Posts Tagged ‘İbn-i Haldun’

ÖZLÜ SÖZLER – SOLDAN

Salı, Ekim 26th, 2010

- Kitleleri harekete geçirmek için, mitlere ihtiyaç vardır.

G. SOREL

- Tek temel ve mümkün olan “sosyalizm”, seçkin insan türünün sosyalleşmesidir.

- Yirmisinde solcu olmayan eşektir, kırkında solcu kalan şeddeli eşektir.

- Altın kural şudur; herhangi bir altın kural yoktur.

- Özür dileyerek, yakınlık göstererek ve son arzularında cömert davranarak, suçluları ve soysuzları idam edip ortadan kaldırmalıyız.

BERNARD SHAW 

- Anarşinin kaynağı, devlettir.

PASCAL

- Herkes aynı fikirde olursa, toplumda gelişme olmaz.

- Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır. Onları yaratan tanrı, kendilerine vazgeçilmez bazı haklar vermiştir. Bu haklar arasında; yaşama, özgürlük ve refahını arama hakları yer alır. Bu hakları korumak için, insanlar arasında meşru iktidar, hak ve yetkilerini yönetilenin rızasından alan hükümetler kurulmuştur. herhangi bir hükümet şekli, bu amaçları tahrip eder bir nitelik kazanırsa, onu değiştirmek veya kaldırmak ve temelleri kendi güvenlik ve refahlarını sağlamaya en uygun görünecek ilkeler üzerine dayanan, güç ve yetkiyi aynı amaçla örgütleyen yeni bir hükümet kurmak, o halkın hakkıdır.

THOMAS JEFFERSON

- Esas olan kuvvetler ayrılığıdır (yasama, yürütme, yargı).

MONTESQUİEU

- İnsan, özgür doğar ama hayatın her anında zincire mahkum edilir.

 – Bütün kavgaların, felaketlerin, tüm kötülüklerin anası; “özel mülkiyet”tir. Özel mülkiyetin olmadığı yerde haksızlık da yoktur.

- Esas olan, kuvvetler birliğidir yani yasama, yürütme ve yargının aynı erkte olmasıdır.

J.J. ROUSSEAU

MARX:

- Tarihi yapan, insandır…

- Alt yapı, üst yapıyı belirler…

- İnsanlık tarihi, sınıf çelişkisinden ibarettir.

- Komünizmin önündeki engel, burjuvazinin eksikliğidir.

- “Din”, toplumun afyonudur.

- İnsan, ne üretirse ona yabancılaşır.

- Toplumsal reformlar, güçlünün zayıflığından ötürü değil, zayıfın gücünden ötürü gerçekleşir.

- Kapitalist, kendisinin kapitalist olmasından sorumlu değildir ama ilişkilerin kurulmasına yardımcı olduğu için sorumludur

- Bir memleket iki şekilde talan edilir; “düşmanlar” ve bizzat o ülkenin kendi “maliyesi” tarafından.

- Zorun güzelliği, doğallığındadır.

- İşçilerin vatanı yoktur.

- Gelecek için bir program geliştiren insan, devrimcidir.

- Mülkiyet hırsızlıktır.

- Marx 1850’de “din; ruhsuz bir dünyanın ruhu, ezilenlerin haykırışı, kalpsiz bir dünyanın kalbidir. Din, kitlelerin afyonudur” der. O zamanlar insanların acılarını azaltsın diye “afyon” yutturuyorlar. Bunu Marx, “din uyuşturucudur” demiş gibi lanse etmeye çalışıyorlar, bu sözü bu manada yorumluyorlar. Aslında o bu sözü ile dini övmektedir. Din için,”ruhsuz bir dünyanın ruhu”, insanlar için dinden başka teselli edici bir çözüm kalmamıştır diyor.

ÖMER LAÇİNER

  - Devlet, tanrının dünya üzerindeki yürüyüşüdür.

- Sanat, bir fikir hareketidir.

 HEGEL

- Faşizm, bir dindir.

MUSSOLİNİ

- Şüphelendiğini öldür. Devrim, her şeyden önce gelir.

- İktidarın, olgun bir meyve gibi ellerine düşmesini bekleyenlerin bekleyişi, hep sürecektir.

- “Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakabileceğin en iyi miras dürüstlüktür.”
- Ne kadar farklı olursa olsun, sana ait olmayana tenezzül etme ve ne kadar basit olursa olsun, senin olmayandan asla vazgeçme.
- Arkamdan konuşmaya devam et. Çünkü, karşıma çıkacak kadar büyük değilsin!
CHE GUEVERA
- Sırtından vurana kızma, ona güvenip arkanı dönen sensin ve arkandan konuşana da darılma, onu adam yerine koyan sensin.

GORKİ

- Muhafazakarlık, tedavi edilebilir bir hastalıktır.

M. LERNER

- Beyaz ırk, insanlık tarihinin kanseridir.

S. SONTAG

- Avrupa projesi, bir medeniyet projesidir.

W. MARTENS

- Kemalizm, laik bir dindir.

Prof.Dr. ALTAN GÖKALP

- Solculuk, en ileri üretim biçimlerine sahip çıkmaktır. En ileri üretim biçimi, insanın refahını ve özgürlüğünü pekiştirir.

- Devletin herkese eşit mesafede hizmet verebilmesi için, “devletin ideolojisiz olması” gerekir. Birileri “din devleti” peşinde koşarsa, birileri de “askeri devlet” peşinde koşar.

 – Devletçilik, toplumların zenginleşmesini sağlayamıyor aksine bürokrasinin ve devletin bir soygun batağına düşmesine yol açıyor…

 – Sol; ırka değil bizatihi insana, ulus-devlet anlayışına değil; ‘evrenselleşmeye’, kültürlerin zıtlaşmasına değil; küreselleşmeye sahip çıkan bir kimliğe bürünüyor.

 ‘İçe kapalı anlayış’; ekonomide dünyaya kapalılık, bölgesel ekonomik ittifaklara karşı çıkmak da ‘faşizmin yeni yüzü’ olarak görülüyor.

 Sol, serbest değişimi, ekonomik ittifakları, dünyaya açılmayı savunuyor.

 Liberalizm, bireyin özgürlüğünü, devlet karşısında bireyin korunmasını amaçlayan bir düşünce biçimidir. Odağı bireydir, birey ve onun özgürlüğü için vardır.

 Marksizm de evrenin değişimini araştıran, toplumsal dinamiklerin kaynaklarını irdeleyen bir felsefedir, değişim bilimidir.

 - Dünyayı değiştirmek isteyen Marksistlerin hedefleriyle, bu liberal değişim çelişmiyor çakışıyor.

 – Sanayileşme dönemi bitiyor…Ulus-devlet dönüşüyor…Sosyolojik yapı değişiyor…Daha önce Marksizm ile liberalizm çatışırken şimdi benzerlikleri ön plana çıkmakta…

 Marksizm de hümanizma var…Liberalizmde de bireyin üstünlüğü…İkisi de mümkün olduğunca “az devlet” peşinde. Bu yeniçağ aynı zamanda yeni bir sentez çağı, marksizmle liberalizmi evlendirecek bir çağ.

