Posts Tagged ‘Şaman’

TÜRK KAMU HAYATINDA FELSEFE -1

Pazartesi, Eylül 7th, 2009

 

 Türk düşünce tarihinde felsefe, Türklerin tarihiyle başlamıştır diyebiliriz. Ancak ilk Türklerin felsefe yaptığını da söyleyemeyiz. Çağdaş felsefe anlayışı 20.yüzyılın ortalarından itibaren başlamıştır diyebiliriz.

 

  Türk düşüncesinde felsefe üç kısma ayrılır:

 

1-Çok tanrılı devir ve Şamanizm.

2-İslamlık döneminde, 7. Yüzyıldan itibaren felsefe ve Türklere gelişi (İ.Sina, Farabi, Bektaşilik, Mevlevilik…)

3-Batı etkisinde felsefe (I. ve II. Meşrutiyet, Tanzimat, Cumhuriyet…)

 

 Çok tanrılı devir ve Şamanizm:

 

 Yazılı pek bir şey kalmamış, gelenek görenekle günümüz mistik yaşamına girmiş ögeler var.

 Şamanizm, en yaygın felsefi inançtır. Esasen Moğol Türklerinin inancıdır. Şamanizme salt din olarak bakmak yanlıştır. Çünkü; o devir için bir yaşam tarzının düsturları ile ilgili fizik ötesinden çok fiziği içermektedir.

 Ancak fizik ötesi de var ve üç dönemden oluşuyor:

1-Gök, 2-Yeryüzü, 3-Yeraltı.

 

 İnsanın üç ayrı yaşamın geçtiği alanlardır. Hepsi de daha çok yeryüzü ile bağımlıdır.

 Gökyüzü farklı katmanlardan oluşur. Şamanlara göre göğün en yücesi, en üstünü; aydınlık, paklık alemidir. Bugünkü anlamında nura ulaşmaktır.

 Bir insan, belli sınavlar sonucu bu göğün en yüce katına ulaşabilir. İnsanın bu kata erişmesi, gökler aleminin en yetkin kişisi olması demektir. Bunun adı da ‘ülgen’dir.

 Ülgen, bir aile (Zeus gibi) ve iyi bir ruhtur. İnsanları iyiye, doğruya yönlendiren bir ruhtur.

 Gök ülgenin mekanı, yeryüzü ise insanoğlunun mekanıdır. Yeryüzü geçici bir mekandır. Kendini gösterme, sınama mekanıdır. Sınavda başarı gösterenler Ülgenin davetini kabul ederler. Başaramayanlar yeraltının ‘erlik’ mekanına giderler.

 Erlik, yeraltındadır ve kötülüklerin başıdır. O da bir aile şeklinde yaşar. Erlik katmanları da ateş katmanına kadar iner.

 Evren, ülgenle-erliğin çatışma alanıdır. Sanki iyi ve kötü ruhlar insanı kendisine çekmek için pek çok çeldirici kullanır.

 İyiye ya da kötüye gidişte mutlaka bir yol gösterici; ‘şaman’ gerekir. İnsanoğlunun Ülgenle ya da Erlikle ilişkisinde aracı şamandır ya da buna ‘Ham’ da denir.

 Şamanlık babadan oğula geçer. Belli dönemlerde kadınlara geçtiği de görülmüştür. Çünkü Ülgenin karısı, ‘Umay’ da çok aktif bir ruhtur.

 Şamanlık büyük oğula, küçük oğula geçer diye bir şey yok. Şaman olacak daha doğar doğmaz mucizeler gösterek kendini belli eder.

 Şamanizm, sinirsel dönemin bir karşılığıdır. Bu dönemde insan doğa ile bir yarışa giriyor. Toplumun ilk sinirsel döneminde doğanın bir düzene sokulacağına ait bir his var. İşte şamanın görevi; bu kolektif inancı yerinde kullanmasını bilmektir.

 Şaman, toplumun neleri kabul ettiğini, nelere inandığını iyi bir gözlemci olmasıyla bilir. Mucize göstermiyor ama çevresi onu mucize yaratıyor olarak görüyor. Yani şaman gücünü mistik olandan değil, kendi zekasından alıyor.

 Şamanlık; çıraklık, ustalık şeklinde gelişir. Şaman; şaman olacak olanı eğitir, ruhlarla ilişki kurmasını sağlar.

 Altay Türklerinde şamanlar; ‘ak hamlar’ ve ‘kara hamlar’ olmak üzere ikiye ayrılır. Böylece totemler, tabular başlar. Uçucu hayvanların hepsi kutsal sayılır. Örneğin Hitit kartalı, Selçuklu kartalı gibi. Uçucu kuş daha çok özgürlüğü ifade eder. Sürüngenlerse daha çok kara hamlardandır.

 İslam da ise akham; melek, karaham; şeytan olarak görülmeye başlandı.

 Şaman hiçbir zaman fikir yaratmaz. Bu nedenle ahkamlarla, karahamlar arasında bir yarışma yoktur.

 “Artık onu karaham yoldan çıkarmıştır”, denir.

 Şamanın bütün görevi; toplumsal düzeni sağlamak. İleriye götürmek pek sözkonusu değil.

    

    İslamı kabul eden Türkler, Hz.Muhammed’in fikirlerini ve Pisagor’un Harran okulunun, ‘Harranist’ ekolüne sahip olarak çıkarlar.

 Yeni bir tarz, yeni bir ekol; kılıç + kalem, ilim ve savaş. Muhammediyen akım da böyle.

 İslamlık, tanrının varlığı ve sıfatlarını yani metafiziği mantıkla açıklamaya çalışır. Buna ‘kelam’ ilmi deniyor. Biz ilk felsefeye kelamda rastlıyoruz.

 Dokuzuncu yüzyılda İslam dini kozmopolit bir hal alır. Hem Yunan hem Hint hem de İran karışımı bir din halini alır. İyi olanı alan dört ekol karışımı bir din ve duraklama başlar. Günah ve ayıp icatları engeller. Her şey öbür dünya içindir. Bu dünya cefa dünyasıdır.

 Bunun yanında rasyonel Aristotelesçi, ‘meşşaiyumcu ekol’ ortaya çıkar. Ancak burada akılcılık biraz farklı. Aklın kaynağı; kuran ve hadistir. Bunun üzerine Aristoteles’in akılcı felsefesi oturtulur. Maksat bilimsel bir din kurmak. En tipik temsilcisi; İbn-i Sina’dır.

 Diğer bir ekol; ‘Tabiatçılık-Razilik; bunlarda İslam dinini yorumlayan bir ekol. Razi; felsefe ile dinin birleşmesidir. Razilikte, aklın yerine doğa vardır. Din ise bu tabiat içinde psikososyal bir düzen yaratmak içindir (daha rasyonel bir yaklaşımdır).

 Din; insanın ruhsal, duyusal durumunu dengeleyen bir araçtır. Razilikte duyular ön plana geçiyor, akıl en son.

 Diğer bir ekol; Dehriyyun; bunlar ruhun ölümlü olduğunu ve bedenden ayrılamayacağını savunurlar. Beden öldüğünde ruh da ölür. Sonsuzluk ruhtan değil, doğadan kaynaklanır. Sonsuz olan doğanın kendisidir. Bir anlamda tanrı, doğadır.

 12. yüzyılda bireysel ekolleşmeler başlar; ‘Bektaşilik’, ‘Mevlevilik’ gibi. Din hem psikososyal hem de psikopolitik olur.

 

 Kırgız ve Altay Türklerindeki şamanizmi 6. yüzyılda kurulan Göktürkler, Altay Türklerinden aynen aldılar.

 8. Yüzyılda Uygur Türklerinde ‘manizm’in hakim olduğunu görüyoruz.

 10. Yüzyıl bir dönüm noktası. İlk kez Hazar Türkleri Yahudiliği kabul ederler.

 Şamanizm, tapınaklı bir din haline gelir. İslamdaki camilerin ortaya çıkması da buna bağlıdır.

 Moğol beylikleri, Budizm ve Hristiyanlıkla kaynaşır. Budizm ve hristiyanlık yayılmaya başlar. Ancak ata Moğollarda Budizm yine etkisini korur.

 Nuh peygamberle ilgili yapıtlar da bu yüzyıldan kalmadır.

 Şaman inancına göre insan iki ögeden oluşur; ‘can’ ve ‘ceset’.

 Can; insanlara özgüdür. Ceset; bütün canlılara aittir. Et, kemik ve kan cesedin parçalarıdır.

 Can, 17. ve 18. yüzyıl Avrupasında hem düşünce hem ruh birliği olarak akıl anlamında ve sadece insana aittir.

 Şamanizm de bir başka inanç da; canın bedenden ayrı varolabileceğidir.

  

    TÜRKLER VE MÜSLÜMANLIK:

 

 10. yüzyılın sonuna doğru bütün Selçuklular Müslüman olurlar. Harran okulu ve Hz.Muhammed’in fikirleri uygulama açısından bakıldığında bütün bilimlerin temelini oluşturur. Bu düşünce diğer dinleri de etkisi altına alır.

 İslam, tek tanrılı bir dindir. Aranılan hikmetli olmaktır. Hikmet; bilgelik, doğruluk ve bu bilgeliği rasyonel bir şekilde kullanabilme bilimidir. Doğruyu, gerçeği araştırma yetisidir. Hikmetli olma, tanrıya ulaşmak içindir. Çünkü tanrı, hikmetli olanı över.

 İslam dini, ibadet edin demeden önce düşünün der. Körü körüne inanmayı istemez. Büyük Müslümanlar, en büyük güç; akıldır derler. Akılla insanın doğruyu bulabileceğini söylerler.

 İslamda bilen, bilmeyenden üstündür. Üstünlük sadece bilgidedir. İslamda adaletsizliği yaratan sadece bilgidir.

 İnsanlara hoşgörülü olmanın amacı, öbür dünyaya hazırlık içindir. İyilik bu nedenle yapılmalıdır. Böylelikle her yardımımızda hikmetli olma ve tanrı huzuruna çıkabilme esası konulmuştur.

 İslam dini, kilisenin tutuculuğuna karşı akıl ve güce verdiği önemle hızla yayılır. İslamın ilk çeyreğinde en ünlü iki düşünür; İbn-i Sina ve Gazzali’dir.

 

 İBN-İ SİNA:

 

 Yegane yöntemi; akılcılık ve akla dayalı deney ve gözlemciliktir. İlk İslam rasyonalistidir. Yaptığı iş; akıl ile dini uzlaştırmaktır.

 Varlık Görüşü: (varlık haline geliş bakımından 3 durumda bulunurlar)

 1-Zorunlu varlık (Tanrı)

 2-Mümkün varolanlar (bütün varolanlar)

 3-İmkansız olanlar (bütün güçlerimiz)

 

 Olmuş varlıkların durumu ise iki türlü; vacip(tanrı) ve mümkün.

 Vacip; zorunlu olan olmaması mümkün olmayan, tek vacip tanrıdır. Vacip kuramı, tanrıyı akılla ispatlama çabasıdır. İbn-iSina bu kuramı, hareket ve nedensellik ilkesi ile delillendirmeye çalışır.

 “Vacip öyle bir varlıktır ki, varolmak için kendinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Oysa diğer tüm varolanlar varolmak için bir başkasına ihtiyaç duyarlar. Bugün varolanlar yarın da varolacak değildir, olmayan da olmayacak değildir.  Kafamızda her şeyin yok olabileceğini düşünebiliriz ancak tanrıyı düşünemeyiz”.

     Vacibin (tanrı) İspatı:

 1-“Vacibi kavram olarak düşünmemiz onun varlığının en önemli kanıtıdır. Zira onun yok olduğunu düşünmek saçmadır”.

 Bu tanrı ispatını beş yüzyıl sonra aynen Descartes’ta da görüyoruz.

2-Vacibin tartışılmadan, varlık kanıtının bir diğeri de, nedenselliktir.

 “Her varolanın bir nedeni vardır. Nedenler silsilesi boyunca geriye doğru gittiğimizde sonunda nedensi varolan vacibe ulaşılır.

3-Bir başka delil de hareketliliktir.

 “Her hareketin bir hareket ettiricisi vardır. İlk hareket ettiricide durmak kaçınılmazdır o da tanrıdır.

 İbn-i Sina’nın diğer bir ilginç savı da:

 Tanrı yarattıklarının ayrıntılarını bilemez”. Ayrıntı tanrı işi değil, bilimin işidir. Bu ayrıntıların değişmesi, bilimin alanı ve niteliğini de değiştireceğinden sabit ve değişmez bir bilimden sözetmek imkansızdır. Tek değişmez olan vacibtir. Bu düşünce, deneysel bilim metodu ile gerçekleşir.

 

 İbn-i Sina aklı da ikiye ayırır:

1-Kuramsal akıl,

2-Pratik akıl.

 

 Kuramsal akıl; insanın organlarının sahibinin kendisinin olduğunu bilmesidir. Ve bu da özgürlüktür. Kendi organlarıma sahipsem, onlarla iradem dahilinde hareket edebilirim demektir. Bu ruhun kendisini bilmesidir. İbn-i Sina buna ‘bilincin ruhu’ der.

 Bedeni, ruh meydana getirir. Ruh bedende bulundukça onu dış etkilerden korur.

 Ruh, bireysel olarak insanda bulunur. Ancak insan toplumun üyesidir. Bu nedenle insanlar toplumsal hayatın devamı için yardımlaşmaya mecburdurlar. Ruh bedeni, bedense toplumu oluşturuyor. Ve toplumda yardımlaşmayı oluşturuyor. Toplumsal yaşamın devamı için bilgi gerekiyor.

 Bilgi, ruhun yaptığı kavramların bir ürünüdür. Ruh, kavramlar üreterek bilinenlerle, bilinmeyenlerin bilinmesini sağlar. İbn-i Sina, bir nevi önseziyi kasteder. Ruhun bilinç yanı olmazsa, insanın duyuları bir anlam ifade etmez. Bedenin yaşlanmasıyla, ruh yaşlanmaz. Kırkından sonra organlar zayıflasa da ruh, olgunluk çağına girer. Akıl yoluyla kavramaya daha çok hizmette bulunur.

 

 Ruhun yararları:

 

 1-Ruh aracılığı ile kavramlar kurulur, bilgi edinilir.

 2-Ruh aracılığı ile bilinenden bilinmeyen çıkarılır.

 3-Ruh aracılığı ile olaylar arasında bağıntı kurulur. Deneye dayalı bilgi edinilir.

 4-Ruh aracılığı ile inanca ulaşılır.

 

 İbn-i Sina’ya göre üç türlü ruh var; nebati, hayvani ve insani ruhtur.

 Bunları üçü de insanda mevcut ve insani ruh diğerlerinden üstündür. Çünkü insani ruh, düşünceyle iş görür. Nebati ve hayvani ruhda düşünme yoktur.

 İnsani ruhun iki yönü var; biri bedene diğeri üstün olana yöneliktir.

Bedene yönelik ruh; eyleme, yapmaya ilişkindir.

Üstün olana yönelik ruh ise; inanca, etik değerlere, değerlendirmeye ilişkindir.

Bu iki yönlü ruhun iki yönü var; yapıcı ve bilici.

 

 İbn-i Sina’nın ahlak felsefesine göre, insan tüm davranışlarından sorumludur. Çünkü davranış bir ayrıntıdır. Akla uyan kişi doğru yolu bulur. Doğru davranış, sonu mutlulukla biten davranıştır. Mutluluk ise, paylaşılan şeylerin tümüdür. Onun için toplum içinde yer alır.

 Sonuç olarak İbn-i Sina, akılcı bir düşünürdür. Akıl aracılığı ile dinle felsefeyi birleştirmeye çalışır. Ruhun, manevi bir cevher olduğunu kabul eder. Ahlak ve eğitim felsefesi üzerinde durur. Akılcı ve deneyci ise de inanç sorununa önem vermiştir.

 

 GAZZALİ:

 

 İslam felsefesine getirdiği en büyük yenilik; kuşku yöntemi ile inanca gitmesidir.

 Gerçeğin ölçüsü nedir? Diye soran Gazali, bu soruya şöyle cevap verir:

 “Gerçek, duyularla elde edilemez. Duyular aldatıcıdır. Duyularımıza, algılarımıza güvenemeyiz” der.

 İkincisi, zorunlu bilgi, akli bilgidir; “bir nesne aynı zamanda hem var hem de yok olamaz”.

 “Her varolanın bir nedeni var. Evren de bir varolandır. O halde onun da bir nedeni vardır. O da yüce tanrıdır”.

 

 Gazzali’ye göre iki türlü bilgi vardır:

 1-Duyularla elde edilen aldatıcı bilgiler

 2Akılla elde edilen; zorunlu, kesin bilgiler.

 Ona göre karineler/deliller, ispatlar sezgilerle elde edilir. Bu sezgi bizi tanrıya götürür.

 

 Gazzali’ye göre üç tür inanç vardır:

 1-Taklitçilerin imanı.

 2-Okumuşların imanı

 3-Bilgelerin, tasavvufçuların imanı (en üst ian).

 

 Gazzali’nin kuşkudan imana ulaşması 10. ve 11. yüzyıllar için oldukça ileri bir yöntemdir. Akli bilginin varlığından tanrının varlığını çıkarmıştır. Bu şüphelerden içi rahat ettiği zaman, tasavvufa dönmüş, akıl ile din birliğini tamamlamıştır.

 

  İslam kültüründe felsefi anlamda okul olarak nitelendirilen iki ekol var; Mevlevilik ve Bektaşilik.

 Her ikisi de 13. yüzyılda ortaya çıkıp, asıl felsefi kurucularından sonra örgütleşmeler, ekolleşmeler başlamıştır.

 

 MEVLANA (1207-1273) – MEVLEVİLİK:

 

 Bize göre Mevlevilik, felsefi bir okul değil, dini-tasavvufi bir tarikattır.

 Mevlana’ın Bektaşi’den önemli bir farkı altı eserini de Farsça yazmış olmasıdır.

 Divanı, tasavvufi-dini şiirlerden oluşur. Altı ciltlik ‘Mesnevi’si ise hikayelerden ibarettir.

 Eserlerinin hepsinin ortak temaları; sevgi, tanrı aşkı, birlik ve beraberliktir.

 Onun siyasi düşüncelerini Antik-Yunan düşünceleri oluşturur.

 Onun tipik özelliği, doğu ile batıyı birleştirici yaklaşımıdır. Akılcı olmakla birlikte akılcılara çatar. Ona göre akıl gerekli ama yeterli değildir. Akıl; iman ve tanrı aşkı tecil ettirirse yeterlidir.

 Mevlana’ya göre varlıkta birlik esastır. Birlik burada teknik anlamdadır. Bir anlamda tanrının insanla birleşmesidir (vahdet-i vücut teorisi).

 Tek gerçek tanrıdır. Ruh, tanrının bir uzantısıdır. Beden öldüğü zaman ruh, gerçek sahibine ulaşır. Kul, tanrıdan gelmiştir tekrar ona dönecektir.

 Ruh, tanrı aşkıyla eridikçe, tanrıya daha fazla yaklaşır. Ona göre muteber olan bu dünya değil, öbür dünyadır.

 İnsanın tanrıya ulaşması; tanrı, birlik ve evren üçlüsünün bir araya gelmesidir ki, bu da gönül temizliği ile olur.

 Mevlana’nın insan felsefesine ait düşüncelerini onun divanında, mesnevisinde ve ‘meclis-i saba’hında buluyoruz.

 Ona göre insan iki temel benlik taşır; ‘özel ben’ ve ‘aşk ben’i.

 Aşk beni özel beni yaratır. Aşk beni kendini tanrıya adamaktır. Üst bendir.

 Dünyevi ilişkileri kuran özel bendir. Aşk beninin ortak olmasına karşılık, özel ben bireyseldir.

 Ancak insan aşk beni sayesinde gerçeği görür. Gerçeği görmek demek bir anlamda ‘kültür yumağı’ oluşturmaktır. Bilinçli, kültürlü insan tanrıya ulaşan insandır.

 

 Akıl ve bilgi kuramı:

 Akılcı filozoflara çatmakla birlikte aklı esas alır. Ona göre akıl, inançla birleşirse oruçtan ve namazdan bile üstündür.

 “Akıl, hakkın yeryüzündeki pusulasıdır”. Adalet, terazisidir. Bu nedenle akıl, doğruyu yaymada tek vasıtadır. Akıl hem aydınlatır hem de iş yapma potansiyelini artırır.

 Mevlana aklı ikiye ayırır; cüzi akıl ve külli akıl.

 Dünya işleri için cüzi akıl, ahret için de külli akıl gereklidir. Külli akıl, tanrının bir kudretidir. Külli akla tanrıyı sevmekle erişilir.

 Mevlana akılcı filozoflara cüzi akılcılar der. Eğer akıl ancak küllilik derecesine ulaşırsa yeterlidir.

 Mevlana’da son derece çağdaş bir özgürlük anlayışı vardır. Her şey tanrının isteği ve dileği ile olur. İnsanı özgür yapan tanrıdır. Öyleyse insan, tanrıyla bağ da dahil her şeyde özgürdür. Özgürlüğün tek ket vurucusu insandır. İnsanın özgürlüğünü iyi ya da kötü yönde kullanması tamamen kendi elindedir. Bu nedenle insan bütün davranışlarından sorumludur.

 Ölüm Mevlana’da asıl yerini bulmaktır. Bedenin mezardan çıkması ve kendi dünyasına ulaşması demektir. Çünkü beden için mezar, dünyadır. Dünya ruh için bir hapisanedir. Ölüm, eğer layıksa tanrı katına kadar çıkmaktır.

 Külli akıl yoluyla insan, tanrının bir temsilcisidir.

 Ahlak felsefesi ise niyete bağlıdır. İyi niyet aklı yönlendirir ve bu sayede akıllı olunur. Eğer cüzi akıl, külli aklı yönlendirirse tanrıya ulaşamazsın.

 Ahlaksızlık, mal düşkünlüğü, öfke, şehvet…insanın doğruyu görmesini engelleyen şeylerdir. Bunlar nefsi köle kılar. Bunlar şeytani şeyler olup, insanı rahmani olandan uzaklaştırırlar.

 Özetle Mevlana, tasavvufi yolla insanı ortaya koymuş, dine özgürlük getirmiştir. Daha liberal bir din anlayışı, onun getirdiği en büyük yeniliktir.

 

 HACI BEKTAŞİ VELİ (1210-1273) – BEKTAŞİLİK:

 

 Doğu kültürüne bağlı bir tarikattır. Mevlana’ya oranla en önemli özelliği halka daha yakın olmasıdır. Bektaşi bütün eserlerini Türkçe vermiştir.

 Başlıca eserleri; Makalat, Vilayetname, Şakiye.

 Kendinden iki yüzyıl sonra 15. yüzyılda Balım Sultan zamanında ekolleşerek günümüze kadar gelmiştir.

 Bektaşinin en büyük mücadelesi; Kapadokya kilisesinin hristiyanlığına karşı Müslümanlığı savunmasıdır. Dağılmakta olan Türklüğü birleştirmiştir.

 Bektaşi’ye göre Türklük, müslümanlıktan daha önemlidir. 1248’te Moğolların Anadoluyu fethetmesi üzerine “eline, diline, beline sahip çık” demiştir. Bununla kastettiği, eline; yurduna, beline; soyuna sopuna, diline; Türkçene sahip çık demektir. 

 Bektaşilik, islama özgürlük anlayışında yenilik getirmek için ortaya çıkmıştır. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” felsefesi vardır. Ona göre insanın tanrıyı bulması, önce kendisini bulması, bilmesi ile olur.

 Bektaşiliğe göre din; ekonomik, sosyal ve siyasi bağımsızlığımız için bir amaç değil, bir araçtır.

 Bektaşilikte akıl-öz birdir. Ezeli ve ebedi olan tanrıdır. Akıl ve özün bir olması İslam için büyük bir tepkidir.

 İnsan, öznesi nesnesinden önce olan varlıktır. Maddi ve manevi olan iç içedir ancak manevi olan maddi olana üstündür.

 İlk aracı, akıl yaratır ama ondan sonra araç, aklın gelişmesine yardımcı olur.

TANRI, DİN VE TASAVVUF

Pazar, Mayıs 31st, 2009

 

 TANRI, DİN ve TASAVVUF  ÜZERİNE:

 

 

- “Tanrı, kaldıramayacağı bir kaya yaratabilir mi?”:

 Yaratamazsa tanrı olamaz, yaratırsa da kaldıramayacağı bir “kaya” var demektir.

ATEİST PARADOKS

                     **                

- Ateizm bilindiği gibi sözcük olarak, “tanrıtanımazlık” anlamına gelir. Fakat doğal olarak, dinlerin reddini de içerir. Ben şahsen, tutarlı bir ateist konumun kendisini “tanrıtanımaz” olarak değil de esasen “din-tanımaz” olarak tanımlaması gerektiğini düşünüyorum. Ateizm, dinlerin ve onların tanrı fikrinin reddidir çünkü.

Deizmden farkı, bu fikrin karşısına başka, daha makul ve makbul bir “tanrı” fikriyle çıkmak gibi bir dert, niyet taşımamasıdır. Ateizm tanrıya karşı çıkmaz. Zira bir şeye karşı çıkmak, onunla şu ya da bu yer ve zamanda bir şekilde karşılaşmayı gerektirir ki, tanrı söz konusu olduğunda böyle bir ihtimal sıfırdır. En azından ateizmin fikri, hatta diyebilirsiniz ki inancı budur…

İnancın ya da inançsızlığın ahlakla doğrudan ilişkili olmadığını gayet iyi biliriz. Hepimiz etrafımızda -daha doğrusu içimizde- ahlaklı dindar ve ateistler kadar, hatta ne yazık ki çok daha fazla, ahlaksız dindar ve ateistlerin varlığına şahit olmuşuzdur. Dindar olmak için, “ahlaklı olmak” şarttır. Ancak ahlaklı olmak için, “dindar olmak” şart değildir. Hatta burada şunu da söylemeye cüret edebilirim: Hakiki bir dindarın tanrıya inanma sebebi ile hakiki bir ateistin tanrıya inanmama sebebi, benzer bir ahlaki kaygı zemininde yeşerir. Zira ilki, “eğer tanrı var olmazsa iyilik olmaz” diye düşünür. Diğeri, “eğer kötülük varsa tanrı var olamaz” diye düşünür…

Müslüman kültürel çevre içinde yaşayan bir ateist, doğal olarak müslüman bir ateisttir. Bu iki anlamda böyledir. Birincisi, onun karşı çıktığı tanrı fikri ve sureti esasen müslüman kültürü içinde şekillenmiş ve ve aktif hale gelmiştir. İkincisi, kimliğinin hamuru ister istemez içinde yaşadığı bu kültürel çevrenin ellerinde yoğrulmuştur.

ŞÜKRÜ ARGIN (Birikim Dergisi)

*

-Aslında ateizmin dinlerle pek fazla işi olmaz, tanrıyı reddeder. Ama siz varsayım olarak tanrının var olduğunu düşünüyorsunuz ve her şeyin nedenini de bu varsayıma bağlıyorsunuz. Ateizm ise böyle bir varsayımı reddeder. Ya “yoktur” ya da henüz “bilmiyoruz” der.

ŞANER ATİK (Ateizm Derneği)

*

- “Mucize” diye inanırlara sunulan şeyin, gerçekle en küçük bir ilgisi yoktur ve tüm mucizeler insanlığı aldatmak için ileri sürülmüş, bir yalanlar bütünüdür. Bu durum inanırlarca anlaşıldığı, iyice kavrandığı zaman, temelinde bir sınıfın çıkarları olan yapı da gümbür gümbür yıkılacaktır. O yapı “din” dir, insanlığın zararına da olsa, dünya egemenlerinin yıkılıp yok olmasını istemediği kurumdur…

- Doğru eğilir, yıkılmaz.

TURAN DURSUN

*

- İslamın yeni bir bakış açısıyla okunması gerek. İslamı da bütün dinler gibi iki düzlemde ele alabiliriz. Bireysel ve kişisel inanç olarak İslam. Bireyin kişisel inancı olarak, İslama saygı göstermek zorundayız. Sadece İslama değil, din ve inanç ne olursa olsun hepsine ama kurum olarak İslamı aşmak zorundayız. Bana göre, İslam bir kurum olarak çağımızın sorunlarına  çağdaş bir yanıt bulacak durumda değil. Bana kişisel olarak, bu alanda hiçbir şey söylemiyor. Ama şunu kesinlikle belirtmeliyim ki bir inanç olarak, bir din olarak islama karşı değilim.

- Yeni bir okumaya cesaret edenler, reddedilmiş ve zındık ilan edilmiştir. Çağımızda İslam, kültürsüz bir din olarak görünmektedir. Düşüncesiz, soru sorma yeteneğinden yoksun bir din.

- Tek tanrılı dinler, ömrünü tamamlamıştır, işlevleri sona ermiştir. Bunu söylemeye cesaret etmeliyiz. Tek tanrılı dinler (monoteizm) ile tektanrılı dinler öncesini (promonoteizm) karşılaştıracak olursak, promonoteist uygarlığın kültür, şiir, felsefe ve mimarisi monoteizminkileri fersah fersah aşar. Evet monoteizm, bilimi ve tekniği yarattı ama kültür adına ne varsa promonoteizm yarattı.

- Günümüz İslamı, emperyalizmle birlikte, Hristiyanlığın dümen suyunda ve islama karşı.

ALİ AHMAD SAİD ESBER (ADONİS)

 

- Antikçağın çoktanrıcılığı, siyasal yetkenin bir sınıfta (aristokrasi) toplanmasına yol açarken, Asya tek tanrıcılığında, siyasal otorite de bir monarkta toplanmıştır.

ROBERTSON SMİTH

 *

-Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik ama çok basit bir şeyi unuttuk; kardeş gibi yaşamasını.

M. LUTHER KİNG

*

- Bizler, evrenin kendisini düşünmesiyiz.

CARL SAGAN

*

- Fizik tek başına “neden hiçbirşey değil de birşeyler var?” sorusuna yanıt veremez.

ROWAN WİLLİAMS

*

- Ben bilimi giderek daha iyi anladıkça, tanrıya daha fazla inanıyorum.

JOHN LENNOX

 *

- O kadar cahilsiniz ki, dininiz var diye ahlaka ihtiyacınız kalmadığını sanıyorsunuz.

NİKOLA TESLA

*

- Haksızlıklardan intikam alınmaz. Çünkü, intikama başladığınızda siz daha büyük haksızlıklar yapmaya başlarsınız.

İSKENDER PALA

*

- “Benim” dediğin herşey, seni cehenneme sokar.

Cehennemin kapıcısı MALİK

*

- İnsanın gelişimi, tanrının yerine kendisini koyabilme çizgisindedir.

- Tanrı, sıradan insan entellektüelizminin göğe yansımasıdır.

-Tanrı, insan yaratılarının en kutsal olanıdır.

YALÇIN KÜÇÜK

*

- Kilise, kıyameti bekleyerek şurada yatan eski kemiklerin üzerine yükselmektedir. Sonradan bu temel üzerinde devasa bir kuram ve ilahiyat ve kurgu ve iman ve hurafeler ve devlet siyasası üstyapısı yükselmiştir.

PETER HEBBLETHWAİTE

*

- Tanrı barbut atmaz.

- Geleceğin dini, kozmik bir din olacak. Bu din, teoloji ve dogmalardan uzak olup, kişisel tanrıya üstün gelecek.

EINSTEIN

*

- Evren bir kaos sonucu oluşamaz. Bu nedenle tanrı tarafından tasarlanmıştır. Yerçekimi gezegegenlerin nasıl hareket ettiğini açıklıyor yoksa gezegenleri neyin yörüngeye soktuğunu değil…herşeyi tanrı yönetir.

NEWTON

*

- Yerçekimi diye bir yasa olduğu için, evren kendisini hiçten yaratabilir ve yaratmaya devam edecektir. Bu nedenle tanrıya ihtiyaç yoktur.

STEPHEN HAWKİNG

*

- Bilim adamları cehalet dağını aştılar, en yüksek tepeye tırmandılar, ancak en üstteki kayaya çıkınca orada binlerce yıldır oturan ilahiyatçılarla karşılaştılar.

ROBERT JASTROW

*

- Eğer öküzler “insan” olsaydı, onların tanrısı da “öküz biçiminde” olurdu.

KSENOFANES

*

- “İnsan”, yediği şeydir ve “insan insanın tanrısıdır”.

“Tanrı, insanın idealleştirilmiş olarak dışavurumudur.”

L. FEURBACH

*

- Eğer tanrınız yoksa, saygılarınızı Hitler veya Stalin‘e sunmak zorunda kalırsınız.

T.S.ELİOT

*

 - Herkes tanrıya, sadece kendi duasının kabul edilmesi için yalvarıyor.

AMİN MAALOUF (“Tanios Kayası”ndan)

*

- “Tanrı”, beşerin en büyük keşfidir.

- Upanişad; “tanrısın”Freud ise “itsin” diyor, hangisi haklı?

CEMİL MERİÇ

*

- Her meyvede tohum, her canlıda tanrı…Sevgin bütün varlıkları kucaklamalı yani tanrıyı. Kurtuluş, kesretten vahdete (çokluktan birliğe) dönüş. Tanrının içinde kaybolmalısın. Ummana dökülen ırmaklar gibi benliğinden sıyrılmalısın. Ne kalıbın ne de adın kalmalı. “Tanrı nedir?” diye soruyorsun, “tanrı sensin”.

UPANİŞADLAR

*

- Her “din” bir tanrı anlayışı, her “tanrı” ise bir “varlık” anlayışıdır.

İOANNA KUÇURADİ

*

- Din, halkın / kitlelerin afyonudur.

MARX

*

- Marx 1850’de “din, ruhsuz bir dünyanın ruhu, ezilenlerin haykırışı, kalpsiz bir dünyanın kalbidir. Din, kitlelerin afyonudur” der. O zamanlar insanların acılarını azaltsın diye afyon yutturuyorlar. Bunu Marx, “din uyuşturucudur” demiş gibi lanse etmeye çalışıyorlar, bu sözü bu mana da yorumluyorlar. Aslında o bu sözü ile dini övmektedir. Din için, ‘ruhsuz bir dünyanın ruhu’, insanlar için dinden başka teselli edici bir çözüm kalmamıştır, diyor.

ÖMER LAÇİNER

*

- Din, halkın afyonu değil, zayıfların vitaminidir.

REGİS DEBRAY

*

- Dualite; ontolojik değil, epistemolojiktir.

YAŞAR NURİ ÖZTÜRK

*

- Dualite, ontolojik değilse;

“yaratan da yaratılan da aynı birliğin parçalarıdır.”

- Vahyin, kaynağı da muhatabı da akıldır. Aklı olmayanın, dini de yoktur.

*

- Ahlaksız bilim; “felaket”, bilimsiz ahlak; “boştur”.

- Neye inandığınızı ya da inanmadığınızı söylemeniz değil, hangi ahlâk anlayışına sahip olduğunuz önemlidir. Tanrı, “güzel ahlaktır” ve güzel ahlaktan yana olan herkes de Onunla beraberdir.

- Müslüman, “iyi insan”dır. Evrensel tüm dinlerin nihai hedefi de bu “iyi insanı” ortaya çıkarmaktır. 

- Aslolan “söz” değil, ne yaptığınız, kimin tarafında olduğunuzdur.

*

- Sıfatlarından birini kabul ediyorsanız, kendisini tamamen inkar etmiyorsunuz, demektir.

- En tehlikeli insanlar; iyiliği kendinden menkul sanıp, herkesi yargılama hakkını “tanrıya” bırakmadan kendilerinde görenlerdir.

- Alemin esrarına dair söylenenlerle yetinmek yerine, onu keşfetmeye çalışmak, çok daha tatmin edicidir.

*

-Tanrıya yönelmek için, aracılara ihtiyaç yoktur. Aracıların olması, çoğu kez ya başkasına ya da kendine tapınmaktır. 

- Tanrıyı sevmek, iyiden, doğrudan ve güzelden yana olmak için, mürşidler ve ritüeller şart değildir. Hatta bunlar çoğu kez, insanı uzaklaştıran, yabancılaştıran unsurlardır.

*

- Her fikir ve inancın, temsiliyet makamında birileri vardır. Zamanla bu kişilerin pek çoğu, kendi ayrıcalıklı konumlarını yitirmemek adına tağutlaşarak, nüfuz ettikleri insanları sadece “kendilerine biat eden kullar” haline getirmek isterler. Biat etmeyenleri ise hasım olarak görürler.

- Her din, tanrıya ulaşmada bir arınma aracı, bir yoldur. Bir dinin, araç olmaktan çıkıp “tek hakiki din” olarak mutlaklaşması, “dinsel faşizm”dir.

*

- Aklın egemen olduğu toplumlarda insan, bütün trajedisiyle ortadadır ve kaderini değiştirmek için uğraşır. Dogmatik toplumlar da ise ahlakçıların marifetiyle yazgıyı kabullenmiş, kitleler içinde kaybolan tek tip insan vardır.

AHMET AĞI

*

- “Cemaatçi örgütlenme, zannedildiği gibi muhafazakarlık ve dindarlığa has bir yapılanma biçimi değildir”.

“Lidere; “insanüstülük”, “kurtarıcılık” benzeri niteliklerin atfedilerek tapınılan bir toplumda siyasi kültür, “lideri kutsama”, ona itaati siyaset yapma ve özdeşleştirme eğilimi taşımıştır. Bunun da muhafazakar siyasetle sınırlı olmadığını belirtmek gerekir.

“Toplumumuzda, lidere itaatın siyaset olarak mütalaa edilmesi ve kurumlarda çoğulculuğun yaşanmamasının, muhafazakarlık ve dindarlığa indirgenmesi anlamlı değildir. Benzer şekilde Türkiye’de bireyin ön plana çıktığı örgütlenmeler yaratılamaması, bu alanda cemaatçiliğin egemen olması da muhafakarlık ve dindarlıkla sınırlı değildir. Bütün bunlar tarihi nedenlerden ziyade, modern gelişmeler çerçevesinde açıklanabilecek olgulardır. Biat benzeri bir kavramın, asırlar öncesine ait yorumlarının bu alanda açıklayıcı olabileceğini düşünmek, fazlasıyla kuvvetli bir muhayyile gücünü gerektirmektedir”.

M.ŞÜKRÜ HANİOĞLU

(“Sorgulamadan itaat ve liderlik kutsaması muhafazakarlığa mı özgü” adlı yazısından)

……………

————–

Cemaatçilik kültürü, dinsel muhafazakarlığın aksine siyasal muhafazakarlığın bir sonucudur. İktidar erki, insanların özgürce sorgulayan bireyler olmasını değil, kendisine tartışmasız biat eden kullar olmasını ister.

“Dinsel muhafazakarlık” ise, sanıldığının aksine insanların birilerine biat eden kullar değil, kendi hayatlarının sorumluluğunu alan özgür bireyler olmasını ister. “Halife” olmanın anlamı da budur. Dinin siyaset aracı haline gelmesiyle, dinin yerini siyasal muhafazakarlık alır. Böylece, dinin muhatabı olan özgür bireylerin yerini de her tür otoriteye sorgusuzca itaat eden kullar alır. Pek çok ateistin reddettiği tanrı da insanın insanı sömürmesini meşrulaştıran, böyle bir dinin tanrısıdır.

AHMET AĞI

 *

- Tanrı yoksa, her şey mübahtır.

      DOSTOYEVSKİ

 *

- Tanrı olsaydı, yaptıklarımızın hiçbirinden sorumlu olmazdık ancak tanrı yok ve biz tüm yaptıklarımızdan sorumluyuz.

J.P. SARTRE

*

 - “İspatlanabilen bir tanrı”, tanrı değildir.

          KARL JASPERS

 *

- İspatlananları kuşatmayan bir tanrı, ispatlanabilen sonlu bir tanrıdır.

AHMET AĞI

*

- Karekterin ne ise kaderin odur.

HERAKLEİTOS

*

- Herşey üstüne gelip, seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme, işte orası kaderinin değişeceği noktadır.

MEVLANA

*

- Şeytan, tanrının taklitçisidir.

       RENE GUENON

- İnsan, tanrının taklitçisidir.

AHMET AĞI

*

- Yükselen her şey, birbirine yaklaşır.

      Peder TEILHARD DE CHARDİN  

 – Her çağda, tek bir gerçek vardır.

- Amaç, bilinene ulaşmaktır.

- Edep, aklın tercümanıdır. İnsan, edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir.

      ŞEMS-İ  TEBRİZİ

 *

- Tanrı var mı?

BUDHA:

“Sadece gerçek var”.

*

- Medeni insanın, yasaya ihtiyacı yoktur.

KONFÜÇYUS

*

“İnsan hangi dünyaya kulak kesilmişse, öbürüne sağır.”

İSMET ÖZEL

 

- “İyi insan olmak için müslüman olmak gerekir” değil, “müslüman olabilmek için iyi insan olmak gerekir”.

- Diktatörlük, günahı yasaklasa bile ahlaksızlıktır. Demokrasi, günaha izin verse bile ahlaklıdır. Ancak özgürce yapılan eylem, ahlaklıdır.

- Erkekler için ayrı kadınlar için ayrı iki ahlak anlayışı yoktur.

ALİYA İZZETBEGOVİÇ

- Dindarlığını Allah’a göster, bana insanlığın lazım.

MUSTAFA İSLAMOĞLU

……………………

-

- Tek bir günah vardır o da hırsızlık. Diğer bütün günahlar, hırsızlığın çeşitlemesidir. Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun, yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun.

KHALED HOSSEİNİ

- Kuran’da “kırkta bir” oranında zekat vermek yoktur. Müslüman kimsenin, ihtiyacından arta kalanı yoksullara ve ihtiyacı olanlara ayrımsız vermesi gerekir. “Biriktirmek” ateştir, “servet yığmak”, başkasının hakkını çalmaktır. “Mülk Allah’ındır”. Müslümandan zengin olmaz. Bütün kötülüklerin başı, özel mülkiyettir. Müslüman antikapitalist olmalıdır. Sende fazla olanı, olmayana dağıtacaksın, infak edeceksin.

Hz.Peygamber, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” buyuruyor. Kendisi vefat ettiğinde, bir tası bir kuru hasırı vardı. Vasiyeti bile yoktu. Çünkü, malı mülkü yoktu, olanı olmayana dağıtıyordu.

Ebu Hanife, malını infak ettiği ve böyle fetva verdiği için işkence görmüş, zindana atılmıştır.

Hz. Peygamber zamanında varlıklı kimselerin islama en büyük itirazları, zekat için olmuştur. “Zekatı kaldır, hepimiz müslüman olalım” diyorlardı. Mallarını dağıtıp (infak),  köleleriyle aynı seviyede olmak ağır geliyor, sınıfsal olarak imtiyazlı olmak istiyorlardı.

- İslam, muhafazakar değildir. Statükoya karşı devrimi savunur.

- İbadet, Allah’tan başkasına boyun eğmemektir. Secde sadece Allah’a yapılır, bu da bir ritüeldir, camide yapılır. İnsanların birbirine boyun eğmeden yaşaması (iyilik) ibadettir.

- Kur’andan asla kapitalizm çıkmaz, “abdestli kapitalizm” hiç çıkmaz. Kur’andan ekonomik bir düzen çıkarılacaksa, çağımızdaki kavramları kullanarak söylersek, sosyalizme eğilimlidir. Ahlaki ve dini bir sosyalizm çıkar. İslamın siyasi politik duruşu, sol bir duruştur, sağcı değil.

- Bir döneme damga vurmak, başkasına gösteriş yapmak, egemenliğini göstermek için yapılan camiler, Kur’anda söylenen, “temeli takva ile atılacak mescid” tanımına uymuyor. Ben de sultan camilerinde huzur duymuyorum. Ayasofya camii de buna dahil. Şaşaalı camilerde, Allah’ın büyüklüğünün değil, sarayın ve saltanatın büyüklüğü gözüme çarpıyor ve beni eziyor.

- İslamda (Kur’ana göre) hacca gitmeyenlerin kurban kesmesi gibi bir vecibesi yoktur. Kurban kesme geleneğinin kaynağı, İslam değil, Şaman kültürüdür. Kurbandan kasıt, fakir fukarayı doyurmaktır.

İHSAN ELİAÇIK

*

- Baki hakikatler, fani şahsiyetler üstüne bina edilmez.

SAİD NURSİ

*

- Diğer dinlerin mensuplarıyla irtibatın (dinlerarası diyalog), müslümanların din değiştirmesine yolaçacağı endişesi, tamamen asılsızdır. Zira bu tutum, islama olan güvensizlikten kaynaklanmaktadır.

İnsaniyet, bilgi ve bilim çağına girmiştir. Gelecekte bilim, dünyada daha fazla söz sahibi olacaktır. Dolayısıyla, bilimsel hakikatlerin hükümlerini desteklediği islam gibi bir dinin mensupları, bu diyaloglardan çekinmemelidir. Diyalog, fuzuli bir çaba değil bir mecburiyettir. Bu diyaloglarla, dünyamızı barışın hüküm sürdüğü daha güvenli bir yer haline getirmek, müslümanların vazifelerindendir.

Batıda yüzyıllarca bilim, dinin düşmanı olmuştu ve hristiyanlık bundan çok çekmişti. Müslüman hristiyan diyaloğu ile her iki din de ilişkilerini düzeltebilir. Eğer, müslüman hristiyan diyaloğu kurmak için başka neden olmasaydı, en önemli sebep olduğu için bu bile diyaloğu başlatmaya yeterdi.

F. GULEN 

 - Vahdet-i vücutta tabiat, tanrıda olduğu halde, panteizm  de (vahdet-i mevcut) tanrı tabiattadır. İki yaklaşım arasındaki temel fark, ilkinin tanrıyı tabiatla açıklayan bir sistem olmasına karşılık, ikincisi tabiatı tanrıyla, tanrının görünmez güçlerine ve akıl erdirilmez sırlarına göre açıklayan “gaybi” bir felsefedir.

 İSMAİL HAKKI İZMİRLİ 

         *         

  - Kendisini duyu organlarıyla fark edilemez şekilde isimlendirdiğinde “hak”, duyu organlarıyla farkedilecek haliyle isimlendirdiğinde ise “halk” adını almıştır.

         En-NURİ (öl. 907)

- Tevhid; ölümsüz ve değişmez bir ilke olarak, bütün değişme ve farklılıkların temelini oluşturur.

- Siyasetçinin derdi; maneviyat değil iktidardır.

  MUHAMMED İKBAL

…………….

Hz.ALİ:

 - Perde kalksaydı yine yakinim (kesin bilgim) artmazdı.

 - Hakikat, hakkın celal nurunun işaretsiz olarak keşfidir.

 - Hakkal yakin, ezel sabahından doğan bir nurdur. Bunun eserleri tevhid ehlinin üzerlerinde görünür.

 - Her şeyi birbirinden ayrı görmek ve toplamamak; şirk,

 Her şeyi toplayıp aralarındaki ayrılıkları görmemek; zındıklık,

 Her şeyi, hem birbirinden ayrı hem de aynı görmekse; tevhiddir (birlemektir).

 - Alimin uykusu, cahilin ibadetinden iyidir.

- Hayatta en hakiki mürşid, ilimdir.

- Devletin dini, adalettir. Adaleti olmayan devlet, dinsizdir.

- İnsan, dilinin altında gizlidir.

—————-

           

- “Tanrı”; mutlak zaman, mutlak mekan, mutlak hareket, mutlak beden ve mutlak ruhtur.

         EBUBEKR  er-RAZİ

—————-

———————

MUHYİDDİN İBN-İ ARABİ:

 - Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, eşyada en parlak şekilde görünür. Ve O, O’nun görünüşüdür.

 Şüphesiz yaratıkların sonradan olma varlığı, yaratıcının varlığının görünüşüdür.

 Hakkı tanıyan kişi gerçekten tanıdığı zaman, itikat sahibinin itikadıyla bağlanmaz.

 Kul rabdır, Rab da kul. Ya teklifle mükellef kimdir? Rab dersen o teklif edicidir, kul dersen o da ölüdür.

 Furkan benim ve 7 çift Fatiha suresi de benim. Ruhun ruhuyum, kalıpların ruhu değil.

 ———— 

                   

 - İhlasın en aşağı derecesi, “şeriat tevhidi”dir ki; Allah’tan başka ibadet edilecek kimse yoktur, onun ifadesidir. En yüksek mertebesi de, “hakikat tevhidi”dir ki;  “Allahtan başka kimse yoktur” onun ifadesidir.

            M.ALİ AYNİ

——————

——————

FAZLUR RAHMAN:

 ‘Uyanış’ ve ‘yenilik’, mantıki olarak ancak bir gelenek oluşturulduktan sonra olabilir.

Bütün geleneklere devamlı yeniden hayatiyet kazandırmalı ve taze yorumlarla yenilenmelidir.

 İlk müslüman nesiller nasıl ki; Kuran ve sünneti, kendi dönemlerinde kendi şartlarına uygun biçimde serbestçe yorumlamışlarsa, biz de aynen kendi gayretimizle, kendi çağdaş tarihimizde aynı şeyi yapmak zorundayız.

    ————-

- “Vahdet-i vücutçu” tasavvuf felsefesi aslında, tanrının “kuantum” halidir. Damlalar “mahlukatı”, okyanus ise “tanrı”yı sembolize eder. Her şey hem birbirinin aynıdır hem de gayrıdır. Her şey, hem tek başına vardır hem de tek vücut olarak vardır.

                  AHMET AĞI

              *

  Din, güzel ahlaktır ve bu yüzden vicdanlara hitabeder. Vicdanın çifte standardı yoktur, herkes için evrenseldir. Ayrım yapmaksızın tüm insanlığa karşı, merhametli ve adil olmak için empati yapar. Toprakları, ülkeleri fethederek değil, gönülleri fethederek yayılıp çoğalır.

 İyi (ahlaklı) insanlar; “adil toplumu”, adil toplumlar da “adil devlet yönetimleri”ni ortaya çıkarır.

