Posts Tagged ‘numen’

FELSEFİ ANTROPOLOJİ-2

Perşembe, Ağustos 6th, 2009

  

    ARNOLD GEHLEN : (Biyolojik teori)

 

 Gehlen’in Scheler’e karşı olduğu nokta, metafizik yanıdır. Onun dayandığı yer; eylemdir.

 Gehlen göre; insanı ruh ve beden ikiliğinde ele alan görüşleri ve bir de metafiziği yenmek gerekiyor.

 Ona göre insanla ilgili iki hipotez var:

1-İnsan bir bütün olarak, tek bir bilim konusu olabilir.

2-İnsan kendi içinde bir bütündür.

    Bu bilimin adı felsefi antropoloji olacaktır. Yöntemi de biyolojik yöntem olacaktır. Gehlen’in istediği antropoloji, ampirik bir antropoloji. Gehlen’in temelde aldığı birim; eylem.

 Bu ampirik antropolojinin 3 temel kavramı vardır:

 Eylem; gerçekliğin önceden görülecek ve planlanarak değiştirilmesi.

 Kültür; bu şekilde yapılan değiştirmelerin toplamı, tamamı.

 İnsan topluluğu; kültürün çıktığı yer.

 Gehlen, insan, eylem ve kültürlerini araştırırken neden sonuç ilişkisinden, metafiziğe götüreceğini sandığından özellikle kaçınıyor.

 Gehlen, Scheler’den iki şey alıyor; insan-hayvan karşılaştırnası ve dünyaya açık olma.

 Gehlen’in insan anlayışı, ‘Darwinci evrim anlayışı’na dayanır. İnsan önce dik yürümeye başlamış sonra beyin büyümüş, gelişmeye başlamış çünkü, elleri serbest kalmıştır.

 İnsan, hayvana göre özelleşmemiş bir varlık, bundan dolayı da daha zeki bir varlık. Özelleşmemesi, bir sürü şeyi kendisi yapması, yaratması demek. Bu da zekayı geliştiren bir fonksiyondur.

 Öte yandan insan, hayvana göre gecikmeye uğramıştır. İnsan tamamlanmadan doğan bir varlıktır. İnsanın her dönemi, gençlik, ihtiyarlık hayvana göre gecikmeye uğramıştır. Hayvana oranla insan, bir eksiklikler bütünü.

 

Gehlen, zekaya dayanan eylemi ikiye ayırıyor:

 *Amaç olan eylemler,

 *Araç olan eylemler.

 Amaç eylemler; içinde doğrudan doğruya bir tatmini, hazzı kendisiyle birlikte getiren eylemler.

 Oysa araç eylemler; başka eylemler için yapılıyorlar. Amaç eylemler sadece kendileri için yapılıyorlar. Araç eylemler, olguların kurulmasına yarayan eylemlerdir.

 Bunlar birbirine dönüşebilirler.

 Rasyonelleşme; amaç eylemlerin araç eylemlere dönüşmesine Gehlen, rasyonelleşme diyor. Ona göre amaç eylemler özünde irrasyonel eylemlerdir.

 Rasyonel eylemler şu şekillerde ortaya çıkıyor:

 1-İrrasyonel olan eylemlerin rasyonelleşmesi, amaç haline gelmesi.

 2-Politikalaşma; dilbilim, arkeoloji…gibi bilimlerin devletin hizmetine verilmesi, devlet politikasının dışında kalmaması.

 3-Rasyonelleşme; ticarileşme, örneğin spor etkinliklerinin sonunda ticarete dönüşmesi. Sporun ranta dönüşmesiyle, sağlık için yapılmaktan çıkıp çıkarlara hizmet etmeye başlaması.

 

 İçgüdü sorunu:

 İnsanda instinkt davranışlar var mıdır?  Sorusuna Gehlen, “insanda hemen hemen hiçbir güdü yoktur. Olsa olsa insanda doğuştan olan heyecanlar bulabiliriz” der.

 Kendi çocuğu olmayan bir çocuğu ağlarken gören anne, ona göre sadece heyecanlanır.

 Gehlen’e göre zeka ile içgüdü ters orantılıdır. Hayvanın içgüdüsü fazla olduğundan zekası azdır. İnsanın içgüdüsü az olduğundan zekası fazladır.

 

 Dil, idrak, algı sorunu:

 Gehlen’e göre, insanın hayvana oranla alabildiğine bir algılama alanı vardır. Çünkü hayvan, içgüdüye sahip bu nedenle algılaması sınırlı. İçgüdüsü hayvanı uyardığından güven içinde. Oysa insanın içgüdüsü olmadığından tehlikelerle karşı karşıya. İnsanların hukuk kuralları olsa da yasaya rağmen suç işlenebilir.

 İnsanın algı alanı çok geniş olduğundan bir ‘algı seli’ içinde.

 İnsan bu algı selinden nasıl kurtulur? Bunun için Gehlen, insan eylemlerine bakıyor:

 1-Oyun; çocuk belli bir yaşa geldiğinde, nesnelerin belli başlı özelliklerini ayırt etmeye başlıyor. Madeni bir şey gördüğünde onun ağırlığını ölçüyor. Böylece algı seli bir düzene sokulmuş olur.

 2-Oynayarak ilişki; örneğin bazı şeyleri yere bıraktığında artık ne olacağını biliyor. Bazı şeylerin kırılacağını bazılarının kırılmayacağını anlıyor.

 3-Gözün işlevi; giderek dokunma duyusunun işlevi azalırken gözün işlevi artıyor. Dokunmasına gerek kalmadan sadece o şeyi görmesiyle ne olacağını anlıyor. Bu da algı selinin yükünü oldukça azaltıyor.

 4-Dil; gözün görme işlevini de azaltıyor. Sözcüklerle ne olacağını, dille düşünerek tasarımını çıkarabiliyoruz.

 Dil, algı selini hepsinden fazla azaltıyor.

 

 İnsan ve teknik:

 Teknik, insanın özelleşmemişliğini, organ eksikliğini gideriyor. Gehlen bunu da tekniğin 3 ilkesiyle açıklıyor:

 1-Teknik aletler; bulunmayan organların yerini tutuyor. Kanatlarımız yok ama uçabiliyoruz.

 2-Teknik araçlar; işimizi azalttığından organlarımızın gücünü artırıyor.

 3-Organlarımızı aşma ilkesi; çıplak gözle göremediğimizi, teleskop, mikroskopla görebiliyoruz. Yine telefonda böyle.

 Teknik sınırsız değil, sınırlıdır. Örneğin otomobil, son elli yıl içinde son sınırına ulaşmıştır.

 Gehlen’e göre felsefe de insanın yükünü azaltmaktadır. İnsanın kendisini daha iyi tanımasına yardımcı olarak.

 Aslında Gehlen’e göre ne teknik ne de felsefe insanı hayatın zahmetlerinden kurtarmaz.

 Gehlen, ampirik bir yolda yürürken, metafiziğe düşmekten kaçınırken, metafiziğin sınırına geliyor.

 Birdenbire biyolojik yöntemin, hayatın bilinmeisine hayatın elverişli olup olmadığını soruyor ve şu sonuca ulaşıyor:

“Hayat, bilinmeye elverişli değil onu yaşamak gerek”. Bu ifade düpedüz metafiziktir.

 

  Ruh sorunu:

 

 İnsan ilgili ihtiyacını doyurmak için eyleme geçer. Bu doyurulmadan sonra ihtiyaçlar görünmez olurlar. Bunlar uyku durumunda saklıdırlar. Eyleme kadar gidemeyen ihtiyaçlar, insanın iç dünyasını oluştururlar. Ruh dediğimiz şey, metafizik değil işte bu iç dünyadır. Böylece dualizmin olmadığını gösteriyor.

 

 

 ERNST CASSİRER: (Kültür Antropolojisi)

 

 İnsan nedir?

 

 İnsan dolaysız gereksinmeleri ve kullanımsal çıkarları için fiziksel çevresine bağımlıdır. Kendisini çevresindeki dünyanın koşullarına sürekli olarak uyarlamazsa yaşayamaz. Ama insan, kültürü geliştikçe karşımıza insan yaşamının karşıt bir yönelişi çıkıyor. İnsan bilinçliliği ile ilgili ilk düşüncelerde bu dışadönük görüşe katılan ve onu tamamlayan içedönük bir yaşam görüşü buluyoruz. İnsan kültürünün gelişimini bu başlangıçlardan daha ileriye doğru izlediğimizde, içedönük görüşün gittikçe öne doğru çıktığını görüyoruz.

 İçebakış yani duyguların, heyecanların, algıların, düşüncelerin doğrudan doğruya bilinçliliği olmaksızın insan ruhbiliminin alanını tamamlayamayız. Yine de yalnız bu yöntemi izlemekle insan doğasına ilişkin kuşatıcı bir görüşe hiçbir zaman varamayacağımız onaylanmalıdır.

 İçebakış bize ancak insan yaşamının bireysel deneylerimizle kavranabilen küçük bir bölümünü açıklar. Hiçbir zaman tüm insan olayları alanını kuşatamaz.

 İnsan sürekli olarak kendisini araştıran bir yaratık. Varoluşunun her anında, varoluşunun koşullarını incelemesi ve denetlemesi gereken bir yaratık.

 İnsanın özü dış koşullara değil, yalnızca kendisine verdiği değere dayanır. Zenginlik, toplumsal ayrıcalık, sağlık tüm bunlar önemsizdirler. Tek başına öem taşıyan şey, ruhun içsel tutumudur. Bu içsel etkiyi hiç kimse etkileyemez.

 Kendi kendisiyle, tanrısıyla uyum içinde yaşayan insan, evrenle de uyum içindedir. Çünkü evrensel düzen de, kişisel düzen de ortak bir temel ilkenin ayrı anlatım ve dışlaşmalarından başka bir şey değildirler. İnsan doğal eleştirisi, yargılama ve algılama gücünü kanıtlar ve kendisiyle evren arasındaki ilişkide öncü rolünü evrenin değil, kendisinin gördüğünü kavrar.

 İnsanın işlevsel çevresi yalnız niceliksel bakımdan genişlemekle kalmaz, niteliksel bir değişmeye de uğrar. İnsan kendisini çevreye uydurmak için yeni bir yöntem bulmuştur. Hayvan türleri arasında, rastlanan alıcı ve etkileyici dizgeler yanında insanda simgesel dizge olarak betimleyebileceğimiz bir üçüncü halka buluyoruz. Bu yeni halka insan yaşamının tümünü değiştirir.

 İnsan kendi başarılarından kaçamaz. Kendi yaşamının koşullarını benimsemekten başka bir şey yapamaz. İnsan yalnız fiziksel bir evrende değil, bir simgesel evrende de yaşamaktadır. Dil, din, mitos, sanat bu evrenin parçalarıdırlar.

 İnsanın simgesel etkinliği geliştikçe, fiziksel gerçeklik bu gelişmeye oranla art alanda kalır gibi görünür. İnsan nesnelerin kendileriyle uğraşacak yerde bir anlamda sürekli olarak kendi kendisiyle konuşmaktadır. Kendisini dilsel biçimler, sanatsal imgeler, mitolojik simgeler veya dinsel törenler içine öylesine kapanmıştır ki, bu yapay ortam araya girmeden hiçbir şeyi görüp bilemez.

 İnsan eylemsel alanda bile katı bir olgular dünyasında veya doğrudan doğruya gereksinme ve isteklerine göre yaşamaz. Tersine imgesel duyguların umut ve korkuların, yanılgı ve yanılsamaların, kuruntu ve düşlerin ortasında yaşar.

 

“İnsan simgeleştiren bir hayvandır”.

 

 Simgesel düşünce ile simgesel eylemin insan yaşamının özyapısal özellikleri olduğu ve insan kültürünün tüm gelişiminin bu koşullara dayandığı yadsınamaz.

 Simgesel imgelem ve anlığı, yalnızca insan geliştirmiştir. İnsan, el-kol devinimlerini yerlerine koyacak sözcüklere sahip olur olmaz bıraktı.

 Simgecilik ilkesi, insanın kültür dünyasına girişini sağlayan büyülü bir sözcüktür.

 İnsanın her şeyi simgeleştirmesi en büyük ayrıcalıklarındandır. Hayvanlar, bir gelişme gösteremezler. Çünkü, bir simgeler dizgesinde yoksundurlar.

 İnsanın doğal süre durumunu yenip, ona yeni bir yetenek, insan evrenini sürekli bir yeniden biçimlendirme yeteneği bağışlayan simgesel düşüncedir.

 Cassirer’e göre simgesel biçimler felsefesi şu varsayımla başlıyor; insanın özüne, doğasına ilişkin herhangi bir tanım varsa bu tanım tözsel değil, ancak işlevsel bir tanım olarak anlaşılabilir. İnsanı ne metafiziksel özünü oluşturan doğuştan bir ilke ile ne de deneysel bir gözlemle araştırılabilecek herhangi doğal bir yeti veya içgüdü aracılığıyla tanımlayabiliriz. İnsanın göze çarpan karakteristiği, metafiziksel yanı değil, yaptığı iştir.

 İnsanlık halkasını tanımlayıp belirleyen bu iş, insan etkinliklerinin bir dizgesidir. İnsan felsefesi, bu insansal etkinliklerin temel yapısını kavramamıza ve aynı zamanda onları bir bütün olarak anlamamıza yardımcı olacak bir felsefedir.

 Burada olgular biçimlere indirgenmiştir ve bu biçimlerin kendilerinin, içsel bir varlığa sahip oldukları varsayılır. Burada insanın, tözsel birliğini kanıtlamak gibi bir yükümlülüğümüz yoktur. İnsan artık kendi başına varolan ve kendi başına bilinmesi gereken basit bir töz olarak düşünülmez. Onun birliği işlevsel bir birlik olarak algılanır. Böyle bir birlik, kendiliğinden oluştuğu çeşitli öğelerin ayrı cinstenliğini önceden varsayar.

 Dil, sanat, mitos, din, bilim; bu daha yüksek toplum biçiminin yani insansal toplum biçiminin kurucu koşullarıdır.

 Onlar organik doğada rastladığımız toplumsal yaşam biçimlerini yeni bir duruma yani toplumsal bilinçliliğe dönüştüren araçlardır.

 İnsan bu toplumsal yaşam ortamı olmaksızın kendini bulup, kendi bireyselliğinin bilincine varamaz.

 Hayvanlar gibi insanlar da toplumun kurallarına boyun eğer ama onun buna ek olarak toplumsal yaşamın biçimlerini oluşturmada ve değiştirmede etkin bir payı ve etkin bir gücü vardır.

 İnsan kendi yaşamını dile getirmeksizin sürdüremez. İşte bu dile getirmenin çeşitli biçimleri, yeni bir alan oluşturur. Onların kendilerine özgü bir yaşamları, kendisiyle insanın bireysel ve gelip geçici varoluşunu sürdürdükleri, bir tür ölümsüzlükleri vardır.

 Tüm insan etkinliklerinde, çeşitli biçimlerde betimlenebilecek olan temel bir kutuplaşmaya rastlıyoruz. Denkleştirme ve evrim yani belirli ve dingin yaşam biçimlerine götüren bir eğilimle bu katı.. kıracak bir başka eğilim arasındaki bir gerilimden sözedebiliriz.

 Gelenek-yenilik arasında dinmeyen bir savaş vardır. Bu ikililiğe kültürel yaşamın bütün alanlarında rastlayabiliriz. Bir bütün olarak ele alındığında insan kültürü, insanın gittikçe gelişen, kendini özgürleştirme süreci diye betimlenebilir. Dil, sanat, bilim, din… bu süreçteki çeşitli evrelerdir. Herbiri önümüzde yeni bir çevre açıp bize insanlığın yeni bir yönünü gösterir.

 

 TAKIYEDDİN MENGÜŞOĞLU: (Eleştirel antropoloji)

 

 Mengüşoğlu’na göre, insan için bilgi ortaya koymada bu teorilerin hiçbiri dikkate alınmamalıdır.

 Ona göre Cassirer’in kültür antropolojisi, bir felsefi antropoloji değil, tarih felsefesidir.

 Ona göre insan, öncelikle bölünmez bir bütündür. Onu parçalayarak ele alan hiçbir teori dikkate alınmamalıdır. Bir kere Mengüşoğlu, metafiziğe baştan karşı. Geist gibi bir ilkeden yola çıkarak, insan bütünlüğünü ortaya koymak yanlış bir yoldur.

 Mengüşoğlu, kendi antroplojisinin çıkış noktası olarak Kant’ı gösterir.

Felsefi antroploljinin kuruculuğunun başlangıcı olarak da, Kant’ı görür.

Kant’’ın üç sorusu var:

1-Neyi bilebilirim?

2-Ne yapmam gerekir?

3-Ne umut edebilirim?

Mengüşoğlu’na göre bu üç soruyu “insan nedir?” sorusuna indirgeyebiliriz. Ona göre Kant’ın asıl problemi; insandır.

 

 Kant’ta da insan, ikili bir varlık (fenomen ve numen). Ancak ne kadar ikili bir varlık olsa da, nihayetinde otonom bir varlık. İşte Kant, bunu göstermesi açısından felsefi antropolojinin kurucusudur.

 Otonom olması, kendi yasalarını koyabilecek olması, bağımsız, özgür olması.

 Mengüşoğlu’na göre insanın otonomluğunu gören ilk Kant’tır. Ona Scheler, insanın otonomluğunu parçalıyor. Kant ise insanı, bilgisel olarak ortaya koyuyor. Böylece insanın bütünlüğü bozulmuyor. Kant’a göre insanın akıl yanı, ahlak yasaları tarafından belirlenmiştir. Bu da ona eylem özgürlüğü veriyor ve otonomluğunu sağlıyor.

 Kant’a göre insan bu yeteneklerini (çalışmak, öğrenmek, devlet kurmak, eğitim öğretim…) gerçekleştirmedikçe kendisinde bulunan hamlığı işleyemez. Yani yeteneklerini geliştiremez.

 

Mengüşoğlu’na göre insanı bir bütün olarak incelemek isteyen antropoloji şu hususlara dikkat etmelidir:

1-Kesinlikle önyagılardan uzak, yalın bir görüşten yola çıkmalıdır.

2-Herhangi bir ön hipotezi olmamalıdır.

3-Doğrudan insanın yapıp etmelerine bakmalıdır.

 

 Mengüşoğlu’na göre insan; yapıp-eden, bilen, önceden gören ve tayin eden, özgür ve tarihsel bir varlık olan, çalışan, eğiten, eğitilen konuşan, inanan… biopsişik bir varlıktır.

 Mengüşoğlu, Üxküll’ün biyoloji alanında yaptığı araştırmalar şu açıdan önemlidir der:

 Üxküll, biyolojide bir bütünlük araştırmasına girişmiştir; ona göre bir fil ile bir amip arasında yetkinlik bakımından hiçbir fark yoktur. Her hayvan kendi yapı bütünlüğü içinde yetkindir ve bu şekilde ele alınmalıdır. Varlık şartı incelenmek gerekirse, içinde bulunduğu çevre ile ele alınmalıdır.

 

* Mengüşoğlu, “Üxküll’ün biyolojideki araştırma tutumunu örnek alıyorum” der.

*Ona göre felsefi antropoloji, bir ilk kaynak aramaktan kaçınmalıdır.

* Mengüşoğlu kendi anropolojisinde, bütün antropolojileri eleştirir.

*Kant’ı  kendi antropolojisine başlangıç olarak görür.