 …Yaşamın akışındaki değişim ve dönüşümü marksist bir yöntemle ele alan ve piyasa ekonomisini de zenginleşmenin tek gerçek reçetesi olarak kabul eden bir anlayış…Hayata bakarken Marksist…Ekonomiye bakarken liberal…Yaşamı kavramaya çabalarken de “marksist-liberal”…

 MEHMET ALTAN

- Kuran’dan asla kapitalizm çıkmaz, “abdestli kapitalizm” hiç çıkmaz. Müslüman antikapitalisttir, çünkü “mülk Allah’ındır”. Bütün kötülüklerin başı özel mülkiyettir. Kuran-ı Kerim‘den illa bir ekonomik düzen çıkarılacaksa, çağımızdaki kavramları kullanarak söylersek, sosyalizme eğilimlidir. Ahlaki ve dini bir sosyalizm çıkar. İslamın siyasi, politik duruşu sol bir duruştur, sağcı değil.

İHSAN ELİAÇIK

- Batı dışı dünya hakkında Marx ve Engels‘in düşünceleri bütünüyle emperyalisttir…ABD‘nin, Meksika‘nın epeyce toprağını ilhak etmesiyle sonuçlanan savaşı Marx kendi cümleleriyle, “tembel ve çaresiz Meksikalılara karşı uygarlaşmanın lehine bir netice” olarak nitelemiş ve desteklemiştir.

Fransa‘nın Cezayir‘i işgali de “ilerleme ve uygarlık için önemli ve talihli bir olay”dı. Çünkü, “Bedeviler bir haydutlar ulusu” idi.

Marx, İngilizlerin Hindistan‘ı işgalini de aynı mantıkla desteklemiştir. Çünkü Hint toplumsal hayatı, Marx’ın tabiriyle “değersiz, durağan ve bitkisel” idi.

 RASİM OZAN KÜTAHYALI

-

      – İhtiyaç, icadın anasıdır.

                  - Felsefe, mantık ve diyalektikten oluşur.

 - Erkek burjuvazidir, karısıysa proleteryayı temsil eder.

- Ne mutlu o yoksullara ki, öteki dünya onlarındır ve er ya da geç bu dünyada onların olacaktır.  

ENGELS

  - Az gelişmiş toplumlarda “ordu”, kendi halkına karşı kullanılmak için vardır. 

 - Her devrimin temel sorunu, “iktidar” olmak içindir.

- Yumurtalar kırılmadan, “omlet” (devrim) olmaz.

- Ne kadar kötü olursa, o kadar iyidir.

LENİN

- Filozofun gerçek işlevi; dünyayı değiştirmek değil, onu anlamaktır.

- Sosyalizmin bana göre arzu edilir bir tarafı yok. Çünkü, hiçbir özgürlük vermiyor, bir bilginin engelsizce edinilmesine izin vermiyor. Dogmacılığı teşvik ediyor. Bir düşünceyi yaymak için baskı kullanılmasını öneriyor. Ben ki eski liberalim, onun yapıp ettikleri çoğu kez pek az hoşuma gidiyor.

- Orta halli bir Rus, Stalin zamanında çarlık zamanına göre daha az mutluydu.

- Lenin kendisi için değil de bir inancı cisimlendirmek için ortaya çıkmıştı. Fakat inancı çok dar göründü bana. Marxçı yörüngenin dışında hiç mi hiç düşünemeyen bir “bağnaz” gördüm ben onda.

-Lenin’in bir “proleter” sayıldığı fakat dilenciler, yiyecek bir lokması olmayan zavallılar için “burjuvazinin uşakları” deniyordu.

B. RUSSELL

   G.V.PLEKHANOV:

 Formel mantık, realitede geçer değildir. Hareket, ayniyet ve çelişmezlik prensibine tabi değildir. Çünkü; madde hareketsiz, hareketsiz de madde olmaz. Bütün alemin esası bu hareketli maddedir. Hareket halindeki bir cisim, aynı zamanda hem burada hem de başka yerdedir..Hem vardır hem de yoktur. Bizzat bu değişmenin varlığı, gerçekte çelişmezlik mantığı yerine, çelişme mantığı veya diyalektiğin cari olduğunu gösterir.

 Ya formel mantık doğrudur, o zaman realiteyi inkar etmeli ya da realite doğrudur, o zaman da formel mantık ilkelerinin geçerliliği yoktur.

 Eğer mantığımız doğruysa, Zenon gibi “hareketi” inkar etmemiz gerekir.

…/…

- İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlaka yozlaştırır.

LORD ACTON

- “Minnettarlık”, köpeklerin alışkanlığıdır.

- İki şeyden taviz verilmez; vatan ve ordu.

- En büyük hatalarımdan birisi; imzaladığımız “Güvenlik İşbirliği Antlaşması”na Hitler’in sadık kalacağını düşünmemdir. 

- Bir insanın ölümü trajik, binlercesininki dramatik, bir milyonun ölümü ise istatistiktir.

- “Benim kör, küçük kediciklerim bensiz ne yapacaksınız?”

- Hedefini belirle, kovala, yakala ve yoket. Dünyada bundan daha güzel birşey yoktur.

- Dişini ne kadar gösterirsen o kadar iyidir.

STALİN

- Bir köle olarak yaşamaktansa, bir “özgürlük savaşçısı” olarak ölmek daha iyidir.

  YILMAZ GÜNEY

- Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olunmaz.

- Haklıdan yana değil, güçlüden yana olanlar korkak ve kaypak olurlar. Güç merkezi değiştikçe dönerler; fırıldak olurlar.

UĞUR MUMCU

- En tehlikeli yönetim, hem cahil hem cesaretli olanların yönetimidir.

ERTUĞRUL GÜNAY

- Düşündüğünü söylemeye korkmaya başladı mı kişi, düşünmekten de korkmaya başlar.

VEDAT TÜRKALİ

- Bilinç, baskıdan doğar.

- Sömürü düzenine karşı çıkmak için; sosyalist/ marksist olmak, ulusunu, halkını sevmek için; ırkçı/milliyetçi olmak, adil bir insan olmak için de ahlakçı/dinci olmak zorunluluğu yoktur. Dahası bu türden yaklaşımlar; sınıfsal, etnik ve dogmatik bir tutum içinde sorunları çözen değil, derinleştiren bir anlayıştır.

- Eşitlik, “eşitler” arasındadır. Eşit olmayanları eşitlemeye çalışmak, eşit olmayanların sömürüsüne dönüşür.

- Din ve ideoloji; bilim öncesi, “ahlakçı” öğretilerdir.

AHMET AĞI

    - Marxizm, toplumumuzun gerçeklerine uydurulacak yerde, toplumumuzu kafamızdaki yarım yırtık yani aptallığımızın marxizmine uydurmak istemişizdir…Memleketimizde, 50 yıllık marxizm çabalamalarının içine düşürüldüğü durum, marxizmi tersine çevirdiğimizden ileri gelir…Değişen şartlara göre değişen tedbirler gerekir. Dogmatizm, değişen durumların karşısına eski gerçeklere göre alınmış tedbirlerle çıkmaktır. Dünyada değişmez gerçek yoktur…Batılı toplumlara benzemeyen doğulu toplumlarda durum daha da çapraşık sayılmalı, kesinliklerden, genellemelerden büsbütün kaçınılmalıdır. Bir durumun değiştirilebilmesi için onun genel gerçeklerini bilmek hiçbir işe yaramaz, özelliklerinden yola çıkılmadıkça hiçbir durum işe yaramaz.

