Posts Tagged ‘Timur’

KISSADAN / 4

Çarşamba, Ekim 8th, 2014

 HACI ÖKKEŞ

Maraş ve yöresinde “Ökkeş” ismi çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Trafikte kimlik kontrolü yapan polis, bir minübüsü durdurup ve kimliklerine bakar. Polis kime baktıysa ismi “Ökkeş”tir. Bunun üzerine, “ismi Ökkeş olanlar, aşağı insin” der. Herkes iner, sadece bir kişi kalır.

Polis, “sizin isminiz ne?” diye sorar. Yaşlıca olan adam, “Hacı Ökkeş” der. Polis kimliğine bakar ve “sadece Ökkeş yazıyor” der.

Yaşlı amca, “geçen yıl hacca gitmiştim” der.

  ÜNLÜ ŞAİRİN TUTTUĞU TAKIM

Ünlü bir şairimize, “hangi takımı tutuyorsunuz?” diye sormuşlar. O da “ben kendimi bildim bileli kendi takımımı tutarım” demiş. Bu kez eşine, “siz hangi takımı tutuyorsunuz?” diye sormuşlar. O da “evlendiğimizden günden beri, eşimin takımını tutuyorum” demiş.

Aynı şairimizin, içkiye düşkünlüğü bilinen bir gerçektir. Her gün dört şişe şarap, dört paket sigara ve bir oksijen tüpü sipariş ettiği söylenir. Nitekim ölümü de siroz ve bademcik kanserinden olmuştur. Kendisine de yaşamı itibariyle, ancak böylesi bir illetin uygun düştüğünü belirtmiştir.

Sağlığı kötü olduğundan eşi, içki içmemesi için büyük uğraş vermektedir. Bir gün felsefe hocası Salim Bey, röportaj için evine gider. Eşi, “sakın bir şeyler içmesin” diye tembihler ve çıkar. Ancak zaman ilerledikçe şair, eşinin yokluğundan istifade, şişeleri birer birer devirmeye, galiz küfürler de havada uçmaya başlar.

Nihayet eşi geldiğinde, bizim şair çoktan kafayı bulmuştur. Eşi, şairin durumunu görünce, başlar bizim hocaya çıkışmaya, “ben size, bir şey içmesine müsaade etmeyin demedim mi?” diye. Salim hoca, ne diyeceğini bilmez bir halde, suç işlemiş çocuklar gibi evden çıkar.

   ORHAN VELİ’NİN SON ÜÇ GÜNÜ

  Orhan Veli, ablası ile sohbet ederken bir sigara yakar. Ablası da onun tiryaki olduğunu bildiği için, “Orhancım sigaranı artık babamın  yanında da iç, o böyle şeylere önem vermez bilirsin” der. Orhan Veli de “olur mu abla ya, yaşlı adamı şu üç günlük ömründe üzmeye gerek var mı?” der.

  Kısacık hayatında iki dünya savaşı gören (1914-1950) bu büyük şairimiz, Ankara’da gece yürürken,  belediyenin açtığı bir çukura düşer ve başından yaralanır. İki gün Ankara’da dinlendikten sonra İstanbul’a gelir ve aynı gün komaya girerek ölür (14 Kasım 1950). Sonradan beyin kanaması geçirdiği anlaşılır.

  Ablası, “babam için söylediği o üç gün, meğerse kendi hayatı içinmiş” der.

   CEMAL SÜREYA VE TOMRİS UYAR

  Cemal Süreya, evine bağlı, evinde olmayı seven,  karısı Tomris Uyar’a da aşık bir adamdır. İşten çıkar çıkmaz evine gelirmiş. Tomris Uyar, o günleri şöyle anlatıyor:

 “Akşamları eve biraz geç gel yahu, bir erkek hiç dolaşmaz mı”, dedim, ertesi gün altıyı çeyrek geçe geldi, sonraki gün altı buçukta, normalde altıda gelirdi. Bir gün toz aldım, bezi silkelemek için pencereden eğildim ki, kapının önünde oturmuş saatin dolmasını bekliyor”.

  Ancak gelin görün ki, bu ilişkiyi bitiren de Cemal Süreya olur. Bu konuyla ilgili de Tomris Uyar şöyle diyor:

 “Beni bıraktı ama rahat edemedi. Ona göre bana sahip olunamazdı. Senden ayrıldığım anda, senin hakkında, hikayen hakkında sevdiğimi belirtecek hiçbir şey söylemeyeceğim, benim ağzımdan kimse duymayacak, dedi ve doğrusu hiç yazmadı.”

 BİR BİSİKLETTE ÜÇ KİŞİ

Trafik polislerine amirleri, birer koçan ceza makbuzu verip, “bunların hepsi, akşama kadar kesilecek” diye talimat vermişler.

Bizim polislerden biri, koçanın hepsine cezayı yazmış sadece son sayfası kalmış, fakat o son sayfayı yazacak kimseyi bulamıyor. Akşam olmuş, mesai bitmek üzere, yaşlıca bir amca, bisikletle kendisine doğru gelmektedir.

Polis, yaşlı adamı durdurup “merhaba, nereye gidiyorsunuz?” diye sorar. Yaşlı adam da, “vallahi oğul, peygamber önde Rabbim arkamda eve gidiyorum” demiş.

Polis sevinçle, “demek bir bisiklete üç kişi bindiniz” diyerek son ceza makbuzunu da böylece keser.

 ANANINKİNDEN SAAT OLURSA

Adam ve oğlu erkenden tarlaya çalışmaya gidecektir. Adam saati kurmak ister ama karısı, “gerek yok, ben zaten her gün o saatte helâya çıkıyorum” der. İyi o zaman, “uyandığında kaldırırsın” deyip, yatarlar.

Kadıncağız karpuzu fazla kaçırmış olacak ki, her zamankinden daha erken kalkıp, oğluyla kocasını da uyandırır. Baba oğul, çıkınlarını alıp, gün doğmadan yola revan olurlar. Gecenin kör karanlığında düşe kalka giderler. Güneş de bir türlü doğmaz.

Oğlan, “baba ya, güneş şimdiye kadar doğmuş olmalıydı” der. Babası da kaşlarını çatarak, “ ananın şeyinden saat olursa, güneşin ne zaman doğacağını da Allah bilir” der.

 BEY KALK, SAAT ALTI

Karı koca birlerine küsmüş, konuşmuyorlarmış. Adam, yarın için önemli bir işi olduğundan geç kalmak istememektedir. Ancak eşiyle de konuşmadığından, “hanım, beni saat altıda kaldır” diye bir not yazıp, karısının yastığına koyar.

Sabah saat altı olunca, hanımı kalkar ve “bey kalk, saat altı” diye, o da bir not yazıp kocasının yastığına bırakır ve uyumaya devam eder.

  TİMUR’UN FİLLERİ

Timur Anadoluyu fetheddiğinde ordusundaki atların, fillerin bakım ve tımarını yerli halkın yapmasını emreder.

Nasreddin hocanın bölgesine ise bakmaları için bir “fil” verilir. Beş gün on gün derken, yöre halkı fili doyurmakta zorlanmaya başlar. Nasreddin hocaya gelip, “Timur seni dinler, söyle de bu fili bizden alsın” derler. Hoca, “söylerim ama siz de geleceksiniz” der. Köylülerin hoşuna gitmez ama “tamam” derler. Hoca önde, köylüler arkada yola çıkarlar. Hoca, Timur’un otağına yaklaştıkça, köylülerin birer ikişer sıvıştığını görür. Tam çadırın önüne geldiklerinde ise kimsenin kalmadığını görür. Askerler hocayı alıp, yaka paça Timur’un huzuruna çıkarırlar. Timur bütün azametiyle oturduğu yerden gürler, “söyle bakalım hoca efendi, benden ne istiyorsun?”

Hoca, Timur’un hoşuna gitmeyen bir şey söylemesi halinde kellesinin gideceğinden korkarak, “efendim bize bir fil vermiştiniz bakmamız için ama yalnızlıktan olacak bir şey yemiyor, bir fil daha istiyoruz” der.

 NASREDDİN HOCA, TORUN VE EŞEK

Nasreddin hoca küçük torununu eşeğine bindirmiş, pazara gidiyorlarmış. Bunları gören bir adam, “ayıptır yahu, yaşlı adam yürüyor delikanlı çocuk eşeğin üstünde…” Bunun üzerine hoca çocuğu indirip, kendisi eşeğe binip tekrar yola koyulmuşlar.

Biraz yol aldıktan sonra yine bunları gören bir başkası, “ayıptır yahu, parmak kadar çocuk yürüyor, koskoca adam da eşeğin üstünde…” Hoca bakmış olacak gibi değil, çocuğu da eşeğin üzerine alır ve yola koyulurlar. Çok geçmez başka birisi, “insaf yahu, yazık değil mi hayvana, iki kişi birden binmişsiniz…”

Hoca bakmış yine olmuyor, ikisi de eşekten inmiş, onlar önde eşek arkada yürümeye başlamışlar. Çok geçmeden yine bir başkasıyla karşılaşırlar. Adam basmış kahkahayı, “oldu olacak eşeği de sırtınıza alsaydınız bari…”

Nasreddin hoca, “evet yapmadığımız bir o kalmıştı, onu da yaparsak tam olacak” der.

 KIRMIZI BENEKLİ PİNPON TOPU

Babası, ilkokula başlayacak oğluna bir hediye almak için sorar:

– Oğlum, bugüne kadar sana hiç hediye almadım. Söyle sana bir hediye alıyım.

– Al babacığım.

– Ne alıyım oğlum?

Kırmızı benekli pinpon topu al babacığım.

– Ne yapacaksın oğlum?

– Söylemem.

– Söylemezsen almam.

– Almazsan alma.

Aradan zaman geçer, çocuk liseye başlayacaktır. Babası yine sorar:

– Oğlum ne olursun söyle, sana bir hediye alıyım. Bugüne kadar bir şey almamanın ızdırabı içindeyim.

– Tabi, al babacığım.

– Ne alıyım oğlum?

Kırmızı benekli pinpon topu al babacığım.

– Ne yapacaksın oğlum?

– Söylemem.

– Söylemezsen almam.

– Almazsan alma.

Aradan yıllar geçer, çocuk büyümüş üniversiteli olmuştur. Babası yine sorar:

– Oğlum ne olursun, artık söyle sana bir hediye alıyım.

– Al babacığım.

– Ne alıyım oğlum?

Kırmızı benekli pinpon topu al babacığım.

– Ne yapacaksın oğlum?

– Söylemem,

– Söylemezsen almam.

– Almazsan alma.

Aradan yine yıllar geçer, oğlu evlenmek üzeredir, babası ise derin bir keder içinde:

– Oğlum, evlenip bizden ayrılıyorsun ne olur söyle sana bir hediye alıyım, beni de iki kez mutlu etmiş olursun.

– Tabi babacığım al.

– Ne alıyım oğlum?

Kırmızı benekli pinpon topu al babacığım.

– Ne yapacaksın oğlum?

– Söylemem.

– Söylemezsen almam.

– Almazsan alma.

Aradan yine yıllar geçer. Baba, oğluna bir hediye almamanın ızdırabı içinde yaşlanırken, oğlu ise amansız bir hastalığa yakalanmış, ölüm döşeğinde günleri sayılıdır. Babası oğlunun başucunda yine sorar:

– Oğlum, sen hastalıktan ben kahırdan ölmeden söyle, şu dünya gözüyle sana bir hediye alıyım. Oğlu ter içinde:

– Al babacığım.