*İnsan bütündür.

*Bu bütünü açıklayacak olan ise insanın yapıp etmeleridir.

*Dünya insana açıktır, Scheler’in dediği gibi “insan dünyaya açıktır” değil.

*İnsanın varlıkta  özel bir yeri vardır. Bunu sağlayan ise dildir.

*Yine kendi antropolojisinde insanla hayvan arasındaki zıt fenomenleri ortaya koyuyor:

*İnsanın çevresi kendi eseridir. Hayvanın çevresi ise içinde bulunan şeylerdir.  *Hayvanın başarısı avını yakalamasıdır ama bunlar insana zıt şeylerdir.

*Hayvan armonik, insan ise disarmoniktir.

*İnsan kendisine verilen şeye ‘hayır’ diyebiliyor, hayvan ise hep ‘evet’ der.

*İnsan kendisini saklar oysa hayvan olduğu gibi gösterir.

IMMANUEL KANT

Çarşamba, Haziran 3rd, 2009

  IMMANUEL KANT (1724 – 1804) :

 

  F. Bacon’un açtığı çığır; Ampirizm, sürdürenler; Locke, Berkeley, Hume.

 

  R.Descartes’in açtığı çığır; Rasyonalizm, sürdürenler; Voltaire, Diderot, Cicero.

 

  Kant, bu iki çığırı yanıtlamaya çalışıyor. Bu konudaki ünlü sözü “görüsüz kavramlar boş, kavramsız görüler kördür”.

  

SAF  AKLIN ELEŞTİRİSİ” adlı eserinden :

 

 Kant’a göre neden – etki; anlama yetisinin şeyleri apriori olarak bilmesini sağlayan tek yol değil. Biz neden –etki bağlantısındaki alışkanlığı deneyden edinmiyoruz. Biz bunu doğuştan apriori olarak getiriyoruz. Bu bilmemizi sağlayan yetiler; deneyden gelen değil, bunlar saf aklın kavramıdırlar. Oysa Hume’a göre bunlar apriori değil, biz bunları deneyden ediniyoruz.

 Hume’un tecrübesi; duyusallıkta, Kant’ın ki ise anlama yetisindedir.

 Kant’a göre, “bütün bilgilerimiz deneyle başlar ama bütün bilgilerimiz deneyden çıkmaz”.

 

 Bilginin Kaynağı Bakımından Yargılar :

 

 1- Aposteriori; deneyden gelen deneyle edindiğimiz yargılar. Buradaki bilgiler, apriori bilgilerin aksine ‘raslantısal’dır.

 

 2- Apriori; deneyden önce gelen. Terminolojisi; tümel, genelgeçer ve zorunlu olması.

 

     a) Saf apriori (saf bilgi); tümel, genelgeçer ve zorunlu olmak, daha çok bilgeler için sözkonusu. Örneğin; ‘her değişmenin bir nedeni olmalıdır’  bu bilgide tamamen bizden gelen kesin bir tümellik var.

 

     b) Saf olmayan apriori; apriori bilgi ama saf değil. Örneğin; “her değişmenin bir nedeni vardır”.

 Saf apriori ile saf olmayan aprioriyi birbirinden ayırma da ölçüt; tümel, genelgeçer ve zorunlu olup olmamalarıdır.

 

 Akıl; anlama yetisinin kavramlarını ilkeler altında birleştirme yetisi.

 

 Saf akıl; bir şeye hiç deney karıştırmadan ilkeler, apriori olarak bilmeye çalışan akıl.

 

Özne-Yüklem Bakımından Yargıların sınıflandırılması:

 

  1- Analitik yargılar (aynı zamanda apriori):

 

      Örnek; “bütün cisimler (özne), yer kaplar (yüklem)”.

      Belli bir kavram daha küçük parçalara ayrılarak analizi yapılıyor. Cismin tanımında zaten yer kaplama vardır. Bu nedenle yukardaki yargı bize yeni bir şey söylemiyor. Bu yargılar; zorunlu, tümel, genelgeçer, deney ve izlenimlere dayanmazlar. Çelişme ilkesine dayanırlar.

 

  2- Syntetik Yargılar (sadece aposteriori olduğu sanılıyor oysa sentetik olduğu halde bazı yargılar aprioridir); burada birbirinin içinde olmayan iki kavram birleştiriliyor.

     Örnek; “bazı cisimler (özne)+ ağırdır (yüklem)”.

      “ 7+5 = 12″

      Bu yargılar bilgimizi artırırlar. Burada yeni bir bilgi sözkonusu. Özneye tanımında olmayan yeni bir şey yükleyerek, yeni bir bilgi elde etme sözkonusu.

 

    a) Syntetik Aposteriori Yargılar; deneye dayanan sentetik yargılar. Örnek; “bazı cisimler ağırdır”.

 

    b) Syntetik Apriori Yargılar (asıl sorun burada); deney öncesi deneye dayanmayan yargılar. Matematiğin bütün önermeleri sentetik aprioridir. ‘7 +5 = 12’ gibi. Bilimin ve geometrinin yargıları da sentetik aprioridir. Bu yargılar bilgimizi hem genişletirler hem de analitik apriori yargıları içerirler. Sentetik deneyle ilişkili yargılar olduğu gibi tümel, genelgeçer ve zorunlu olan apriori yargılardır. Sentetik aprioriyi mümkün kılan; görülerdir.

 

  Bilgilerimizin Oluşumu (Kant bazen bunun tümüne “akıl” diyor) :

 

  1- Duyusallık; duyuları verileri buradan geliyor. Gelen duyu verilerini saf görülere yerleştiriyor. (Trancendental estetik)

 

  2- Saf görüler; kendileri deneyden gelmiyor. İki saf kategorisi var:

 

       a) Zaman (arimetik/artardalık),

       b) Mekan (geometri/ yanyanalık)

           Duyusallık pasiftir. Duyuların verdiğini alır ve saf görülere (saf zaman ve saf mekan) yerleştirir. Bilgilerimiz ancak böyle oluşuyor. Zaman ve mekana yerleştirilmeyen hiçbir bilgi mümkün değil. Sentetik apriori yargılar bunlar sayesinde mümkün. (Trancendental Estetik)

 

  3- Anlama yetisi; aktif olup duyusallığın verdiği üzerine 4 küme halinde 12 kategorisiyle düşünür bağlar kurar, sentez yapar. Deney burada oluyor. Sentetik apriorilerin sentezi yapılınca bilimsel yargılar oluşuyor. (T. Analitik)

 

  4- Akıl; ideleri var. (T. Diyalektik)

 

  Trancendental; nesnelerle değil de, genel olarak nesneleri apriori bilişimizle uğraşan bilgiye diyor.

 

  Trancendental felsefe; bu felsefenin konusu nesnelerin yapısı değil, nesnelerin yapısı üzerine yargıda bulunan anlama yetisi. Oniki çeşit yargıda bulunma var. Bu felsefe nesnelere ait apriori bilginin sistemiyle uğraşan felsefedir, direkt olarak nesnelerle ilgilenmiyor. Nesneleri apriori olarak bilişimizle ilgili bilgilerle ilgileniyor.

 

  Tancendental estetik; duyusallığın apriori ilkeleri.

 

   Trancendental analitik; saf düşünmenin ilkelerini içine alan bilim. Deneyden gelmeyen düşünmenin saf formları.

 

   Trancendental Dialektik; saf aklın idelerinin nasıl ortaya çıktığıyla ilgilenen bilim. Deneyden gelmeyen düşünmenin saf formları ile ilgilenen bilim.

 

   Kant’ın amacı, insan aklının bir eleştirisini yapmak. Neyi bilebiliriz neyi bilemeyiz; kritisizm. Aklın bilimi olan metafizik ile duyusal dünya arasında sınır çizmek. 

 

   Anlama yetisinin yaptığı iş; 1. İdeler üretir, 2. Anlama yetisinin kategorilerini ilkeler altında toplar.

   İde; duyuların kendisine karşılık olarak bir şey sağlamadıkları apriori olan bir saf akıl kavramı. İdeler trancendenttir (aşkındır). İlkeler deneyle ne doğrulanabilir ne de çürütülebilir. İdeler, bilgi değildir.

  

           Saf Aklın İdeleri

             /                  \  

Pratik ideler              Teorik ideler

(bunları duyular sağlamaz, saf akıl kavramlarıdır)

                                                         

   Teorik ideler:

 

 1-Ruh idesi

 

2- Evren idesi; kozmosun nesne olabileceği hiçbir deney olanaklı değildir. Kozmos idesi bütünü içine alır. İnsan aklının ayrılamayan, algılanamayan bir kavramıdır. Bu ide mutlak olarak koşulsuz olanı anlatır. Olanaklı deneyin dünyasında karşılığı yoktur. Bu yüzden deneyin üstünde yükselmeye çalışan düşünce, antinomilere (çelişkilere) düşer. Dört kozmolojik idesi vardır:

a) “Evrenin zaman ve mekan bakımından bir başlangıcı vardır”. Karşıtı; “evren, zaman ve mekan bakımından sonsuzdur”. Zaman ve mekanın bizde olması nedeniyle kesin bir şey söyleyemiyoruz.

b) “Dünyada her şey yalın olandan oluşur”. Karşıtı, “yalın olan hiçbir şey yoktur”. Herşey karmaşıktır.

c) “Dünyada özgürlükten gelen nedenler vardır”. Karşıtı, “özgürlük yoktur”. Herşey doğa yasalarına göredir.

    Çelişkinin olması doğal çünkü bunlar; sentetik apriori değil

d) “Nedenler dizisi sonunda zorunlu bir varlık vardır (ilk neden)”. Karşıtı, “zorunlu olan hiçbir şey yoktur, bu dizide her şey rastlantısaldır”.

 

3- Tanrı idesi; aklın hiçbir koşula bağlı olmayan yanından çıkar.