 İktidar olmak, ülke yönetimlerini ele geçirmek dinin amacı olduğunda, din siyasallaşmakta ve evrenselliğini yitirmektedir. Bu şekilde, kifayetsiz muhterislerin iktidar aracı haline gelmektedir. Siyaset doğası gereği, hep daha fazla olana hükmetmek, hakim olmak ister. Bu uğurda pek çok yol ve yöntemi de mübah sayar. Buna izin veren bir din de mazlumun hakkını arayan olmaktan çıkıp, zalimin zulmüne ortak olur.

 Modern toplumlarda dinlerin evrensel umdeleri, “insan hak ve özgürlükleri” olarak hukuki niteliğe kavuşmuştur. Bir dinin, din, dil, ırk ve cinsiyet ayrımı yaparak kendini dayatması, gönüllerden kovulmasına, ezilen ve dışlanan tüm insanlığı kuşatmasıyla da gönüllerde yer etmesini sağlar.

***

- Bir süreç yaşanıyorsa, henüz hiçbir şey bitmemiş demektir.

- Eğer bir insan söylüyorsa, kim adına konuşuyor olursa olsun, söylediği her şey insana özgüdür.

- İnanca yer açan, bilgimizin çok sınırlı olmasıdır. Ontolojik olanın sonsuzluğundan bahsediliyorsa, her şeyi bilmemizin de olanaksız olduğu görünüyor.

- Bir insan, destansı, efsanevi veya masalsı da olsa bir takım yorumlara inanabilir. Bu onun inanma ve seçme özgürlüğüdür. Ancak kabul edilemez olan, inanmıyor ya da kabul etmiyor diye bir başkasının cezalandırılmasıdır. Üstelik bu ceza, az gelişmiş toplumlarda korkunç bir vahşete de dönüşmektedir.

Kimi ahlakçılarda kendi çıkarlarını koruma adına, haksızlıklar karşısında sessiz kalarak iktidar yanlısı tavır sergilemektedir.

 – İktidar olmanın, hakimiyet kurarak insanları tebalaştırmanın adı, “maneviyat” olmuş. Oysa, her şeye hakim olmanın yolu, gönülleri fethetmekten geçer. Her yolu mubah sayarak, her şeyi “zapturapt” altına alma zihniyeti, er ya da geç kaybedecektir. Bu sürdürülebilir bir yol değildir.

AHMET AĞI

*   

- Gerçeği, “otorite” kabul etmek yerine, otoriteyi “gerçek” kabul edenler için, bu çok zor olmalı.

G. MASSEY      

- Kendini arayan “tanrıyı” bulur, tanrıyı arayan da “kendini”.

- Her şey dağıttıkça çoğalır, biriktirdikçe de azalır.

- Ne verirsen elinle, o da gelir seninle.

- Yukarıdaki aşağıdakine, aşağıdaki yukarıdakine benzer.

- Kesrette (çokluk) vahdet (birlik), vahdet de kesret vardır.               

- Oldum demek, öldüm demektir.

- İnsan hayattayken, ölmeden önce ölmeli!

- Alimin ölümü, alemin ölümüdür.

- Sözün çoğu cahile, azı arife söylenir.

- Cahil elini hakka sürse batıl eyler, alim ise batıla sürse hak eyler.

- Olgun (kamil) insan olmanın  dört aşaması; “şeriat, tarikat, marifet ve hakikattir”.

- Olgun insan, kendinden başka hiç kimseye kızmayandır.

- İyilik de ibadet de gizlidir.

- Nefis çıkınca aradan, ayan olur yaradan.

TASAVVUFA DAİR

 

- Evren büyük kainat (makrokosmoz), insan ise küçük kainattır (mikrokosmoz).

- İnsan, görünen alem ile görünmeyen alem arasında bir geçittir.

    SADRETTİN KONEVİ

 

- İnsan, makrokosmozda bir mikrokosmozdur.

M.SCHELER

*

- Şaşı tanrıya nasıl bakarsa, tanrı da ona öyle bakar.

HEGEL

**

- İnanıyorum çünkü, saçmadır.

TERTULLİANA

**

- Din, ahlaki bir şiirdir.

G. SANTAYANA

**

- Hallacı Mansur, M. Arabi, Mevlana, Yunus, S.Konevi ve Nesimi başta olmak üzere hepsi de ‘vahdet-i vücut’ yani varlıkta birlik felsefesini benimsemişlerdir. Bu felsefeye göre her şey, gerçekte tanrının çeşitli biçimlerde görünmesinden başka bir şey değildir.  Varlık ve tanrı aynı özdendir. İnsan da ezelden beri tanrı katındaydı. Her şey hem ezeli hem de ebedidir. Çünkü; Ondan başka varlık yoktur. Her şey Ondan gelir Ona döner.

       İBRAHİM AGAH ÇUBUKÇU

 

**

*

-Biz seferden sorumluyuz, zaferden değil.

SELAHATTİN EYYUBİ

*

- Dervişin fikri ne ise zikri de odur.

- Şeyh uçmaz, derviş uçurur.

- Üslubu beyan, ayniyle insandır.

- Sen doğru ol, eğri bulur belasını!

- Hiç bir şey yapmamak, seçim yapmaktır, tarafsız olmak değil.

- Zulme sessiz kalmak, ona ortak olmaktır.

- Ah ile abat olanın, ahiri berbat olur.

- Güç, sabrın içindedir.

***

- Taşlanacaksam, ilk taşı günahsız biri atsın!

- Dünya hayatı “darılma” değil, “dayanma”, “hesaplaşma” değil, “helalleşme” yeridir.

- Sövene “dilsiz”, dövene “elsiz” ol.

- Bizde “dil” yok istemeye, sizde de “din” yok vermeye, namerde muhtaçlığımız bundandır.

- Ne ekersen onu biçersin, rüzgar eken fırtına biçer.

- Kol kırılır, yen içinde kalır.

- Şeriatın kestiği parmak acımaz.

- Kul sıkışmayınca, Hızır yetişmez.

- Ahlaksızlığın en kötüsü, “ahlak” haline gelmesidir.

- Ahlak daha çok, orta sınıfın uyduğu, çok zengin ve yoksulların ise bazen uyduğu kurallardır.

- Herkes Hz. Ömer’in “adaletini” istiyor ama kimse onun gibi yaşamak istemiyor! 

- Masumiyet, yargılanamaz.

***

- İnsan, kaybedeceği şeylere fazla bağlanmamalı!

- Dünya malı dünyada kalır, kefenin cebi yok!

- Olmayacak duaya, “amin” denmez. Sadece, “olmuşla ölmüşe” çare yok.

- Dindar ol, “dinidar” değil!

- Bazen, peygamberler bile tökezler.

- Kabe yolunun klavuzu, bu uğurda ölenlerin kemikleridir.

- Namazda gözü olmayanın , ezanda kulağı olmaz.

- Abdestinden şüphesi olmayanın, namazından da olmaz.

- Uçak giderken “ateist”, düşerken “dindar” olmak, riyadır.

- Bir insanı, kötülük yapmaktan meneden tek kavram, “tanrı” ise o kişi zaten kötüdür.

***

- Zannın çoğu, günahtır.

- Din, nasihatten, güzel ahlaktan başkası değildir.

- Din böler, inanç birleştirir. 

- Pişman olmak, günahın kefaretidir.

- Menfaati bitenin, muhabbeti de biter.

- Dünyaya, sadece yemek yemeye gelmedik!

- Mala mülke karşı tamahkar olanın maneviyatı, cennetten arsa kapmaya benzer.

- Ne düşünürsen, O değildir.

./.