– Ne alıyım oğlum?

Kırmızı benekli pinpon topu al babacığım.

– Ne yapacaksın oğlum.

– Söylemem.

– Söylemezsen almam.

– Almazsan alma.

Aradan üç beş gün geçer, oğlu iyice ağırlaşmış artık son saatleridir. Baba büyük bir kahırla gözyaşları içinde, oğlunu öper ve yine sorar:

– Oğlum, belki bir daha hiç şansımız olmayacak, ne olursun söyle sana bir hediye alıyım.

Oğlu inleyerek konuşmaktadır:

– Al babacığım.

– Ne alıyım oğlum?

Kırmızı benekli pinpon topu al.

– Ne yapacaksın oğlum?

– Söylemem.

– Söylemezsen almam.

Adam, gözyaşları içinde “ne olursun söyle” diye yalvarır.

Oğlu gözlerini aralayıp babasına bakar:

– Baba ben, kırmızı benekli pinpon topunu…

Dedikten sonra, tam da açıklayacağı sırada son nefesini verir.

  DELİLERİN DÖNÜŞÜ

Akıl hastanesinin birinde, kafalarının neye bozulduğu anlaşılamayan deliler, hastaneyi terk ederek tren istasyonuna gelirler. İçlerinden sadece biri, onlara katılmayıp hastanede kalır. Yöneticiler ne yaptılarsa ikna edip geri getiremezler. İçerde kalan deli, “isterseniz onları geri getirebilirim” der. Önce yöneticiler, onun da diğerlerine katılacağını düşünüp, bu teklife sıcak bakmazlar. Ancak gidenleri ikna etmekte çaresiz kalınca, “pekâlâ nasıl getireceksin bir görelim” derler.

Bizim deli, tren yolundan “çuf çuf” diyerek gelir ve arkadaşlarının bulunduğu istasyonda durur. Yüksek sesle, “herkes binsin tren kalkıyor” diye bağırır. Bunun üzerine, bütün deliler onun arkasında sıralanır. O da “çuf çuf” diye diye gelip hastane bahçesinden içeri girerler.

   ARTHUR ASHE

“Zenci olmak, ‘aids’ olmaktan daha zor” diye hayatını özetleyen, efsane Wimbledon şampiyonu, zenci tenisçi Arthur Ashe, aids hastalığına yakalandığında dünyanın her yerindeki hayranlarından mektup alır. Bunlardan bir tanesi şöyle sormaktadır:

“Tanrı neden böylesi kötü bir hastalık için seni seçti?” Arthur Ashe ise buna şöyle cevap verir:

“Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir. 500.000’i profesyonel tenisçi olur. 50.000’i yarışmalara girer ve 5.000’i büyük turnuvalara erişir. 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4’ü yarı finale, 2’si finale kalır.

Elimde şampiyonluk kupasını tutarken tanrıya, “neden ben?” diye hiç sormadım. Ve bugün acı çektiğim için, “niye ben?” mi diye sormalıyım.

   MEVLANA İLE SARHOŞ GENÇ

Gece yarısından sonra dergahın kapısı, şiddetli bir şekilde yumruklanır. Talebeler koşup kapıyı açtıklarında, sarhoş bir gençle karşılaşırlar.

“ Bu saatte derdin nedir?” diye sorarlar. O da “Mevlana hazretlerinin elini öpüp, hayır duasını almaya geldim” der. Talebeler “şimdi olmaz” diye kovmaya kalkarlar fakat sarhoş genç gitmemekte diretir. Çıkan gürültü üzerine de Mevlana kalkıp gelir. Mevzuyu öğrenince “o, sarhoş kafayla bu saatte bizi bulabilmiş, siz ayık kafayla içeri almıyorsunuz. Belki samimidir, ihlasla arayanı kovma yetkimiz yok, ateşten çıkıp gelene ateşe geri dön denmez” der. Bunun üzerine sarhoş genç, Mevlana’nın ellerine sarılıp, “onlara kızmayın, benim edepsizliğim, lütfen beni de talebeliğe kabul edin” der.

   B. SHAW İLE CHURCHİLL

İrlandalı yazar George Bernard Shaw ile İngiliz devlet adamı Winston Churchill hiç geçinemez ve sık sık birbirlerini iğnelermiş. Shaw, bir oyununun ilk gecesine, Churchill’i davet etmiş ve davetiyeye de bir pusula iliştirmiş:

- “Size iki kişilik davetiye gönderiyorum. Bir dostunuzu alıp gelebilirsiniz. Tabii dostunuz varsa.”

  Churchill, hemen cevap göndermiş; “maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu seyretmeye gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece de oynarsa.”

 KİMSENİN ETKİSİ ALTINDA KALMA

Adam, psikiyatriste “doktor bey ben kendimden şikayetçiyim, kim ne söylerse onun etkisi altında kalıyorum, ne olur bana bir reçete yaz” demiş.

Doktor da reçete kağıdını almış, “kimsenin etkisi altında kalma” diye yazmış.

 KIRK DOUGLAS’IN İNTİHAR GİRİŞİMİ

1916 doğumlu ünlü oyuncu, helikopter kazası sonucu bir süre felç ve konuşamaz olduğunda, intihar etmeyi düşünür.

Tabancanın namlusunu ağzına sokup, ateş edecektir. Ancak bunu yaparken, namlunun dişine çarpması canını  o kadar çok acıtır ki, ” iyi ki tetiğe basmamışım, nasıl bir acı vereceğini düşünemiyorum bile” der.

 SARI SAÇLI MAVİ GÖZLÜ ÇOCUK

İki kafadar biraz kafayı bulmuşlar ve kara kuru olan, yanındakine “biliyor musun dostum, annem beni doğurduğunda ben sarı saçlı mavi gözlü bir çocukmuşum” der. Arkadaşı şaşkınlık içinde “nasıl bu kadar değiştin” diye sorar. O da “hiç sorma, hemşire çocukları karıştırmış, ben yanlış çocuğum” der.

  İYİ BİR DERS

Adamı idam etmeden önce “son sözün nedir?” diye sorarlar. O da herkesi bir süzdükten sonra:

“Bu bana iyi bir ders olacak” demiş.

  SORUN NE?

Hasta, “doktor bey ben herşeyi unutuyorum” demiş. Doktor da “sorun ne?” demiş.

Hasta, “ne sorunu?” demiş.

 İDDİACI

Adamın biri çok iddiacıymış, yanındaki safça olana “gel seninle bir iddiaya girelim, sen kazanırsan iki katı ben kazanırsam bir katı, var mısın?” demiş.

Yanındaki “tamam nesine?” demiş.

İddiacı “ben kulağımı ısırırım” demiş.

Safça olan “ısıramazsan iki katını alırım” demiş.

İddiacı “tamam” demiş ve takma dişlerini çıkarıp, kulağını ısırmış, safça olana da “üzülme bir iddiaya daha girelim sen kazanırsan bu kez dört katı” demiş.

Safça olan “tamam” demiş.

İddiacı “ben gözümü ısırırım” demiş.

Safça olan “dişlerini çıkarıp ısırmayacaksın ama” demiş.

İddiacı “tamam” demiş ve bu kez de gözünü çıkarıp ısırmış.

 ZAMPARA CENAZECİ

Adam cenaze arabasıyla zamparalığa çıkmış, gördüğü ilk güzel bayana da “gezdirmemi ister misin?” diye sormuş.

Güzel bayan “hadi oradan terbiyesiz, senin arabana mı kaldım” demiş.

Cenazeci “hanımefendi, insanlar bu arabaya binmek için ölüyor biliyor musun?” demiş.

  HOŞT DİYEMEDİN Mİ?

Kadının biri, yeni aldığı küpelerini arkadaşına gösterebilmek için, “ ayol gelirken köpek, bir havladı, bir havladı sorma” dedikçe, başını da sağa sola sallayarak küpelerini şıkırdatıyormuş.

Arkadaşı da yeni yüzük almış onu gösterebilmek için,  yüzük olan elini “hoşt diyemedin mi, hoşt diyemedin mi?” diye, başlamış ona doğru sallamaya…

  CEMO İLE MEMO

Hava çok soğuk olunca, Memo ile Cemo birlikte yatmışlar. Bir süre sonra Memo, daha sıkı sarılmaya başlar. Bunun üzerine Cemo, “ Memo napisan” der.

Memo, “hiç üşüdüm ısınirem” der.

Cemo, “ısınirsen bir şey demirem ama başka bir şey yapirsen çok ayıp edirsen” der.

 YANİ Kİ OLSA

Memo, hastanede yatan yakın arkadaşı Cemo’yu ziyaret edecek ama hiç parası olmadığından eli boş gidecektir. Aklına şöyle bir çözüm gelir, “ben bir şey yer misin” diye sorarım, O da “yemem” der, ben de “yemezsin diye almadım” derim.

Cemo’nun yanına gelir, “Cemo elma yersin” diye sorar. Cemo da hemen, “yerim” der.

Bu beklenmedik cevap karşısında Memo, “yani ki olsa” der.

 HER İŞTE BİR HAYIR VARDIR

 Yerlilerin kralı, veziriyle avlanmaya çıkar. Ok ve yayı, atış için vezir hazırlamaktadır. Kral, yayı iyice gerip oku fırlattığı esnada, parmağı yaya takılıp kopar. Kral acıyla, vezire söylemediğini bırakmaz. Vezir, “her işte bir hayır vardır kralım” der.

 Kral, “parmağım kopmuş sen hayırdan bahsediyorsun. Muhafızlar alın bunu zindana atın” der.

 Aradan epey bir zaman geçer ve bizim kral yine ava çıkar. Bu kez, av peşindeyken yolunu kaybeder ve yamyamlara yakalanır. Yamyamlar, tam bizim kralı kurban edecek iken, bir parmağının olmadığını görürler ve “sakat olandan kurban olmaz” deyip, kralı serbest bırakırlar.

 Kral kurtulur kurtulmaz doğruca, eski vezirinin bulunduğu zindana gelir. Kral, “o gün sen her işte bir hayır vardır dedin ama ben kızgınlıkla seni dinlemedim. Bugün ben, bu kaza sayesinde hayatta kaldım. Parmağım olmadığı için yamyamlar beni kurban etmedi, ne olur sana yaptığım haksızlıklar için, beni bağışla” der.

 Vezir, “Kralım bunda da bir hayır vardır” der.

 Kral, “daha ne hayırı olacak” der.

 Vezir, “Ben zindan da olmayıp sizin yanınızda olsaydım, sizi bıraktıklarında sakatlığım olmadığı için, beni kurban edeceklerdi” der.

  YAMYAM

  Beyaz adam Afrikalı kabile reisine, “sizin buralarda yamyamlar varmış doğru mu?” diye sorar.

  Reis, “yooo bir tane vardı, onu da dün yedik” der.

  FAKİRLİK

 Zengin bir muhitte sınıf öğretmeni, çocuklardan “fakirlik” hakkında bir kompozisyon yazmalarını ister.

 Çocuklardan birinin yazdığı kompozisyon:

 “Ben, fakir bir aile tanıyorum. Onların çiftlikleri fakir, evleri fakir, dükkanları fakir, arabaları fakir, hizmetçileri fakir….”

  MAYMUN KARDEŞ

  Ormanda kim, “maymun kardeş nasılsın?” diye sorsa, maymun “valla yiyip içip geziyorum. Kafayı bulunca da keyfimiz yerine gelsin diye, aslanı pataklıyorum” diyormuş.

  Sonunda bu söyledikleri, aslanın kulağına gitmiş. Aslan da ilk fırsatta sormuş, “maymun kardeş nasılsın?” diye.

  Maymun, “hiç sorma bu aralar çok içiyorum, kafayı bulunca da saçma sapan konuşuyorum” demiş.

  MÜSLÜMAN OLMAK 

 Almanın biri, “müslüman olmak istiyorum, ne yapmalıyım?” diye imama sormuş. İmam da “kelime-i şehadet getirmen halinde müslüman olursun” demiş. O da şehadet getirip, müslüman olmuş.

  Sonra imam, “sünnet de olman lazım” demiş. Alman, “sünnet olmam şartsa, müslümanlıktan çıkıyorum” demiş.  Bunun üzerine imam, “dinden çıkan mürted olur, onun da cezası kafasının kesilmesidir” demiş.

Alman, “bu nasıl din yahu, girerken aşağıdan, çıkarken yukardan kesiyorsunuz” demiş.

  ZEKA VERGİSİ

  Adama sormuşlar “niye çalışmıyorsun?” O da “çalışıyorum, hatta kutsal bir görev ifa ediyorum, kendi payıma düşen enayilerin ufkunu genişletiyorum, karşılığında da zeka vergisi alıyorum” demiş.

  Bunu nasıl yapıyorsun? diye sormuşlar:

  “Vur kafasına bin sırtına, başka şeyle uğraşmasına, düşünmesine izin verme. O seni sırtından atmaya çalışırken, sen ondan geçinmeye devam edersin. Olmadı, vicdan yaparsın, “küçük şeylerin hesabını yapan ahlaksız” olarak gösterirsin. Bu işteki başarın, buna kendisinin bile inanmasıdır. Arkadaşlarına ihanet eden birkaç kişiyi de kendi yanına çekersen, zayıfların tek silahı olan, birlikte hareket etmelerini engellemiş olursun, sonra da yürü ya kulum…

GİTTİ HAYATININ HEPSİ

 “Yaşlı sandalcı, profesörü azgın nehrin karşısına geçirmektedir.
Profesör, yaşlı sandalcıya sorar, “Sanskritçe biliyor musun?”
“Hayır” der sandalcı.
“Sanskritçe bilmiyorsan, hayatının dörtte biri yok sayılır” der profesör.
“Hiç olmazsa klasik edebiyatı biliyor musun?” diye sorar yine.
“Hayır” cevabını alır.
“Hayatının dörtte biri daha gitti. Bu konuda, öyle güzel kitaplar var ki, okumak insana büyük mutluluk verir. Hiç olmazsa okuma yazma biliyor musun” der.
“Hayır” der sandalcı.
“Hayatının dörtte biri daha gitti” derken profesör, sandalın su aldığını ve ayaklarından yukarıya doğru yükselmekte olduğunu fark eder.
Sandalcı deliği tıkamaya uğraşır, ama başaramaz. Su yükselmeye devam ederken, sandal da batmaya başlar.
Sandalcı profesöre, “yüzme biliyor musun?” diye sorar.
“Hayır” der korkuyla profesör.
“Gitti hayatının hepsi” der sandalcı ve suya atlayarak, yüzmeye başlar…

 MEVLA VE LEYLA

 Mecnun, dalgınlıkla namaz kılan birinin önünden geçer. Adam, hemen namazını bozup Mecnun’a, “ne yapıyorsun?” diye çıkışır.

 Mecnun, “Leyla’nın aşkından seni göremedim. Peki sen beni nasıl gördün, sen de hiç mi Mevla aşkı yok?” der.

                      ***

 Padişah, Mecnun’un Leyla için duyduğu dillere destan aşkı merak edip, ikisini de huzura çağırmış. Bakmış, Leyla hiç de ahım şahım bir kız değil. Mecnun’a dönüp “bu kız yüzünden mi yollara düştün?” diye sorar.

 Mecnun, “padişahım ona bir de benim gözümle bakın, o zaman anlarsınız” der.

 HESABI TORUNLARINIZ ÖDESİN

 Lokantanın camında, “istediğiniz kadar yiyin, hesabı torunlarınız ödesin” yazmaktadır.

 Yazıyı gören, içeri girip doyasıya yemek yemekte ancak çıkarken ellerine hesap pusulası tutuşturulmaktadır.

 “Hani hesabı torunlarımız ödeyecekti” diye itiraz ettiklerinde de “evet çok haklısınız ama bu dedenizin hesabı” derler.

 YAŞLI KURT VE ÜÇ İNEK

Yaşlı kurt, arkadaş olan üç ineğe yaklaşıp, “beni aranıza kabul ederseniz, sizinle dost olmak istiyorum hem sizi diğer kurtlara karşı korurum” demiş. “kurtlardan korunma” teklifi, ineklere iyi bir fikir gibi gelmiş ve “tamam” demişler.

Gel zaman git zaman yaşlı kurt, ineklerin iyice güvenini kazandıktan sonra alaca inek ayrı otlarken, diğer ikisine yaklaşmış:

“Valla sizin aranıza katıldığım günden beri, bu alaca ineği gözüm tutmadı, anladım ki, gerçek dostlarım sizsiniz, izin verirseniz ben bu haini yiyeceğim” demiş.

İki inek, “madem gerçek dostların biziz, tamam öyleyse” demişler. İzni alan yaşlı kurt, alaca ineği yer. Aradan biraz zaman geçer ve yaşlı kurt ayrı otlayan sarı ineğin yanına yaklaşıp:

“Şu boz inek de bana hain görünüyor, anladım ki, benim gerçek dostum sadece sensin. İzin verirsen onu da yiyeceğim” der. Sarı inek, “madem gerçek dostun benim, tam o zaman” der.

İzni alan yaşlı kurt, boz ineği de yer. Aradan biraz zaman geçince, sarı ineğe yaklaşıp:

“Valla ben seni de yiyeceğim” der. Sarı inek, “hani tek dostun bendim” der.

Yaşlı kurt, “ben onu diğerlerini yiyebilmek için söyledim ve ben bir kurdum” der.

FİTNAT HANIM VE GÖBEĞİ

 Fitnat hanım kilolu olduğu için, mahalleli takılmış:

“Fitnat hanım, o göbek mi, bebek mi?” diye, Fitnat hanım da:

“Eniştenizdekinin, top mu tüfek mi olduğunu bilen, onu da bilir” demiş.

 ALFRED HİTCHCOCK VE DİN ADAMI

 Ünlü korku filmlerinin yönetmeni Alfred Hitchcock”a sormuşlar:

“Hayatınızda karşılaştığınız en korkunç an nedir?” diye, o da aşağıdaki anısını anlatır:

 “Birgün arabayla giderken, kaldırımda bir din adamının küçük bir çocukla konuştuğunu gördüm. Aklım başımdan gitti. Korkunç bir manzaraydı. Arabayı durdurup bağırdım:

 – Çocuk kaç çabuk, uzaklaş oradan, kurtar kendini!”

SİYASİ

Pazar, Ağustos 31st, 2014

- Aklı öldürürsen, ahlak da ölür. Akıl ve ahlak öldüğünde, millet bölünür. Kadıyı satın aldığın gün, adalet ölür. Adaleti öldürdüğün gün, devlet  de ölür.

FATİH SULTAN MEHMET

- En büyük suçlar, zorunlu olanı değil de fazlasını elde etmek için işlenir.

ARİSTOTELES

- Geleceğe güven, geçmişten kopmayı gerektirir.

- İnsanın gelişimi, tanrının yerine kendisini koyabilme çizgisindedir.

- Tanrı, sıradan insan entellektüelizminin göğe yansımasıdır.

- Tanrı, insan yaratılarının en kutsal olanıdır.

YALÇIN KÜÇÜK

 – Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama çok basit bir şeyi, kardeşçesine yaşamayı unuttuk.

- Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Michalengelo’nun resim yaptığı Bethoven’ın beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürülsün ki, gökteki ve yerdeki herkes durup, “burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş” desin.

MARTİN LUTHER KİNG

 – Bizler önemli işler yapmak için uğraşırken, şimdikiler sadece önemli olmak için çalışıyorlar.

MARGARET THATCHER

- Mutlu ülkelerde hükümet halktan korkar, mutsuz ülkeler de ise halk hükümetten korkar.

POPOVİC (“CANVAS” Lideri)

- Minnettarlık, köpeklerin alışkanlığıdır.

- İki şeyden taviz verilmez; Moscova ve ordu.

- En büyük hatalarımdan birisi; imzaladığımız “Güvenlik İşbirliği Antlaşması”na Hitler’in sadık kalacağını düşünmemdir.

- Bir insanın ölümü dramatik, binlercesinin ki trajik, bir milyonun ölümü ise istatistiktir.

- Sovyet ordusunda geri çekilmek, ileri gitmekten daha çok yürek ister.

STALİN

- Düşmanını tamamen yok edersen, gün gelir kendi ellerinle yeniden yaratmak zorunda kalırsın.

- Kibir ve aptallık, aynı ağacın meyvesidir.

- Atatürk, bir ulusun bütün araçlarından yoksun bırakılsa bile kendini kurtaracak araçları yaratabileceğini öğreten bir liderdir. Onun ilk talebesi Mussolini‘dir, ikinci talebesi de benim.

- İnsafsız olabiliriz ama Almanya’yı kurtardığımızda, dünya insaflı bir yer olacak.

Adaletsiz olabiliriz ama Almanya’yı kurtardığımızda, dünyaya adalet gelecek.

Ahlaksız olabiliriz ama Alman vatandaşlarını kurtardığımızda, dünya daha ahlaklı bir yer olacak.

HİTLER

- Bir yalanı ne kadar çok söylerseniz, gerçeğe dönüşür.

JOSPEH GOEBBELS

- Kriz anında “politik doğruculuk” yapılmaz. Ya bizdensin ya onlardan. Bu kadar basit.

ABDURRAHİM BOYNUKALIN (AKP M.V.)

- Gerçek bir taş kadar sert, bir gonca kadar yumuşaktır.

- Uğrunda ölebileceğim pek çok dava var ama uğrunda insan öldürebileceğim tek bir dava bile yok.

GANDİ

- Hiçbir şey, gerçeğin ötesine geçemez.

GENERAL MacARTUR

- Dünyayı büyüsünden kurtarmak gerekir.

MAX WEBER

- Kendimizi bilmediğimiz için, dünyayı da anlamıyoruz.

AHMET HAMDİ TANPINAR

Kurtlarla beraber parçalayıp, kuzuyla ağlıyorlar.

ASLI KAZAN

- İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlaka yozlaştırır.

LORD ACTON

Demokrasi, iki kurtla bir kuzunun öğle yemeğinde ne yeneceği oylamasıdır. Özgürlük ise tam teçhizatlı bir kuzunun oylamaya karşı çıkmasıdır.

BENJAMİN FRANKLİN

- Hukuk, iktidarın fahişesidir.

M.A.BAKUNİN

- Bu kadar cehalet, ancak tahsille mümkün olur.

- Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisizdir.

- Türkiye’de aydın geçinenler, “doğuya doğru” seyreden bir geminin güvertesinde, “batı yönünde” koşturarak batılılaştıklarını sanırlar.

CELAL YALINIZ (SAKALLI CELAL)

- Demokrasilerde halk, bütün yanlışları denedikten sonra doğruyu bulur.

-Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir.

- Dün ile bugün arasında bir kavga çıkarsa, yarını kaybederiz.

-Türkiye, bir güç tespit edilerek hristiyan batının emrinde kullanılmalıdır. Ortadoğuda ve islam dünyasında Osmanlının boşluğunu doldurmasına asla izin verilmemelidir. Güçlenince ekonomik krizler, iç siyasi kavgalar hatta iç savaşlarla, bütün çareler tükenirse komşularıyla savaşa iterek güçlenmesi önlenmelidir.

- Dehalar yüzyılda bir gelir, o da (M.Kemal) maalesef Türklere nasib olmuştur.

- Bugün size kan, gözyaşı ve alın terinden başka birşey vaat edemem ancak bunları göze alırsak sonunda zafer bizim olacaktır.

- Yangınla itfaiyeci karşı karşıya geldiğinde, ben her zaman itfaiyecinin yanında taraf olurum.

W. CHURCHİLL

- Bütün insanlar üç sınıfa ayrılmıştır; hareket ettirilemeyenler, hareket ettirilebilenler ve hareket edenler.

- Küçük işlerle uğraşanlar, çoğu zaman büyük işleri göremeyecek hale gelirler.

B. FRANKLIN

- Savaşın galibi yoktur, meydanı en son kim terk ederse o galiptir…

- Büyük devletlerle ilişki içinde olmak, ayıyla yatağa girmeye benzer. Uyurken bile gözünün biri açık olacak.

- Küçükler “emir aldık” der, büyükler “disiplin kalmadı” der.

- Devlet meseleleri, rakı masasında konuşulmaz.

- Eğer bir memlekette namuslular, namussuzlar kadar cesaret sahibi değiller ise o memleketin kurtulma ümidi yoktur.

- Biri kızınca diğeri susuyorsa, o evlilik devam eder.

- Ben, sizi belki aç bıraktım ama babasız bırakmadım.

- Yaşlanınca hafıza yavaşlar ama kavrayış da artar.

- Sizin için “istikbal” olan şeyler, benim için “mazi”dir.

İSMET İNÖNÜ

- Ölümlü bir kader paylaşan insanların, birbirlerine fazla kızmalarının bir anlamı yoktur.

- Negatif konularda demokratik hak olmaz, oylama da yapılmaz.

ERDAL İNÖNÜ

- Siyaset, hayattır.

- Şark, oturup beklemenin yeridir.

PEYAMİ SAFA

- En çok istediğinden vazgeçersen uzlaşmak istiyorsun, vazgeçemezsen uzlaşmak istemiyorsun demektir.

MUHARREM İNCE

- Bizdeki muhalefet, hükümeti düşürmek için, “vatan”ı bile düşürür.

NECİP FAZIL

- Parayı kontrol eden “din”i, her ikisini de kontrol eden “siyaset”i belirler.

RAMAZAN KURTOĞLU

- Sıkıp içinizi boşaltacağız, sonra da kendimizle dolduracağız.

- Medyayı kontrol eden, beyni de kontrol eder.

GEORGE ORWELL

- Zihinleri kontrol eden, dünyayı kontrol eder.

JİM KEİTH

- Vatanseverlik, alçakların son kalesidir.

SAMUEL JOHNSON

- Savaş, generallere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir.

GEORGES CLEMENCEAU

- Bir ülkeye diktayı yapanlar değil, “boyun eğenler” getirir.

BÜLENT ECEVİT

- İşinize dans ederek gitmiyorsanız, o işte başarılı olmanız mümkün değildir.

- İtibar; yirmi yılda kazanılır, beş dakikada kaybedilir.

WARREN BUFFET

- Önemli olan kedinin ak ya da kara olması değil, fareyi yakalamasıdır.

- İnsanların sosyal varlığı, düşüncelerini tayin eder. Öncü sınıfı temsil eden doğru düşünceler, yığınların içine girer girmez toplumu ve dünyayı değiştiren maddi bir kuvvet olabilirler.

- Herşeyi değiştiren, acıdan ve ölümden korkmayan bir nesil yetişecek.

- İktidar, silahların gölgesinde yeşerir.

MAO

- Dünya, iki hükümdar için küçüktür. Gökte nasıl bir tek tanrı varsa yerde de tek bir hükümdar olmalıdır.

TİMUR

- Herkes güçlüklere karşı göğüs gerebilir ancak, eline güç geçirdiğinde ne yapacağı o insanın karakterini gösterir.

- Bazı insanları her zaman kandırabilirsiniz. Herkesi bazen kandırabilirsiniz ama herkesi, her zaman kandıramazsınız.

ABRAHAM LİNCOLN

 – Bilmek, karşılaştırmak (mukayese etmek) demektir.

-…Kötülüklerin asıl kaynağı, yenileşme ve ilerlemenin yabancı yasa ve kurumları kabul ve ithal etmeye bağlı olduğuna inanmaktır.

- Bizde yeniden kurmak için yıkmaya, Batı da ise yıkılmaktan korumak için onarmaya çalışılır.

- Dinsizlik denilen şey, Latin dünyasının bir sapkınlığıdır.

- Başka ulusların egemenliği altına giren bir toplum toprağını değil, yasa ve geleneklerini yitirdiği için tutsaktır.

- Batı ülkelerinin toplumsal rahatsızlığı eşitsizlikten, Doğu islam ülkelerininki ise eşitlikten kaynaklanmaktadır.

- İslam toplumunda yüksek tabakalar demokrasiye, alt tabakalar ise aristokrasiye eğilim göstermektedirler.

Prens SAİD HALİM PAŞA (“Toplumsal Çözülme”)

- Bir köle olarak yaşamaktansa, bir özgürlük savaşçısı olarak ölmek daha iyidir.

YILMAZ GÜNEY

- Burjuva kültürünün demokratlaşmasıyla, niteliği değişmeden çok sayıda insana ulaşıp yaygınlaşmasıyla, “mutlu azınlık kültürü” olmaktan çıkıp, “mutlu çoğunluk” kültürüne dönüşebilir.

T.S. ELİOT

- Dünyadaki bütün kötülükler, birilerinin başkalarının iyiliği için hareket etme hakkını kendilerinde görmesiyle başlar.

- Başarılı bir liderin en önemli işlerinden biri, taraftarlarında muhteşem bir görev yaptıkları hayalini yaratmak suretiyle ölmenin ve öldürmenin acı gerçeğini perdelemektir.

ERİC HOFFER

- Okyanuslar tanrısı Neptün’dür; onun peygamberi Alfred Mahan’dır ve yeryüzündeki gerçek tek kilise Amerikan Donanması’dır.

HANRY L. STİMSON

- Beşikten mezara niçin gittiğimizi bilseydik, mektepden azad olmuş çocuklar gibi mutlu olurduk.

METTERLİNCH

- Başkalarını yargılamaya başlamadan önce, bazılarının hayata başlarken senin kadar talihli olmadığını unutma

SCOTT FİTZGERALD

- Daha önce hiç olmadığı kadar birinden etkilenmiş olabilirim. Bunu ilk ben söylerim, ilk de senden duymak isterim.

- Türkiye’nin geleceği “Avrupa Birliği” değil, Rusya, Çin ve Hindistan’ın üye olduğu “Şangay İşbirliği Örgütü” yani “Avrasya Topluluğu”dur.

- Kalkınmış ülkeler arasına girmek için, zaman kaybetmeden nükleer enerjiye de geçmeliyiz. Kalkınmış bütün ülkeler, nükleer enerjiye sahiptir.

ATİLLA İLHAN

- Marxizm, toplumumuzun gerçeklerine uydurulacak yerde, toplumumuzu kafamızdaki yarım yırtık yani aptallığımızın marxizmine uydurmak istemişizdir…Memleketimizde, 50 yıllık Marxizm çabalamalarının içine düşürüldüğü durum, marxizmi tersine çevirdiğimizden ileri gelir…Değişen şartlara göre değişen tedbirler gerekir. Dogmatizm, değişen durumların karşısına eski gerçeklere göre alınmış tedbirlerle çıkmaktır. Dünyada değişmez gerçek yoktur…Batılı toplumlara benzemeyen doğulu toplumlarda durum daha da çapraşık sayılmalı, kesinliklerden, genellemelerden büsbütün kaçınılmalıdır. Bir durumun değiştirilebilmesi için onun genel gerçeklerini bilmek hiçbir işe yaramaz, özelliklerinden yola çıkılmadıkça hiçbir durum işe yaramaz.

- Her ülkenin sosyalistleri, kendi yollarını kendileri bulmak daha açıkçası, kendi sosyalizmlerini kendileri yaratmak zorundadırlar.

KEMAL TAHİR

- Türkiye’de sağ soldur, sol da sağdır.

- Kurtuluş savaşı, emperyalizme karşı kazanılmış bir savaş değildir.

İDRİS KÜÇÜKÖMER

- Sol; ilericidir, enternasyonaldir, devrimcidir, hümanisttir. Bizde ise kendisi gibi düşünmeyene, yaşamayana tahammül edemeyen, “faşist solcular” var.

- Türkiye’nin koskoca bir tarihten, Osmanlıdan koparılarak sadece 80 yıllık bir Cumhuriyet tarihine mahkum edilmesi, herşeyden önce bu ülke insanına haksızlıktır.

- İnsanın istemediği birşeyi yapmaya zorlanmaması, kimseden birşey istiyor durumda olmaması, insana huzur veren, dünyadaki en güzel duygu.

SİNAN ÇETİN

- İhtiyaçlar sınırlı, kaynaklar ise sınırsızdır. İhtiraslar, ihtiyaç değildir.

HAYDAR BAŞ (YTP BAŞKANI)

- İnsanları; ekmek, hürriyet ve emniyet arasında tercih yapmak zorunda bırakmamalı.

RIFAT HİSARCIKLIOĞLU

- Batı, monobilok bir yapı değildir. Birçok katmanlardan oluşmaktadır.

Uluslarüstü olarak, Batıdan daha iyi bir model yok. Her şeye rağmen demokratik, özgür ve örgütlü yapıların en çok geliştiği yapılar, Batıda bulunmaktadır.

AYŞE HÜR

- Diktatörlük, günahı yasaklasa bile ahlaksızlıktır. Demokrasi, günaha izin verse bile ahlaklıdır. Ancak özgürce yapılan eylem, ahlaklıdır.

- “İyi insan olmak için, müslüman olmak gerekir” değil, “müslüman olabilmek için iyi insan olmak gerekir”.

- Geleceğimizi, geçmişimizde aramayacağız. Kin ve intikam peşinde koşmayacağız.

- Savaşa, büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip etmemekte serbestsiniz ama soykırımı unutmayın. Çünkü, unutulan soykırım tekrarlanır.

- Kuran, “edebiyat” değil “hayat”tır. Ona bir “düşünme tarzı” değil, “yaşama tarzı” olarak bakılır.

- Öyle hareket et ki, davranışların herkes için geçerli olsun, ne sana göre ne de başkasına göre.

- Düşmana benzediğin an, savaşmanın anlamı kalmaz.

- Anlayış eksikliğinden, saldırganlığa sadece bir adım vardır.

- Kuran ve İslam, sadece hocalara bırakılamayacak kadar önemlidir.

- Her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey, düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.

- “Sırpların yaptığı katliam ve tecavüzlere sessiz kalmamalıyız” diyenlere; ” onlar bizim öğretmenlerimiz değiller” demiştir.

ALİYA İZZETBEGOVİÇ

- Kiminle savaşıyorsanız, onunla barışırsınız

ALEV ER

- İnsanların çoğunluğu, kendi yeteneklerini abartarak böbürlenirler…Her insan, kazanma şansını olduğundan büyük, kaybetme şansını ise olduğundan küçük görür.

ADAM SMİTH

- Tam bağımsızlık, tam barbarlıktır. Çünkü; güçler dengesi gözetilmez.

- Bireysel özgürlük yoksa tam bağımsızlık da yoktur.

- Hem milliyetçi olacaksınız hem de antiemperyalist bu mümkün değil.

- Batı dışı dünya hakkında Marx ve Engels’in düşünceleri bütünüyle emperyalisttir…ABD’nin, Meksika’nın epeyce toprağını ilhak etmesiyle sonuçlanan savaşı Marx kendi cümleleriyle, “tembel ve çaresiz Meksikalılara karşı uygarlaşmanın lehine bir netice” olarak nitelemiş ve desteklemiştir.

Fransa’nın Cezayir’i işgali de “ilerleme ve uygarlık için önemli ve talihli bir olay”dı. Çünkü, “Bedeviler bir haydutlar ulusu” idi.

Marx, İngilizlerin Hindistan’ı işgalini de aynı mantıkla desteklemiştir. Çünkü Hint toplumsal hayatı, Marx’ın tabiriyle “değersiz, durağan ve bitkisel” idi.

RASİM OZAN KÜTAHYALI

 

 

 

ÖZLÜ SÖZLER – KISSADAN / 2

Pazartesi, Haziran 2nd, 2014

  İNÖNÜ ve II. DÜNYA SAVAŞI

Hitler, Türkiye’nin savaşta ya tarafsız kalmasını ya da Almanya ile birlikte olmasını ister. Churchill ise Türkiye’nin tarafsız kalamayacağını müttefiklerle birlikte olmasının zorunlu olduğunu söyler ve “aksi halde sonuçlarına katlanırsınız” diye de tehdit eder. Bunun üzerine İnönü de “yeni bir dünya kurulur ve biz de bu dünya içinde yerimizi alırız” der.

Savaşa girme konusundaki baskılar nedeniyle, her an savaşa girecekmiş gibi hazırlıklar yapılır. Halk yoksuldur, kıtlık vardır fakat vergi memurları jandarmalarla birlikte, halkın elinde kalan son şeyleri de vergi karşılığı almaktadır.

Devletin bu acımasızlığı karşısında, serzenişte bulunan halka, “milli şef İnönü”; “evet belki sizi aç bıraktım ama babasız bırakmadım” diyerek ünlü veciz sözünü söyler. Baskılar sonucu, müttefikler safında savaşa girme kararı alınır ve Almanya’ya savaş ilan edilir. Fakat iki hafta bile geçmeden Almanya teslim olur.

  CAN YÜCEL ve GAZİ YAŞARGİL

Can Yücel ile Gazi Yaşargil çok yakın iki arkadaştır. Bir gün Can Yücel’in aklına parlak bir fikir gelir. O sırada Milli Eğitim Bakanı olan babası Hasan Ali Yücel’den burs isteyerek, yüksek öğrenimlerini Avrupa’da tamamlamak. Birlikte babasına müracaat ederler.

Hasan Ali Yücel, Gazi Yaşargil’e burs verilmesi konusunda yardımcı olur. Ancak oğlu Can için, nüfuzunu kullanmayı ahlaki bulmadığından, yardımcı olmaz.

Nitekim burslu olarak Avrupa’da tıp eğitimini tamamlayan Gazi Yaşargil, dünyaca ünlü “beyin cerrahı”mız olurken, Can Yücel ise belki tahsil için Avrupa’ya gidemez ama ünü Avrupa’ya da ulaşan ünlü bir şairimiz olur.

  NİETZSCHE ve KADINLAR

Nietzsche’nin kadınlarla ilişkileri hep sorunlu olmuş. Filozofu tanıyanlar, kadınlar hakkındaki olumsuz düşüncelerinin sebebinin de kadınlardan beklediği ilgiyi görememesine bağlarlar. Buna bir örnek, “zamanın en büyük bestecisi” dediği Richart Wagner’in karısı Cosima Wagner’e duyduğu aşkın karşılıksız kalması…

Batakhanelerin birinden kaptığı frengi mikrobu, tüm hayatını etkilemiştir. O yıllarda frenginin tedavi edilememesi ve mikrobun giderek vücuda yayılması sonucu şiddetli baş ağrıları içinde uzun nöbetler geçirmesine yol açmıştır.

Bir gün yolda gördüğü faytoncunun, çamura saplanan atları sürekli kırbaçlaması üzerine, koşarak atlara sarılır ve “ ne olur, onlara vurma bana vur” der.

Bu olaydan sonra Nietzsche, ömrünün son on yılını ablasının yanında, onun himayesinde geçirir. Artık hiçbir şey yazamaz. Zira frengi, beynine de zarar vermektedir, aklı gelip gitmektedir.

Zaman zaman ablası, Nietzsche’ye bakıp ağladığında, “niye ağlıyorsun, mutlu değil miyiz?”diye sorduğu rivayet edilir.

Nietzsche artık hiçbir şeye müdahale edebilecek durumda olmadığından ablası ve yayıncısı fırsattan istifade, onun “hristiyanlık” ve “Almanlar” hakkındaki sert ve olumsuz yazılarını değiştirip daha yumuşak hale getirerek yeniden yazdıkları bilinen bir gerçektir. Kaderin bir cilvesi, Nietzsche’nin Almanlar hakkındaki onca olumsuz düşüncesine rağmen Hitler, onun “üst insan” teorisini, “üst insan Almanlardır” şeklinde uyarlaması olmuştur.

  KANT ve HALK

Kant’ın, hayatı boyunca yaşadığı yer olan Könnisberg’den, hiç dışarı çıkmadığı söylenir. Ayrıca, son derece disiplinli ve dakik olduğu da rivayet edilir.

Her gün aynı saatte dışarı çıkarmış. çevredekiler buna o kadar alışmış ki, saatlerini de Kant’ın evden çıkış saatine göre ayarlamaya başlamışlar. Kant’ın bir gün evden geç çıkmasıyla, tüm mahallenin o gün saati şaşırdığı söylenir.

   SCHOPENHAUER ve HEGEL

Schopenhauer, Berlin Üniversitesinde Hegel ile aynı dönemde, felsefe dersleri vermektedir.

Öğrencilerin, Hegel’in derslerine daha fazla ilgi göstermesi nedeniyle o da derslerini Hegel ile aynı saate alır. Fakat yine değişen bir şey olmaz, kendi sınıfının büyük kısmı boş kalırken, Hegel’in sınıfı hınca hınç dolmaktadır. Üstelik Hegel, oldukça sakin ve yavaş bir tonda “geist fenomenolojisi”ni anlatırken, kendisinin “istenç felsefesi”, heyecanlı sunumuna rağmen ilgi görmez. Hatta bu durum canını çok sıktığı için, üniversiteyi terk ettiği söylenir ta ki, yıllar sonra dönmek zorunda kalacağı zamana kadar.

Schopenhauer’u şaşaalı eğlence ve yemeklerde görenler, “üstat, dünya acı ve sefaletle dolu bir yer daha kötüsü olamaz diyorsunuz ama kendiniz zevk ve sefa içinde yaşıyorsunuz. Bu felsefenizle çelişmiyor mu?” diye soranlara, “evet doğru, ben sadece acıyı azaltmaya çalışıyorum…” dermiş.

  NE TÜTÜN NE BADE

Hayatını keyif içinde geçiren bir Kürt ozan, hasta olup doktora gider. Doktor muayenesini yapar ve şöyle der:

  “Eğer daha sağlıklı ve uzun yaşamak istiyorsanız içkiyi, tütünü, eğlence hayatını bırakacaksanız” der. Bunun üzerine zevkinden taviz vermeyen Kürt ozan şöyle kayıt düşer:

Tabib der ki, ne tütün ne bade/lakin hazzetmem hayatı sadeden/eğer ki, heç biri yok/vazgeçerim tüm alemden.

  MELANKOLİK KİERKEGAARD

Varoluşçuluğun babası olarak bilinen Kierkegaard, sürekli olarak kendi varlığına bir anlam verme çabası içindedir. Bunu yaparken, kendi melankolisini de dışa vurmama gayretindedir. Kendisinin nasıl biri olduğunu anlamamaları ve model almamaları için ismini değiştirdiği, hep rengarenk giyinip, saçlarını boyadığı, farklı tiplere girdiği söylenir.

Son derece keskin düşünceli bir insandır. Hem kendi kişisel sorununu kağıda dökmekte hem de bunu örtmeye çalışmaktadır. Katı bir hristiyan olmasına karşılık, zamanının kilisesini hep ağır bir şekilde eleştirmiştir.

Kierkegaard’a göre, melankoliden kurtulmanın yolu; şiir, felsefe ve teolojide eserler vermektir.

  “Evlilikte mutlak aşıklık gereklidir ama bazı şeyler vardır ki; başkalarına – eşine dahi- anlatılmaması gerekir” der.

  İSMAİL DÜMBÜLLÜ VE KARTVİZİT

Dümbüllü, her zamanki gibi sahnede oyununu oynamaktadır. Fakat seyircilerden birisi, performansını beğenmemiş olacak ki, elindeki “hıyar”ı sahneye fırlatır.

Dümbüllü, gayet sakin bir şekilde “hıyar”ı eline alır ve atılan tarafa dönerek, “biri kartvizitini düşürdü, oyundan sonra gelip kulisten alsın” der.

  KURTSA DA KURT DEĞİLDİR

Eşek  çok sevdiği otları yemek için kurtların bölgesine girer. Çok geçmez bir kurt sesi duyar.

“Kurt sesine benziyor ama çok uzaktan” diyerek otlamaya devam eder. Biraz zaman geçince, kurtun sesini bu kez daha yakından duyar: “Evet, bu kurt ama nasılsa beni hemen bulamaz” diyerek otlamaya devam eder. Sesler kesilmez, üstelik giderek de yaklaşmaktadır.”Evet bu kesin kurt ve çok yakında, bir dakika sonra gidiyorum” der. Kurtun sesi iyice yaklaşmıştır.

“Kurtsa da kurt değildir inşallah” der demez kurt üstüne atlar: “Aaa kurtmuş, ne ara geldi hayret!” demesi son sözleri olur.

   SULTAN KÜREKÇİSİ

Daha önce sultan kürekçilerinden olan Pala, Haliç’te karşıya geçirmek için güzel bir hatunu kayığına almış. Kadının güzelliğinden öylesine etkilenmiş ki; bıyıklarını burarak, “derler” deyip başlamış küreklere asılmaya. Bir, iki, üç derken güzel hatun merakla sormuş:

“Ne derler efendi” demiş.

Pala, kadını iyice bir süzüp; “yapsan da derler, yapmasan da!” demiş.

  NELER OLACAK NELER

Bir gün değirmene mısırlarını öğütmek için hoş bir kadın gelir. Değirmenci kadını gözüne kestirerek başlamış, “ah ah… neler olacak neler!” diyerek iç geçirmeye.

Kadın merakla sormuş; “ne olacak efendi?” demiş. Değirmenci, “ben şimdi nefsime hakim olamayıp, seni öpecem. Sen bunu gidip seninkilere söyleyeceksin, onlarda gelip bizimkileri vuracak, sonra benimkiler seninkileri… derken kan gövdeyi götürecek” demiş.

Kadın düşünmüş taşınmış, “doğru söylersin, ben de o zaman kimseye söylemem” demiş.

  EŞŞEĞİ DE KURBANA SAYMAZSAM

Havanın çok sıcak ve herkesin oruçlu olduğu Ramazan ayıdır. Köyün birinde yaşlı adam, karısı ve eşeği kendileri ekip biçerek hayatlarını sürdürmektedir.

Sıcak Ramazan ayının ortası yaklaşırken adamın eşeği ansızın ölür. Aradan üç beş gün geçer geçmez, karısı da aniden ölür.Yaşlı adam, mübarek Ramazan ayında yapayalnız kalır. Elinden hiçbir şey gelmez, üzgün ve öfkelidir. Oruçlu olduğu halde bir sigara yakar ve derin bir nefes alıp havaya üfleyerek şöyle der:

“Nasıl, acıtıyor değil mi? O ölmüş eşşeği de kurbana saymazsam.”

  BEN PEYGAMBER GÖNDERMEDİM

İki kafadar, kafayı iyice bulunca biri kalkıp:

“Ben peygamberim” der.

Öteki de altta kalmayacak ya:

“Otur lan yerine, ben kimseyi göndermedim” der.

 FATİH SULTAN MEHMET ve KADI

 Fatih Sultan Mehmet, bir cami yaptıracaktır ama arazi bir Rum’undur. Değerinin iki katını teklif ettiği halde Rum vatandaş kabul etmez. Fatih, “şahsi değil, hayır için” diyerek camiyi rıza olmamasına rağmen yapar. Padişah tarafından, kendisine haksızlık yapıldığını düşünen vatandaş, üzgün ve sıkıntılıdır.

 Bunu fark eden müslüman bir vatandaş, “ne endişe ediyorsun, kadıya git, memlekette adil kadılar da var” der. Padişaha karşı, mahkemeden bir sonuç çıkmayacağını düşünürse de davacı da olur.

 Mahkeme günü geldiğinde, Fatih’in ayakta, kadının ise oturduğunu görünce bizim Rum vatandaş çok şaşırır. Ve Kadı sarı Hızır, vatandaşın arazisine zorla cami yaptırmaktan Fatih’i suçlu bulur. Cezası ise elinin kesilmesi karşılığı 80 sopadır.

 Fatih’in bu cezadan kurtulabilmesinin tek yolu, arazinin değeri ödenerek davadan vazgeçilmesidir. Rum vatandaş karar karşısında çok şaşırır ve davadan vazgeçtiğini söyler. Fatih de arsa değeri, 200 altını 2000’e çıkarır. Bununla da kalmaz, bu zata yaşadığı her gün için, bir altın vereceğini söyler.

 Mahkeme bitip, kadıyla baş başa kalan Fatih, kuşağından bir hançer çıkararak şöyle der:

 “Kadı efendi, benden çekinerek yanlış karar verseydin seni bu hançerle deşecektim”. Kadı sarı Hızır da gülerek, minderinin altından bir topuz çıkarır ve şöyle der:

 “Siz de padişahlığınıza güvenerek kararıma itiraz etseydiniz, ben de başınızı bu topuzla ezecektim.”

  MEZARA KAZIK ÇAKMA

İki arkadaş iddiaya girer, kim gece yarısı mezarlığa gidip, falanın mezarına bir kazık çakıp gelirse, diğeri onun istediğini yapacaktır. Biri demiş ki ben giderim.

Gece olur, bir kazık alıp mezarlığa gelir. Arada baykuşların sesinden başka adeta “in cin top oynamaktadır.” Korkmaya başlar, hızla mezarı arayıp bulur.

“Hemen şu kazığı çakıp, gideyim” der. Telaş içinde kazığı çakıp kaçmaya çalışır ama gidemez. Arkasından biri, güçlü bir şekilde çekmektedir. Kimin çektiğine bile bakamaz, mezardan çıkan bir hayaletin cübbesini tuttuğunu zannederek, korkudan ödü patlar ve ölür.

Arkadaşının gelmemesi üzerine, sabah erkenden mezarlığa gelip baktıklarında, kazığı kendi cübbesine çaktığını, kurtulmak için de çekiştirdiğini görürler.

  BAZEN KABIZ BAZEN İSHAL

Yaşlı bir teyze, bağırsak sorunları nedeniyle doktora gider. Doktor, “neyin var?” diye sorduğunda:

“Doktor bey, bazen öyle oluyor ki, içtiğiniz kahvenin telvesi gibi doldur bardağa iç, bazen de inan dişinle bile kıramazsın” der.

  TANRI BENİ KURTARIR

Bardaktan boşanırcasına yağmurun yağmasıyla her yer göle döner. Evi sular altında kalan adam, çatıya çıkıp beklemeye başlar. Sular da giderek yükselmektedir.

Kurtarma ekibi kayıkla gelip, “binin” der. Bizimkisi “hayır, tanrı beni kurtarır” der. Sular iyice yükselmiştir. Yukarıdan helikopterle, yardım sepeti indirirler. Yine “hayır, tanrı beni kurtarır” der.

Sular kendisini yutmak üzereyken “tanrım beni niye kurtarmadın?” diye sorar. Gökyüzünden gelen bir ses:

“Sana kayık gönderdim binmedin, helikopter gönderdim yine reddettin” der.

  BAĞSUR

 Doğu ekspresiyle, doğudan batıya giden köylü bir ailenin kompartımanında, üniversiteli genç bir çocuk da yolculuk etmektedir.

  Öğlen olunca bizim köylüler, çıkınlarından soğan– ekmek ne varsa çıkarırlar. Yaşlı amca, “buyur evladım” der. Genç çocuk, “çok teşekkür ederim” der ama ısrar ederler. O da “çok sağ olun, benim bağsurum var” der.

 Yaşlı amca, “olsun evladım, bizimkilerle doymazsak, sonra senin bağsuru da yeriz” der.

  BOKYEDİ BAŞI

Bok yeme yarışında, iki kişi finale kalır. Bunlardan biri favoridir. Nitekim, yarış başlar başlamaz da öne geçer. Tam son kaşığı alıp bitirecekken durur. Diğeri bu durumdan yararlanarak, birinci olur.

Sonra, o favori olana sorarlar; “niye o son kaşıkta durdun?” diye, o da:

“Kıl çıktı” der.

  SOĞANIN CÜCÜĞÜ

Dünyadan bir haber, ömrü fukaralıkla geçmiş birine sormuşlar, “zengin olursan ne yersin?” diye, o da hemen, “soğanın cücüğünü” demiş. Yanındakine sormuşlar, “sen ne yersin?” diye, o da düşünmüş taşınmış, “yahu arkadaşım bana bir şey bırakmadı ki!” demiş.

  BU BİR

 Kız evindeki düğün biter ve adam, gelini atının terkine bindirerek, kendi evine doğru yola çıkarlar. Çok sürmez at tökezler, adam; “bir” der. Biraz daha giderler, at yine tökezler, adam; “iki” der. Bir müddet daha gittikten sonra, at son kez tökezler. Adam, bu da “üç” diyerek attan iner, geline “sen de in” der ve silahını çekip, atı vurur.

Yeni gelin dehşete kapılmış bir şekilde, “ne yapıyorsun efendi, at tökezledi diye vurulur mu?” der.

Adam, geline bakıp; “bu bir” der. Gelin bir daha ağzını açmaz.

 BUGÜN DE ZARARDAYIZ

Aynı sokakta esnafın çoğundan daha fazla iş yaptığı halde, Yahudi kökenli esnaf, her akşam “bugün de zarardayız” dermiş.

Bir gün esnafın biri dayanamayıp, “bazen siftah bile yapmadan kapattığımız oluyor yine de şükrediyoruz, sen ise sürekli bu sözü tekrarlıyorsun, bunun sebebi hikmeti nedir?” diye sormuş.

Yahudi, Müslim olana dönmüş, “azizim ben bu sözü, ömürden bir gün daha gittiği için söylüyorum” demiş.

  HER DAĞIN KENDİNE GÖRE KARI VAR

Bilindiği üzere rahmetli Sakıp sabancı, ülkemizin önde gelen sanayicilerinden biriydi. Oğlu Metin ise engellidir.

Kendisiyle yapılan bir röportajda, gözleri dolarak şöyle demiştir:

“Belki pek çok genç, benim çocuğum olmak istiyor ama benim oğlum, bana baba bile diyemiyor. Araba fabrikam var, bir tanesini alıp süremiyor.”

  TAŞLI TARLA ZAMANLARI VE AZRAİL

 Bütün ömrü hayvanlarının peşinde, dağda bayırda geçmiş olan adamcağız için, Azrail gelir ve “vakit doldu” der.

 Adam, Azrail’e dönüp, “ne ara doldu yahu, sen benim taşlı tarlada dolaştığım zamanları da mı saydın, hele bir onları düş, ondan sonra gel” der.

 Azrail adamın söylediklerini düşünüp, “haklısın” der ve geldiği gibi kaybolur.

 YALANCI ŞAHİTLER KAHVEHANESİ

 Adamın biri, devam etmekte olan davası için, bir şahit bulmak umuduyla “yalancı şahitler kahvehanesine” gelir.

 Mekanın ortasında ayağa kalkıp, “arkadaşlar bir alacak verecek davam var…” derdemez köşede oturan hırpani kılıklı biri, dava sahibine dönüp, “ya abi, o şerefsiz hâlâ borcunu ödemedi mi?” diye sorar.

 Davacı, “borçlu olan benim” der.

 Bu kez yalancı şahit, “kaç kere ödeyeceksin be abi” der.

  BORCUN YOK

 Arkadaşlardan uyanık olanı, “Mehmetçiğim yüz lira borç verir misin, hafta sonu ödeyeceğim” der. Mehmet, “tamam” der ve yüz lira verir. Hafta sonu olunca yine uyanık arkadaşı, “Mehmetçiğim bir yüz lira daha ver, aybaşında topluca ödeyeyim” der. Mehmet, bir yüz lira daha verir. Aybaşı olunca uyanık olan, “Mehmetçiğim bir yüz lira daha verirsen, ikramiyeyi alınca tüm borcumu ödeyeyim” der.

 Mehmet, “ya ne borcu, bir lira bile borcun yok, keyfine bak demiş” demiş.

  HOCANIN HANIMI

 Hocaya, “senin hanım çok geziyor” demişler.

 Hoca da “yok canım, çok gezse arada bir eve de uğrardı” demiş.

 ONLARIN ÇOCUKLARI BÜYÜK

 Adamın iki metre kumaşı varmış, terzinin birine gitmiş, “bundan bana, bir takım elbise çıkar mı?” diye sormuş. Terzi hemen, “çıkmaz” demiş. Başka bir terziye gitmiş, “Bundan bana, bir takım elbise çıkar mı?” diye sormuş, terzi de bir önceki gibi hemen, “çıkmaz” demiş. Bizimki yılmamış, başka bir terziye gitmiş, “bundan bana, bir takım elbise çıkar mı?” diye sormuş.

 Bu kez terzi, “çıkar” demiş. Bizimkisi, “karşıdaki iki terziye gittim, onlar çıkmaz demişti” der.

 Terzi, “doğru söylemişler, çünkü onların çocukları büyük” der.