- Her ülkenin sosyalistleri, kendi yollarını kendileri bulmak daha açıkçası, kendi sosyalizmlerini kendileri yaratmak zorundadırlar.

  KEMAL TAHİR

- “…Şartlar ne kadar elverişsiz olursa olsun, günün birinde devrimin gerçekleşeceğine inanıyorum da. İş, devrimden sonraki hayatın, insana gereksindiği mutluluğu verip veremeyeceğine geldi mi aklım karışıyor. Neden dersen, toplumun ve doğanın çelişkileri üstüne tutmuş koskoca bir sistem ve felsefe koymuşuz da birey olarak insanın iç çelişkilerini hiç hesaba katmamışız. Senin insan dediğin, kendini doğru ve haklı bir davaya adamış, kalıptan çıkma bir yaratık değil ki! Baştan ayağa karşıtlıklarla dolu bir varlık. Aynı zamanda iğrenç ve saygıdeğer, aşağılık ve yüce, ödlek ve cesur! Bunu demekle zannetme ki, insanı soyut ve değişmez bir kavram olarak alıp, şartlar ne kadar değişirse değişsin, o aynı kalacaktır demek istiyorum. Hayır o da değişiyor, değişiyor ama değişmesi kötüden iyiye, bilgisizden bilgiliye, vahşiden medeniye sürekli yükselen bir eğri çizmiyor. Çizdiği daha çok; iyiyle kötü, günahlarıyla sevap arasında aralıksız bir zikzak. Ayrıca, iyilik ve kötülük kavramları, koşullara göre değişen kavramlar”.

ATİLLA İLHAN “BIÇAĞIN UCU”

 – Türkiye’de “sağ” soldur, “sol” da sağdır.

- Türk Kurtuluş Savaşı, “anti-emperyalist” bir savaş değildir. 

        İDRİS KÜÇÜKÖMER

- Herşey değişebilir, herşey tartışmaya açıktır. Ancak dinler, marxistler, Stalin, Hitler bunu kabul etmiyor. Bir tek bilim herşeyi tartışmaya açar. Üstelik onda da amaç, tartışmanın sonunda doğruyu bulmak değil, ona yaklaşmaktır. Bunu da yanlışları eleyerek yapar.

CELAL ŞENGÖR

- Eşitlik yok, yalnızca farklı olanlar var. Biraz ondan biraz bundan biraz da ötekinden…

WİTTEGENSTEİN

 - İdeoloji, kendine göre bir mantığı ve tutarlılığı olan, belli bir toplum içinde tarihi bir görevi bulunan, bir tasavvurlar (imajlar, mitler, ve fikirler) bütünüdür.

  - Ayrıca ideoloji; maddi yaşamı din, ahlak ve bir anlamda da felsefe düşüncesiyle açıklayan tasarımlara ilişkindir. Kısaca ideoloji, bilim öncesi düşüncedir. Bilim düşüncesi ise tarihi ve toplumu, maddi yaşamın temel koşullarına göre açıklamaktır.

ALTHUSSER (Hilmi Yavuz, “Kültür Üzerine”)

 – Bir ülkeye diktayı yapanlar değil, “boyun eğenler” getirir.

- Sizin yüksekliğiniz, bizim eğilmişliğimizdendir.

BÜLENT ECEVİT

 – Önemli olan kedinin ak ya da kara olması değil, fareyi yakalamasıdır.

- İnsanların sosyal varlığı, düşüncelerini tayin eder. Öncü sınıfı temsil eden doğru düşünceler, yığınların içine girer girmez, toplumu ve dünyayı değiştiren maddi bir kuvvet haline gelir.

- Herşeyi değiştirecek, acıdan ve ölümden korkmayan bir nesil yetişecek.

 MAO

- İnsan, yediği şeydir ve insan insanın tanrısıdır. Tanrı, insanın idealleştirilmiş olarak dışavurumudur.

L. FEURBACH

 

 - İnsanın gelişimi, tanrının yerine kendisini koyabilme çizgisindedir.

*

- “Tanrı”, sıradan insan entellektüelizminin göğe yansımasıdır.

- “Tanrı”, insan yaratılarının en kutsal olanıdır.

         YALÇIN KÜÇÜK

Sol, ezilen ve dışlananların sözcüsü olan düşünce akımının adıdır…Ezilen ve dışlananlar 1960’larda işçiler ve köylülerdi. Sol bunların sözcüsü oldu. 70’lerde Kürtleri farkettik ama temelde Kemalist olduğumuz için onlara uzak durduk. 80’lerde bu kategori tüm dünyada fevkalade çeşitlendi; çingeneler, kadınlar, sakatlar, eşcinseller, vicdani redçiler vb. Ama biz bu yıllarda canımızla uğraştığımız için farkında bile olmadık. 90’larda kendimize gelmeye başlayınca baktık ki, bunların yanısıra Türkiye’de Aleviler, üniversiteye sokulmayan başörtülü kızlar, ateistler, gayrimüslimler…hepsi de ezilmişler ve dışlanmışlar kategorisinin has elemanları. Şimdi sol demek, işte bütün bunların sözcüsü demek”.

BASKIN ORAN

“Ancak bir noktada Marx yanıldı. Proleterya ve burjuvaziden oluşan iki kutuplu dünya oluşacak diye beklenirken orta sınıf büyüdü. Bugün dünyayı değiştirecek olan işte bu orta sınıftır, küçük üreticiler ve girişimcilerdir.”

NABİ YAĞCI

 - Burjuva kültürünün demokratlaşmasıyla, niteliği değişmeden çok sayıda insana ulaşıp yaygınlaşmasıyla, “mutlu azınlık kültürü” olmaktan çıkıp, “mutlu çoğunluk’”kültürüne dönüşebilir.

- Eğer bir “tanrınız” yoksa, saygılarınızı Hitler veya Stalin‘e sunarsınız.

T.S. ELİOT

- Komiserin manivelası; “devrim”. Dava, alt yapıyı değiştirmek, üst yapı kendiliğinden değişir. Yogi içinse kurtuluş, içimizde. Aksiyon, bir tuzak. 

Zıt yaklaşımlara sahip oldukları için, komiserle yogi uzlaşamaz.

ARTUR KOESTLER

 - Marxizm, aşılamaz tek toplum felsefesidir. Benim yaptığım ise, onun unutttuğu bireyi yerine koymaya çalışmaktır.

- Düşünce özgürlüğünün olmaması, düşüncenin ifade edilememesi değil, insanın düşünmemesidir.

- İnsan olmak istediği, kendini tasarladığı şeydir.

SARTRE

- Coğrafya kaderdir.

İBN-İ HALDUN

- İnsanlar, sınırlardan önemlidir.

 V. HAVEL

- Sol herşeyden önce, hümanizmdir. İnsan, “insan” olduğu için değerlidir.

ZÜLFÜ LİVANELİ

- Sol; ilericidir, enternasyonaldir, devrimcidir, hümanisttir. Bizde ise kendisi gibi düşünmeyene, yaşamayana tahammül edemeyen, ‘faşist solcular’ var.

 SİNAN ÇETİN

- Aç insanların karnını doyurduğum zaman bana, “kahraman” diyorlar. Bunların neden aç olduğunu sorduğum zaman ise bana, ‘komünist’ diyorlar.

Cardinal HELDER PESSOA CAMARA

- Bireye tek olma imkanı vermeyen, “kollektivizm şeytandır”. “Tek insan”, tanrı karşısında sorumlu olan insandır.

 KİERKEGAARD

KENT SOSYOLOJİSİ -2 (CİHAD ÖZÖNDER)

Pazartesi, Kasım 2nd, 2009

 

 Avrupa Endüstri İhtilali Öncesinde Şehirler ve Şehirleşme:

 

 Daha önce de söylendiği gibi şehirler, insanlık tarihinin yaklaşık son 5000 yılı içinde çevre, teknoloji ve sosyal faktörlere bağlı olarak ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Buzulların çekilmesinden sonra dünya, coğrafya şartlarında büyük değişmeler olmuş, teknoloji sahasında meydana gelen ve geometrik diziler gibi yığılmalı bir artış gösteren gelişme ve değişme; şehirlerin ve şehir sosyal yapılarının çok hızlı bir şekilde oluşmasına ve evrimine yol açmıştır.

 Bununla birlikte teknolojik ilerlemeler 19. yüzyılda meydana gelen ‘Avrupa Endüstri İhtilali’ne kadar oldukça yavaş seyretmiştir. Bu nedenle şehirlerin gelişmesini incelerken durumu Avrupa endüstri ihtilali öncesi ve sonrası şeklinde ele almak daha doğrudur.

 

 Eski Türk Toplumlarında Şehir ve Şehircilik:

 

 Coğrafi çevre şartları diğer insan topluluklarında olduğu gibi Türk topluluklarının da sosyal yapılarının oluşmasında etkili olmuştur. Türklerin tarihi çok eski devirlerden beri varolmakla beraber İlk Türklerin anayurdu hakkında kesin bir fikir yoktur.

 

 Tarihçiler Çin kaynaklarına dayanarak Altay dağları çevresini ilk Türk anayurdu olarak kabul ederler.

 Sanat tarihçileri, kuzeybatı asyayı, kültür tarihçileri ise İrtiş nehri ile Urallar arasındaki bölgeyi ilk Türk anayurdu olarak kabul ederler.

 Son dilbilim araştırmaları, Türk anayurdunun Ural-Altay dağları arasında olduğunu hatta Hazar denizinin kuzeydoğu bazkırlarının esas Türk anayurdu sayılmasını ortaya koymuştur.

 M.Ö.2000 yıllarına ait bazı dil kaynakları bu durumu ispatlamıştır. Ayrıca orta Asyada, Kisele ve Çernikov tarafından yapılan arkeolojik kazılar M.Ö.2000 yıllarında önce de bu bölgenin Türklerin ilk anayurdu olduğu görüşünü kuvvetlendirmiştir.

 Bu bölgenin coğrafyası ilk Türk devlet anlayışına ve sosyal yapısına şekil veren özelliklere sahiptir. Çok geniş bozkırların, otlakların bulunduğu bu bölge, eski Türkleri, at gibi binek hayvanlarını tarihte ilk defa ehlileştirerek büyük ölçüde kullanmaya yöneltmiştir. İlk Türkler, at yardımı ile diğer hayvanlarını yetiştirirken, avcılıklarını da geliştirmişlerdir. Geniş topraklarda, hızlı hareket edebilme kabiliyeti kazanmışlar. Ata bağlı olarak gelişen, bu hızlı hareket edebilme durumu, çok geniş topraklar üzerinde devletler kurabilme olanağını vermiştir.

 “Bu ekolojik yapıya bağlı olarak gelişen sosyal yapı ‘atlı-hayvancı kültür’ adını almaktadır. ‘Göçebe Kültür’ adı da verilen bu kültür, buz çağının sona ermesi üzerine Baykal gölünden, Baltık denizine kadar uzanan geniş sahada gelişti. Bu kültürün başlıca özelliği, başlangıçta kemikten işlenmiş aletler ve yer değiştiren ‘balıkçı-avcı’ hayat tarzıdır. Buna ‘yontma taş-kemik kültürü’ de denir. Ural-Altay dil ailesine bağlı kültürlerin asli kültürü buydu. Bu kültürün etkisi Amerika ve güney asyada da görülür”. (ROSANY)

 

 Atlı göçebe kültürün daha doğrusu Altay kültürünün gelişmesi, dünya tarihi bakımından iki sahada önemli olmuştur:

 1-İktisadi bakımdan hayvancılığın geliştirilmesi.

 2-Büyük devlet kurma ve idare etme kabiliyetidir.

 Bu iki özellik birbirini tamamlamaktadır. Büyük hayvan sürülerini idare etmek, beslemek, geniş sokaklarda dolaşmak, hızlı hareket etmek ve bu arada merkezi idare ve sıkı dayanışma gibi özellikler Altay kavimlerinin büyük devletler kurmalarının temelinde yer alan özelliklerdir. Bu özelliklere bağlı olarak, bu sosyal yapıya mensup insanların görüş açıları çok genişlemiştir.

 “Atlı göçebelerin kendine has yaşayış tarzı büyük paraların ve sürülerin bakımı, büyük sürek avları, bir çeşit savaş idmanı sayılabilir.

 Teşkilatlanma, binicilik, tebaanın teşkilatlandırılması, yabancı komşuları haraca bağlamak için yapılan seferler bol fırsat sağlıyordu. Onlarda milli dayanışma duygusu, milli gurur ve bu gururun icabı kahramanlık çok erken gelişti. Bütün bunları Göktürk yazıtları çok iyi aksettirir”. (ROSANY)

 

 Toynbee’ye göre de göçebe-çoban yaşamı, bu insanlara ileriyi görüş, sorumluluk duygusu, fiziki ve ahlaki dayanıklılık gibi meziyetlerin yanında askerlik, idarecilik gibi özellikler kazandırmıştır.

 Eski Türk toplulukları, içinde yaşadıkları çevre şartlarının da bir ürünü olarak, geliştirmiş oldukları sosyal yapı açısından incelendiğinde, durumun yerleşme tipolojisi açısından dünya şartlarından farklı olduğu görülür. Eski Türk toplulukları, bir bakıma bugün anladığımız anlamda, yerleşik hayata oldukça geç zamanlarda geçmişlerdir. Bununla beraber eski Türk toplumları yukarıda belirtilen şehri meydan getiren şartların hepsini gerçekleştirerek aynı fonksiyonlara sahip ‘göçen şehir’ adını verebileceğimiz ve Batılı kaynaklarda misali görülemeyen bir sosyal olguyu yaşamışlardır.

 Bu safhaya gelmeden önce eski Türk toplulukları diğer insan grupları gibi daha küçük yerleşme birimlerinden geçmişlerdir. Tespit edilen ilk sosyal durum diğerlerinde olduğu gibi aile idi. Eski Türk sosyal hayatının çekirdeğini aile teşkil etmekteydi

 

 Radlof’a göre, “birbirleri ile yakın akraba olan ailelerin küçük sürüler için ortak ve bölünmez mülk hayatı önemlidir. Kendi yararlarına olan bu bağlantı, onları birbirine kenetler. Yalnız oturan akraba ve icablar nedeniyle yakın ailelerde birliğe katılınca en küçük sosyal birlik olan ‘aul’ meydana gelmiştir. Aul, yaz-kış birlikte yaşayan 6 ila 10 aileden oluşur. Aulun başı, içlerinde en zengin ve en kalabalık ferdi olan ailenin en ihtiyarıdır. Kışlakta birkaç aul bir araya gelir. Kışın sürülerin bir kısmı aula alınmadığı için onların korunması fazla adam kullanmayı gerektirir. Şiddetli kışın doğurduğu yoksulluklar büyük topluluklarda daha az hissedilir. Küçük oymaklar bu nedenle kurulur. Ancak kışa özgüdür ve yazın geniş alanlara dağılırlar. Aullar yine de muhtemel bir saldırıyı önlemek ve düşmana karşı koyabilmek için aralarındaki ilişkiyi muhafaza ederler”.

 Bu esasa bağlı olarak gelişen eski Türk yerleşmelerinde sosyal yapının temelini teşkil eden aileler, kanbağı ile birbirine bağlı üyeler, esirler, sığıntılar ve dağlı olanlardan meydana gelmekteydi. Aile reisi, bütün malın sahibidir. Ve aile fertlerine yapılacak işleri o gösterir. Aileye bağlı olarak, ‘ata erkil’ ve ‘dış evlilik’ (exogamy) esasına uygun ‘babayerli’(patrilocal) bir düzen vardı. Başka değişle yeni kurulan aileler erkek tarafından sayılırdı. Yeni gelen kedının kocasının ailesine hizmet eder ve onun malı sayılırdı. Onun için kadını babasından satın almak gerekirdi. Satın almanın bedeli olarak ‘kalıtım’ çeşitli etli hayvanlardan at, deve, koyun vs.den meydana gelirdi. Kadın kocasının mülkü sayıldığından, kocasının ölümünden sonra ‘leviratus’ adı verilen adet gereğince kalır ve kayın biraderi veya Moğollarda görüldüğü üzere kocasının diğer eşinden olan oğlu veya ailenin diğer bir ferdi onunla evlenebilir. Bu adet, Eski Türklerde ve Moğollarda yüksek tabakaya mensup aileler arsında yaygındı.

 Eski Türk sosyal yapısı, göç esasında teşkilatlanırken oldukça mükemmel bir sosyal organizasyonu da geliştirmiştir. Yazlık konaklar ve otluklar, bütün oymak veya aulun ortak malı olduğu halde, kışlık konaklar ‘feodal düzen’ ve ‘atüt’ten farklı olarak, ferdin mülkü sayılırdı.

 (Atüt= Asya Tipi Üretim Tarzı)

 

 Atütün karakteristik özellikleri:

 

 1-Atüt türü idare şekli dış etkilere dayanır. Marx’a göre, Asya toplulukları iç dinamizmden yoksundurlar. Bunlar üzerinde ancak dış etkiler değişim sağlayabilir.

 2-Atüt kabul edildiğinde daha önce sınıflandırılmış olan toplumların tek yönlü gelişiminin evrenselliği kabul edilmeyip çok yönlü gelişim sözkonusudur.

 3-Atütte sömürü olayı çok basittir ve önemsenmeyecek kadar azdır. Bu da kapitalist birikimin oluşmasını engellemektedir.

 Atütte mülkiyet, sistem olarak vardır. Ancak kişilere ait değildir. Derebeylik veya kralın mülkiyeti sözkonusudur. Toplum, küçük topluluklar, köy komünleri halinde kendi kendine yeter tarzda üretimle yaşamaktadır. Ayrıca toplumlar arasında işbölümü yoktur. Toplum içinde yalnız ziraat ve zanaat ayrımı vardır. Meta üretimi gelişmemiştir. Bu yüzden toplumlar arasında ticaret gelişmemiştir. Burada ihtiyaçlar için üretim sözkonusudur. İhtiyaçlarından fazla olan kısım, derebeyin ya da kralın eline geçmektedir. Bu da çok az olduğu için sömürü, ihmal edilecek kadar azdır.

 Atütte değer ve üretimi sözkonusudur. Ancak ihtiyaçtan fazla olan kısım, meta haline dönüştürülebilir. Bunun da yarıdan fazla olan kısmı devlete ayniyat olarak iletir.

 Zaman zaman elde kalan üretimin çok küçük bir kısmı paraya çevrilmektedir. Paraya ihtiyaç hemen hemen yoktur. Ve kapital birikimini teşvik edecek faiz sistemi de yoktur. Mülkiyetin kişilerde toplanmaması, meta üretiminin bulunmaması, paraya ihtiyacın bulunmaması, faiz sisteminin bulunmaması ve sömürünün de çok düşük düzeyde olması, feodal düzenden ve özellikle kapitalist sistemden de farklı olarak, atütte semaye birikiminin olmamasına yol açmaktadır.

 Komün tarzında idare sözkonusu olduğundan, topluluklar dağınık bir biçimde fakat hükümdarın emrinde yaşamaktadırlar. Devlet, kanunlar ve yönetim gücü tümüyle hükümdarın eli altında bulunmaktadır. Hükümdar, yönetimi sürdürebilmek için gerekli olan askeri veya polisiye güçleri ayniyat olarak aldığı ekonomik değerle beslemektedir.

 Atüt kabul edildiğinde görülüyor ki, Marx’ın sıralamış olduğu beşli aşama olgusu, evrensel olmaktan çıkmakta çoğulcu niteliğe bürünmektedir. Atütte dış etkiler sözkonusu olduğundan yani gelişim için kendi iç dinamiği yeterli olmadığından dışarıdan gelecek bir etkinin ne türde ve ne derecede olabileceği hatta bu etkinin ne zaman geleceği belli değildir.

 Bu bilgilerin ışığında Türk sosyal tarihinin Marxist şemaya uygun olmadığı gibi atüt özelliklerini de tam anlamıyla bünyesinde bulunduramayan kendine has bir evrimleşmeye sahip olduğu ortaya çıkmaktadır.

 Zenginler kendileri daha hayattayken en büyük oğullarının bağımsız hale gelmelerini isterlerdi. Mallarının bir kısmını ona atırıp verirlerdi. Kışlık konak dar geliyorsa, büyük oğula yenisi satın alınırdı. Kendi kaynağı uygunsa her çocuğu için yer tahsis eder, mallarını da bölüştürürdü. En küçük oğul, baba yurdunun esas varisiydi. En sonunda bütün ağabeyler ayrıldıktan sonra küçük oğul baba yurdunda yalnız kalır. En çok himayeye muhtaç olan küçük oğulun örf ve adetlere göre korunması, zaruri bir geleneğe dayanır. Bu sosyal yapının temelini, aile teşkil etmekte fakat dışarıdan gelebilecek daha büyük tehlikelere karşı, aul birlikte hareket ettiği gibi yakın çevredeki aulları ve gitgide büyüyen bir sosyal organizasyonun birimleri olarak diğer sosyal gruplar devreye girmekteydi.

 Eski Türk sosyal yapısı, küçükten büyüğe yani aileden devlete genişlemekteydi.

