Posts Tagged ‘spekülatif düşünce’

19.YY-FICHTE

Çarşamba, Haziran 3rd, 2009

    19. YÜZYILDA FELSEFE

 

    ALMAN İDEALİZMİ

 

 Alman idealizmi 18.yüzyılın sonlarından (1780’lerden), 19. Yüzyılın sonuna kadar(1800’lerin) devam eden bir dönemdir. En yüksek noktasına 19. yüzyılın ilk on yılında – 1810’larda ulaşıyor.

 Alman idealizminin iki çıkış yeri var; Jena ve Berlin üniversiteleri.

 Berlin üniversitesi; Fıchte, Schelling, Hegel…

 -Her üçünün de çıkış noktası; Kant.

 -Her üçünde de ortak amaç; karşı çıkılamayacak, kesin bir felsefe sistemi kurmaktır.

 -Her üçü de Kant’ın ‘Prologomena’sını yani ‘geleceğin metafiziği’ni arar.

 -Her üçü de felsefe idesini yerine getirecek, ideal bir sistem arıyor.

 -Her üçünde de, aklın ideal bir sistem kurabileceğine büyük bir güven var, insan aklı bütünü açıklayan tutarlı bir sistem kurabilir.

 Oysa Kant böyle söylemiyor, taksine akıl; ancak bir yere kadar bilebilir, diyor. Ve metafizikten, sadece aklın bilimini anlıyor. Ve yine ona göre tutarlı olmak, aklın kendi kendine koydukları arasındadır.

 

 Bu üç filozof da, akla olan büyük güvenlerinden dolayı iyimserdirler.

 Her üçünde de, sanki bütün olarak bir ide varmış da ‘ben bunu aklımla açıklayabilirmişim’ gibi davranıyor.

 Bir taraftan Kant’ın kritiği diğer taraftan bir sistem kurmak; kritisizme karşı, sistematizm.

 Kant’ın kritiği; sınır çizmek, yıkıcı. Alman idealizmin de ise bir sistem kurmak, yapıcı bir sistematizm sözkonusu.

 Her üçü de birbirini tanıyor, sistemlerini aynı yıllarda geliştirmeye çalışıyorlar.

 

   J. GOTLIEB FICHTE (1762-1814) :

 

 Fıchte’nin yaşamına bir bütün olarak baktığımızda bir taraftan sürekli eyleme isteği, düşünsel açıdan ise sürekli spekülatif düşünce arasında kalmakta. Her zaman bu iki kaynaktan fışkırmakta.

 Fıchte’yi tek bir sözle ifade edecek olursak; ‘eyleyen, eylemekte olan ben’.

Burada eylem, düşünce eylemi, mutlak eylem. Ben’in mutlak eylemiyle düşünmesi, tanrının derinliğine gömülmesiyle biter.

 Çıkış noktası Kant. Özellikle Kant’ın etikte geliştirdiği fikri; ‘insanın içinde geliştirdiği özgürlük’tür. Doğal nedensellikle açıklanamayan kayıtsız şartsız ‘özgürlük’ idesi yatar. Fıchte’nin bu idenin derinliğine inmesi onu Kant’tan daha ileriye götürür.

 Fıchte’nin çıkış noktası; ona göre Kant’ın özgürlük idesindeki tutarsızlıktır.

‘Ben’ yani insan özünde özgür ise Kant’ın yaptığı gibi sınırlanabilir.

 Fıchte, ‘ben’in özü özgürlükse o halde niye sınırlanıyor, diye sorar.

 Oysa Kant, ‘ben’i bilme yetisiyle sınırlıyor. Ben, bana verileni ancak bende bulunan yetilerim sayesinde bilebilirim. Burda Kant ‘ben’i kendi özünde olanla değil, kendi dışında olanla sınırlıyor. Ona göre benim yetilerimle bilemediğim ‘dingansich’ (kendinde şey). Bu da ‘ben’in özgürlüğünü sınırlıyor, Kant burasıyla ilgilenmiyor.

  İşte tam da burayı Fıchte, ‘ben’in özgürlüğünün kısıtlanması olarak görüyor. Ona göre ‘ben’in dışında dingansichin bir dünyası olamaz. Hakikatte ‘ben’in dışında bir dünya yoktur. Ben’in dışında görülenler aslında benin tasarımlarıdır, hayalleridir.

  Fıchte ile ‘ben’in dışındaki nesnelerin yok sayılması ile Alman idealizmi başlar.

  Dünyada olanlar ‘ben’in tasarımına verilmiştir. Bunlar, ben’in eylemesiyle yaratılmışlardır ve yaratılırlar. Tüm gerçeklik Ben’in eylemesinden başka bir şey değildir.  Hakikatte sadece ‘özgürlüğü içinde ben’ var. Fıchte, dış dünyayı reddeder. Descartes’ın ‘cogito’su Fıchte’de doruk noktasına ulaşır. ‘Cogito’ Fıchte’de  Düşünüyorum, o halde dünyayı tasarımlıyorum’ şeklindedir. Ben’in dışında kendinde şey yoktur olsa bile onu yaratan benim tasarımım, imgemdir.

