Posts Tagged ‘Haçlı seferleri’

A. TOYNBEE, “MEDENİYET YARGILANIYOR”

Perşembe, Aralık 2nd, 2010

   A.TOYNBEE, “MEDENİYET YARGILANIYOR”

 - Sanatçıların, edebiyatçıların eserleri, işadamlarının, askerlerin ve devlet adamlarının yaptıklarından daha uzun ömürlü oluyor. Şairler ve düşünürler, tarihçilerden daha uzun süre hatırlanırken, peygamberler ve azizler hepsinden üstün ve uzun ömürlüdürler.

- Belli başlı tezlerimden biri, tarihsel çalışmada en küçük birimin ‘bütün toplumlar’ olduğu ve Greko-Romen dünyasının ‘şehir devletleri’ veya çağdaş Batının ‘ulus devletleri’ gibi gelişi güzel parçalara ayrılamayacağı idi. İkinci tezim de, ‘medeniyet’ dediğimiz bütün toplumların tarihlerinin bir anlamda paralel ve çağdaş olduğu idi.

- Spengler’e göre medeniyetle doğar, gelişir, geriler ve belirli bir zaman çizelgesine uyarak yıkılırdı. Bu aşamaların hiçbirisi hakkında bir açıklama getirilmiyordu.

- Siyah ırkın, günümüze kadar sözü edilmeye değer bir katkısı olduğunu söyleyemiyoruz ancak, medeniyet deneyinin gündemde olduğu anın kısalığını düşünürsek, bunu inandırıcı bir yeteneksizlik kanıtı olarak göremeyiz. Sadece dürtü veya fırsat yoksunluğunun bir sonucu da olabilir.

- Eğer Jung’un eserlerini tanısaymışım bana gereken ipuçlarını vereceklermiş. Yaklaşımımın temellerini, okulda esaslı bir biçimde öğrendiğim Aeschylus’un Agamemnon’u ile Goethe’nin Faust’unda buldum.

- Bizim Batılı kafalarımıza göre, eğer bu ‘çevrimsel tarih görüşü’ ciddiye alınırsa, tarihi bir aptalın anlattığı saçmasapan bir hikaye haline getiriverir.

- Medeniyetler yükselip alçalırken ve bu alçalışta kendilerininkinden daha anlamlı amaçları olan başkalarına yol açarken aslında sürekli ilerliyor olabilirler ve medeniyetlerin gerilemesinin sebep olduğu acı ile elde edilen öğrenme, pekala bir plan içinde gelişen ilerlemenin en ala yolu da olabilir.

- …Büyümenin olduğu yerde, çürüme de olur…

- Komünizmin ortaya çıkışından yüzyıllar önce atalarımız aynı umacıyı İslamda bulmuşlar. Günümüzde komünizmin yaptığını aynı nedenlerle 16.yüzyılda İslam, Batılı kalplere bir isteri ilham ederek yapmaktaydı. İslam da komünizm gibi Batılı inanışın belli bir doktrine dayanmayan bir uyarlaması olan ‘anti-batıcı’ bir hareketti. Ve komünizm gibi o da ruhun kılıcını, maddi donatımdan yoksun olarak kullanmaktaydı.

 Batılılar bugün komünizmden, Nazi Almanyası’ndan, Japonlardan korktuğundan daha çok korkuyor.

- ‘Bloksuzlar’ ile Batılılar 400 yıl önce ‘Türk olmak’ tehlikesinde kaldıkları gibi bugün de komünist olmak tehlikesi ile karşı karşıyalar. Komünistler de kapitalizm tehlikesinden emin değiller…

- Geçmişte kalan 5-6 bin yıl içinde ‘medeniyetin babaları’, bizim arıların balını çaldığımız gibi kölelerin emekleri sonucu ortaya çıkan meyvaları çaldılar.

- Genellikle olduğu gibi belki de kurtuluş, bir orta yol bulmaya bağlı. Politikada bu orta yol, ne dar görüşlü devletlerin sınırsız hükümranlığında ne de merkezi bir ‘dünya hükümeti’nin tekdüze istibdatında aranmalı, ekonomide ise ne sınırsız özel teşebbüse ne de katıksız sosyalizme yer vermeli.

- Kurtulmak için ne yapmamız gerekiyor? Politka alanında ‘dünya hükümeti’ni başaracak kurucu bir sistem hazırlayın. Ekonomi alanında, serbest yatırım ile sosyalizm arasında uzlaştırıcı çalışma düzenleri bulun. Ruh alanında laik üst yapıyı dinsel kurumlarla birleştirin.

