Posts Tagged ‘Koyun’

HAYVANLAR ALEMİ

Pazar, Temmuz 27th, 2014

 – Deveye sormuşlar, “inişi mi yoksa yokuşu mu seversin?” diye, o da “düzün suyu mu çıktı” demiş.

- Deveye sormuşlar, “boynun niye eğri?” diye, o da “nerem doğru ki?” demiş.

- Deveye diken, insana söven yaraşır.

- Ya bu deveyi güdeceksin ya da bu diyardan gideceksin.

- Deliye laf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur.

*

- Kurda sormuşlar, “boynun niye kalın?” diye, o da “kendi işimi kendim görürüm de ondan!” demiş.

- Gezen kurt, yatan kurttan daha iyidir.

 – Kurt kocayınca, itin maskarası olurmuş!

 – Ağacı kurt, insanı dert yer.

- Kurt ol da gel beni ye!

- Kurt, dumanlı havayı sever.

- Kurt, kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz.

- Kurt kuzuyu yemeye karar verince, kuzunun suyu bulandırdığı bahanedir.

*

- Gelin ata binmiş, “ya nasip” demiş!

- At izi, it izine karışmış.

- Ata et, ite ot verilmez.

- Atın ölümü, arpadan olsun.

- Boş torbaya, kısrak gelmez.

- At, sahibine göre kişner.

- Dere geçerken, at değiştirilmez.

- Hızlı giden atın boku, seyrek düşer.

- Yumuşak atın, çiftesi pek olur.

- Atım at oldu, sahibi malabat oldu.

- Beyden gelen atın dişi sayılmaz.

- Erken kalkmayan avrat, söz dinlemeyen evlat, mahmuzla gitmeyen at, kapında varsa hepsini kaldır at!

- At ölür meydan kalır, yiğit ölür şanı kalır.

- Dört ayağı varken, at bile tökezler. (Abhaz Atasözü)

*

- İte bak, yattığı yere bak!

- İt ite, it de kuyruğuna buyuruyor.

 – Isıracak köpek, dişini göstermez.

- Havlayan köpek ısırmaz.

- İti an, çomağı hazırla!

- İt ürür, kervan yürür.

- İt, iti ısırmaz.

- Aç köpek kudurur.

- Eceli gelen köpek, cami duvarına işermiş!

- İt ile dalaşmaktansa çalıyı dolaşmak yeğdir.

- Köpekle yatan, pireyle kalkar. (İspanyol Atasözü)

*

- Taş var köpek yok,

taş yok köpek var,

taş var köpek var

ama kralın köpek

sıkıysa at taşı!

(Saskritçe bir şiir)

*

- El elin eşşeğini, türkü çağırarak arar!

 – Eşşeğin sevmediği ot, burnunun dibinde bitermiş!

- Eşşeğe altın semer vursan da eşek yine eşektir.

- Eşşeği seven, ossuruğuna katlanır!

- Sıpanın oynaması, eşşeği yoldan çıkarır.

 – Eşek ölür semeri kalır, insan ölür eseri kalır.

- Ölmüş eşek, kurttan korkmaz.

- Mektep cehaleti alır, merkeplik (eşeklik) baki kalır.

- Eşşeğin hatırı yoksa, sahibinin de mi yok?

- Adam namussuz olmaya görsün, sevmeyeceği eşşeğin önüne ot koymaz.

- On tane eşşeğin olacağına, adam gibi bir enişten olsun yeter!

- Allah bir garibi sevindirmek isterse, önce eşşeğini kaybettirir, sonra da buldururmuş!

- Eşşeğe içki içrmişler, çulunu bahşiş bırakmış.

*

Ehli keyfe keyif verir, kahvenin kaynaması,

Eşşeği yoldan çıkarır, sıpanın oynaması.