 Fıchte’de sınırsız bir özgürlüğe sahip ‘ben’ var. Ben’in dışında ne tanrı ne de dünya var ama buz gibi bir yalnızlık var.

 Aslında Fıchte, bütün gerçekliği yaratmıyor, yok ediyor. Kendini merkeze alıyor. Bu nedenle de ‘ben’ yalnız oluyor. Bu korkunç bir düşünce. Çünkü; bu düşünceyle Fıchte, kendinide yoketmekle karşı karşıya geliyor.

 Varolan her şey bir tasarımda çözülürse, ‘ben’i de bir tasarım olmaktan kurtarır mı? Belki de her şey aklın bir tasarımından başka bir şey değil, belki her şey bir hiçlik. Bu yüzden bu düşünce, ürkütücü bir düşünce.

 Kant, sonunda bu hiçliğe gideceğini görmüştü. Bu nedenle bilme yetisine sınır çizmişti. Bu bakımdan Kant’ın kritisizmi çok haklıdır. Akla sınır çizmezsek ya spekülasyona ya da mistisizme gider, Fıchte’nin yaptığı gibi.

  Fıchte’nin ikinci evredeki ‘ben’i mutlak değil, sonlu ve sınırlıdır. ‘Ben’, birinci evrede mutlaklığa ulaştı ve geri döndü. Çünkü ‘ben’, kendi kendini de yok ediyordu.

 Mutlak olmamanın en önemli göstergesi; ‘ben’in yanında başka ‘ben’ler de var. Her insan kendi başına özgür bir ‘ben’.

 Artık temel ‘ben’ değil, ‘özgür benler topluluğu’. Fıchte’nin ‘ben’e çizdiği ilk sınır; özgürlüğün kökeni nerede yatıyor? Eylemin sebebi ‘ben’de değilse o halde bu sebeb nerede yatıyor? Fıcthe’yi, idealizmi bu özgürlüğün nerede yattığını araştırmaya sevkeder.

 ‘Özgürlüğün temelinde, zorunluluk yatar’ bu ne demek, Fıchte bunu araştırıyor. Özgürlüğün içinde bir sınır, zorunluluk olmadığında, mutlaklığa erişti ve geri döndü.

 Fıchte, ‘ben’in özgürlüğünü, onun mutlak olmamasında görür. Özgürlük, kendi kendini özgür kılmaz. Özgürlüğü yaratan bambaşka bir zorunluluk var. O da, tanrı. Asıl mutlak olan tanrı. İnsan, kendi özgürlüğünün mutlak olmadığının bilincine vardığında asıl mutlak olan tanrıyla ilişkiye girmiş olur.

 Mutlak ben’in yerini, mutlak tanrı alır. Sadece tanrı var. Onun dışında hiçbir şey yok.

 Fıchte, kendi özgürlüğünün nerde yattığı sorusundan tanrıya geliyor. İnsanı kendisi değil, tanrı yaratır ve onunla iç içedir. Gerçi özgür benleri tanrı yaratır ama tanrı içinde yaşarlar. Tanrı içinde yaşamak, özgür olmaktır.

 (Dini inançta onun öyle olduğunu tanrı söyler, spekülatif düşüncede insan kendisi ortaya koyar.)

 Fıchte’nin içine düştüğü bir çelişki var; Eyleyen ben, önce mutlaktı sonra mutlak olan tanrı oldu. Bu çelişkiye hiçbir dini inançta rastlayamıyoruz. İnsan özgür ama içinde olan bir zorunlulukla, bu zorunluluk tanrıdan geliyor.

 Fıchte’ye göre iki tip felsefe var:

 1.Dogmatizm

 2.İdealizm

 1-Fıchte’nin dogmatizmden anladığı, kendi başına olan-dingansichi kabul eden felsefedir. Böylece dogmatizm, benin ve onun özgürlüğünü sınırlayan felsefedir. Çünkü, mutlak özgürlük/ eyleyen ben, kendi başına şeyi bilemez. Ayrıca Fıchte’ye göre kendinde şey; bir bilinç, bir geist değil. Nasıl olurda, bir bilinç, bir geist olmayan şey benim bilincime, özgürlüğüme sınır koyabilir. Böyle bir şeyi kabul eden felsefe, dogmatiktir.

2-İdealizm; sadece bilme eyleminde bulunan ben. Hiçbir sınır tanımayan özgür ben.

 Bu iki akım arasında teorik bir karar verilemez. Ancak bunlar red de edilemez.

 Ona göre, insanın bu fesefelerden birini seçmesi, onun nasıl bir insan olduğuna bağlıdır. