine,  adımlarla bastonun uygun ritmde olmasına ve kenarda karşılaşılan yol ayrımlarına da dikkat çekilir. 1.yol ayrımı, 2.yol ayrımı şeklinde öğrencinin de dikkat etmesi sağlanır.
NOT:Sarkaç baston tekniğiyle yürürken ilk önce kılavuz yolu takip etmek, kılavuz yol yoksa kaldırım üstü kenar takibi yapmak, zorunlu hallerde yol içinden kenar takibi yapmalıdır.

Ada çalışmaları (Bahçe içinde);
*Ada çalışması, yön bulma çalışmasıdır ve adayı konumlarken adanın; yönüne, sırasına, ipuçları ve işaretlerine dikkat etmek gerekir.

*Ada çalışmalarında temel kural, yolu önümüze alarak adaları tanıtmaktır. 1.adanın 1. köşesinden başlanarak adanın tüm köşeleri sırayla öğrencilere tanıtılır. Binadan çıkıp sola döndüğümüzde, yolu önümüze aldığımızda, soldaki ilk ada 1., onun sonrasında 2., 1.adanın sağında 3. ada, 3. adanın arkasında4, 3. adanın sağında ise 5. ve 6.adalar  olduğu,zamanı geldikçe anlatılmalıdır. 1.Adadan itibaren çalışılmaya başlandığında, yolu önümüze aldığımızda sağ alt köşe 1, sol alt köşe 4, sağ üst köşe 2 ve sol üst köşe 3 şeklinde sistematik bir sırayla öğretilmelidir.
*Ada çalışmaları yapılırken, köşelerde neler olduğu mutlaka konuşulmalı, mümkün olduğunca öğrenciye dokundurarak inceletilmeli ve ipuçları yakalanmaya çalışılmalıdır.
*Ana işaretler ve yardımcı işaretler hakkında mutlaka bilgi verilmelidir. Ana işaretler, sabit ve belirgin işaretlerdir. Örneğin;  yoldaki cep, bina, duvar, büyükçe ağaç gibi. Yardımcı işaretler ise, değişebilen ya da fabrikasyon olan işaretlerdir. Örneğin; bir araç, bağlı bir köpek, elektrik direkleri gibi. Ayrıca, köşelerde neler olduğu çalışılırken, bulunulan köşeden sağa doğru gidildiğinde neler olduğu hakkında da bilgi verilmelidir. Örneğin,1. köşeden sağa doğru gidildiğinde, bahçe duvarının  olduğu gibi bilgiler, öğrencilere bastonlarıyla dokundurularak gösterilmelidir.

*Ada çalışması yapılırken, köşelerin birbirlerine olan konumları da mutlaka
konuşulmalıdır. Örneğin;1.adanın 2.köşesinden karşıya geçilirse, hangi köşeye geçilmiş olur?
*Adanın etrafında yürünürken, baston farklı bir malzemeye değdiyse (ağaç gibi…), mutlaka baston kullanılmayan elle yüksek kol korunma tekniğine geçilmelidir. Böylece yüz ve baş kısmı korunmuş olacaktır.
*Eğer bir köşeden karşıdaki diğer bir köşeye geçilecekse, köşeden birkaç adım içeriye girildikten sonra, pozisyon alınarak karşıya geçilmelidir.
*Karşıdan karşıya geçme pozisyonunda ilk önce topuklar kenara yaslanır, baston, başparmak aşağıda, dik şekilde, merdiven çıkma pozisyonunda, ayakların arasında tutulur ve yol dinlenir. Eğer araç, insan, hayvan vb. herhangi birşey gelip gitmiyorsa, baston “ben geçeceğim” anlamında hafifçe uzatılır, sarkaca getirilir ve güvenli bir şekilde karşıya geçilir.

*Karşıdan karşıya geçilirken, yolun sağından ve solundan sesler geçmek için güvenli mesafeye uzaklaşıncaya  kadar beklenir ve daha sonra geçilir.
*Ada çalışmaları esnasında, kenar takibi yapılırken, eğer herhangi bir adanın içinde bir cep varsa, kenar bırakılmadan cebe girilir, kenar takip edilerek cepten çıkılır ve tekrar adanın diğer köşesine doğru ilerlenir.
*Eğer bir adanın içinde girilen cepte incelenecek bir yer varsa(Atatürk köşesi gibi), gerekli incelemeler yapıldıktan sonra cepten çıkılarak yürünmeye devam edilir.
*Ada çalışmaları esnasında, merdiven çıkma çalışması da yapılır. Merdiven çıkılırken,baston, sol ele alınır, çapraz biçimde tutulur, merdiven bitince (düz alana gelindiğinde), tekrar sarkaca geçilir ve yürünmeye devam edilir.
*Ada çalışmaları içinde, yüksek bir platformda (bir kenarı boş olan alanda) yürüme çalışması da yapılır. Bu aynı zamanda kaldırım üzerinde yürüme çalışmasıdır. Bu çalışmada, bastonla sol kenar takip edilir. Baston yine sarkaç biçimde kullanılır.
Yüksek zeminlerde bastonun uç kısmı hafifçe düşürülmeli ve baston çok geniş açıyla açılmamalıdır. Buradaki amaç, kenara yakınlığı kontrol ederek, bastonun kontrolünü kaybetmemek ve güvenli bir biçimde tehlikeli alanı geçmeyi öğrenmektir.
*Ada çalışılırken karşıdan karşıya geçilecekse ve eğer kenara park etmiş bir araç varsa ya da tam kenarda duran ve yerinden oynatılamayacak bir nesne varsa arabaya ya da nesneye kenar muamelesi yapılır. Arabanın/nesnenin ucuna kadar gelinir. Baş, hafifçe yola doğru uzatılarak baston dik tutulur, dinleme yapılır, yol müsaitse karşıdan karşıya geçilir.
*Ada çalışmasının en sonunda karışık rota çalışmaları yapılır. Bu çalışmada öğrencilere, öğrenilen tüm adalarla ilgili karışık rotalar verilir. Öğrencilerden, bulundukları noktadan, verilen rotaya gitmeleri istenir. Örneğin, 1.adanın 1.
köşesinde bulunan bir öğrencinin, 3.adanın 4.köşesine en kısa yoldan gitmesi istenebilir.
*Ön bahçedeki adalar tamamlandıktan sonra, arka bahçedeki adalar çalışılmaya başlanır.
*Arka bahçeye geçilirken, binanın duvarı takip edilir, yürüme esnasında geçilen odaların hangi odalar olduğu konuşularak arka bahçeye geçilir.
*Arka bahçedeki adalar da aynen ön bahçedeki gibi sırayla çalışılır. Adaların birbirlerine göre konumları, hangi adanın hangi köşesinde olunduğu gibi çalışmalar yapıldıktan sonra, bahçe içinde ada çalışmaları sona erer.

Bahçe dışına çıkma:
*Bahçe içinde ada çalışmaları tamamlandıktan sonra artık bahçenin dışına çıkılır.
Bahçeden dışarıya çıkılır çıkılmaz ilk önce topuklar duvara yaslanır ve daha sonra baston uygun pozisyonda tutularak karşıya geçilir.
*Karşıdan karşıya geçilirken, çapraz bir biçimde geçilmemesine, yolu uzatmamaya dikkat edilmelidir.
Otopark giriş ve çıkışı olması nedeniyle, karşıdan karşıya geçiş kuralları aynen geçerlidir ve mutlaka karşıya düz bir şekilde geçilmeye çalışılmalıdır. Önce karşı duvar bulunmalı ve daha sonra kılavuz yol takip edilmeye başlanmalıdır.
*Her zaman önce kılavuz yoldan yürünmesi, sonra kaldırım kenarının takip edilmesi, en son mecbur kalındığında yol içinden yürünmesi gerektiği mutlaka hatırlatılmalıdır.
*Okul bahçesinden çıktıktan sonra kılavuz yol takip edilerek ilk yol ayrımına kadar gidilir. Bu sırada, sağda ve solda yol üzerinde nelerin bulunduğu hakkında da konuşulur.

Etaplar Çalışması:
*Bahçe dışına çıkıldıktan sonra çalışılacak güzergah ilk önce, etaplara bölünür ve öğrencilerle etap etap çalışılır. Örneğin, manavın önü birinci etap, daha sonraki kahvehane ikinci etap olarak kabul edilir. Böylece öğretim parçalara bölünmüş olacağından güzergahın öğrenilmesi daha kolay olacaktır.
*Kaldırımda yürünürken öğrencilere mutlaka yürünülen kaldırım üzerinde bulunan mekanlar (market, kasap, postane…) hakkında bilgi verilmelidir. Hatta yürünülen kaldırımın karşısındaki kaldırımda da neler olduğu betimlenmeli ve öğrencide zihinsel bir harita oluşturulmaya çalışılmalıdır.