- Eğer Birleşmiş Milletler etkili bir dünya hükümeti kurmayı başarabilirse, bu bizim siyasal sorunsalımız için en iyi çözüm olacaktır.

- Her medeniyet deneyinde insanlık, ilkel insanlığın seviyesini aşmaya ve daha yüksek bir ruh seviyesine ulaşmaya çalıştı.

- Bana göre medeniyetler kurulduktan sonra tehditlere karşılık vererek büyürler. Üstesinden gelemedikleri bir tehditle karşılaştıklarında yıkılır ve parçalanırlar.

- Alışkanlık, hayal gücünün afyonudur.

- Babür, dünyayı bir merkezden yayılarak birleştirme amacını güden Timur’un torunlarındandı. Babür’ün zamanında (1483-1530) Colomb, İspanya’dan Amerika’ya ulaşmış, Vasco da Gama, Portekiz’den Hindistan’a ulaşmıştı.

 Babür’ün amacı neydi? Fergane’nin doğusunda Hindistan ve Çin’e, batısında da kendi akrabaları olan Osmanlı topraklarına kadar uzanmaktı.

- Türkler de ulusların ana ailesiydi. Günümüzde Türk merkezli bir tarih, Osmanlı Türklerinin büyük batıcılarından Mustafa Kemal tarafından gerçekleştirilmişti.

- …Şimdi büyük bir devrimle karşı karşıyayız. Batılıların yaşayan diğer bütün medeniyetlerin üstüne çıktığı ve dünyayı tek bir toplum halinde birleştirdiği teknolojik devrim.

- Bir tarafta Hristiyan çok tanrıcılığı, öbür tarafta Hint çok tanrıcılığı arasında İslam, tek tanrıcılığın ışığını yakarak dünyayı yeniden umutlandırdı.

- …II. Mahmut ve Sultan Selim’in altı nesil önce Osmanlı-Türk hayatında giriştiği totaliter devrimi gerçekleştiren komutan Mustafa Kemal Atatürk.

- İslamın insanlığa verdiği yaratıcı hediye, tek tanrıcılıktır ve bu hediyeyi iyi korumak zorundayız.

- Eğer bütün dünya Avrupalılaşıyorsa, Avrupa dünyadaki üstünlüğünü kaybetse ne farkeder?

- Rusya’da batılılaşma işlemi diğer yerlerden çok daha uzun sürdü. Rusya’da Batı Avrupa etkisi, Japonya ve Çin’den iki yüzyıl, Müslümanlar ve Hintlilerden de yüzyıl fazla sürdü.

- İki dünya savaşı sırasında Naumann’ın ‘Merkezi Avrupa’ fikri diğer siyasetçiler tarafından yine Zollverein’e (1818 de Almanya’da oluşturulan gümrük birliği) dayanan bir ‘Panavrupa’ fikrine dönüştürüldü…II.Dünya savaşından sonra ‘Avrupa Birliği’ fikri tekrar ortaya çıktı ve Amerika’nın ‘Marshall Planı’ ile oldukça cesaret kazandı.

- Hristiyanlık batıda değil, bugün İslam medeniyetine ait sınırların içinde doğmuştur. Biz Batılı hristiyanlar bir zamanlar dinimizin geliştiği Filistin’i Müslümanlardan almaya çalıştık. Eğer haçlı seferleri başarılı olsaydı, Hristiyan alemi Asya’nın en önemli kısımlarına uzanmış olacaktı. Ne var ki, haçlı seferleri başarısızlıkla sonuçlandı.

- Büyük medeniyetlerin etkileşiminden büyük dinler doğmuştur. Suriye ve Babil medeniyetlerinin etkileşiminden doğmuş olan Yahudilik ve Zerdüştlük, Suriye ve Yunan medeniyetlerinin etkileşiminden Hristiyanlık ve İslam, Hint ve Yunan medeniyetlerinin etkileşiminden de Mahayana Budizmi ve Hinduizm bunlara örnektir.

- Ruslar, Batı tarafından fethedilip içinde zorla erimemek için, kendilerini sürekli Batı teknolojisine sahip olmaya zorlamışlardır.