  KOMŞUNA İKİ KATI

  Adamın şişeyi ovalaması ile cin şişeden çıkar ve sorar, “dile benden ne dilersen ancak dilediğinin iki katını komşuna vereceğim” der.

  Adam, düşünüp taşınır ve “bir gözümü kör et”  der.

 ODUN DESENE

 Temel, Dursun ile şakalaşmak için elindeki odunu gösterip, “Dursun bu ne?” diye sorar. Dursun hemen “odun” der. Temel de “ben sana kodum” der. Dursun, çok bozulur ve intikam için fırsat kollamaya başlar. Biraz zaman geçince, eline bir tahta parçası alıp, “temel bu ne?” diye sorar.

 Temel, “odun” derse başına ne geleceğini bildiğinden, “tahta” der.

 Dursun hemen, “ben sana kodum” der.

 Temel, “ama uymadı ki..” der.

 Dursun, “olsun uysa da kodum uymasa da kodum” der.

 MÜDÜR KİM?

 Bir gün organlar bir araya gelmiş, “müdür kim olacak?” diye tartışmaya başlamışlar.

 Beyin, “müdür benim olmam lazım çünkü, hepinizi ben yönetiyorum” demiş. Kalp, “ben kanı pompalamasam, kimse bir şey yapamaz, o yüzden müdürlük benim hakkım” demiş. Akciğer, “hayır benim hakkım, oksijen olmazsa nefes alamazsınız” demiş.

 Organların hepsi, sırayla yaptığı işi söyleyerek, müdürlüğün kendi hakları olduğunu savunmaya başlamış. En son “göt” söz almış ve “ ben de müdür olmak istiyorum” demiş. Bunu duyan herkes, “götün müdür olduğu nerde görülmüş” diyerek, gülme krizine girmişler.

 Göt, “peki siz bilirsiniz” diyerek, bütün boşaltım sistemini kitler. Bir gün iki gün derken, her geçen dakika içerde basınç artmaya başlar, nerdeyse patlayacak hale gelirler.

 Diğer organlar, bakmışlar olacak gibi değil, acilen toplanıp, “götü” müdür yaparlar. Bunun üzerine  göt de inadından vazgeçip sistemi açar. Böylece hepsi rahat bir nefes alır.

  KARAMANOĞLU MEHMED BEY ve ÇELEBİ MEHMED

1402 yılında, Yıldırım Bayezid’in Timur’a yenilmesiyle Osmanlı dağılıp, “fetret dönemi”ne girmiş, oğulları Çelebi Mehmed ile Musa Çelebi de taht için, Rumeli’de birbiriyle savaşa tutuşmuştur.

Karamanoğlu Mehmed Bey de bu durumu fırsat bilerek,  Bursa’yı kuşatır. Ancak, kuşatmanın uzun sürmesi ve Musa Çelebi’nin ölmesi, planlarını bozar. Çelebi Sultan Mehmed’e karşı koyamayacağını anlayarak, geri çekilmeye karar verir. Geri çekilirken de şehri ateşe verir. Bununla da yetinmeyip, kendisinin de dayısı olan, Yıldırım Bayezid’in mezarını açtırıp kemiklerini yaktırır.

Karaman’a doğru kaçarken, yorgun düşen şişman nedimi, “hânım, Osmanlının ölüsünden böyle kaçarsın ya dirisi olsaydı ne yapacaktın?” diye söylenmesi üzerine, nedimini orada ağaca astırır.

Bayezid Paşa ani bir baskınla, kendisini Konya önlerinde yakalayarak, Çelebi Sultan Mehmed’e teslim eder.

Çelebi Mehmed, bütün yaptığı mezalimliğe, hiçbir sözünde durmamasına ve üstelik babasının mezarına karşı yapmış olduğu saygısızlığa rağmen, aralarında akrabalık bağına hürmeten ve bundan sonra savaş halindeyken, Osmanlıya asker yardımında bulunması karşılığı, kendisini affeder. Bunun üzerine Karamanoğlu Mehmed Bey:

“Madem ki, bu can bu tendedir, bundan sonra memleket-i Osman’a kat’a kötü nazarla bakmayacağım. Eğer bakacak olursam, Kur’an benden davacı olsun” diyerek yemin eder.

Ancak, daha ordugahtan çıkar çıkmaz sözünü bozar ve ovalardaki Osmanlı atlarını askerlerine yağmalatır. “Kuran üzerine yemini” sorulduğunda da “bu can bu tende” derken, “kendi canını” değil, göğsünde sakladığı “güvercini” kastettiğini, dışarı çıkınca da güvercini salıverdiğini söyler.

Yine kendi ifadesiyle şöyle demiştir:
 “Bizim, Osmanoğlu ile düşmanlığımız, beşikten mezara kadardır, bunun gereği de ahdi bozmaktır.”

   “KOMET” ALACAK KADAR ZENGİN DEĞİLİM

 Ressam Gürkan Coşkun, nam-ı diğer “Komet”, “masrafım çok, bir tarafta da bir kuruşum yok” dediği ve resimlerini satarak geçindiği dönemlerde, bir mülakat için sormuşlar, “satmamak için ayırdığınız resimleriniz var mı?” diye, onun da “Komet alacak kadar, zengin değilim” demesi, o vakitler sanat camiasında oldukça ses getirmiştir.

 “Neden hiç birikim yapmadınız?” diye sorulduğun da ise “Haydan gelen Huya gider, huyum kurusun…” demiştir.

   YENİ CAMİ NEREDE?

 İstanbul’un yabancısı olan bir kişi “Yeni Cami”yi aramaktadır. Sora sora caminin yakınına kadar gelir ve bir esnafa sorar, “Yeni Cami’nin nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye, esnaf da “hayır bilmiyorum” der ve yabancı da bu cevap üzerine uzaklaşır.

  Bu duruma şahit olan komşu esnaf , “niye karşındaki cami demedin de, bilmiyorum dedin?” diye sorar. Bizimki, “şimdi biliyorum desem, bu camiyi kim yapmış, ne zaman yapmış, imamı kim, müezzini kim…künyesini isteyecek, benim de bunlara cevap verecek ne vaktim ne de mecalim var” demiş.

  BİR DE İÇERİ SOR

  Yolcu, belediye otobüsüne biner ama bileti yoktur. Şöföre, “son durakta alıp atsam olur mu?” diye sorar. Şöför de “önce bir içeri sorun” der.

 Yolcu, otobüsün içine doğru yönelip sesini yükselterek; “arkadaşlar biletim yok, son duraktan alıp atsam olur mu?” diye sorar.

HAZIRCEVAP PİCASSO

Picasso, Paris’te bir restorana gider. Yemek esnasında Picasso bir şeyler karalar. Garson hesabı getirdiğinde çizimi uzatır garsona. Garson “imzanızı atmamışsınız efendim” der. Picasso yanıtlar: “Sadece akşam yemeği yedik, restoranı satın almayacağız.”

                                                                ****

 Bir yolculuğu esnasında adamın biri, Picasso’ya, ”neden resimlerinizi gerçekte olduğu gibi yapmıyorsunuz?” diye bir sorar. Picasso, ”gerçekte olduğu gibi kısmını açıklayabilir misiniz” diyerek cevap verir. Adam, cüzdanından eşinin fotoğrafını çıkarıp gösterir.

Picasso, ”eşiniz sizce de çok küçük ve biraz yassı görünmüyor mu?” der.

                                                                 ***

 Picasso’nun, Alman ordusunun bombaladığı, “Guernica”yı anlatan eserine bakan Alman general sorar:

“Bu resmi siz mi yaptınız?”

Picasso’nun cevabı ise oldukça manidardır:

“Hayır siz yaptınız.”

***

Picasso bir gün bir restorana gider. Restoranda çalışan bir garson “efendim bana bir şeyler çizip verebilir misiniz anı olarak? Çocuklarıma, torunlarıma göstereyim.” der. Picasso hemen bir şeyler çizer, imzalar ve garsona uzatır.

Garson: ”Bu benim için öylesine değerli ki”, diye sözüne başlamışken, Picasso lafını keser ve  ”evet, gerçekten öyle, o elindeki çizim tam 100 bin dolar” der.

Garson, dehşete kapılmış bir halde, ”aman efendim, iki dakika bile sürmedi çiziminiz. Nasıl bu kadar pahalı olabilir?” diye sorar.

Picasso hemen o unutulmaz cevabını verir:

” 2 dakika değil. 60 yıl artı 2 dakika…” der.

 100 EUROYA TÜM BORÇLAR ÖDENİR

Alman turist, Yunanistan’da bir otele gider ve odaları görmek istediğini, beğenirse tutacağını söyler. Güvence olarak da 100 euro verir.

Turist yukarı çıkıp odaları gezerken, otelci koşarak kasaba gider  ve geçen haftadan kalan 100 euro borcunu öder. Kasap, koşa koşa köylüye gidip, hayvan alımından kalma 100 euro borcunu öder. Köylü hemen en son birlikte olduğu, hayat kadınına olan 100 euro borcunu öder. Hayat kadını da geçen haftadan kalma, iki gecelik konaklama ücretini bizim otelciye öder.

Bu sırada Alman turist odaları gezmiş fakat hiçbir odayı beğenmemiştir. Güvence bedeli olarak bıraktığı, 100 euroyu alıp gider.

Sonuç, bütün borçlar ödenmiş fakat kimsede para yoktur.

A. TOYNBEE, “MEDENİYET YARGILANIYOR”

Perşembe, Aralık 2nd, 2010

   A.TOYNBEE, “MEDENİYET YARGILANIYOR”

 - Sanatçıların, edebiyatçıların eserleri, işadamlarının, askerlerin ve devlet adamlarının yaptıklarından daha uzun ömürlü oluyor. Şairler ve düşünürler, tarihçilerden daha uzun süre hatırlanırken, peygamberler ve azizler hepsinden üstün ve uzun ömürlüdürler.

- Belli başlı tezlerimden biri, tarihsel çalışmada en küçük birimin ‘bütün toplumlar’ olduğu ve Greko-Romen dünyasının ‘şehir devletleri’ veya çağdaş Batının ‘ulus devletleri’ gibi gelişi güzel parçalara ayrılamayacağı idi. İkinci tezim de, ‘medeniyet’ dediğimiz bütün toplumların tarihlerinin bir anlamda paralel ve çağdaş olduğu idi.

- Spengler’e göre medeniyetle doğar, gelişir, geriler ve belirli bir zaman çizelgesine uyarak yıkılırdı. Bu aşamaların hiçbirisi hakkında bir açıklama getirilmiyordu.

- Siyah ırkın, günümüze kadar sözü edilmeye değer bir katkısı olduğunu söyleyemiyoruz ancak, medeniyet deneyinin gündemde olduğu anın kısalığını düşünürsek, bunu inandırıcı bir yeteneksizlik kanıtı olarak göremeyiz. Sadece dürtü veya fırsat yoksunluğunun bir sonucu da olabilir.

- Eğer Jung’un eserlerini tanısaymışım bana gereken ipuçlarını vereceklermiş. Yaklaşımımın temellerini, okulda esaslı bir biçimde öğrendiğim Aeschylus’un Agamemnon’u ile Goethe’nin Faust’unda buldum.

- Bizim Batılı kafalarımıza göre, eğer bu ‘çevrimsel tarih görüşü’ ciddiye alınırsa, tarihi bir aptalın anlattığı saçmasapan bir hikaye haline getiriverir.