*Kaldırım üzerinde yürünürken özellikle otobüs duraklarının yeri, yanından geçilen tüm iş yerleri, ışıkların yeri, sesli ışıkların kullanımı konularında da bilgi verilmelidir.
*Kaldırım üzerinde ilerlenirken kılavuz yoldaki uyarıcı işaretlerin ne işe yaradığı da anlatılmalıdır. Uyarıcı zemin, kaldırımın sonuna gelindiği, yol ayrımına gelindiği sağa veya sola dönüleceği ya da merdiven basamaklarının başlayacağı gibi anlamlar içermektedir.
*Kılavuz yol üzerindeki düz çizgiler, yolun düz devam ettiği anlamına gelirken; yuvarlak noktalar, uyarıcı zemin olduğunu göstermektedir.
*Kaldırımın sonuna gelindiğinde hemen karşıya geçilmemelidir. Önce köşeden birkaç adım içeriye girilir, yol iyice dinlenir, herhangi bir tehlike görülmediğinde uygun pozisyonda karşıya geçilir.
*Eğer kaldırımın hemen bitiminde köşede bir araba varsa, arabanın uç kısmına kadar gelinerek uygun pozisyonda karşıya geçilmelidir. Bunun temel sebebi, yoldan gelmekte olan diğer arabaların görme engelli bireyi farketmesini sağlamak ve yolu daha dikkatli dinleyerek güvenli bir şekilde karşıdan karşıya geçebilmektir.
*Kaldırım kenarı takip edilerek yürünürken, bastonun ucu hafifçe kaldırımın kenarından düşürülerek kullanılır. Baston bu şekilde kullanıldığında, ucunun yere çok fazla düşmemesine dikkat edilmelidir. Bastonun ucu çok fazla düşürülürse, bastonun sağa sola hareketi yavaşlayacağından yürüme esnasında görme engelli birey önündeki engelleri taramakta geç kalabilir.
*Kaldırımın kenarından yürünürken dönüşlerde de kenar takip edilerek gidilecek yere ulaşılır.

*Yol içinden yürünürken, kaldırımla aramızda 10 cm kadar mesafe  olmalıdır.
Eğer önümüze bir engel çıkarsa engelin kenarı takip edilerek yürünmeye devam edilir ve engel geçildikten sonra tekrar kaldırımın yanından yürünmeye devam edilir. Eğer yol içinden yürürken önümüze bir araba çıkarsa, arabanın yol tarafındaki uç kısmına kadar gelinir, herhangi bir tehlike gözlenmediğinde aracın yan tarafından elle takip
edilerek yürünür ve tekrar kaldırıma yaklaşılır. Eğer yol içinden yürünürken bir cebe rastlanırsa, cebin içine girilerek takip edilir ve cep bittiğinde cepten çıkılarak tekrar aynı güzergahta yürünmeye devam edilir.

Kavşak çalışması:
*Trafik ışıklarının ilerisinde yol bitiminde bulunan kavşaktaki yollar tek tek öğrencilere anlatılarak tanıtılır .Daha sonra da kavşaktaki yolların tamamı sırayla çalışılarak öğrencilere gösterilir. Bu şekilde, parçadan bütüne gidilerek kavşağın tamamının kavranması sağlanır ve bütünün zihin haritasına ulaşılmış olur. Kavşağı oluşturan yollar tek tek çalışılırken, yol güzergahında bulunan merkezi yerler; market, sağlık ocağı, eczane, camii gibi yerlerin konumları mutlaka öğrencilere tanıtılır.
*Kavşak çalışması sona erdiğinde, ada çalışmalarına geçilir.

Ada Çalışmaları:
*Üçüncü etabın sonunda bulunan ve önemli bir işaret olarak alınan kör ağacından karşıya geçildiğinde adalar başlamaktadır.
*Adaları önümüze aldığımızda, ağacın karşısındaki ilk ada birinci, onun arkasındaki ada ikinci, birinci adanın sağında üçüncü ve dördüncü adalar, ikinci adanın sağında beşinci ve altıncı adalar, üçüncü adanın sağında yedinci, dördüncü adanın sağında sekizinci, beşinci adanın sağında dokuzuncu ve altıncı adanın sağında ise onuncu adalar bulunmaktadır. Kısaca, soldan itibaren 1 ve 2, ortada 3, 4, 5, 6 ve en sağda ise 7, 8, 9, 10. adalar bulunmaktadır.

*Adaları önümüze aldığımızda, sahil önümüzde kalmaktadır. Adaların köşe numaralarını belirtirken her zaman yolu önümüze alarak düşünmemiz gerekmektedir.
*Adaların köşe numaralarının belirlenme biçimi, aynen bahçe içindeki ada çalışmalarında olduğu gibidir. Adayı önümüze aldığımızda, adanın sağ alt köşesi 1,sol alt köşesi 4, sağ üst köşesi 2 ve sol üst köşesi ise 3. köşelerdir.
*Adanın çalışılmasına her zaman 1.köşeden başlanır, sonra 2., 3. ve 4. köşeler çalışılır. En son mutlaka 1.köşeye gelinerek ada çalışması tamamlanmalıdır.
*Ada çalışması esnasında, her köşedeki işaretler ayrıntılı olarak incelenmelidir. Ana işaretler ve yardımcı işaretler, zihin haritasına yerleştirilmeye çalışılmalıdır.
*Adanın etrafında dolaşılırken, köşedeki işaretler dışında yürüme esnasında karşılaşılan belirleyici işaretlere de dikkat edilmelidir. Örneğin, bahçe kapısı, otopark girişi gibi yerler, belirleyici işaretlerdir.

SOSYOLOJİ TARİHİ-1

Pazar, Ekim 4th, 2009

 

 Sosyal düşüncenin tarihi, çok eskilere dayanmaktadır. İnsanı anlamak için sosyal hayata değinmek gerekir. İnsan, düşünme ve sosyal hayat kavramları arasında sıkı bir bağ kurmuştur. Sosyal sorunlarla ilgili olarak insanlar, binlerce yıldan beri bir takım görüşler ileri sürmüşlerdir.

 Sosyal sorunlar bizim dışımızdadır. Biz istesek de istemesek de sosyal sorunların etkisi altında kalırız. Nerede insan varsa, orada sosyal hayat vardır. Sosyal hayat hakkında ileri sürülen fikirlere; ‘sosyal düşünce’ denir.

 Sosyal hayattaki sorunlar, hiç de kolay değildir. Birey olarak toplumda, kendi hayatımızı yaşarız. Her birey, aile içinde doğar ve sosyal hayata adımını orada atar. Her insanın sosyal hayat hakkındaki fikirleri, farkında olmadan bize de yerleşir. Örneğin; adetler, gelenekler, görenekler vs. Herkesin bir ana dili vardır, bazıları bunu daha iyi, bazıları da daha kötü konuşur. Dil, bireyin yaşadığı ortamla ilgilidir.

 Sosyal hayatı anlamak, nesneleri keşfetmek başka şey, sosyal hayatı yaşamak başka şeydir.

 Sosyal düşüncenin tarihi, insanın düşünce tarihi kadar eskidir. Felsefenin başlangıcından itibaren insanlar çeşitli sorular sormuşlardır. Bu düşünce ve fikirler sosyolojiyi başlatmışlardır.

 Bugünkü bilim, tümevarım yöntemini kullanırken, filozoflar tümdengelim yöntemini kullanmışlardır.

 Filozoflar, varolan şu alemi anlamaya çalışmışlardır. Kainatı anlamakta; tanrı, evren, insan başlıca sorunları olmuştur. Sonuçta filozoflar, insanla ilgili problemleri çözmek için sosyal hayatı da ele almışlardır.

 Filozofun, düşünce sisteminin başına koyduğu hakikatlerle, sonuna koyduğu hakikatlerin tutarlı olması gerekir.

 

 İlk prensipleràdüşünceleràson hakikatler

 —————-                          ————-}Filozofik sistem

    Temel                                     Sonuç

 

 Felsefe de bir devamlılık vardır. Ancak, bütün filozofların söyledikleri birbirinden farklıdır. Çünkü bütün filozoflar, aynı temellerden başlar, farklı hakikatlere varırlar.

 Leibniz’e göre her şey bir monad’dır. Her monadın dış aleme açılmış bir penceresi vardır. Her monad, penceresinden dış alemi seyreder. Yani insan, kendi görüş açısından dış alemi görmektedir.

 Böylece filozoflar da kendi pencerelerinden gördüğü ve doğru olarak kabul ettiği prensipleri, sistemlerinin başına yerleştirmiş, sonuç olarak gördükleri hakikatleri de kabul etmek zorunda kalmışlardır.