- Batıda Rusya’nın saldırgan bir ülke olduğu kanaati vardır. Batılı gözle bakıldığında bu doğrudur da, 18. yüzyılda Polonya’yı hırsla parçalayan, 19. yüzyılda Polonya ve Finlandiya’ya zulmeden günümüz savaş sonrası dünyasının baş saldırganlarından biri olarak görüyoruz. Ruslara göre ise bu tam tersi, onlar da kendilerini Batının sürekli kurbanları olarak görüyorlar.

- 1453’ten itibaren Rusya, Müslümanların elinde olmayan tek Ortodoks ülkesiydi ve İstanbul’un Türkler tarafından alınışının intikamını yüzyıl sonra Tatarlardan Kazan’ı alarak gerçekleştirmiştir.

- Bizanslı Yunanlılardan, Ruslar tarafından devralınan bu ortodoksluk ve kader duygusu, Doğu Ortodoks Hristiyanlığının dağılışından sonra kurulan komünist rejimin de özelliklerindendir. Şüphesiz Marksizm batılı bir inanış fakat Batı medeniyetini hesaplaşmaya çağıran bir Batılı inanış.

- Roma imparatorluğu, Yunanlılar için hem yaşam koşulu hem de gururları için dayanılmaz bir hakaret kaynağı idi. Bu durum onlarda korkunç bir ikilem yaratıyordu. Bundan çıkış yolunu Roma imparatorluğunu, Yunanın bir ürünü saymakta buldular.

- …Bizans gururu korkunç iki saldırı ile karşılaştı. Batıdan gelen Frenkli hristiyanlarla, doğudan gelen Müslüman Türkler, sırasıyla Bizans’a saldırdı….iki yabancı iğrenç boyunduruktan birini seçmek zorunda kalmışlardı. Bu üzücü seçimle karşılaşan Yunanlı ortodoks hristiyanlar, Batılı hristiyan hizipçi kardeşlerinin boyunduruğunu şiddetle reddederek, gözleri açık Müslüman Türklerin boyunduruğunu seçtiler. Onlar İstanbul’da “kardinalin ya da papanın tacını görmektense, Muhammed’in sarığını görmeyi tercih ederiz” demişlerdir.

- Bu sefer islam, ortodoks alemini fethederek Arapların ve Romalıların gibi bir ‘dünya devleti’ kurarak, Osmanlılar tarafından temsil edilmiştir.

- Mussolini bir keresinde, işçi sınıfının olduğu gibi işçi ulusların da olduğunu hatırlatmıştı ki, Batılı olmayan günümüz insanlarının dahil olduğu kategori de bu olsa gerek.

- …Irkçılık ve alkol bağımlılığı kabul edildiği taktirde islami ruh bu hastalıkları, yüce bir ahlak ve toplumsal değerle yokedecek kadar kuvvetlidir.

- Çağdaş İslam dünyasının en ilginç olaylarından birisi, Türkiye Cumhuriyetinin geleneksel islamla dayanışmayı reddetmesidir. Türkler, “kendi kurtuluşumuzu kendi ellerimizle sağlamak inancındayız. Bize göre bu kurtuluş ekonomik olarak kendi kendine yeterli, siyasal olarak bağımsız bir devletin Batılı modeli üzerine kurulmasına bağlı. Diğer Müslümanlar kendi kurtuluşlarını istedikleri yerde arayabilirler. Onlardan yardım beklemediğimiz gibi, onlar da bizden beklemesinler. Herkes başının çaresine baksın, her koyun kendi bacağından asılır” diyorlardı.

- …Gerçekte milliyetçilik, müslümanların içine düştükleri bir oyun. Müslümanların büyük çoğunluğu için milliyetçiliğin kaçınılmaz sonucu, Batı dünyasının proleter kalabalığı içinde erimek olacaktır.

- Selahaddin Eyyubi ve Memlüklüler zamanında İslam, haçlı seferlerine ve Moğol istilasına karşı durdu. Eğer insanlığın bugünkü durumu bir ‘ırk savaşı’na yol açacaksa İslam tarihi görevini yapmak için bir kere daha çağrılmalıdır. Dileyelim ki, böyle bir savaş çıkmaz.

- Ruslar, Batının laik sosyal felsefesinin bir ürünü olan marksizmi alıp onu bir İncil gibi yorumladılar. Ruslar, batıya ait olan bu dini alıp onu kendilerine malettiler, şimdi yeni bir anlamla sunuyorlar.