 

ETİK GÖRÜŞÜ:

 

                         EVREN İDESİ

                                   |

                         ÖZGÜRLÜK :

 

a)Fenomen dünyası (bu dünyayı teorik akıl biliyor); duyulan, algılanan deney dünyası, ‘doğa’.

-Evrende her şey doğa yasalarına göre olup biter.

-Özgürlük yok.

-Doğa yasaları var.

-Zorunluluk var.

-Özgürlük ancak, nedenler zincirini tahrip ederek, varılacak ilk nedende (tanrı) olabilir.

-Bedeni eğilimler nedeniyle insanın beden yanı da bu dünyaya girer.

-Koşullu buyruklar.

-İstekler,  arzular, eğilimler.

-Öznel ilkeler ya da maksimler.

 

b)Numen dünyası (pratik akıl biliyor); düşünülen dünya. Burada özgürlükten gelen nedenler var. Gereklilik yasaları var. Burada özgürlüğü görüyoruz, yaşıyoruz. İnsan kendini özgür olarak biliyor. Eğer zorunlu bir nedensellik olsaydı, insan yasa gereği öyle yaptım derdi.

 “Ben buldum o parayı cebime atarım” değil, bana o paranın sahibini bulmam gerek dedirten ahlak yasaları (gereklilik yasası) var. Oysa doğada zorunluluk var. ‘Bugün yağmur yağması gerekir’ diyemeyiz.

 İnsana “şunu yapmam gerekir, şu gerekmez” dedirten gereklilik yasaları var. Bu ses dışarıdan değil, yine insanın aklından gelen bir ses.

-Koşulsuz buyruklar,

-İsteme,

-Nesnel ilkeler, maksimler.

 

İnsan her iki dünyanın da yurttaşı.

 

YASALAR:

 

 Yalnızca yasa koşulsuz ve gerçekten nesnel. Dolayısıyla; tümel, genelgeçer, zorunlu kavramlarını birlikte getirir. Ve emirler (eğilimler karşı olsa bile) uyulması gereken yasalardır.

 Aslında Kant, yeni bir şey söylemiyor. “Ben varolanı, bilimsel olarak formüle etmeye çalışıyorum” diyor. Ona göre yasa, hem apriori hem de syntetik olmalı. Yani yasa; genelgeçer, tümel ve zorunlu olmalı. Mutlu olmak için yasalar, syntetik apriori olmalı.

 Koşulsuz olarak -yararlı olduğu için değil- iyiyi isteme. Kant, devamlı olarak bunu arıyor. Koşullu olursa apriori olmaz. “Şöyle yapmam gerekir” diyen ahlak yasasının koşulsuz olması lazım. Eğilimleri idare edecek bir yasa değil. Akıldan gelen öyle bir yasa olmalı ki; biz o yasaya uyarız ya da uymayız ama o yasaya uymamız gerektiğini bileceğiz. Önemli olan yasanın, yapılması gerekenin bilinmesi; uyulup, uyulmaması değil. “Hile yapabilirsin ama yapmaman gerektiğini bil”.

 Aslında yapılmaması gerekeni en adi adam bile biliyor. En azından kendisine yapıldığında, yapılmaması gerektiğini biliyor. Kant, eylem ilkesi aramıyor. İnsanın-kendi aklından gelen, koşulsuz olan- eylemlerini yönetecek bir yasa.

 Etiğin bilim olması; etiğin tümel, genelgeçer ve zorunlu olması demek.

 Kant, herkesin yasaya gerekene uymasını beklemiyor. Herkesin, “bu gerekir” diyen yasayı bilmesini istiyor. Burdaki yasa, akıldan gelen koşulsuz buyruk şeklindedir.

 Kant, bilimi bilim yapan syntetik apriorileri görüyor ve etiğin önermelerini de syntetik apriori haline getirerek, etiği bilim yapmaya çalışıyor.

 

 BUYRUKLAR:

 

 Her durumda genel bir yasa olabilecek şekilde olmalı.

a)Koşullu buyruklar(hipotetik); zorunlu, tümel ve genelgeçer değildirler. Koşullara göre eylemde bulunma sözkonusu. İyiyi iyi olduğu için isteme değil, koşullu. Deneye dayalı. “Eğer saygınlık istiyorsan yalan söyleme”.

b)Koşulsuz buyruklar; içeriği yok, biçimi var. Koşulsuz buyruk, koşulsuz olarak iyiyi istemedir. Bu buyruk hem syntetik hem de apriori olmalı. Ancak bu şekilde tümel, zorunlu ve genelgeçer olur. Etik ancak bu şekilde bilim olabilir. Kant. Yasayı buyruk olarak arıyor.

 

  İSTEME :

 

 Kayıtsız şartsız dünyanın dışında bile olsa koşulsuz iyiyi isteme. İyiyi, iyi olduğu için isteme. İnsan iki dünyanın da vatandaşı olduğundan istemeyi, sadece deneysel koşullar belirlemez.