*

- Ömrünün sonuna kadar eşeğe binmektense, bir yıl ata binmek yeğdir. (Hollanda Atasözü)

- Eşek, eşekle dost olur. (Latin Atasözü)

- Bir insan sana eşek derse umursama ama beş kişi diyorsa, git kendine bir semer al. (Amerikan Atasözü)

*

- Bir boklu dana, bütün sürüyü boklamaya yeter.

 – El danasından, öküz olmaz.

- Sen ağa ben ağa, bu ineği kim sağa!

- Öküz öldü, ortaklık bozuldu.

*

- Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış!

- Tavşana kaç, tazıya tut diyorlar.

*

- Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer, kürkçü dükkanıdır.

- Kafasında kırk tilki dolaşır, kırkının da kuyruğu birbirine değmez!

*

- Yılanın başını, küçükken ezeceksin.

- Bana dokunmayan yılan, bin yaşasın.

- Yılandan korkmam, yalandan korktuğum kadar.

*

- Kasap “et” derdinde, koyun “can” derdinde!

- Her koyun, kendi bacağından asılır!

- Maydanoza gelince kırt kırt, sapına gelince mee!

- Ya sürüden olursun ya da çoban.

- Bir kazanda iki koç kaynamaz. (Moğol Atasözü)

*

- Kart kedi, taze sıçandan hoşlanır.

- Kedi kendi götünü görmüş, “ne büyük yaram var!” demiş.

- Kedi uzanamadığı ciğere, “murdar” dermiş.

- Aslan yattığı yerden belli olur.

- Önemli olan kedinin ak ya da kara olması değil,  fareyi yakalamasıdır. (Mao)

- Eğer bir fare, kediye gülüyorsa yakınlarda bir delik var demektir.

(Nijerya Atasözü)

- Aslanlar kendi tarihlerini yazmadıkça, onların tarihini avcılar yazmaya devam edecektir.

(Afrika Atasözü)

- Fareye “aslan nedir?” diye sormuşlar, “kediyi” göstermiş.

(Arnavut atasözü)

*

- Bataklığı kurutmadığınız sürece sivrisinekler olacaktır.

- Pire için, yorgan yakılmaz.

- Pire itte, bit yiğitte bulunur.

- Yavşak büyüdü bit oldu, enik büyüdü it oldu.

- Maşallah “danazorlar”, dinozorların yokluğunu aratmıyor!

- Zürefanın düşkünü, beyaz giyer kış günü.

*

- Attığın taş, ürküttüğün kurbağaya değsin.

*

 – Kuyudaki kurbağa, gökyüzünü kuyunun ağzı kadar sanır.

(Çin Atasözü)

*

- Balık, baştan kokar.

- İyilik yap denize at, balık bilmezse “halık” bilir.

- Kaçan balık, büyük olur.

- Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde, “beyaz adam” paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.

*

- Küçük derede, büyük balık olmaz.

(Kızılderili Atasözü)

*- Sular yükseldikçe balıklar karıncaları yer, sular çekildikçe de karıncalar balıkları, kimse bugünkü üstünlüğüne, gücüne güvenmemeli. Çünkü, kimin kimi yiyeceğine, suyun akışı karar verir.

(Afrika Atasözü)

- Dilinde bülbül, kalbinden katil! (Arnavut Atasözü) 

 – Kartal için, bir güvercini mağlup etmek şeref değildir.

(İtalyan Atasözü)

- Kartala ok değmiş, o da kendi yeleğinden.

- Geriye gitsem akbaba, ileri gitsem atmaca!

- Her kuşun eti yenmez!

- Bülbülü altın kafese koymuşlar, yine “vatanım” demiş!

- Bülbülün sustuğu yerde, baykuşlar öter.

- Bıldırcının beyliği, arpa biçimine kadardır.

- Leyleğin ömrü “lak lakla”, dervişin ömrü “beklemekle” geçermiş!

- Kılavuzu karga olanın, burnu boktan kurtulmaz.

- Besle kargayı, oysun gözünü!