 Her felsefi sistemin bir başı ve sonu vardır. Bütün filozofların, sosyal hayat ile ilgili söylemiş oldukları da yine felsefi sisteme göre değerlendirilmek durumundadır.

 

 PLATON (M.Ö.427-347):

 

 Platon, sosyal düşüncesini ‘cumhuriyet’ üzerine kurmaya çalışırken, bugünkünden çok farklı bir devlet idaresi ileri sürmüştür. Onun felsefi sistemi, insanı oluşturan kavramlar üzerine oturmuştur. Bu kavramların başında da ‘erdem’ kavramını görmekteyiz. Platon erdemi, iyinin ve adaletin oluşturduğu bir muhtevaya oturtmak istemiştir.

 Ona göre iki alem vardır:

 1-Gerçek alem; idealar alemi.

 2-İçinde yaşadığımız; gölgeler alemi.

 Esas olan idedir. Fedakarlığın, iyiliğin ve şefkatin idesidir. Her şeyin bir idesi vardır. Mesela tüm güzellikler, güzel eserler, ‘güzellik ideası’nın bir tezahürüdür / yansımasıdır.

 Platon’a göre genel fikirlerimiz ve kavramlar, idelerin fikir dünyamızdaki izdüşümleridir. Gerçek varolanlar; idelerdir. Örneğin biz, hareketi idea olarak göremeyiz. Gördüğümüz, hareket eden tek tek nesnelerdir. Bu hareket eden şeyler, hareket idesinin birer izdüşümleridir.

 Platon’un, bu söylediklerini şematize edersek:

 


 Yaşadığımız alem:   Zihinsel alem:           İdealar alemi:

 -Gölgeler alemi        ‘Güzellik’kavramı    ‘Güzellik ideası’

 -Güzel davranış

 -Güzel eşya

 -Güzel insan

 

 Bu hakiki varlıklar, zihin alemimize kavramlar olarak tezahür ediyor. Biz yaşadığımız tüm olaylara buna göre ad takıyoruz.

 İdeler alemindeki güzel, ezeli ve ebedidir. Değişmez ve mutlaktır. Herkes için güzeldir.

 Platon, felsefi sistemi içinde insanın manevi değerlerini de temellendirmek istemiştir.

 Ona göre ‘erdem’, üç büyük insani yetenek; zeka, duyarlılık, irade ve bunların meydana getirdiği ‘adalet’le açıklanabilir. Kısaca erdem; adalettir.

 Adalet ise; zeka, duyarlılık ve iradeden meydana gelir. Erdemli insan; zekasını, duyarlılığını ve iradesini kullanan insandır. Zeka sahibi insan doğru düşündüğü sürece, erdemli ve adaletli olacaktır.

 İradenin erdemli ve adaletli hali; cesarettir. Duyarlılık ise, ölçülü olmayla anlam kazanır. Platon bu düşüncelerini, devlete uygular. Ona göre adil devlet için, insanları terbiye etmek şarttır. Terbiye, devlet tarafından gerçekleştirilir.

 Devlet, adaleti gerçekleştirmenin aracıdır.

 Platon, devleti üç tabakada düşünür:

 1-Zeka işleri – icra organları (yasama, yürütme, yargı); yöneticiler.

 2-İrade organları (askerler, muharip zümre); koruyucular.

 3-Tüccarlar, zanaatkarlar, esnaf ve çiftçiler; üreticiler.

 

 ARİSTOTELES :

 

 Platon’a nazaran daha gerçekçi bir filozoftur. Mümkün olduğu kadar araştırmalarında, deney ve gözlem metodunu kullanmıştır. Ortaçağda otorite olarak kabul edilen Aristoteles, gerek Batı düşüncesine gerekse İslam düşüncesine etkilemiş bir filozoftur.

 Klasik mantığın kurucusu kabul edilen Aristoteles, ‘Organon’ adlı eserinde, varlığa yüklenen yüklemin konularını, kategoriler adı altında toplamıştır.

 Kavramlar, tanım, tanım çeşitleri, hüküm, önermeler, kıyas ve kıyas çeşitleri konusunda bu eserinde yenilikler getirmiştir.

 Konuşma diliyle çok yakından ilgili olan, klasik mantık çalışmaları onun felsefi sistemini çok etkilemiştir.

 Platon’da eşyalar ile ideler arasındaki ilişkiler açık ve seçik olarak görülemiyordu. Aristoteles’e göre ideler olsa olsa eşyanın formu/şekli olabilir. Ona göre gerçekten varolan ne idedir ne maddedir ne de harekettir; bunların hepsidir.

 Varlık = cevher + ide + madde + harekettir.

 Ona göre varlık, somut gerçekliktir ve bir eserin meydana gelmesi için 4 şartın olması gerekir:

 1-Maddi sebebin olması; örneğin bir heykel yapmak için önce onun maddesinin yani mermerinin olması gerekir.

 2-Formel sebebin olması; zihinde ne olması gerektiğine dair bir tasarımının olması gerekir.

 3-Failin olması; eseri yapacak bir failin ya da bir enerjinin olması gerekir.

 4-O işin amacının olması lazım; o iş hangi amaç için yapılacak, bunun bilinmesi gerekiyor.

 

 Sekiz ciltten oluşan ‘Politika’ adlı eseri, sosyal düşüncenin gelişmesinde büyük etkisi olmuştur. Bu eser 158 şehir devletinin tümevarım tekniği ile incelenmesinden meydana gelmiştir. Aynı zamanda bu şehir devletlerini karşılaştırmalı olarak da incelemiştir. Politika devlet adamları için uzun süre bir klavuz olarak kalmıştır.

 Önce kısımlara sonra bütüne bakan Aristoteles’e göre her sosyal birimin bir gayesi vardır. Bu gaye iyiye ve faydaya yöneliktir yani muhakkak işe yarayan bir faaliyettir.

 Örneğin, Aristoteles’in aile hakkındaki görüşleri şöyledir:

 “Aile, insanın günlük ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuştur. Ailenin parçaları; bireyleridir. Aile; aralarında kan bağı bulunan fertlerle, kölelerden oluşur. Ona göre aile içinde üç çeşit ilişki vardır:

 1-Efendi-köle, 2-Karı-koca, 3-Baba ile çocuklar arasındaki ilişkiler.

 Bu kısımların her biri bir gaye ile bir araya gelmiş yani bir iş yapmaya, bir hizmete yöneliktir.

 Sonuç olarak aile; mal, mülk edinmek, aile fertleri ile karşılıklı dayanışmayı sağlamak amacıyla kurulmuş küçük bir cemaattir.

 Devlet ise siyasi bir cemaattir. Ona göre devlet, günlük ihtiyaçların ötesinde müşterek bir gaye için birçok ailenin birleşmesinden köyler meydana gelir. Bu köylerde kendi kendine yetecek mükemmel ve büyük bir cemaat halinde birleşince devlet meydana gelir.

 Devlet, hayatın yalın ihtiyaçlarından doğar ve insanların daha güvenli, daha mesut bir hayat yaşamalarını gerçekleştirmek için devam eder.

 Aristoteles’in bir başka tezi de “bütün, parçaların toplamından fazla bir şeydir”.

 Bütün içinde bulunan kısımlar ve bu kısımları, bir gaye etrafında toplayan temel amaç hesaba katılırsa, bütünün içinde kısımlarının toplamından fazla bir şey daha olacaktır ki, oda bütünün kendine özgü gayesidir. Bu gaye sadece bütüne aittir.

 Ayrıca bütün kısımlardan önce gelir. Yani bütün olmasaydı, kısımların bir arada bulunması mümkün olmayacaktı. Bütün, kısımların taşıyıcısıdır.

 Bu görüş Almanya’da doğup gelişen İdealist felsefenin esasını teşkil eder. Bu görüşe ‘orforizm kategorisi’ adı verilir. Bedenin kısımlarını toplayıp bir araya getirmekle, bedeni bir vücut haline getirmek mümkün değildir.

 Aristoteles düşüncesinde esas gaye hep devlet olmuştur. Ona göre devleti ayakta tutan şey, karşılıklı yardımlaşma prensibidir. Bu ise insanın erdemine dayanmaktadır.

 Ona göre erdem; ruhun iyi halde bulunmasıdır. Devlet içinse, en iyi şey tam birliktir.

 Aristoteles, sosyal düşüncenin gelişiminde bütün fikirlerin hazırlayıcısı olmuştur. Örneğin cemaat görüşü, işe yönelik faaliyet anlayışı, 19.yy. Alman sosyologlarından F. Tönnies’i, 1887’de yazdığı “Cemaat ve Cemiyet” adlı eserine büyük etki yapmıştır.

 

 İlkçağda, sosyal düşüncenin gelişimi ile ilgili fikirlerin temelini, ‘devlet’ idesinin oluşturduğunu görüyoruz. Devlet hem düşüncenin temelini hem de hedefini kapsamaktadır.

 Sosyal düzenin şekillendirilişinde ise davranışların disiplini ile uğraşılırken, çalışmalar ve düşüncelerin merkezini ‘İnsan’ kavramı oluşturmaktadır. Akla gelen erdem de hak ve hakkaniyet, ahlak ve ahlakiyat gibi meziyetler gaye edinilmiştir.

 Ortaçağ sosyal düşüncesine, Platon ve Aristoteles düşüncelerinin yansımış olduğunu görüyoruz.

 Bu görüşlere hristiyanlığın prensipleri de eklenerek, sosyal düşünceler yeni bir şekle sokulmuştur.

 Ortaçağ, hristiyanlığın etkisinde geçmiş bir devirdir. Dinin büyük baskısı altında sosyal düzen tanzim edilmeye çalışılmıştır.

 Önceleri hristiyanlık yalnızca ahlaki özelliklere yani sevgi, kardeşlik, yardımseverlik gibi prensiplere dayanmaktaydı. Hukuki, siyasi ve idari mevzulara yer verilmemişti. Her ne kadar İncil insanların eşitliği üzerinde duruyorsa da köleliği yine bir müessese olarak kabul ediyordu. Efendilerin kölelerine daha şefkatli olmaları, kölelerin de efendilerine karşı daha sabırlı ve itaatkar olmaları öğütleniyordu.

 İlahi düşüncenin insan düşüncesi ile idrak edilmesi mümkün değildir. İlahi irade ispat edilemez. Sadece ona inanılır. İman ve inançla onun kabul edilmesi şarttır.  Devlet, adeta ilahi iradenin yeryüzündeki bir izdüşümüdür. Her fert hem tam bir dindar hem de iyi bir vatandaş olmak zorundaydı.

 Kilise, devletin üstünde, devletten de bağımsız bir otoriteydi.

 Kilise àdevlet àbirey (vatandaş)

 Burada adeta Platon’un ‘ideal devlet’i, kilisenin ilahi düzeni ile güçlendirilmiştir. Platon, gerçek deletin ideler alemine ait olan ‘ideal devlet’ olduğunu, içinde yaşadığımız devletin ise onun bir izdüşümü olduğunu söylemiştir.

 Ortaçağ Platon’un bu modelini benimsemişti. Bu modele hristiyanlık prensiplerini ve dinin otoritesini katarak yeni formüller ileri sürülmüştür. Bu formüllerin temel prensibi düşünceyi, devletin rolünü, kilisenin otoritesine bağımlı kalarak görevlerin yürütülmesidir. Bir yerde hakiki devlet, kilise oluyordu. Çünkü kilisenin temsil ettiği nizam; ilahi nizamdır.

 

 SAİNT AUGUSTİNUS (M.S. 354 – 430):

 

 Sosyal düşüncesinde, dini otoriteyi hakim kılmak isteyen bir Platoncu olarak kabul edilir. Ona göre iyi ve en iyi, tanrının emretmiş olduğudur. Bunların münakaşa edilmesi dahi büyük cezalar verilmesini gerektiren davranışlar olarak görür.

 Ona göre, her şeyi iyi olduğu için değil de tanrı emretmiş olduğu için yapmalıyız.

 Bu görüş büyük ölçüde devleti, kıymetinden mahrumetmiş durumdadır. Buna göre rahipler, tanrının gölgesidir. Onlara karşı gelmek, bir yerde tanrıya karşı gelmektir.

 Bu görüşlerin temel amacı devleti iyi bir dine bağlı, kişiler cemaati haline getirmektedir. Bu devlet, bir ‘tanrı devleti’dir.

 Bu yaklaşım giderek yumuşamaya, özellikle de 12. ve 13. yy’da değişmeye başlamıştır.

 

  SAİNT THOMAS (M.S. 1226 – 1274) :

 

 Aristoteles fiziğini ve metafiziğini Batı dünyasına ve hristiyanlığa tanıtmak ve yaymak amacını gütmüştür.

 Thomas’a göre maddeyi şekillendiren formel varlıktır. Aralarındaki fark, maddenin potansiyel halde, formun ise eylem halinde yani kinetik halde bulunmasıdır. Yani madde form ile ortaya çıkar.

 Thomas, üç tür düzen ve mahiyet kabul etmiştir:

 1- Akıl; idare eden güç olarak kendini gösterir.

 2- Tabii nizam; akıl sayesinde öğrenilebilir.

 3- Sosyal düzen; bu insan aklının bir icadıdır. Tabii kanunların özel bir uygulaması halindedir.

 Onun sosyal düzen olarak kastettiği, devlet düzenidir. Ona göre devlete itaat kesin şarttır. Ancak devlet nizamında, ilahi nizama aykırı bir iş olursa, o vakit bu kurallara uyma zorunluluğu ortadan kalkar. Devlet, insana ait ihtiyaçların tatmini için tabii ve zaruri olan bir varlıktır. İnsanın sosyal tabiatından çıkmış olup, insanların menfaatini temin etmek vazifesiyle yükümlüdür.

 İlahi nizam, insanların sakin ve sessizce bu iradeye bağlanmalarını emreder. Ancak Thomas’a göre bu derece katı ve sert emirler devlet nizamında aranmaz. İçinda yaşadığımız devlet nizamı tenkit edilebilir, eleştirilebilir. Gerçi bu sosyal nizamda tanrının eseridir ama bu devlet nizamı içinde, insanın iradesi vardır.

 Ona göre tanrı, devlet nizamına kimin hakim olacağını önceden tayin etmiştir. Bu nedenle baştaki kişi, tanrının gölgesi değildir ve değiştirilebilir de.

 S.Thomas ve arkadaşları, o devirde bu fikirleri ileri sürme cesaretini göstermişlerdir. Bu cesaret, sosyal düşünce tarihinde büyük bir adım olarak kabul edilmektedir. Ancak yine de topluma karşı devleti ön planda tutmuşlardır.

 

 İBN-İ HALDUN (1334 – 1406) :

 

 Tunus’da doğmuş, Kahire’de ölmüştür.

 Haldun’a göre sosyal hayat insanlar için bir zorunluluktur. Tek başına tüm ihtiyaçlarını yerine getiremeyeceğini ya da çok uzun zaman uğraşması gerektiğinden sözeder. Ona göre fert, muhtaç olduğu gıdayı temin etmekten acizdir. Aynı zamanda her birey, kendini koruyabilmek için kendi cinsinden olan fertlerden yardım almaya mecburdur.

 Haldun, ihtiyaçlardan doğan sosyal hayatın sonunda kaçınılmaz olarak cemiyetten sözeder. Devlet, hükümet, kültür, medeniyet örf ve adetler, kavim ve göçebe hayat, yerleşik şehir hayatı gibi sosyal konularla ilgilenmiştir.

 Cemiyet hayatını ve kavramını, bugünkü modern sosyolojik görüşlere yakın fikirlerle ele almıştır. Devlet ve otoritesi meselelerine temas etmiştir. Sosyal düşüncenin değişmesinde gözleme önem vermiştir. İlk defa cemiyet ve devlet ayrımı yapan düşünürdür. Cemiyet çeşitlerini de incelemiştir.

 Ona göre insanlar sosyal bir hayat yaşamak için bir araya gelmeye ve birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermeye muhtaç ve mecburdurlar. Aksi halde varlıklarını sürdürmeleri olanaksızdır.

 Haldun, hayatıdevam ettirme yani yaşama ihtiyaçlarından, yardımlaşmaya ve oradan da korunma ihtiyacına geçerek, devletin varlığına değinmiştir.

 Devletin içyapısını incelemiştir, irade çeşitlerini analiz etmiş, şehirleri incelemiş hatta ‘şehir sosyolojisi’nin ilk adımlarını atmıştır.

 Ayrıca hüner ve zanaat çeşitleri hakkında dafikirler öne sürmüş, muhtelif mesleklerden bahsetmiştir. Bir bakıma ‘meslek sosyolojisi’ne de değinmiştir diyebiliriz.

 Çiftçilik, yapı sanatı, marangozluk, dokumacılık, terzilik, tıp, ebelik, şarkıcılık ve musikinin bir meslek ve sanat olduğununa dair bugün de bize ışık tutan ilginç düşünceleri olmuştur.

 Mukaddime’ adlı eserinde uzunca bir bölümünü şehirlere ayırmış, şehirleri anlatmış ve şehir hayatını açıklamıştır. Bu bakımdan kendisi şehir sosyolojisinin kurucuları arasında gösterilir.

                                        ../..

BİLİM FELSEFESİ-2

Pazartesi, Temmuz 27th, 2009

 D. Hume:

 Olgular gelecek hakkında temel sağlayamaz. Geçmişte olup bitenlere bakarak akıl yürütemeyiz. Tümevarım olasılıklıdır, bu yüzden temelsizdir. Sadece olasılıklı olarak bilebiliriz. Nedensellik ilişkisi kurma bizdeki bir alışkanlıktan dolayıdır. Çünkü nedenselliği ne görüyoruz ne de algılıyoruz. Geçmiş yargılarımızın gelecek için temel sağlamadığından dolayı tümevarım temelsizdir.

 Güneşin şimdiye kadar doğmuş olması, her zaman doğacağını gerektirmez.

 

Conventionalizm è Zorunluluk è Dilsel mantıkçılık

 

Pozitivizm è Olumsallık è Deneysellik

 

Pozitivistlere göre doğa yasalarının mantıksal zorunlulukları yoktur.

Conventionalistlere göre ise, uylaşmanın olmasıdır.

W.Wright ise her ikisinden de sözetmek için bir ‘ara’ kavram getiriyor; ‘doğal zorunluluk’.       Zorunluluğun illa mantıksal ve deneysel olması gerekmez, diyor.

 

Zorunluluk:

*Mantıksal; kipler mantığı, zorunlu – olumsal, olanaklı – olanaksız.

*Fiziksel; doğal zorunluluk, A, B’yi yaparsa B hareket eder.

*Tekniksel; her şeyin bir sırası var. A’yı koymadan B’yi koyamazsın.

*Ödevsel; A doğruysa A’yı yap.

 

Pozitivistlere göre evrensel hakikat; deneysel, olumsal olmalı. Conventionalistlere göreyse, mantıksal olarak zorunlu olmalı.

 

Eylemleri, dürtüleri eyleme bağlayan davranış örüleriyle açıklamak, irade özgürlüğünü determinist bir anlayışla açıklamak demektir.

 Hampbell’e göre tarihsel açıklamaların genel yasalara dayandırılması, tarihte yasa olmadığını değil, bulunamadığını bu yasaların henüz keşfedilemediğini gösterir.

 Temel yasalı açıklamanın bir başka savunucusu K.Poper, Hampbell’e yakın bir anlayışa sahip; “tarihte yasaların uygulanamaması, tarihte yasa olmadığını göstermez. Biz bu yasaları keşfedersek ideal bir toplum kurabiliriz. Toplum mühendislerimiz olur”.

 Hampbell!e en büyük tepki W. Dray’den geliyor. Ona göre tarihte yasa yoktur. Tarihsel olaylar genel yasalara dayanmaz.

 Dray’e göre bir eylemi açıklama; bir eylem belli bir durumda yapılan ussal bir açıklamadır.

 Dray, ussal açıklamasını bir takım amaç, eylem ve ereksel olarak koyacak yerde, ussal olan nedir? Neyin yapılması gerekir, ona bakıyor. Brütüs’ün Sezar’ı neden öldürdüğüne bakacağı yerde Brütüs’ün yaptığını değerlendirmeye, yargılamaya kalkıyor.

 

 Eylem felsefesinde tartışmalara yeni bir boyut getiren;

 

  Elizabeth Anscombe :

 

 Bir davranışın açılanmasında o davranışın betimlenmesi çok büyük önem taşır. Bu açıklama, betimleme şu ya da bu şekilde bizim açıklamamızı etkileyecektir. İsteyimsel olarak yapılmış bir davranış başka bir durumda istenmeden yapılmış olabilir.

 Örnek; “buzda yürürken kaydı düştü ve elindeki şemsiye de camı kırdı”. Yapılan açıklama:

 1-Bilerek kayıp kırdı.

 2-Bilmeden, istemeyerek yaptı.

Yapacağımız açıklama o davranışın izahında çok önemli rol oynar. Betimlemeyi farklı yapınca açıklamada farklı oluyor.

 Anscombe’ye göre kimi durumda nedensel açıklama yapılır kimi durumda da isteyimselliğin, ereğin girdiği yerde de ereksel açıklama yapılır.

 Ona göre isteyimsel, erekli bir davranışı açıklayacak olan ‘pratik tasım’dır.

Büyük öncül (istenen şey);“Bütün insanlar ölümlüdür”

Küçük öncül (bir eylem); “Sokrates bir insandır”

Sonuç (bir eylem) ; “Sokrates de ölümlüdür”.

 

 Aristoteles’in dedüktüf tasımına göre öncüller doğruysa, sonuçta zorunlu olarak doğrudur. Pratik tasım da ise öncüllerle sonucun birbirine uygun olması önemli.

 

 W.Wright, Hampbell’in tümel yasalı açıklama modelinin sadece doğa bilimlerinde geçerli olduğunu, insan etkinlikleri alanın da ise pratik tasımın geçerli olduğunu söylüyor.

 

 Marx’ın gençlik dönemini kabul eden Frankfurt okulu, bunlar; Fromme, Adorno, Habermas ve Marcuse.

 Tez; Hampbell

 Antitez; hermeneutik / yorumsamacılar

 Sentez; Yeni Frankfurt okulu.

 

Son olarak W. Wright’ın yaklaşımında çıkarabileceğimiz bilimsel yaklaşımlar:

a)Nedensel açıklama:

  *1.dönem; Compte, J.S.Mill

  *2.dönem; Viyana çevresi, Hampbell

b)Yorumsama / anlama

  *Eski yorumsama; Dilthey

  *Yeni yorumsama; Draysen, P.Winch, A. Anscombe

c)Açıklama+Anlama (eleştiri):

  *19.yy Marx, Freud

  *20.yy Yeni Frankfurt okulu.

 

 Hambell’in modelinde yasaları bildikten sonra öndeyide bulunmak yersiz. Yasalar iyi binmiyorsa öndeyide bulunulur.

 

  KARL POPER :

 

 “Bilimsel olan deney ve gözlemle doğrulanabilir ve bu nedenle güvenilir olan değildir. Deney ve gözlemle doğrulanabilir olması bilimsel olmayı gerektirmez”.

 T. Kuhn; “önyargısızlığın olduğu yerde bilimden sözedilemez”.

 Poper ve Kuhn, yaygın bilim anlayışına karşı çıkıyorlar. Problemleri; bilimsel olala olmayanı nasıl ayıdedeceğiz?

 Poper’a göre yaygın bilim anlayışı, “bilim, deney ve gözlem yöntemiyle metafizikten ayrılır”. Ona göre bilimin yöntemi varsa sözde bilimin de yöntemi vardır. Bu konuda Poper, astrolojiden örnek vererek onun da deney ve gözleme dayandığını söylüyor.

 Kısaca yöntemine bakarak bilim olanla olmayan ayırt edilemez, der.

 Poper bu alanda 4 tür kuramdan sözeder:

 

 1-Marx’ın tarih kuramı,

 2-Freud’un psikanalizi,

 3-A.Adler’in bireysel psikolojisi,

 4-Einstein’ın görelilik kuramı.

 

 Poper’a göre ilk üç kuramın bilimselliğinden şüphe edilebilir ama Einstein’ınkinden şüphe edilemez. Poper diğer üç kuramı ilkel mitoslara benzetir.

 Bu üç kuramın ortak yanları:

 *Olguları öyle bir açıklayışları var ki, dünyada açıklanamayacak tek bir olgu bırakmıyorlar

 *İnsanların yeni bir hakikate gözlerini açması gibi görünüyor.

 *Kuramlarını her defasında doğrulamak. Doğrulukları o kadar açık ki, insanlar bunu görmüyorsa örneğin Marx’a göre ya sınıf çıkarlarına ters düştüğü içindir ya da inanmadıklarından görmüyorlardır.

 *Sözkonusu kuramlar, kendilerini doğrulayan deney ve gözlemlerin bitmez tükenmez olması. Örneğin bir Maxsist hep kendi kuramının doğrulandığını görecektir.

 *Bu kuramların hiçbir zaman yanlışlanamaz ve çürütülemez olduklarını söylüyorlar. Bunun nedeni çok genel kuramlar olması. Öndeyileri tamamen kaypak ve belirsizdir. Şu ya da bu şekilde her şey bu kuramlara sokulabiliyor.

 

 Bunlara karşılık Einstein’ın kuramı sınanabilir dolayısıyla yanlışlanabilirdir.

“Işık ağır cisimler tarafından çekilir”. Bu önerme deney ve gözlemle doğrulanamazsa yanlışlanmış olur.