 Yasa hem genel hem de öznel olacak, nesnel değil. Sübjektif ilkelerimize ölçü olacak. Yasa olunca isteme oluyor. İsteme olunca da -yasaya saygıdan dolayı- eylemde bulunuyoruz.

 

 ÖDEV :

 Yasaya saygıdan dolayı yapılan eylemin zorunluluğu ödev, iyiyi istemeyi de içeriyor.

 

 ÖDEVDEN DOLAYI EYLEMDE BULUNMA:

 

        Yasaya saygıdan dolayı yapılan eylemdir.

  Doğanın kendi yasalarına (doğal yasa) uymaması sözkonusu değil ama insan özgür olduğundan ahlak yasalarına uymaması sözkonusu.

  Kişi hiçbir zaman yasaya uymuyor ama yine de yasaya uymam gerekir diyebiliyorsa, kendini aşağılamaya, hor görmeye mahkum etmiş demektir.

  İnsan duyulur dünyada doğa yasalarının altında, düşünülür/numen dünyasında ise ahlak yasalarının altındadır.

  “Gerekir“i deney dünyasından aldığımızdan bir nedensellikle değil, sadece saf akıldan gelen bir nedensellikle diyoruz.

  Düşünülür dünya ile duyulur dünya arasında sentez sözkonusu. Sentetik apriori yargılar, bu iki dünya arasında bizden gelen bağlantı kurmada sözkonusu.

  İnsan, bedeni eğilimleri ile zorunluluk/fenomen dünyasının, dingansich yanıyla da gereklilik/ numen dünyasının üyesidir/yurttaşıdır.

 

      DİNGANSİCH; kendinde şey, şeyin kendisi. Fenomen değil, fenomenin arkasında olan. Bilinç onu bilse de bilmese de olan. Düşüncenin objesi. Duyulur, görülür verisi olmayan. Anlama yetisinin, amprik objenin karşısına koyduğu trancendental bir obje. Böyle bir objeyi düşünebiliriz ama görülemeyi gerçekleştiremeyiz. Ancak ancak teorik akılla bu kavrama belli bir açıdan içerik kazandırabiliriz.

  Özgürlük ahlak yasasının varlık nedeni, ahlak yasası da özgürlüğün bilinme nedenidir.

  Gerekir diyen insan özgür insandır. İnsan diyebildiğine göre özgürdür.

 

DENEY; duyusallık yoluyla elde edilen kavramların bir kategoriye oturtulması

MEKAN; dış nesnelerin saf biçimidir. Her dış nesne zorunlu olarak başka nesnelerle yan yana algılanır. Tek başına bir nesne algı nesnesi olamaz.

 

 Kant, nesnelerle değil, nesneleri apriori olarak bilişimizle ilgili bilgiye bakıyor.Bu nedenle de yatığı işe Trancendental Felsefe diyor.  

   

 Locke, Hume, Berkeley (amprikler), duyusallığı düşünüyor ama anlama yetisini düşünmüyor. Rasyonalistler ise anlama yetisini düşünüyor ama duyusallığı görmüyorlar. Kant, her ikisini de uzlaştırmak için şöyle söylüyor:

 “ Görüsüz/ algısız kavramlar boş, kavramsız görüler kördür”.

 

 ÖZGÜRLÜK; ahlak yasasını isteme.

 

 NEGATİF ÖZGÜRLÜK; zorunluluğa/ doğa yasalarına bağlı olmadan eylemde bulunmak. Belirlenmeme imkanı istiyor. Aklın kendi yasasını, kendisinin koymadan eylemde bulunması.        

POZİTİF ÖZGÜRLÜK; aklın kendi yasasını kendisinin koyarak eylemde bulunması. İnsanı yüce kılan bu özgürlüktür.

 Negatif özgürlük olmadan pozitif özgürlüğe geçemiyoruz.

 Kant’a göre, duyusallığın verdiği, bilgi değildir.

 

Deneysel yargılar:

a)Deney yargıları(nesnel yargılar)

b)Algı yargıları

 

Elmanın ‘tatlı’ olması benim için geçerlidir, ‘elma’ için değil. Algı yargısı, anlama yetisinin kavramlarından birine verilmediğinde mümkündür.

Bir algı yargısının, deney yargısına dönüşmesi:

“Güneş var ve taş ısınıyor” bu bir algı yargısıdır. Bu işi anlama yetisi yapıyor ama anlama yetisinin kavramları verilmiyor. Biz sadece karşılaştırma yaparak nedene de, nedenselliğe de ulaşamayız.

 “Güneş taşı ısıtır”. Algı yargısı+ anlama yetisinin ‘neden’ kavramı.

(Kant, insanın yargılarına bakarak bir ayrım yapıyor)Dar anlamda akıl, duyusallığın verdiği üzerine bir şey katmıyor. Saf aklın ortaya koyduğu yargılar aprioridir ama syntetik değildir. Deneysel bilginin olanaklılığı anlama yetisinin kavramlarıyla olur. Deneyin olanaksızlığının yasaları, doğanın da yasalarıdır.