 

 Üy (aile, ev)→AulOymakOkBoyBudunUlusİl (devlet)

 

 Ulus; birkaç boyun bir araya gelip, federasyon biçiminde birlikte yaşamasıdır. Bu şekilde kurulan sosyal organizasyon, göç esasında teşkilatlanmış çok büyük coğrafi sahalarda hareket edebilen, bir sosyo-kültürel yapıyı doğurmuştur. Bu sosyal yapı, daha önce bahsetmiş olduğumuz şehirleşmenin önşartlarından kısmen farklı sebeblerle, Türk topluluklarında oldukça uzun bir dönem devam etmiş ve türk topluluklarının yerleşik hayata geçişleri, çok uzun bir zaman dilimi içinde gerçekleşmiştir. Bununla beraber, Türk medeniyetinin gelişmesi açısından bir dezavantaj teşkil etmemiş aksine göçebelik, Türk toplulukları için diğer toplulukları idare edebilme kabiliyetini geliştirmiştir. Bu yapıya bağlı olarak, ilk Türk şehirleri kabul edebileceğimiz göçer şehirler hakkında birçok tarihi kaynakta bilgi bulunmaktadır. Mesela yazarının 12. Yüzyılda yaşamış olduğu anlaşılan bir coğrafya kitabında eski Türk şehirleri hakkında şunlar yazılmış:

 “Türklerin şehirleri azdır. Olanlar da büyük ve hayvan derisinden yapılmış çadırlardan oluşur. En büyük şehirleri ‘Hasorak’tır. Bu şehir sarp dağlar arasında kurulmuştur”.

 

 1304 – 1369 yılları arasında yaşamış olan kuzey Afrikalı Berberi kabilesinden olan seyyah İbn-i Batuta, yaşadığı yıllar içinde seyahat ettiği Türk şehirlerini şöyle anlatmaktadır:

 “Türkler kamp ve karargâhlarına ‘Orda’ derlerdi. Orda yerine varıp gördüğümüz zaman cami ve çarşılarıyla, halkıyla, mutfak bacalarından göklere yükselen dumanla yürüyen büyük bir şehirle karşı karşıya olduğumuzu anladım. Bütün Orda, atlarla çekilen ve konaklama için seçilen yere varıldığında hafif malzemeden yapılmış olan evler, çadırlar ve eşyalar indirilmekte bir anda çarşılar, mescitler ve obalar kurulmakta idi”.

 Göçen şehirlerin yanı sıra eski Türklerin çok eski zamanlarda devamlı yerleşmelere de sahip olduğu bilinmektedir.

 İlk Türk şehirleri bir çeşit kerpiçlerle yapılan barınaklar ve bunları çevreleyen sınırlardan ibarettir. Evlerin yapılışları tahta kalıpların arsına çamur doldurulur ve bunların tekmelenerek sıkıştırılması ve kurumaya bırakılması suretiyle gerçekleştiriliyor.

 İlk Türkçede Bugünkü şehir ya da kent kelimesinin karşılığı; ‘Balıg’ ya da ‘Balık’ idi. Bugünkü Türkçedeki ‘balçık’ kelimesi de aynı kökten gelmektedir. Uygurlar bir yerde, kale veya sur yapılması içinde ‘balıklanma’ diyorlardı.

 Giderek yaygınlaşan ‘kent’ kelimesi, Soğutçadan Türkçeye oldukça erken zamanlarda geçmiştir.

 İlk Türk şehirlerinin ortaya çıkışıyla birlikte, sosyal yapı açısından tabakalaşmanın da meydana geldiği, yazılı kaynaklardan anlaşılmaktadır. Eski Türk sosyal yapısı hakkında, ilk derli toplu bilgilerin bulunduğu Göktürk yazıtlarından Kültegin’in cenaze törenine çeşitli şehirlerden ‘ulus-budun’ların gelerek katıldığı anlatılmaktadır.

 ‘Ulus-Budun’; şehir halkı olarak kullamılmıştır. Daha sonra Uygurlar zamanında ise ‘Kend ulus’ olarak kullanılmıştır.

 

 Göçebe, hayvancı bir iktisadi yapı tarafından büyük ölçüde şekillenmiş olmakla birlikte, eski Türklerin hayvanlarının kışlık yemini temin etmek için, kısmen de olsa tarım yaptıkları bilinmektedir. Arkeologlar tarafından 10km uzunluğunda bir su kanalının harabeleri bulunmuştur. Ve bunun yapılış tarihi, M.Ö.1.yüzyıla kadar gitmektedir. Rus arkeologlarına göre bu bölgede, M.Ö. 1.yüzyıldan beri Göktürkler tarafından tarım yapılmakta idi. Göktürklere ait şehirlerin harabeleri de bulunmuş ve incelenmiştir.

 Isık göl (Kırgızistan’da) civarında Barshan harabeleri klasik Göktürk şehirlerine örnektir. Bundan başka Tanrı dağlarının kuzey eteklerinde Göktürkler çağına ait; Çargelan, Çumgal, Çaldıvar, Atbaş, Şirdag Beg, Menaheldi Türk şehirlerinin harabeleri özellikle Rus arkeoloğu Berştam tarafından II. Dünya savaşı yılları arasında incelenmiştir.

 Bu şehirlerin çoğu surlarla çevrilidir. Göktürk devletinden sonra bütün Türk boylarının fedaratif devlet anlayışına uygun bir şekilde hakimiyeti altına alan Uygur devleti (8 – 9. Yüzyıllar) döneminde Türklerin şehirleşmelerinin hızlandığı ve yaygınlaştığı görülür. Uygurlar çağında Türkler, yerleşik medeniyetin zirvesine çıkmışlardır.

 Doğu Türkistan’daki Karahoço, Karabalgasun, Beşbalık, Karaşar, Kaşgar, Hotan, Yerkent, Komul, Kulca, Urumçi, Kuça, Aksu, Suço, Kanço, Çerçan ziraat, sanayi, ticaret ve sanatta örnek seviyeye erişmiştir. Düzenli yollarla bu şehirler birbirine bağlanmıştır. Kanallar açılmış, en ıssız ve çorak yerlere kadar su götürülmüştür. Heykelcilik, resim, duvar resmi, kumaşçılık, halıcılık, çinicilik oldukça gelişmiş durmdaydı.

 Göktürk alfabesinden daha karışık olmakla beraber Uygur alfabesi Asyada oldukça yayılmıştır. 15. Asır Osmanlı divan kâtipleri arasında bile bu alfabeyi bile ve kullanan vardı.

 Cengiz ve Timur devletinde de bu alfabe yaygın olarak kullanılmıştır. Uygurlar yazılarını Göktürkler gibi ağaca değil kâğıda yazmışlardır. Türklerin tekelinde olan kâğıt sanayi, Uygurlardan öğrenilerek Bağdat’a geçmiş orada da gelişmiştir.

 Uygurların, Çinliler gibi matbaayı bilmeleri ve kullanmaları da edebi ve medeni gelişimlerinde rol oynamıştır.

 Göktürklere ait mimari eserler azdır. Uygur devrinden ise bol numuneler kalmıştır. Uygurlar şehirlerini surla çeviriyorlardı; surların yüksekliği 20 metreye kadar çıkıyordu. Uygur mabetlerinin oda ve salonları, renkli ve yaldızlı duvar resimleriyle süslüydü. Bu mabetlerde, yüzlerce yazma eser bulunmuştur.

 Orta asyada kurulan ilk Hun, Göktürk ve Uygur şehirlerinin savunma ve ticaret fonksiyonları arasında şekillendiği görülmüştür. Zamanla saat ve eğitim fonksiyonları da gelişmiş zamanımıza kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.

 İslamiyetin kabulünden sonra ortadoğu ve önasyaya gelerek büyük ölçüde yerleşik hayata başlayan Türk topluluklarının daha ziyade önceden kurulmuş olan şehirlerini ele geçirerek bunları kendi sosyal yapılarına uygun şekilde teşkilatlandırdıkları görülür.

 Mesela, hayvancılığın Türk şehir hayatındaki izleri günümüz Anadolu şehirlerinde de yaşanmaktadır. Bilindiği gibi tuz, hayvanlar için son derece önemlidir. Bu nedenle çok miktarda hayvan yetiştiren bölgelerde tuz ticareti de yaygındır.

 Şehirlerde tuz ticaretinin yoğunluğu bazı sokakların, ‘tuz pazarı’ diye anılmasına da neden olmuştur. Birçok Anadolu şehrinde bu isim hâlâ varlığını sürdürmektedir.

 Türklerin özellikle bir kısım Oğuzların yerleşik hayatı tercih edip, ziraat ve balıkçılıkla meşgul oldukları da biliniyor. Türklerin hayatında asıl makbul olan, göçebelik olduğundan, göçebe Oğuzlar, yerleşik Oğuzları ‘yatuk’ diyerek ayıplamışlardır. Ancak bu yatuklar belirli yerlerde oturduklarından Oğuzlar arasında yerleşik hayatı geliştirmişler hatta Oğuz şehirlerinin de temelini atmışlardır. Oğuzlara ait birçok ziraatçi yerleşmeler bilinmekle beraber bunların bir koruyucu sur içine alınarak adeta şehir niteliğine dönüşmesi daha geç tarihlerde (7-8. Yüzyıllar) görülür. Şehirler, geniş bir ziraat sahasının ortasında olup, çevresinde de ziraat yapılmıştır. Sık su kanalları da bu ziraati geliştiriyordu.

 Türk şehirlerinin etrafında şehir hayatı için gerekli zirai mahsüllerin yetiştiği bir mıntıka bulunuyordu.

 Kaşgarlı Mahmud, şehirlerin çevresindeki bu yeşil sahaya ‘kent kökü’ dendiğini söylemektedir. Ancak birçok şehirlerde bu çevrenin mahsülü yine de şehrin ihtiyacına yetmiyordu. Mesela Oğuz başkenti Yeni Kent’te diğer ziraat bölgelerinden nehir yoluyla hububat geliyordu.

 Eski Türk şehirleri ayrıca gıda sanayi, giyim sanayi ve maden işletmeciliği, ahşap işçiliği merkezi durumuna da gelmişlerdi.

  Türk şehirlerinin büyümesinin en önemli sebebi ise Türk ülkelerinin, eski zamanlardan beri dünya ticaretinin can damarını teşkil eden, Avrupa – Çin yolu üzerinde bulunmasıdır. Türk şehirlerinin varlığını ve yaşamasını sağlayan özelliklerin başında, ticari hayat gelmektedir.

 Asyanın büyük kervan yolları üzerindek canlılık, Türk şehirlerinin doğuşunu ve gelişimini sağlamıştır. Şehirlerin gelişimini sağlayan bu yolun 16. Yüzyıldan sonra işlemez olması, Asyanın önce ekonomik daha sonra da siyasi çöküşünü doğurmuştur. Anadolu da bu çöküşten kendini kurtaramamıştır.

 Anadolunun bugünkü şehirleri içinde, ilk yerleşme tarihleri M.Ö. 1000 yıl ve daha öteye gidenler bulunmaktadır. Birçok şehirlerin tarihini, Hellenistik tarihe kadar indiriyoruz. Gerçekten de İskender’den sonra ve Roma hakimiyeti sırasında, Andolunun geniş ölçüde şehirleştiği görülmektedir. Bizans hakimiyetinin sonlarında, orta ve doğu Anadoluda şehirlerin yavaş yavaş yokolduğu görülür.

 

 11. yüzyıldan sonra bu 1000 yıllık şehirler ülkesi Anadolu, çok güçlü göçebe eğilimli olan bir toplumun; Türklerin eline geçmesi ve Anadolunun çehresine damgalarını vurmasıyla, eski şehirlerin yapısal gelişimine hakim olmuş eğilimler, ortadan silinmiş oldu. Türkler tarafından Anadoluda kurulmuş büyük şehirler çok değildi. Fakat bugün eski yerleşmeler üzerinde devam etmiş şehirler de, Türkler tarafından kurulmuş olanlar da herhangi yapısal bir fark bulunmamaktadır.

 Anadoluya gelerek yerleşen Türkler, islamiyeti kabul etmiş oldukları için Arap kültürünün de kısmen tesiri altında kalmışlardır. Türk sosyal yapısı daha önce sahip olduğu değerlere ilave olarak, Arap ve Fars kültürleriyle iç içe yaşayarak

İslam medeniyetinden de etkilenmiştir. Şehir, Arapların hayatında fazla değer verilen bir nitelikte olmamıştır. Bununla beraber şehir, medeniyetin bulunduğu yerdir.

 Nitekim İbn-i Haldun, şehir hayatının tek medeni hayat olduğunu belirtmiştir.

 İslam dünyasında gelişmeleri açısından Mekke, Şam, Halep ve Kudüs gibi İslam öncesi olan şehirlerle Kûfe, Basra, Fustat, Kayrevan veya Medinetüz Zehra gibi yeni kurulmuş olanları birbirinden ayırmak daha doğru olur. Bu ikinci grup şehir, halifeler tarafından çok kere belli planlarla kurulmuş fakat daha çok bir hükümdarın içinde bulunduğu, tesadüfi koşullar sonucu ortaya çıktıklarından genellikle, hükümdarların ölümünden sonra ortadan kalkmışlar ya da başlangıçta birer askeri karargah niteliğinde olan, Basra ve Kûfe gibi ilk kuruluşlarındaki düzeni kaybetmişlerdir. Bu şehirlerin, ilk yapısal özelliklerinin sonraki gelişmede ne ölçüde etkili olduğu kolaylıkla tespit edilemez.

 Örneğin, ilk karargah şehirlerin bir Roma şehri veya askeri kamp gibi oluşunun sonraki konglomerasyonunun şekillenmesini yönlendirdiği iddia edilemez. Genel olarak bazı mimari farklar olmakla beraber, Arap dünyasının Mezopotamyadan, Fas ve İspanya’ya kadar uzanan ülkelerde benzer bir şehir düzeni yarattığı görülmektedir.

 Fiziksel ve sosyal yönden İslam şehirlerinin asıl büyük özelliği; mahallelere bölünmüş olmasıdır. Toplumdaki etnik ve dini farklar belki de bu bölünmeyi zorunlu kılıyordu. Böylece, her kabilenin ayrı bölüme sahip olduğu ilk karagahlardan, halife Mansur’un Bağdat’ına ve çok daha yeni zamanlara kadar mahalle, bir ünite olarak kalmıştır. Eski Şam’da olduğu gibi mahalleler bazen duvarlarla ayrılıyordu.

 Fiziki planlama bakımından, İslam dünyasının coğrafi yerinin yapı ve şehir biçimi üzerinde önemli etkisi olmuştur. İçeriye dönük ev, dar, gölgeli sokak, üstü kapalı Pazar yeri, çeşmeler ve su yolu sevgisi ve onların ihtimamla ele alınması İslam şehrinin iklime bağlı önemli özellikleridir.

 Ortaçağ İslam şehirlerinin hemen hemen hepsinde bulunan ortak unsur, şehir merkezinde bulunan Cuma camileridir.

 Sosyal yapının din temelinde şekillenmesi ve bütün sosyal etkileşmeler ağının ortasında ,bu sosyal kurumun bulunması Avrupa ortaçağ şehirlerinde de görülen bir özelliktir. Tapınakların çevresinde ticaret merkezlerinin, pazarların yerleşmesi de aynı şekilde İslam ve Avrupa şehirlerinde paralel olarak görülen bir özelliktir.

 İdare açısından ise İslam şehirleri ile daha önceki dönemlerde oluşmuş Roma ve Avrupa şehirleri arasındaki önemli bir fark vardır. İslam şehirlerinde, şehirlerin kendi kendilerini idare etmeleri sözkonusu değildi. Şehir içinde gruplar, mahalle esasında bir sosyal organizasyon ve çoğu zaman kabile, mezhep grubu veya etnik özellikler tarafından oluşturulmuş birimler halindeydi. Bu nedenle, orta doğuda Türk hakimiyeti artıncaya kadar, mahalleler İslam şehir hayatında önemli sosyal gruplar olarak varlığını sürdürdü.

 

 İslam öncesi, orta asya şehirlerinin oldukça düzgün bir plan içinde geliştileri bilinmektedir. Bu şehirlerde, yollar merkezden şehir surlarına doğru geometrik bir düzen içinde, yıldız şeklinde yayılmakta idi.

 Türk-İran şehirlerinde ise Türk devletlerinin merkezi hakimiyet fikrine uygun bir şehircilik anlayışı görülmekte idi. M.S. 8-9. yüzyıllardaki Türk-İran şehirleri başlıca üç elemandan meydana gelmekteydi:

 Bunlar ‘Şahristan’ adı verilen seçkinlerin ve zanaatkârların yaşadığı asıl şehir; şahristanın içinde saray ve idari binaların bulunduğu iç kale, şahristana bitişik olarak bulunan ‘Rabad’ ve ‘Birun’ adı verilen ticari faaliyet bölgesi ‘Kuban’ bu bu şehir sisteminin Türklerin Anadoluda kurdukları şehirlere de esas alındığı kanaati yaygındır.

 Anadolu şehirlerinin, Bizans dönemi sonunda, Türk şehirleri haline dönüşmesi de oldukça uzun bir zaman almış ve bazı sosyal kalıntılar günümüze kadar devam edebilmiştir.

 10 ve 11. Yüzyıllarda Bizans her yönden zayıflamaya yüz tutmuş arkasında ‘haçlı seferleri’ bu dağılmayı hızlandırmıştı.

 Daha 7. Yüzyıldan itibaren Anadolunun antik şehirlerinin kaybolmaya başlandığı bilinmektedir. Son zamanlarda bu şehirler, surlar içinde köyler şekline dönüşmüştü. Bununla beraber, zanaatkarların bir arada bulundukları mahalleler, azınlıkların mahalleleri ve Bizans dini yapısının bazı kalıntıları daha sonraki Türk hakimiyeti döneminde de devam etmiştir.

 Mesela şehirlerle, köyler arasındaki ekonomik ve dini bağların önemli tezahürlerinden biri olan, muhtelif azizlerin kutlandığı bayram, pazar günleri veya panayırların bir kısmı hâlâ Anadolunun bazı yerlerinde devam etmektedir.

 

  Anadoludaki şehirlerin Türk sosyal yapısına geçişleri üç safhada olmuştur:

 1-Bizans şehirlerinin fethedilmesi. İdarecilerin şehir merkezlerine ve asker ailelerinin de boşalan mahallelere yerleşmeleri. Türk olmayan halkın zamanla ya göç yoluyla ya da evlenme yoluyla eriyerek şehirlerin Türkleşmesi.

2-Yeni Türk şehirlerinin kurulması ki, bu şehirlerde çoğunlukla eski Bizans yerleşmelerinin yakınında, göçebe Türklerin ticaret maksadıyla yerleşmeleri, pazarlar kurmaları ve bu yerleşmelerin zamanla şehir fonksiyonuna sahip olması. Bu durumun en belirgin özelliği, ‘Ladoicea’ adlı Bizans yerleşmesinin yanına kurulmuş olan ve adını da bu şehirden alan; ‘Ladik-Denizli’ şehri teşkil etmektedir.

3-Göçebe Türklerin şehirleşmeleri ki, bu durumda müslüman dervişlerin kurdukları ‘tekke’ ve ‘zaviye’lerin çekirdek teşkil etmeleri ve zamanla bunların çevresinde, mahallelerin kurulması yoluyla oluyordu. Bununla beraber göçebelerin, yerleşik hayata geçişleri ve şehirleşmeleri oldukça uzun bir zaman almıştır.

 15. yüzyılın ortasından kalma; ‘Fatih kanunnamesi’nde halk; ‘Türk’ ve ‘şehirli’ olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Burada ‘Türk’ adı göçebe anlamındaydı.

 Göçebeler, şehir kenarında kurdukları pazarlara da aşiret veya oymaklar halinde yerleşmekteydiler.

 Bu yukarıdaki faktörler, halen Türkiye’nin şehirleşmesine tesir etmektedir. Halen devlet tarafından bazı aşiretlerin iskanı devam ettiği gibi gecekondulaşma olgusu, aşiret veya oymak geleneklerine benzer şekillerde aynı bölgeden gelen halkın, gecekondu bölgelerinde de bir arada meskenler yapmasına yol açmaktadır.

 

 Anadoludaki Türk şehirleşmesi, başlangıçta Bizans şehirlerinden faydalanmakla birlikte zamanla kendi sosyal kurumlarını da geliştirerek, kendine has bir şehir sosyal yapısı içinde dengelenmiştir. Zamanın devlet felsefesi, din esası içinde şekillendiği için, dini kurumları, şehir sosyal hayatının da temelinde görüyoruz. Eski kiliselerin, camilere çevrilmesi veya yeni yapılan camiler ve bunların giderlerini karşılamak üzere inşa edilen çarşı, han-hamam gibi vakıflar, din ve ticaret fonksiyonlarının birleşerek şehirleşmeyi hızlandırdıkları bugün bilinmektedir. Diğer taraftan, bugünkü anlamıyla eğitim kurumlarının, Türk-İslam devletlerinin hakimiyeti altındaki şehirlerde ortaya çıktıklarını görüyoruz. Devlete, idareciler yetiştirmek amacıyla, Büyük Selçuklu döneminde, 1066 yılında Bağdat’ta kurulan ‘Nizamiye Medresesi’ dünyanın ilk üniversitesi sayılmaktadır.

 Bağdat Nizamiye Medresesinin benzerleri, kısa süre içinde bütün diğer şehirlerde kurularak, ders programları ve konuları Osmanlılar dahil, bütün Türk-İslam devletlerinde yüzyıllarca takip edilmiştir.