- Gibbon’a göre, hayatın tek amacının tanrıya yakınlaşmak ve ruhun kurtulması olduğunu telkin eden, doğulu dinlerin ahlaksız bencilliğinin sonucu, dindarların halk hizmetinden çekilip, düşüncelerini kendi ruhsal gelişmelerine vermeleri oldu. Dindarlar dünya hayatını, daha iyi ve sonsuz bir hayat için, bir onay yeri olarak gördüklerinden küçümsemeye başladılar.

- Gibbon’a göre, Roma imparatorluğu batarken hristiyanlık yükselişe geçiyor, hristiyanlığın yükselişiyle de medeniyet gerilemeye başlamaktadır.

KENT SOSYOLOJİSİ -3 (CİHAD ÖZÖNDER)

Perşembe, Kasım 5th, 2009

 

 Avrupa Endüstri Devrimi Öncesinde Dünyada Şehir ve Şehirleşme:

 

 Avrupa endüstri devrimi öncesinde çevre ve teknolojik faktörler şehir olgusu üzerindeki etkilerini sürdürmüştür. Bu dönemde ev ve binaların inşasında kullanılan tekniklerde ve malzemede büyük ilerlemeler görüldü. Ahşap işlemeciliği, dokumacılık, çanak-çömlek işçiliği, sulama sistemleri, ulaşım usulleri, ağırlık-uzunluk ölçüleri, süsleme sanatları ve diğer birçok sahada benzeri ve yığılmalı bir gelişme ve ilerleme görüldü.

 Bu teknolojik ilerlemeler şehirlerin gelişmesinde de son derece olumlu katkılar meydana getirdiler. Fakat çevre faktörleri, endüstri devrimine kadar önemini kaybetmedi. Teknoloji, bu döneme kadar çok sınırlıydı ve insanın teknoloji yoluyla doğaya, çevresine hakimiyeti nispeten azdı.

 Endüstri öncesi şehirler, ulaşım ve tarım açısından elverişli olmayan bölgelerde de kurulmakla birlikte buralarda gelişemiyordu. Mesela, eski Yunan şehirleri tarım ve gemicilik teknikleri gelişinceye, teknikleri geliştirerek üretim arttırılıncaya kadar tam anlamıyla şehir fonksiyonlarına sahip olamamışlardır.

 Endüstri öncesi şehirlerde, demografik açıdan nüfus yoğunluğu olarak büyük bir öneme sahip değildi. Şehirleşmenin görüldüğü ülkelerde şehirli nüfusu, toplam ülke nüfusunun ancak  % 10 kdarını barındırmakta idi. Çoğunlukla bu oran % 5 civarındaydı. Endüstri devrimi öncesi dönemde dönemde yüzbinden fazla nüfusu barındıran şehirler çok azdı. M.S. 2. Yüzyılda Roma, Konstantinopolis, M.S. 1000 yıllarında Japonya’da Edo (Tokyo), Kyoto, Osaka gibi şehirler 100.000’in üzerinde hatta bazı durumlarda milyonu bulan nüfuslara sahip şehirlerdi. Bunların dışında büyük çoğunluk 5 ila 10.000 nüfusu ancak bulabiliyordu.

 Eski Yunan şehir devletleri arsında Atina M.Ö. 500 yıllarında 150.000 nüfusa sahipti. Bunun yanı sıra Isparta, Korent, Milet şehirleri de oldukça kalabalık şehirlerdi. Eski dünyada en kalabalık şehir ise Roma oldu. İmparatorluğun en kuvvetli dönemlerinde nüfusunun 250.000 ila 1.000.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu dönemde Roma, 52 millik kara yolunun merkezi durumundaydı. Bu gelişmeye bağlı olarak ticarette son derece canlıydı. İç çatışmalar ve dış baskılar sonucu imparatorluk çökünce Roma küçülerek 14.yüzyılda küçük bir kasabaya dönüştü.

 M.S. 330-1453 yılları arasında ise Doğu Roma imparatorluğunun merkezi olarak Konstantinopolis dünyanın en büyük şehri haline geldi. Bu arada 5. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar Avrupa’da şehirlerin küçüldüğü, köyleştiği görülür. Roma’nın bıraktığı otorite ve organizasyon boşluğu nedeniyle Avrupa’da ticari ve kültürel hayatta bir çöküntü başlar. Karanlık çağ adı verilen dönem boyunca da ekonomik ve sosyal durgunluk devam eder.

 Ortaçağ Avrupasının siyasi yapısının karekteristiği de feodalizm temelinde belirginleşir. Bu dönemde, toprağa ve bölgeler halinde kendine yeterli olmaya doğru bir yönelme görülür. Bu şartlar, ihtisaslaşma ve ürün fazlasının merkezlerde toplanması ve buna bağlı olarak sermaye birikimi ile ters orantılı bir gelişmeyi doğurur.