- Medeniyetler yükselip alçalırken ve bu alçalışta kendilerininkinden daha anlamlı amaçları olan başkalarına yol açarken aslında sürekli ilerliyor olabilirler ve medeniyetlerin gerilemesinin sebep olduğu acı ile elde edilen öğrenme, pekala bir plan içinde gelişen ilerlemenin en ala yolu da olabilir.

- …Büyümenin olduğu yerde, çürüme de olur…

- Komünizmin ortaya çıkışından yüzyıllar önce atalarımız aynı umacıyı İslamda bulmuşlar. Günümüzde komünizmin yaptığını aynı nedenlerle 16.yüzyılda İslam, Batılı kalplere bir isteri ilham ederek yapmaktaydı. İslam da komünizm gibi Batılı inanışın belli bir doktrine dayanmayan bir uyarlaması olan ‘anti-batıcı’ bir hareketti. Ve komünizm gibi o da ruhun kılıcını, maddi donatımdan yoksun olarak kullanmaktaydı.

 Batılılar bugün komünizmden, Nazi Almanyası’ndan, Japonlardan korktuğundan daha çok korkuyor.

- ‘Bloksuzlar’ ile Batılılar 400 yıl önce ‘Türk olmak’ tehlikesinde kaldıkları gibi bugün de komünist olmak tehlikesi ile karşı karşıyalar. Komünistler de kapitalizm tehlikesinden emin değiller…

- Geçmişte kalan 5-6 bin yıl içinde ‘medeniyetin babaları’, bizim arıların balını çaldığımız gibi kölelerin emekleri sonucu ortaya çıkan meyvaları çaldılar.

- Genellikle olduğu gibi belki de kurtuluş, bir orta yol bulmaya bağlı. Politikada bu orta yol, ne dar görüşlü devletlerin sınırsız hükümranlığında ne de merkezi bir ‘dünya hükümeti’nin tekdüze istibdatında aranmalı, ekonomide ise ne sınırsız özel teşebbüse ne de katıksız sosyalizme yer vermeli.

- Kurtulmak için ne yapmamız gerekiyor? Politka alanında ‘dünya hükümeti’ni başaracak kurucu bir sistem hazırlayın. Ekonomi alanında, serbest yatırım ile sosyalizm arasında uzlaştırıcı çalışma düzenleri bulun. Ruh alanında laik üst yapıyı dinsel kurumlarla birleştirin.

- Eğer Birleşmiş Milletler etkili bir dünya hükümeti kurmayı başarabilirse, bu bizim siyasal sorunsalımız için en iyi çözüm olacaktır.

- Her medeniyet deneyinde insanlık, ilkel insanlığın seviyesini aşmaya ve daha yüksek bir ruh seviyesine ulaşmaya çalıştı.

- Bana göre medeniyetler kurulduktan sonra tehditlere karşılık vererek büyürler. Üstesinden gelemedikleri bir tehditle karşılaştıklarında yıkılır ve parçalanırlar.

- Alışkanlık, hayal gücünün afyonudur.

- Babür, dünyayı bir merkezden yayılarak birleştirme amacını güden Timur’un torunlarındandı. Babür’ün zamanında (1483-1530) Colomb, İspanya’dan Amerika’ya ulaşmış, Vasco da Gama, Portekiz’den Hindistan’a ulaşmıştı.

 Babür’ün amacı neydi? Fergane’nin doğusunda Hindistan ve Çin’e, batısında da kendi akrabaları olan Osmanlı topraklarına kadar uzanmaktı.

- Türkler de ulusların ana ailesiydi. Günümüzde Türk merkezli bir tarih, Osmanlı Türklerinin büyük batıcılarından Mustafa Kemal tarafından gerçekleştirilmişti.

- …Şimdi büyük bir devrimle karşı karşıyayız. Batılıların yaşayan diğer bütün medeniyetlerin üstüne çıktığı ve dünyayı tek bir toplum halinde birleştirdiği teknolojik devrim.

- Bir tarafta Hristiyan çok tanrıcılığı, öbür tarafta Hint çok tanrıcılığı arasında İslam, tek tanrıcılığın ışığını yakarak dünyayı yeniden umutlandırdı.

- …II. Mahmut ve Sultan Selim’in altı nesil önce Osmanlı-Türk hayatında giriştiği totaliter devrimi gerçekleştiren komutan Mustafa Kemal Atatürk.

- İslamın insanlığa verdiği yaratıcı hediye, tek tanrıcılıktır ve bu hediyeyi iyi korumak zorundayız.

- Eğer bütün dünya Avrupalılaşıyorsa, Avrupa dünyadaki üstünlüğünü kaybetse ne farkeder?

- Rusya’da batılılaşma işlemi diğer yerlerden çok daha uzun sürdü. Rusya’da Batı Avrupa etkisi, Japonya ve Çin’den iki yüzyıl, Müslümanlar ve Hintlilerden de yüzyıl fazla sürdü.

- İki dünya savaşı sırasında Naumann’ın ‘Merkezi Avrupa’ fikri diğer siyasetçiler tarafından yine Zollverein’e (1818 de Almanya’da oluşturulan gümrük birliği) dayanan bir ‘Panavrupa’ fikrine dönüştürüldü…II.Dünya savaşından sonra ‘Avrupa Birliği’ fikri tekrar ortaya çıktı ve Amerika’nın ‘Marshall Planı’ ile oldukça cesaret kazandı.

- Hristiyanlık batıda değil, bugün İslam medeniyetine ait sınırların içinde doğmuştur. Biz Batılı hristiyanlar bir zamanlar dinimizin geliştiği Filistin’i Müslümanlardan almaya çalıştık. Eğer haçlı seferleri başarılı olsaydı, Hristiyan alemi Asya’nın en önemli kısımlarına uzanmış olacaktı. Ne var ki, haçlı seferleri başarısızlıkla sonuçlandı.

- Büyük medeniyetlerin etkileşiminden büyük dinler doğmuştur. Suriye ve Babil medeniyetlerinin etkileşiminden doğmuş olan Yahudilik ve Zerdüştlük, Suriye ve Yunan medeniyetlerinin etkileşiminden Hristiyanlık ve İslam, Hint ve Yunan medeniyetlerinin etkileşiminden de Mahayana Budizmi ve Hinduizm bunlara örnektir.

- Ruslar, Batı tarafından fethedilip içinde zorla erimemek için, kendilerini sürekli Batı teknolojisine sahip olmaya zorlamışlardır.

- Batıda Rusya’nın saldırgan bir ülke olduğu kanaati vardır. Batılı gözle bakıldığında bu doğrudur da, 18. yüzyılda Polonya’yı hırsla parçalayan, 19. yüzyılda Polonya ve Finlandiya’ya zulmeden günümüz savaş sonrası dünyasının baş saldırganlarından biri olarak görüyoruz. Ruslara göre ise bu tam tersi, onlar da kendilerini Batının sürekli kurbanları olarak görüyorlar.

- 1453’ten itibaren Rusya, Müslümanların elinde olmayan tek Ortodoks ülkesiydi ve İstanbul’un Türkler tarafından alınışının intikamını yüzyıl sonra Tatarlardan Kazan’ı alarak gerçekleştirmiştir.

- Bizanslı Yunanlılardan, Ruslar tarafından devralınan bu ortodoksluk ve kader duygusu, Doğu Ortodoks Hristiyanlığının dağılışından sonra kurulan komünist rejimin de özelliklerindendir. Şüphesiz Marksizm batılı bir inanış fakat Batı medeniyetini hesaplaşmaya çağıran bir Batılı inanış.

- Roma imparatorluğu, Yunanlılar için hem yaşam koşulu hem de gururları için dayanılmaz bir hakaret kaynağı idi. Bu durum onlarda korkunç bir ikilem yaratıyordu. Bundan çıkış yolunu Roma imparatorluğunu, Yunanın bir ürünü saymakta buldular.

- …Bizans gururu korkunç iki saldırı ile karşılaştı. Batıdan gelen Frenkli hristiyanlarla, doğudan gelen Müslüman Türkler, sırasıyla Bizans’a saldırdı….iki yabancı iğrenç boyunduruktan birini seçmek zorunda kalmışlardı. Bu üzücü seçimle karşılaşan Yunanlı ortodoks hristiyanlar, Batılı hristiyan hizipçi kardeşlerinin boyunduruğunu şiddetle reddederek, gözleri açık Müslüman Türklerin boyunduruğunu seçtiler. Onlar İstanbul’da “kardinalin ya da papanın tacını görmektense, Muhammed’in sarığını görmeyi tercih ederiz” demişlerdir.

- Bu sefer islam, ortodoks alemini fethederek Arapların ve Romalıların gibi bir ‘dünya devleti’ kurarak, Osmanlılar tarafından temsil edilmiştir.

- Mussolini bir keresinde, işçi sınıfının olduğu gibi işçi ulusların da olduğunu hatırlatmıştı ki, Batılı olmayan günümüz insanlarının dahil olduğu kategori de bu olsa gerek.

- …Irkçılık ve alkol bağımlılığı kabul edildiği taktirde islami ruh bu hastalıkları, yüce bir ahlak ve toplumsal değerle yokedecek kadar kuvvetlidir.

- Çağdaş İslam dünyasının en ilginç olaylarından birisi, Türkiye Cumhuriyetinin geleneksel islamla dayanışmayı reddetmesidir. Türkler, “kendi kurtuluşumuzu kendi ellerimizle sağlamak inancındayız. Bize göre bu kurtuluş ekonomik olarak kendi kendine yeterli, siyasal olarak bağımsız bir devletin Batılı modeli üzerine kurulmasına bağlı. Diğer Müslümanlar kendi kurtuluşlarını istedikleri yerde arayabilirler. Onlardan yardım beklemediğimiz gibi, onlar da bizden beklemesinler. Herkes başının çaresine baksın, her koyun kendi bacağından asılır” diyorlardı.

- …Gerçekte milliyetçilik, müslümanların içine düştükleri bir oyun. Müslümanların büyük çoğunluğu için milliyetçiliğin kaçınılmaz sonucu, Batı dünyasının proleter kalabalığı içinde erimek olacaktır.

- Selahaddin Eyyubi ve Memlüklüler zamanında İslam, haçlı seferlerine ve Moğol istilasına karşı durdu. Eğer insanlığın bugünkü durumu bir ‘ırk savaşı’na yol açacaksa İslam tarihi görevini yapmak için bir kere daha çağrılmalıdır. Dileyelim ki, böyle bir savaş çıkmaz.

- Ruslar, Batının laik sosyal felsefesinin bir ürünü olan marksizmi alıp onu bir İncil gibi yorumladılar. Ruslar, batıya ait olan bu dini alıp onu kendilerine malettiler, şimdi yeni bir anlamla sunuyorlar.

- Gibbon’a göre, hayatın tek amacının tanrıya yakınlaşmak ve ruhun kurtulması olduğunu telkin eden, doğulu dinlerin ahlaksız bencilliğinin sonucu, dindarların halk hizmetinden çekilip, düşüncelerini kendi ruhsal gelişmelerine vermeleri oldu. Dindarlar dünya hayatını, daha iyi ve sonsuz bir hayat için, bir onay yeri olarak gördüklerinden küçümsemeye başladılar.

- Gibbon’a göre, Roma imparatorluğu batarken hristiyanlık yükselişe geçiyor, hristiyanlığın yükselişiyle de medeniyet gerilemeye başlamaktadır.