- Kargaya yavrusu, kuzgun görünürmüş!

- Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı!

- Kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmez.

- Aç tavuk kendini, “darı ambarında” görürmüş!

- Civciv yumurtadan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş.

- Vakitsiz öten horozu, keserler.

*

- Aç ayı oynamaz.

- Armudun iyisini, ayılar yer.

- Köprüyü geçinceye kadar, ayıya “dayı” denir!

- Ayıdan post, düşmandan dost olmaz.

- Ayı yavrusunu severken, duvardan duvara vururmuş!

- Bahtsız bedeviyi, çölde kutup ayısı kovalarmış!

*

DENEMELER -4 (AHMET AĞI)

Salı, Haziran 29th, 2010

- Acı, bilinçle doğru orantılıdır.

- Sübjektivizmin varlığı, objektif bir olgudur.

- İnsanlarla arandaki mesafe, seni sırtından vuramayacakları kadar olsun.

- Bugünü yarının provası olarak yaşayanlar, hiçbir zaman bugünü yaşayamazlar.

- Ayıp, yasak, günah üçgeninde yaşayan insan için aşk yok, düş yok, umut yoktur.

- “İyi” ya da “kötü” dediğimiz şey, aslında ihtiyaçlar nedeniyle kaçınılmaz olandır.

- Ödül ya da ceza beklemeden, sadece “iyi” olduğu için eylemde bulunan insan, en muteber insandır. “İyi insan”ın ortaya çıkmasıyla, bu insanı hedefleyen ahlak, hukuk ve teolojiye de gerek kalmaz.

- Başkasını oynamak, kendin olmaktan daha zordur.

- Tanrıyı oynayan, herkesi günahkâr görür.

- Tanrı, insanın koyun gibi davranmasını isteseydi, insanı yaratmasına gerek kalmazdı.

- Hayat, bir yönüyle de oyundur. Mesele, senin nasıl oynadığındır.

- Kendi yanlışlarınızı, başkalarının doğruları haline getirmeye çalışmayın.

- Hatanın küçük olması, yolaçacağı zararın da küçük olacağı anlamına gelmez. Çok küçük önlemlerle, çok büyük felaketlerin önüne geçebilirsiniz.

- İnsan, eksiklikler bütünüdür.

- Her öğreti, eksiktir.

- Herşeyin daha kötüsü, duyarlılığını yitirmektir.

- Ne kadar sahipsen, o kadar bekçisin.

- En büyük israf, yetenektir.

- Yaratıcı zeka, zor anlarda ortaya çıkar.

- Doğrular herkesi, yanlışlar ise söyleyeni bağlar.

- “Sonradan görmezlerden” değil, “sonradan görmelerden” sakının!

- Akıllı insan eleştirir, cahil ötekileştirir.

- Bilinç, baskıdan doğar.

- Her son, başka bir sonla sonsuzluğa açılır.

- Her özgürlüğü belirleyen bir kader vardır.

- Dualite ontolojik değilse, herşey bütünün bir parçasıdır.

- “Vahdet-i vücud”, tanrının “kuantum” halidir.

- İnsan, tanrının taklitçisidir.

- Önemli olan seni dünyaya getirmeleri değil, nasıl bir “dünya” verdikleridir.

- Bilgelerin ortak özelliği, aynı gerçeği farklı dile getirmeleridir.

- “Aydın insan”, kendi literatürünün karşılığını farklı terminolojilerde de kurabilen kişidir.

- Dev hacimli “küçük eserler”  ile küçük hacimli “dev eser”ler arasındaki fark, “dilin gücü”ndedir.

- Kitaplar doğrularıyla olduğu kadar, yanlışlarıyla da çok daha öğretici olabilir.

- “Kitap okumak” herşey değildir ama hiç okumayan da yozlaşır.

- “Okumak”, sadece iki kapak arasında puntolarla dizilmiş yazıları okumak değil, yazılan herşeyin de kaynağı olan insanı, doğayı, evreni okumaktır.

- Bugün neyi okursanız yarın onu yazarsınız. Neyi ne kadar kadar iyi okursanız – genetik kodlar dahil – o kadar yeniden yazarsınız.

- Olgularla kuşatıldığımız halde, olguların dışında bir anlam aramak boşunadır. “Dil”de olgusaldır ve “olgusal olmayan”ı ifade edemez.

- Ölüm de bir varoluş biçimidir.

- Ölüm bu denli gizemli olmasaydı, hayata bu kadar bağlanmazdık.

- Varolmak, hareket halinde olmaktır.

- “İyi insan”, karşısına çıkan herkese ve herşeye hakettiği değeri veren kendi haddini de bilendir.

- Bir faydan yoksa, zarar da verme!

- İdealleri olmayan bir insan için, hayat alışkanlıklardan ibarettir.

- Kendin olmayı başardığın sürece, başkalarıyla dost olabilirsin.

- Zaman, herşeyin üzerinde bir sarkaçtır.

- Başkasını sevmeyebilirsin ama ne alçaltıcı ne de kötü muamelede bulunamazsın, hatta sesini bile yükseltemezsin.

- Hayatımızın büyük bir kısmı alışkanlıklar ve bağımlılıklardan ibarettir. Kendi fikirlerimiz sandığımız pekçok düşünce de böyledir. Ancak ezberimizi bozan durumlarla karşılaştığımızda önce savunmaya geçer sonra da sorgulamaya başlarız.

../..

- Biat kültürüne dayalı cemaatçilik, dinsel muhafazakarlıktan çok siyasal muhafazakarlığın bir sonucudur. Despotik sistemlerde siyasal iktidar, bireylerden kendisine sorgusuzca itaat eden kullar olmasını ister. Tanrının yargılayabilmesi için özgür olması gereken bireyler, dinin siyasallaşması ile iradelerini başkasına devrettikleri kullara dönüşürler.

- Bir kum tanesinin dahi sırrı çözülmemişken, herşey ayan beyan ortadaymış gibi birilerine iman edenler, “koyun” olmanın ötesine geçememiş olanlardır.

- İnsanı dünyaya tanrının bıraktığına inanılıyorsa, bu bile orada kalması için değil kendisine gelmesi içindir.

- “Dünya”, insanoğlunun sadece yaşamını idame ettirdiği ya da cezasını çektiği bir “cehennem” değil, “yeni dünyalar” bulması için bir başlangıçtır.

- “Karanlık güçler”, önce “bela” çıkarıyor sonra da “bunu ancak biz çözeriz” diyerek, her daim çaresizliğe karşı yeni bir umut görüntüsüyle ortaya çıkmaktadır. Aldıkları her vekalet, hep daha fazlasını almalarına meşruiyyet sağlarken, pek çok insan da bunlara gönülden inanıp, şükran duygularıyla herşeylerini verecek kadar teslim olmaktadır.

- Zavallı insan (!) günahı içinde kıvranırken, kurtarıcısına karşı sonsuz minnet ve şükran duygularıyla teslim olmuştur…

- Dünyanın “cehennem”, tanrının ise “cezalandırıcı” olması, kendi varoluş nedenleri için oluşturdukları bir mittir. Böylece, “tanrı için işkence” dahi mübah hale gelir. Meşruiyyetini “ilk günah”tan alan tanrı fikri, insanı “kul köle” etmenin en kolay yoludur.

- Tanrı insani kültürün, insan dünyanın, dünya… gerçeğin bir parçası; söylenebilir olan herşey, gerçeğin bir parçasıdır kendisi değil.

- Hiçbir şey gerçeğin ötesine geçemez ve gerçekle kıyaslandığında, “dünyalı tanrılar” bile “cüce” kalır.

- Gerçek; herşeyi kuşatan, sonsuz çeşitlilikte, sonsuz biçimlere dönüşebilen ve söylenen herşeyin de fazlasıyla ötesinde olandır.

-İnsanlar çoğunlukla, “tanrının kavramsal gerçekliği” ile “gerçeğin tanrısallığını” aynı şey sandıklarından başkalarını yargılama hakkını da sadece kendilerinde görüyorlar.

- Ateistlerin reddettiği, sonuç itibariyle ifadesini insanda bulan “tanrı” anlayışlarıdır. Yoksa gerçeğin tanrısal niteliklere sahip oluşunu reddetmek için akıl ve izandan yoksun olmak gerekir.

- Din, insanın tanımladığı tanrının yaptırım gücüne dayanarak, sosyal hayatı düzenleyen kurallardır. Sonuçta da kültürün bir parçasıdır. Ateizm ise aslında dinin bir reddidir, dinin ortaya koymuş olduğu tanımlanmış tanrının reddidir.

- Aslolan gerçektir. Gerçek, herkesin ve herşeyin bir parçası olduğu halde tamamı hakkında kimsenin de bir şey bilmediği, sürekli keşfettiğimiz ve fakat yorumlarımızın da ötesine geçemediğimizdir.

../..

- Eşitlik, eşitler arasındadır. Eşit olmayanları eşitlemeye çalışmak, eşitsizliktir. Böylesi bir eşitlik anlayışı, daha önce sömürülenlerin, sömürüsünü istemektir.

- Hayatımızın çoğu, alışkanlıklar ve bağımlılıklardan ibarettir. Ne kadar müptelaysanız, o kadar “özgür değilsiniz” demektir. Bağımlılık, zihni ele geçirir. En kötüsü de “özgür olduğumuzu” sanmaktır.

- Hayatınızın merkezinde ne/ler varsa, hayatınız da onun etrafında şekillenir.

- İnsan bir on yılda kendisini, bir on yılda ülkesini, bir on yılda da dünyayı değiştirebilir.

- İnsan yaşlandıkça olgunlaşır, toplumlar ise tecrübelerinden yararlandığı ölçüde medenileşir.

*

- Kan dökülmesine en çok karşı çıkan kurumların başında, belki de “dinler” gelir. Ancak, en çok da onlar için kan dökülüyor olması, çözümlenmesi gereken bir paradokstur. 

- İnsan, korkuların en dehşetlisiyle baskılanıyor ve anlamaya çalıştığında da aforoz edilip, işkencenin her türlüsüne maruz kalıyorsa ne böyle bir “din” ne de böyle bir “tanrı inancı” olamaz.

“İnsana acımayan bir tanrı”, tanrı değil olsa olsa insanın insanı köleleştirmesi için yarattığı bir “canavar”dır.

Ortaçağdan kalma ceza ve işkencelerle insanı yakan, öldüren, patlatan bir tanrı inancı ancak “sapkın olanlara” hizmet eder. Maalesef pekçok insan da böyle bir inanca, şöyle ya da böyle hizmet etmektedir. Azgelişmiş toplumlarda kötü niyetli kişilerin, toplumu istedikleri gibi yönlendirmeleri de bir o kadar kolay olmaktadır.

../..

- Herkes kendi çıkarlarını korumayı, “insan hakları” gibi gördüğünden kavga ve savaşların sonu gelmiyor. Oysa insan haklarını korumak, herkesin çıkarınadır. İkisini birbirinden ayırdetmenin yolu ise ‘insan hakları’ eğitimine çocuk yaşta başlanmasıyla mümkündür.

- İki tür alçalmadan daha iyisine şükretmek, sadece çaresizliğin bir ifadesidir.

- Birilerine duvar çektiğinizde, evet onlar içeri giremez ama siz de dışarı çıkamazsınız.

- Sizi rahatsız edecek diye herşeyden uzak durmanın bedeli, sizi mutlu edecek şeylerden de mahrum kalmaktır.

- Toplumların gelişimi; bilgi ve sermaye birikimiyle olur. Bilgi birikiminin temelinde “dogmalar”, sermaye birikiminin temelinde ise “sömürü” vardır. Arzulanan “refah toplumu” için bazı olumsuzlukların göze alınması gerekiyor. Bedel ödeme de ise alt gelir grupları, herzaman en başta gelmektedir.

- Demokrasi geliştikçe, sermaye tabana yayılır.

- Demokrasilerdeki en önemli ekonomik kriterler; yoksulluk sınırının üstünde, tekelleşme sınırınınsa altında kalmaktır.

- Demokrasilerin geliştiği açık toplumlarda devlet, bireylerin hizmetinde olup, kişi hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm unsurları da ortadan kaldırmakla yükümlüdür. Aynı yapı içinde, kimi kurum ve kuruluşların hoşuna gitmese bile bireylerin seslerini en fazla duyurabildiği sistemdir. Örgütlülük açısından da Sivil Toplum Örgütleri, yönetim süreçlerinin her aşamasında vardır.

Buna karşılık kapalı toplumlarda devlet, bireylerden önce gelir ve idarecilerin gerekli görmesi halinde (devletin ve milletin yüksek menfaatleri icabı!) kişilerin aleyhine temyizi olmayan kararlar alabilir. Devletin, bireylerin üzerinde oluşu ve idarecilerinin de fazladan imtiyaz sahibi olması; totaliter, faşist bir yönetim anlayışıdır.

- Ulaşım ve iletişim arttıkça, küreselleşme de artar.

21. YÜZYILI BELİRLEYEN UNSURLAR:

·Küresel sermaye; artık dünyaya siyasilerden çok küresel sermaye yön vermektedir. Sermaye büyüdükçe, pazarı da o denli belirliyor. Pazar, tüm dünyadır.

·Liberal ekonomi / pazar ekonomisi; girişimcilerin devletden nemalanmasının yerini, herkesin parasını, pazarda rekabet ederek kazanması almıştır.

·Uluslarüstü yapılar; ulus devletlerin yerini ‘AB’ gibi uluslarüstü yapılar almakta ve dünya birliklere doğru gitmektedir. “Birleşmiş Milletler”in daha etkin olduğu, sınırların kalktığı “dünya devleti”ne doğru yol almaktayız.

·  Medya;  iktidarı denetleyen bir güç olarak, basın ne kadar özgürse insanlar da hak ve özgürlüklerden o kadar yararlanıyor demektir.

·İnternet ve sosyal medya; küresel iletişim, dünyada herkesin her şeyden haberdar olmasıyla “dünya kamuoyu” hergeçen gün ağırlığını daha hızlı ve etkin bir biçimde göstermektedir. Herkesin öğrenmek zorunda kaldığı ‘İngilizce’ ise dünya dili olma yolunda hızla ilerlemektedir.

·Çevre; tüm dünyamızdır ve onu dikkate almadan yapılan her şey sonunda bizim varlığımızı da tehdit eder hale gelmektedir (küresel ısınma, iklim değişiklikleri vs.). Uluslar arası çevre örgütleri dünya çapında etkin kuruluşlar haline gelmiştir.

·Sivil Toplum Örgütleri; “özgür birey, örgütlü toplum” anlayışı içinde, STK’ların görüşünü almayan hiçbir yaklaşımın da uygulanma şansı yoktur.

·Demokrasi; daha çok insan yönetim süreçlerinde yer almak istiyor. Demokrasilerin gelişimiyle beraber sistem de “mutlu azınlık” kültüründen, “mutlu çoğunluk” kültürüne doğru gelişmektedir.

·İnsan hakları, temel haklar ve özgürlükler; “insan hakları” bilincinin gelişmesiyle totaliter rejimler tasfiye olurken, demokrasilerin gelişimi yönünde kişi hak ve özgürlükleri de genişlemektedir.

Küresel uygulamalar bizleri, her geçen gün

“dünyanın evimiz, tüm insanlığın da ailemiz” olduğu yönünde evrimleştirmektedir.

- Zamanın ruhunu, tarihsel ve toplumsal koşulların değişimini dikkate almayan ideolojik ve dini uygulamalar, bizleri her seferinde özgürlüklerin kısıtlandığı baskıcı yönetimlere götürmektedir.

NAZIM HİKMET

Pazar, Mayıs 31st, 2009

                               

Sende ben imkansızlığı seviyorum.

*

Bıraksın peşimizi, kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar

*

Yaşamak değil,

beni bu telaş öldürecek.

 *

 Yaşamak

Bir ağaç gibi

tek ve hür

ve bir orman gibi

kardeşçesine

bu davet bizim

*

Ben yanmasam

Sen yanmasan

nasıl çıkar karanlıklar

aydınlığa

*

Herşey ortak, yarin yanağından gayri

*

Sefalette değil, refahta eşitlik istiyoruz.

*

 

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.

Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.

Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.

Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.

Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.

Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
– demeğe de dilim varmıyor ama –
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

                    1947

                      NAZIM HİKMET 

NAZIM HİKMET RAN

 Nâzım Hikmet tam adıyla Nâzım Hikmet Ran lakabı güzel yüzlü şairdir. (d. 20 Kasım 1901, Selanik – ö. 3 Haziran 1963, Moskova)  şair ve oyun yazarı. Türkiye’de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin öncüsüdür. Uluslararası bir üne ulaşmış ve adı 20. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan dünyanın en büyük şairleri arasında anılmıştır. Eserleri birçok yabancı dile çevrilmiştir. Mezarı halen Moskova’da bulunmaktadır. Türkiye Komünist Partili (TKP) olup ayrı ayrı toplam 11 davadan yargılanmıştır.

Eserleri birçok ödül almıştır. Ancak Türkiye’deki yaşamının çoğunu hapiste geçirmiş daha sonra Moskova’ya gitmiş ve Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır.

1938’de şairin cezaevine girmesiyle yasaklanıp ortadan kaldırılmış olan Nâzım Hikmet şiiri, Türkiye’de ancak ölümünden iki yıl sonra 1965’te yeniden ortaya çıkmıştır.

                                         AİLESİ

  Nazım Hikmet; annesi Celile Hanım, babası ise Matbuat Umum Müdürlüğü ve Hamburg Konsolosluğu yapmış olan Hikmet Beydir. “Samiye” adında bir de kızkardeşi vardır.

 Çok güzel ve alımlı bir kadın olan Celile Hanım, eğitimci olan Enver Paşa’nın (Mustafa Celalettin Paşa’nın oğlu) kızıdır. Evinde piyano çalan, ressam denilebilecek ölçüde iyi resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır Annesinin baba tarafından dedesi, Polonya’dan 1848 ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğuna göç eden Polonezlerden Konstantin Borzecki’dir. Bu göçün ardından Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celaleddin Paşa adını almış ve Osmanlı Ordusunda subay olarak görev yapmıştır. Türk tarihinde önemli bir eser olan “Les Turcs anciens et meternes” (Eski ve Yeni Türkler) kitabını yazmıştır. Nazım Hikmet anneannesi tarafından da kuzey Kafkasya Çerkezlerindendir.

Babası Hikmet Bey, Selanik’te, Hariciye’de çalışan bir memurdur. Diyarbakır, Halep, Konya, Sivas valilikleri yapmış olan Nazım Paşa’nın oğludur. Mevlevi tarikatından olan Nazım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi Selanik’in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nazım’ın çocukluğunda memuriyetten ayrılır ve ailece Halep’e, Nazım’ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir iş, hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul’a gelirler. Hikmet Bey’in İstanbul’daki iş kurma denemeleri de nihayetinde iflasla neticelenir ve hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden Hariciye’ye atanır.

 HAYATI

 Selanik’te doğdu. Aslen 20 Kasım 1901 olan doğum tarihi ailesi tarafından sene kaybetmemesi için 15 Ocak 1902 olarak kaydettirildi.

İlk şiiri ‘Feryad-ı Vatan’’ı 1913’te yazar. Aynı yıl Galatasaray Sultanisi’nde ortaokula başlar. 1917’de Heybeliada Bahriye Mektebine girer. Daha sonra Kurtuluş Savaşı için Anadoluya geçer. Fakat sağlık nedenleri ile bahriyeden ayrılmak zorunda kalır. Bu sırada “Hamidye Kruvazörü”nde güverte subayıdır.

Bolu’ya öğretmen olarak atanır. Daha sonra Batum üzerinden Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesinde siyasal bilimler ve iktisat okur. 1921’de gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık olur ve komünizm ile tanışır. 1924’te Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı “28 Kanunisani” sahnelenir. O yıl Türkiye’ye dönerek Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başlar. Dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince yeniden Sovyetler Birliği’ne gider. 1928’de af kanunundan yararlanır ve Türkiye’ye geri döner. Bu kez “Resimli Ay” dergisinde çalışmaya başlar. 1938’de yirmi sekiz yıl hapis cezasına çarptırılır. 12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve öldürüleceği endişesiyle Sovyetler Birliğine gitmek zorunda kalır. Bu yüzden DP hükümeti tarafından ülke vatandaşlığından çıkarılır ve Nazım Hikmet, mecburen büyük dedesi Mahmut Celaleddin Paşanın (Konstantin Borzecki) memleketi olan Polonya vatandaşlığına geçer ve Borzecki soyadını alır. Moskova’da 3 Haziran 1963 tarihinde kalp krizinden ölür.

 

DAVALARI VE SÜRGÜN

 1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kere yargılandı. 1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. Bursa cezaevinde kaldığı yılları anlatan “Mavi Gözlü Dev” adlı film 2007 yılında vizyona girmiştir. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. 25 Temmuz 1951 tarihinde, Bakanlar Kurulu tarafından Türk vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi. Sovyetler Birliği’nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da, eşi Vera Tulyakova (Hikmet) ile Moskova’da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa (Paris), Havana, Mısır gibi dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşmıştır.

 

BAZI ESERLERİ

 

- Memleketimden İnsan Manzaraları

- Kafatası

- Unutulan Adam

- Taranma Baba’ya Mektuplar

- Ferhat ile Şirin

- Kurtuluş Savaşı Destanı

- Kız Çocuğu

- Tahir ile Zühre

- Şeyh Bedrettin Destanı

- Sevdalı Bulut (Tiyatro oyunu)

 

 ŞİİR KİTAPLARI

 

- 835 Satır, (1929)

- Jokond ile Si-Ya-u, (1929)

- Varan 3, (1930)

- 1 + 1 = 1, (1930)

- Sesini Kaybeden Şehir, (1931)

- Benerci Kendini Niçin Öldürdü, (1931)

- Gece Gelen Telgraf, (1932)

- Taranta Babu’ya Mektuplar, (1935)

- Portreler, (1935)

- Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı (1936)

- Saat 21-22 Şiirleri, (1965)

- Kurtuluş Savaşı Destanı, (1965)

- Şu 1941 yılında (Memleketimden İnsan Manzaraları’nın 3. kitabı), (1965)

- Dört Hapishaneden, (1966)

- Rubailer, (1966)

- Memleketimden İnsan Manzaraları (İlk bölüm), (1966)

- Memleketimden İnsan Manzaraları, (1966-1967)

- Kuvayi Milliye, (1968)

 

ROMANLARI

- Kan Konuşmaz, (1965)

- Yeşil Elmalar (yedi yazardan derleme), (1965)

- Yaşamak Güzel Bir Şey Be Kardeşim, (1967)