 1069-1291 yılları arasındaki haçlı seferleri ticari hayata yeniden canlılık kazandırmaya başlar. Haçlı ordularının yiyecek, giyecek, barınak ihtiyaçları yolları üzerindeki bazı yerleri canlandırır. Ayrıca haçlı seferleri sonunda yeni buluşlar, ihtiyaçlar ve fikirler Avrupa sosyal yapısını hareketlendirir.

 11. yüzyılın başlarında Akdeniz çevresindeki bazı şehirlerde ticaretin canlanmasına paralel bir gelişme görülür. İtalya’daki Floransa, Venedik, Cenova ve Piza bu ortamdan ilk etkilenen şehirlerdir. Avrupanın kuzey bölgeleri ve Baltık kıyıları dabu gelişmeye katılır. Orta Avrupa şehirleri nispeten yavaş olmakla beraber gelişmeye başlar.

 Tüccarlar bu değişmede sosyal tabakalar içinde daha üst seviyelere yerleşmeye başlarlar. Bu bütün şehir yapıları için bir yeniliktir. Daha önceki dönemlerde şehirleşme büyük ölçüde aile ve akrabalık, siyasi teşkilatlanma, din, eğitim, haberleşme faktörleri tarafından belirlenen bir sosyal tabakalaşma sistemine bağlıydı. Seçkinlerin ticaret veya işçilik gibi ekonomik faaliyetler içinde yer almaları düşünülemezdi. Seçkinler daha çok siyasi ve dini sahalara hakimiyet peşindeydiler. Endüstri öncesi şehirler, katı gelenekler tarafından sıkıca belirlenmiş, ekonomik üretime yönelmemiş bir sosyal yapıya sahipti. Siyasi ve dini sistemler statik ve geleneklerin muhafazasına yönelmiş durumdaydı. Siyasi davranış, aile ve statü tarafında etkilenen bir hiyerarşiye bağlıydı.

 

 Avrupa Endüstri Devrimi ve Şehirleşme:

 

 Takriben 200 yıl kadar önce başlayan ve gelişen endüstri devrimi, bütün sosyal yapılarda olduğu gibi şehir sosyal yapısında da çok köklü değişmeler meydana getirmiştir. Şehirleşme olgusunu bu bu devrime bağlayan ve bu noktadan başlatan sosyologların sayısı bir hayli fazladır.

 Endüstri devriminin getirdiği en büyük yenilik, hayvan ve insan gücünün yerine ilk defa olarak diğer enerji kaynaklarının bulunuşu ve üretime aktarılışıdır. Buhar gücü ilk enerji kaynağı olmuş, bunu elektrik, petrol, doğal gaz ve nihayet atom gücü takip etmiştir.

 Yine ilk olarak alet yerine, makineler kullanılmaya başlanmış olmasıdır. Teknolojik ilerlemeler, sosyal yapıya da tesir etmiş, sosyal yapıyı geniş ölçüde değiştirmiş ve bu iki faktör, dönüşümlü olarak birbirlerini etkileyerek yığılmalı bir gelişmeyi ortaya koymuştur.

 Endüstri teknolosinin gelişmesi ile insanların doğal çevreye bağımlılıkları da giderek azalmaya başlamıştır. Son zamanlarda, kutuplara yaklaşan yerleşme bölgeleri bu teknolojik gelişmenin bir sonucudur. Bu durumun örneklerini çoğaltmak mümkündür. Bununla birlikte çevre faktörleri, bütün teknolojik gelişmelere rağmen tam anlamıyla bertaraf edilememiştir.

 Bugünün endüstrileşmiş, şehirleşmiş milletleri dahi büyük ölçüde çevre şartlarına bağımlıdır. En azından, doğal kaynaklara olan ihtiyaç halen devam etmektedir.      

 Bu durumun tersi de mümkündür. Doğal kaynaklara sahip birçok topluluk, henüz endüstri çağına giremediği gibi şehirleşmelerinin temelinde de ileri teknolojiye sahip olmak faktörü bulunmaktadır.

 Sanayileşmiş ülkelerin dahi coğrafi şartlara olan bağımlılığına tipik bir örneği, uçak sanayinin özel bir durumu gösterilebilir. Bütün bir yıl boyunca, denemelerin kesintisiz yapılmasını öngören uçak sanayi, Amerika’da 1958 yılında 839.000 kişiyi istihdam etmiştir. Bu nüfus California’daki şehirleşmeyi hızlandırmıştır. Aynı yılda bütün Amerika’da, motorlu taşıt sanayinde 593.000, demir-çelik fabrikalarında 519.000 kişinin çalıştığı göz önünde bulundurulursa durum daha iyi anlaşılır.

 Bugün dahi dünyada mevcut 100.000 ve daha fazla nüfuslu şehirlerin % 80’inin ılık iklim kuşağında bulunması bu durumu daha iyi anlaşılır kılar.

 Şehirleşme olgusunu, teknolojik buluş ve icatların hızlandırdığına daha önce de değinmiştik. Teknolojinin kitle üretimine dönmesi, insan ve hayvan gücünün dışında, enerji kaynaklarının kullanılır olması sonucunda meydana gelen ve gelişen fabrika sistemi daha önceki dönemlerde kıyaslanamayacak kadar nüfus hareketlerine yol açmıştır.

 Ulaşım olanaklarının sınırlı olması, fabrikaların çevresine büyük nüfusların göç etmesine ve yerleşmelerine yol açmış, bu olgu da büyük nüfuslu yeni bir takım sosyal problemleri beraberinde getirmiştir.

 Endüstrileşme, fabrika çevresine çektiği büyük nüfusların yeni ihtiyaç ve taleplerine de cevap vermek üzere giderek hızlanan bir üretimi gerçekleştirmek zorunda kalmıştır. Bu iki olgu, karşılıklı olarak birbirini etkileyerek şehir adını verdiğimiz karmaşık sosyal yapının hızla gelişmesini ve yaygınlaşmasını sağlamıştır.

 İlk şehirlerin fabrika sistemleri etrafında ortaya çıkması, insan sağlığına aykırı şartların da, çok dar alanlarda bir bakıma üst üste yaşamak zorunda olan insanların, fiziksel ihtiyaçlarının iyileştirilmesinin – en azından üretim artışı açısından- üstelik bu insanların da bir piyasa oluşturması, şehirlerin karşılaştığı ilk sosyal problemler olmuştur.

 Sanayideki ilerlemeye paralel işgücüne olan ihtiyacın daha da artması, tarım alanındaki nüfusun çoğunun sanayi kesimine aktarılmasını gerektirmiştir. Artan nüfusun, beslenme ihtiyacının giderilmesi için de tarımda makineleşmeye gidilmesi, şehirleşme sürecini hızlandırmıştır.

 Bu olguya en çarpıcı örnekeri ABD’nin şehirleşmesinde görüyoruz. 1750’lerde ABD’deki işgücünün % 85-90 kadarı tarım alanındayken bu oran; 1805’te  %  80’e, 1830’da  % 70’e, 1870’te  % 13’e, 1960’ta ise  % 3’e düşmüştür.

 Çevre ve teknoloji şartlarındaki değişmeye paralel ve iç içe Batı toplumlarında sosyal yapı değişmesi de son derece hızlı bir süreç haline gelmiştir. Şehirleşme feodal sistemin çökmesine, yeni siyasi görüşlerin ortaya çıkmasına, tabakalaşmış bir sosyal yapıya ve millet kavramının önem kazanmasına yol açmıştır. Daha önceki dönemde başlayan, hristiyanlığın reformu hareketleri de sosyal değerlerde dünyevileşmeye ağırlık kazandırmış, bu durumda dönüşümlü olarak sanatın, edebiyatın yanı sıra bilimsel çalışmaların, araştırmaların gelişmesine uygun bir zemin hazırlamıştır. Protestan ahlakının getirdiği bakış açısı, kâr, başarı, ekonomik refah gibi kavramları günah olmaktan kurtarmış, ortak sosyal değerler arasına sokmuştur. Çalışma ahlakı bir değer olarak kabul edilmiş ve yaygınlaşmıştır. Kapitalist iktisadi sistem, bu temeller üzerinde gelişmiş ve sosyal yapının da bu esasta yeniden şekillenmesine yol açmıştır. Kapitalizmin şekillenmesi döneminin hemen arkasından kaçınılmaz olarak sömürgecilik gelişmiştir. Bu durum da şehirleşme olgusuna, iki temel yönden etki etmeye başlamıştır:

 Sömürgecilik yoluyla, Avrupa’ya olan hammadde akışı, sanayileşme ve şehirleşmeyi hızlandırırken, dünyanın geri kalmış bölgelerinde de sömürgeciliğn hizmetinde bir şehirleşme ve ticaret merkezlerinde nüfus yığılmaları görülmüştür.