 Poper’a göre alanımızı ne kadar daraltırsak önermemiz de o kadar güçlü olur. Sürekli olarak önermeyi yanlışlamaya çalışmak, her yanlışlandığında önerme karşımıza daha güçlü çıkar.

 Poper görüşlerinden bir takım sonuçlar çıkarıyor:

 

1-Amacınız doğrulamaksa her kuramı doğrulayabilirsiniz.

2-Doğrulama, öndeyide yanlışlanma riskini göze almışsa bilimseldir.

3-Bir kuram ne kadar yasak koyuyorsa o kadar güçlüdür.

4-Akla gelebilecek bir şeyle o kuramı çürütemiyorsanız o kuram bilimsel değildir.

5-Bir kuramı sınıyorsanız doğrulamaya değil, yanlışlamaya çalışıyorsunuz demektir.

6-Doğrulanmış bir kuram, ussal bir sınayışın sonucuysa o kuram benimsenmemelidir.

7-Bazı sınanabilir kuramlar yanlışlandığında bile taraftarları tarafından terk edilmez. İşte Marx’ın kuramı böyledir. Yanlışlandığı halde kuram hep ek kuramlarla (ad-hock) hep yeniden düzenlenmeye çalışılır.

 Başlangıçta Marx’ın kuramı bilimseldi, sınanabilirdi. Sınandı ve yanlışlandı. Daha sonra izleyicileri tarafından sınanamaz hale getirildi.

 

 Freud ve Adler’in kuramı ise daha başlangıçta bilimsel değildi. Bunlar kaypak birer ilkel mitos olmalarına rağmen bilime katkıda bulunabilrler.

 

 Poper, “ben bilim ile sözde bilim arasında sınır çizmeye çalışıyorum. Bun da demercation problemi diyorum. Ve bu problemin çözümü de benim yanlışlanabilirlik ölçütümdür”.

 

 Poper’a yanlışlanabilirlik ölçütünü Wittegenstein’dan mı aldın diyenlere, “hayır ondan 30 yıl sonra onun ‘anlamlılık’ kuramını çürütmek için geliştirdim”, der.

 

  Wittegenstein’ın anlamlılık kuramı:

 

 Felsefenin ve metafiziğin önermeleri metafiziktir, sözde önermelerdir. Bütün anlamlı önermeler temel ya da atomik önermelere indirgenebilir. Bunlara dayanmayan önermeler, anlamsız önermelerdir. Mümkün bütün önrmleri atomik önermelerle açıklayabiliriz.

 Bütün mümkün durumları gösteren atomik önermeler:

 

       (p,q):                                  (p,q)

 

  1-  (p => q) Λ(q=>p)     8-  pq

 

 2-  (pΛq)                9-   p

 

 3- (q=>p)                10-   q

 

 4- (pvq)                  11-   (pΛq)

 

 5- (q)                    12-   pΛp

 

 6-  p                      13-   qΛp

 

 7-  (pΛq)v(qΛp)     14-   (pΛp)Λ(qΛp)

 

 

 Herhangi bir önerme, bu önermelerle çelişiyorsa bu durumda o önerme anlamsız önermedir.

 Poper’a göre Wittegenstein, bilimi felsefenin karşısına koyuyor. Çünkü ona göre felsefenin önermeleri aşkındır ve üzerinde konuşulamaz. Yukardaki önermelerle temellendirilemezler.

 Poper’a göre ise hiçbir bilimsel kuram gözlem önermelerinden türetilemez. Hiçbir bilimsel kuram gözlem önermelerinin sonucu olamaz. Poper’ın en can alıcı yanı burası.

 “Ben doğrulanabilirliğin yerine yanlışlanabilirliği koymadım çünkü bunlar bakışımsızdır(asimetriktir)”.

 Bir önerme milyonlarca gözlem ile doğrulanabilir ama yine de doğruluğundan emin olamayız. Buna rağmen bir gözlemle doğruluğundan emin olabiliriz.

 Örnek; “bütün kuğular beyazdır” önermesini milyonlarca kuğu bile doğrulayamaz. Buna karşılık tek bir siyah kuğu bu önermeyi yanlışlamaya yeter.

 Neden tümevarım sonucu elde edilmiş sonuçtan emin olamayız. Çünkü Poper’a göre tümevarım temelsizdir.

 Poper’a göre bir önermenin yanlışlanabilir olması onu bilimsel kılar.

 

 Poper’a göre 2 tutum var:

 1-Dogmatik tutum; doğrulamacıdırlar, Viyana çevresi.

 2-Eleştirel tutum; bilimsel tutum. Varsayımları ve sanıları değiştirmeye hatta vazgeçmeye  her zaman hazırdır. Kuramlarımızın ne taşıdığı tümdengelimle ortaya koyabilir ve eleştirel tutumla açıklayabiliriz. Hiçbir kuram gözlem önermeleriyle temellendirilemez. Çünkü gözlem önermeleri tümevarım ile elde edilmiştir. Tümevarım ise mitostur.

 Şu anda bilimin yaptığı iş sanrılarladır. Bir yerde bilim inanç üzerine kurulmuştur.

 Tekrarlanan gözlemler ve deneyimler bilimde sanılarımızın ya da varsayımlarımızın sınanması olarak iş görürler.

 Deney – gözlem, kuramlarımızı doğrulamak için değil çürütmek için bir sınamadır.

 Geleneksel yanlışlık, tümevarımın bir demercation sağladığına inanılır.

 Tümevarım bilimsel doğrulanabilir olanla doğrulanabilir olmayanı sağlıyor.

 Tümevarım, kesi sonuçlar vermez. Olasılıklı bilgi vermesi de birşeyi değiştirmez.

 Sonuç; bir kuramın yanlışlığı ancak deneyden çıkarılabilir. Doğruluğu deney ve gözlemden çıkarılamaz.

 Dogmatik tutum, düşük olasılıklı yüksek kuramları tercih eder.

 Eleştirel tutum, yüksek olasılıklı düşük kuramları tercih eder.

 Poper’a göre öndeyide, kehanette bulunan hep Marxizm ve bazı tarih felsefecileridir:

 1-Tarihsici toplum görüşü

 2-Tarihsici siyaset öğretisi.

 Poper’a göre doğa bilimlerinde öndeyide bulunulabilir. Bilimin önermeleri koşullu/hipotetik önermelerdir.

 Örnek; kızılsa kırmızı lekeler görülür.

             Hasta kızıldır.

             O halde kırmızı lekeler görülecektir. (öndeyi)

 

Öndeyi zaten yasanın mantıksal bir sonucu. Toplumbilimlerinde, doğa bilimlerindeki gibi genel düzenlilikler olmadığı için öndeyide bulunamıyoruz. Örneğin doğa olaylarında; “güneş her yıl şu tarihte tutulur”, diyebiliyoruz. Oysa toplumsal olaylarda örneğin Fransız ihtilalinin ne zaman gerçekleşeceğini bilemeyiz.

BİLİM FELSEFESİ-1

Cuma, Temmuz 24th, 2009

       

  19.yy’dan itibaren iki genel ifade var:

 

1-Aristoteles geleneği; taş varış noktasına yaklaştıkça hızı artar. Taş, zorla uzaklaştırılmak istendiği noktaya tekrar ulaşmak için hızlanır. Taşda bir ereğe ulaşmak için ileriye doğru bir yönelim vardır.

 Bu daha insanca bir yaklaşım. Bu geleneğe göre her şeyin bir yeri vardır. Yerinden uzaklaştırılan taş, tekrar yerine ulaşmak için ileriye doğru yönelir.

 2-Galile geleneğine göre ise, bunun tam tersi başlangıca, nedene doğru yani geriye doğru bir yönelim var. Erek diye bir şey yoktur.

 Rönesans, Galile geleneği ile Aristoteles geleneğini yıkmıştır.

 

 Won Wright’ın bilim felsefesi tarihi yaklaşımı:

 

 Bilimsel araştırmanın iki temel görünümünden sözeder:

 1-Olguların keşfi ve betimlenmesi.

 2-Varsayım ve kuram oluşturma.

    Çoğu kez ilki betimleyici bilim, öteki kuramsal bilim olarak adlandırılmaktadır.

 

     Bilimsel etkinlik iki temel amaca hizmet etmektedir:

 

 1-Öndeyide bulunmak; olguları bu yolla bulmak, keşfetmek.

 2-Daha önce keşfedilmiş olguları anlaşılır kılmak.

    Öndeyi; olmuş olana bakarak, gelecekte olacak olanı açıklamak.

  Açıklama; geçmişe, olmuş olana yöneliktir. Öndeyi ise geleceğe yöneliktir.

  Öndeyici etkinlik; olgulara, açıklayıcı etkinlik ise; yasalara dayanır.