 

Avrupa dışındaki bölgelerde, şehirleşme olgusuna etki eden faktörlerin teknoloji ve çevre ile doğrudan ilgisi olmayan sosyal içerikleri hakkında hakında, PHİLİP HAUSER tarafından yapılmış olan araştırma sonuçları:

 

1-Bu bölgelerde geleneğe bağlı değerler sisteminin temelinde maddi güdülerden ziyade ve ağırlıklı bir şekilde manevi değerler hakimdir. Bu değerler, maddi kazanç, kâr gibi güdülerle çatışmaktadır.

 2-Gelişmiş ya da az gelişmiş bölgelerde sosyal tabakalaşma başlıca iki kesime ayrılmaktadır ki bunlar; seçkin-idareci sınıf ve alt tabakadan ibarettir. Bu sosyal yapılarda orta sınıf gelişmemiştir. Eğitim, sadece seçkinlerin imtiyazındadır.

 3-Bu bölgelerde yaşa bağlı bir sosyal statü sıralaması hakimdir. Yaşlılar her sahada öncelik sahibidir. Ve bu durum, insan gücünün verimli kullanılışını engelleyici bir faktördür.

 4-Gelişmemiş bölgelerdeki sosyal faktörlerden biri de, bilim dışı zihniyetin ekonomik gelişmeyi engellemesidir. Astroloji, sihir, büyü, fal gibi akılcı olmayan inançların ekonomik faaliyetleri sık sık engellediği, gelişmeyi yavaşlattığı görülmüştür.

 5-Bu bölgelerde görülen bir özel halde, değerlerin dağılması veya kaybolması, sosyal bağların sanayiye yönelecek şekilde değişmemesi noktasında toplanmaktadır. Bu bölge fertleri; kendi varlıkları, aileleri ve bölgeleri dışındaki gelişmeleri algılayabilecek bir görüş ve derinliğe sahip olmamaktadırlar.

 Bu durumda, sanayi toplumunun ön şartı olan; belli ortak hedeflere toplu bir şekilde ve uyum içinde yönelmeyi engelleyerek, sanayi toplumunun gereği olan çalışma disiplininin ve koordinasyonunun gelişmemesine yol açmaktadır.

 Şehirlerin sosyal faktörleri göz önünde bulundurulduğunda ‘modernleşme’ kavramı da önem kazanmaktadır.

 Modernleşme ve şehirleşme kavramları bir bakıma birbirleriyle iç içe bulunan kavramlar gibi görülmektedir. Modern toplumlarda, şehirleşme ile doğrudan ilgili bazı eğilimler şunlardır:

 Nüfusa göre okur-yazar oranının yüksekliği, radyo,T.V., sinema, gazete, dergi gibi kitle haberleşme araçlarının yaygın bir şekilde kullanılışı, toplumun ortak meselelerinde kamuoyunun hassas oluşu ve bu faktörün idareciler tarafından her zaman dikkatle takip edilişi ve siyasi bilinçlenmenin yüksek oranda oluşu sosyal faktörlerle şehirleşme özelliği azgelişmiş ülkelerde çok daha önem kazanmakta ve bu ülkelerde şehirleşmenin geleceği hakkında tahminlerde bulunabilmek zorlaşmaktadır. Bununla birlikte, şehirleşme olgusunun bütün ülkelerde değişmeyen tek özelliğinin; ‘sosyal değişme’ olgusuyla ilişkili olduğu hususudur.

 Şehirleşme olgusu ile sosyal yapı arasındaki etkileşmenin meydana getirdiği farklılaşmayı da tarihi derinlik faktörünün yardımı ile inceleyebilir ve şehirlerin belli başlı seviyelerini tespit edebiliriz. Bu şehirleşme seviyelerini incelemeden önce, şehir tanımının hangi ölçülere göre yapıldığını kısaca belirlemek faydalı olacaktır.

 Şehir tanımı yapılırken genellikle üç ölçü esas alınmaktadır:

 Birincisi, nüfusu esas alan tanımdır. İkinci ölçü, idari ve hukuki belirlemeleri esas alır. Üçüncü ölçü ise yukardaki esasların birlikte ele alınmasına bağlıdır. Nüfus ve idari özelliklerin yanı sıra tarımla uğraşan nüfusun oranı da belirleyici ölçü olarak kabul edilmektedir. Sosyologlar ise yukardaki ölçüleri de göz önünde bulundurmakla beraber genellikle 100.000 ve daha fazla nüfusu barındıran yerleşmeleri şehir olarak kabul ederler.

 Bu sosyolojik esasa bağlı olarak dünyada mevcut şehirleşme safhaları da belli başlı üç grupta toplanmaktadır. Bunlar sırasıyla şunlardır:

 1-Yoğun şehirleşme bölgeleri; bu bölgelerde yüzbinden daha fazla nüfuslu yerleşmelerin genel nüfusa oranı  % 20’den fazladır. Bu bölgelerde çok yüksek derecede kültürel ve iktisadi çeşitlilik görülür. Sosyal yapı en karmaşık hali almıştır. Teknolojik buluşlar, çok kısa zamanda yayılır. Değişme olgusu, en büyük hıza bu bölgelerde erişir.

Bu bölgeler kuruluşlarından getirdikleri özelliklere göre 3alt gruba ayrılırlar:

a)Sanayi, şehirleşme esasında kurulmuş bölgeler; bu bölgelerin en büyük özelliği sanayi devriminin ilk olarak görüldüğü bölgeler olmalarıdır.

 Sosyal yapı, endüstrinin getirdiği şartlara göre gelişmiş dengeli bir uyum, zaman içinde sağlanmıştır. Aile, idare, din ve eğitim kurumları yeni şartlara göre düzenlenmiştir. İngiltere, Kuzeybatı Avrupa, Anglo-Sakson sömürgeleri olan ABD, Avusturalya, Yeni Zellanda ve Kanada bu gruba girerler.

 Bu ülkelerin toplam nüfuslarının üçte biri, 100.000 ve daha kalabalık şehirlerde yaşamaktadır.

b)Yeni sanayileşmiş bölgeler; bu bölgelerde sanayileşme 20. yüzyılın başlarında başlamış olmakla birlikte kısa zamanda gerçekleşmiştir. Bu gruba giren ülkeler güney ve doğu Avrupa ülkeleri, Rusya ve Japonya gibi ülkelerdir.

c)Sanayi dışı aşırı şehirleşme bölgeleri; bu bölge veya ülkeler, sanayi ve iktisadi yapı bakımından az gelişmişler grubuna girmekle beraber toplam nüfuslarının % 30’una varan kesimi 100.000 ve daha fazla nüfuslu yerleşmelerde toplanmıştır. Arjantin, Venezuela, Uruguay gibi güney Amerika ülkeleri bu gruba girmektedir. Doğum artış hızı, bu bölgelerdeki yoğun şehirleşmenin temel faktörüdür. Dış göçler de bu olguyu başlangıçta etkilemiştir. Meksika, Mısır, Suriye, Küba, Kore gibi ülkeler bu gruba girer.

 Aşırı şehirleşme kavramını belirlemek için elimizde iki ölçü bulunmaktadır. Bunlar toplam nüfusun yüzbin ve daha kalabalık yerleşmelere oranı ve tarım alanında çalışan nüfusun oranıdır.

 Mesela Mısır’da 1958 sayımına göre toplam nüfusun % 22’si yüzbinden kalabalık yerleşmelerde yaşarken % 56 lık bir işgücü, tarım alanında çalışmaktaydı. Diğer taraftan Mısır’ın orta sınıf mesleklerinde esnaf, memur gibi çalışanların oranı % 6’yı geçmezken bu oran Batılı şehirlerde üçte ikiye kadar çıkabilmektedir.

2-İkinci kademe şehirleşme bölgeleri; yüzbin ve daha fazla nüfuslu yerleşmelerin, toplam nüfusa oranının % 10-20 arasında olan bölgeler bu gruba girmektedir. Bu gruba dahil ülkelerde sanayileşme daha düşük seviyede bulunmaktadır. Türkiye, İran, Irak güneydoğu Asya ülkelerinin bir kısmı bu gruba girmektedir.

3-Üçüncü kademe şehirleşme bölgeleri; yüzbin ve daha kalabalık olan şehirler ölçütüne göre % 10’undan daha düşük seviyede şehirleşmiş ülkeler bu gruba girmektedir. Afrikanın büyük kısmıyla Arnavutluk, ve Pakistan bu gruba girmektedir

 Teknoloji transfer hızına bağlı olarak, bu sınıflamanın değişmesi her zaman için sözkonusudur.