  Açıklamacı etkinlik; nedensellik ilişkisine dayanır ve Galile geleneği hakimdir.

  Öndeyici etkinlikte ise; erekselci olup Aristoteles geleneği hakimdir.

  Her iki gelenekte de hem öndeyi hem de açıklama var ancak biri daha fazla ağır basmaktadır.

 Galile geleneği nedensellikle, açıklama ve öndeyide bulunurken Aristoteles geleneği; erekselci bir yaklaşımla olguları anlaşılır kılmaya çalışır.

 

 19.yy’lın 3 ana ilkesi:

 1-Yöntemsel bircilik; bütün bilimlerde yöntem birliği öneriliyor.

 2-Matematiksellik ülküsü; Yöntem ve kullanılan kavramlar matematiksel olmalı.

   Pozitivizm bu iki ilkede çok iddalı.

 3-Genel yasa ile açıklama; tümel yasalar.

 

   Pozitivist çizgiler:

 1-Olgucu-duyumcu anlayış; 20.yydaki modern pozitivizme (Viyana çevresi)  bağlanıyor. (Anlam Kuramı)

 2-Bilimci anlayış; daha çok Comte’un görüşüne yakın ve bu kuramın başını Hampbell çekiyor. (Bilim Kuramı)

  Yöntemsel bircilik; Comte çeşitli bilimlerin yasalarını incelemeye ‘Pozitivist felsefe’ diyor. Bilimlerin tek bir yönteme tabi olduğunu ve çok daha genel bir bütünün parçaları olduğunu söylüyor.

  Kurama gelince, bütün bilimlerde aynı kuramın geçerli olması değil, homojen olması, aynı yapıyı göstermesi yeterli.

 

 (Aslında Comte’dan daha çok J.S.Mill’in yaptığı işe ‘Pozitivizm’ deniyor.)

 

 Matematiksellik ülküsü; matematiksel fizik, insan bilimleri dahil tüm bilimlerin tamlığının ve gelişmesinin ölçütü sayılmalı. Böylece matematiksel fizik önemli bir ölçüt oluyor.

 Genel yasa; açıklama nedensel olmalı. (Comte’un böyle bir düşüncesi yok o öndeyi üzerinde yoğunlaşıyor.)

 

 Gerçek Pozitivist Anlayış; önceden olacağı görmek. Bunun içinde geçmişi, doğa yasalarının değişmezliğine dayanarak incelemeli.

 Olguların açıklanması; tek tek olgularla birkaç genel yasa arasında bağlantı kurmaktır. Pozitivist görüş; amaç, niyet, erek diye geçen açıklamaları ya nedensel açıklamaya sokar ya da bilimsel değil diye bir kenara bırakır.

 

  Pozitivizme karşı olan akımlar:

 

Hermeneutik (yorumsama); bu görüşü savunan başta Alman filozofları, Dilthey, Simmel, Draysen hepsi de antipozitivist.

 Bunlar pozitivizmin yöntemsel birliğine karşı çıkıyor. Doğa bilimlerinin yönteminin, insan bilimlerinde uygulanamayacağını söylüyorlar. Bu nedenle bu bilimlerde açıklama değil, anlama önemlidir.

 Fizik, kimya gibi bilimlerin genellemelerle uğraşmasına karşın, tarih, sosyoloji gibi bilimler tek tek olayları bireysellikleriyle ele alırlar.

 Draysen, açıklama ile anlama arasında ayrım yapar. Açıklama; doğa bilimlerinin, anlama ise insan bilimlerinin uğraşıdır.

 Pozitivist bilim anlayışında sözde iki tür bilimde sözediliyor.(Doğa bilimleri, insan bilimleri) Aslında böyle bir ayrım yok. Kendilerini konu alan bilimler yöntemiyle bir.

 

 Dilthey’in Tarihselci Bilim Anlayışı:

 

 Dilthey’e göre, tek cinse bağlı iki bilim yok. İki ayrı cinse, yönteme bağlı iki ayrı bilim var.

 Tarihsel, toplumsal olan bir tinsel dünyadır. Bu dünyayı insan kendisi kurar ve içinde yer alır. Dolayısıyla böyle bir gerçekliğe, bu gerçekliği anlayacak aynı türden  bir bilim gerekir. Zira tinsel dünya bir olgu dünyası değil, anlam alanıdır.

 Tin bilimleri yorumsama(hermeneutik) yoluyla tarihsel gerçekleri yorumlayacak ve tinsel dünyayı anlayacaktır. Bu dünya açıklanmaz, anlaşılır. Günlük dil bu iki kavramı ayırmadığı için karıştırılıyor.

Antipozitivistlerin anlam kavramına yükledikleri bir boyut var ki, bu açıklamada yok.

 Simmel, insan bilimlerinin kendine özgü yöntemi olarak anlamayı bir ‘duygudaşlık (empaty)’ olarak görüyor. Bu duygudaşlık ortamının zihinde tinsel olarak yeniden yaratılması.

 Simmel, anlamanın bu psikolojik boyutuyla açıklamadan farklı olduğunu söylüyor. Duygudaşlığa örnek; “Neron Roma’yı neden yaktı? Bunu anlamak için Neron’la empaty kurmak gerekir”, diyorlar.

 Nasıl empaty kuracağız?

 Neron’un yaşam tarzını, dinini, geleneğini… öğreneceğiz. Bunlara göre de o dönemi kafamızda canlandırmaya çalışacağız.

 Anlamayı, açıklamadan ayıran; psikolojik boyut yetmez. Bir de anlamada ‘isteyimsellik’ vardır. İstemek, amaç edinmek bu açıklamada yok.

 Doğa bilimleri ile tarihsel tin bilimleri arasındaki yöntem farklılığını kabul edince yeni bir sorun çıkıyor.

 Toplum bilimleri ile davranış bilimlerini nereye yerleştireceğiz. Sosyoloji ve psikoloji antipozitivist eğilimlerin etkisinde ortaya çıkıyor. Bu iki bilim, açıklamalı bilim felsefesi ile anlamacı bilim felsefesinin savaş alanı oluyor.

 19.yylın iki büyük filozofu Hegel ve Marx :

 

 Bunları ne Aristoteles ne Galile ne pozitivist ne de antipozitivist geleneğe sokabiliriz.

 “Yasalar evrensel geçerliliğe ve zorunluluğa dayanır” görüşleriyle yüzeysel de olsa pozitivistlere benzerler.

 Diyalektik anlayışları Galile geleneğine girmez. Çünkü; tez, antitez, sentez bir nedenselliği dile getirmez. Bunlar sadece mantıksal/kavramsal bir örüdür.

 

 Her ikisinin de diyalektik şeması; isteyimselci (erekselci).

 

Hegel, doğa bilimlerinden pek anlamıyor. Doğa bilimlerine baştan kapalı olması onu tin bilimlerine yaklaştırıyor.

 “Açıklama, neden-sonuç ilişkisi kurmak değil, olguları anlaşılır kılmaktır” böylece Aristotelesci gelenek Hegel görüşüne bağlanabilir.

 Hegel’in tarih görüşü; “tarihteki ilerleme, tinin kendi kendisinin bilincine varmaktır” bu tamamen erekselci bir yaklaşım.

 

 Marx; “insanı yapan tarih değil, tarihi yapan insandır” sözüyle Hegel’i tersine çevirir.

 Hegel’de insan, tarih içindeki rolünü oynayan bir piyondur.

 Marx’da insanın yabancılaştığını görmesi, hakikati görmesidir. Hakikati görmekse özgürlüğe ulaşmaktır. Bu öznel erekselci bir yaklaşımdır.

 Marx, olgunluk yapıtlarında demir bir zorunluluktan sözeder. “Tarih bir takım zorunlu yasalarla ilerler”. Bu yanıyla Marx’ı, Galileci ve pozitivist yaklaşıma sokarsak da aynı zamanda Aristoteles geleneğine de sokabiliriz.

 Tarih, demir zorunlulukla ilerler ama bu ilerleme bir ereğe doğru sınıfsız, özgür bir topluma doğru ilerleme sözkonusu.

 Kısaca Hegel ve Marx’ı hem Galile(zorunlu yasalardan bahsetmeleri nedeniyle)  hem de Aristoteles geleneğine (yasaların ereğe yönelik olmasıyla) sokabiliriz.

 

 Sartre; doğada diyalektik olamaz. Diyalektik olsa olsa toplumsal değişmenin yasasıdır.

 19.yylın sonuyla 20. yylın başlarında analitik felsefe ortaya çıkıyor. Bu felsefe pozitivizme çok büyük katkılar getiriyor.

 

Analitik felsefenin iki eğilimi var:

1-Doğrulamacı anlam görüşü; Russel’ın başını çektiği bu görüşü savunanlar; Wittegenstein-1, Viyana çevresi, M.Schilde, Carnap ve K.Poper.

 

M.Schilde, bilimin birliğinden sözediyor. Amacı birleşik bir bilim ortaya koymak. Bu görüşüyle Comte’u destekler.

Carnap; “önemli olan bilim ile metafiziği ayırmaktır” der. Ama nasıl ayıracağız?

 Ona göre, bilimsel önerme her şeyden önce anlamlı, deney ve gözlemle doğrulanabilir önermedir. Deney ve gözlemle doğrulanamıyorsa metafiziktir.

Carnap’a göre felsefi önermeler bir tarafa atılmalı. Oysa Carnap’ın kendi söylediği metafiziktir. Çünkü bu önermenin deney ve gözlemle doğrulanabilirliği yoktur.

 Wittegenstein, “bilimsel önerme doğru ya da yanlış değerini alan önermedir” der. Felsefe ve etiğin önermeleri aşkın, metafizik önermelerdir.

 Poper ise Viyana çevresinin ‘doğrulanabilirlik’ ölçütü yerine ‘yanlışlanabilirlik’ kıstasını savunur.

 Genel yasalar bilinirse ideal bir toplum kurulabilir.

 

 Analitik felsefenin 2 yaklaşımı:

 Günlük Dilci Okul; Wittegenstein-2, G.E.Moore. Tractatus baş yapıtları.

 Egemen anlayış; tümel ve yasalı anlayış. Dil grameri ortaya koymaya çalışıyorlar. Önce matematiğin ve doğa bilimlerinin daha sonrada davranış ve toplum bilimlerinin yöntemiyle ilgileniyorlar.

 

 Hampbell, bilimsel açıklamada iki model öne sürüyor:

 1-Tümdengelimli yasalı model.

 2-Tümevarımlı olasılıklı model.

 Hampbell’e göre eğer ‘yasa’ ve ‘açıklayıcı akıl’ kavramını açıklarsak bir açıklama getirebiliriz.

 Örnek; cıvalı termometreyi sıcak suya batırdığımızda önce cıva düzeyi düşer sonra hemen çıkar. Bunu nasıl açıklayacağız? Şöyle:

 “Önce sıvı cama etki eder, cam genişler ve bu nedenle de cıva düşer. Daha sonra sıcaklık cıvaya etki eder ve cıva yükselir”.

 Yapılan açıklamadaki önkoşullar:

 *Termometrenin cıva ile dolu bir tüpten oluşması.

 *Termometrenin sıcak suya batırılması.

 Yasalar:

 *Cıva da cam da sıcak karşısında genişler.

 *Camın iletkenliği cıvaya göre düşüktür.

 Hampbell’e göre bir olgunun açıklanması,; önkoşullar ve yasalar olduğunda sözkonusudur.

 

 Örnek; “su içindeki kürek neden kırık görünmektedir?”

 Önkoşullar:

 *Küreğin düz bir tahta parçasından yapılmış olması.

 *Yarısı suyun içinde yarısı dışında olması.

 Genel Yasalar:

 *Işığın kırılma yasası.

 *Suyun optik durum yasaları.

 

‘Neden’ sorusu yasalar için de sorulabilir. Bu durumda sözkonusu yasa ancak kendisinden daha genel bir yasanın altına sokularak açıklanabilir.

 

 Hampbell’e göre bilimsel açıklamanın 2 büyük oluşturucusu:

 1-Explanandum; açıklanacak olgu hakkındaki önermeler, betimlemeler.

 2-Explanans; olguyu dile getirmek için kullanılan önkoşullar ve yasalar.

 

  Açıklamanın iki temel koşulu dile getirmesi lazım:

 1-Mantıksal uygunluk

 2-Deneysel uygunluk

 Mantıksal uygunluk koşulu; explananstan açıklanacak olan olgunun mantıksal olarak türetilmesi.

 Deneysel uygunluk koşulu; genel yasalar, açıklanacak olayın dile getirilmesi için zorunlu olmalıdır.

 Explananstaki bütün önkoşullar yasa olabilir.

 3-Explanans, deneysel koşul olmalı; önkoşullar da yasalar da deney ve gözlemle sınanabilir olmalı.

 Explananstan zorunlu olarak explanandumu çıkarıyor ve öndeyide bulunuyoruz.

 Şu şu önkoşulların ve yasaların gerçekleşmesinde o sonucun ortaya çıkması; öndeyi.

 Hampbell’e göre fizik bilimlerinden elde ettiğimiz ilkeleri, fizik biliminin dışında da kullanabiliriz. Ona göre psikoloji ve sosyolojide de genel düzenlilikler var.

 Örnek; “pamuk satanlar çok ama alacak yok”, bu durumda pamuk fiyatlarının düşeceği inancı bir varsayım olarak vardır. İşte bu genel düzenliliktir.

 Hampbell’e göere bir takım özellikler taşıyan bir olay, hep bir takım özellikleri taşıyan bir olayla ortaya çıkar. Tekrarlanan olayın kendisi değil, olayın özellikleridir. Nedendsellik olayların art arda özelliklerinin tekrarlanmasıdır. Buna göre fizik ve kimyada da her olay bir kere olur. Tek biçimcilik olayın kendisinde değil, özelliklerinde aranmalıdır.

 

 Hampbell’e Tepkiler:

 

 1-Fizik ve kimyada olduğu gibi insan etkinliklerinde tek biçimcilik yoktur. Her şey bir kere olur, diyorlar.

 Oysa Hampbell, fizik ve kimyada da böyle bir tek biçimcilik yoktur diyor. Tekrarlananın özellikler olduğunu söylüyor.

 2-İnsani olayların nedensel olarak açıklanamayacağı. Bireylerin o andaki davranışlarının nedeni sadece o ana değil, eylemin geçmişine de bağlanabilir.

  Hampbell burada, fizikte de böyledir diyor; her olayın bir ön tarihi vardır. İnsan etkinliklerinin bir ön tarihinin olması nedensel yaklaşım yok demek değildir. Sadece farklı türden geçmişler sözkonusu diyor. Hampbell, nedensel açıklamayı biçimsel olarak ele alıyor.

 3-Hampbell’in açıklama görüşüne karşı; amaçlı bir davranış, nedensel bir yaklaşımla açıklanamaz. Ancak güdüsel ve ereksel bir yaklaşımla açıklanabilir.

 Hampbell, bunlar da nedensel bir açıklama değil midir, diyor. Sorun gelecekte olacak olan bir olayın, kişinin şu andaki davranışını etkilediği şeklinde gösterilmeye çalışılıyor. Oysa ona göre, bizim şu andaki davranışımızı etkileyen gelecekteki olay değil, kişinin eylemden önceki arzusu ve ‘şunu şunu yaparsam şu amacımı gerçekleştiririm’ inancı.

 Hampbell’e göre nedensel açıklama ile ereksel açıklama arasında bir fark yoktur. Eninde sonunda ereksel dediklerimiz de nedensel açıklamanın önkoşulları altına girerler.

 4-Güdülerin bir gözlem olmadan ortaya konması; güdüler gözlenebilir değildir. Bu güdüleri ancak kişinin kendi ifadelerine ve tahmini güdüler yükleyerek bilgi edinmeye çalışıyoruz. Bu bilgi dolaylıdır. İnsan davranışlarını etkileyen güdüleri doğrudan gözlemleyemediğimizi söylüyorlar.

 Hampbell ise bunun fiziktede böyle olduğunu söylüyor. Örneğin. Karşıt elektrik yüklerini doğrudan sınayamıyoruz.

 Hampbell, insan etkinliklerinde öndeyide bulunamayışımızın sağlam yasalara sahip olmayışımızla açıklıyor ve sadece biyolojideki ereksel açıklama dışındaki bütün açıklamaları nedensel açıklama içine sokabileceğimizi söylüyor.

   

   Tümevarımlı Olasılıklı Model:

 Önkoşulların ve yasaların açıklanması istenen olaydan önce gelmesi şart mı? Aynı anda veya tersine gerçekleşemez mi? Örneğin, ısı mı ateşten önce yoksa ateş mi ısıdan öncedir?

 Tümdengelimli yasalı modelde:

 *Neden oldu?

 *Neden beklenebilir?

 Tümevarımlı olasılıklı modelde ise:

 *Neden beklenebilir?

 *Neden oldu?

 

Hampbell’e göre yasalar olgulara bağlı. Olguların tekrarlanıp tekrarlanmamasına bağlıdır. Olguların bize verdiği bir güvence onun için ancak olasılık çerçevesinde ifade edilen yasalardır.

 Bütün bu söyledikleriyle Hampbell tam bir pozitivisttir.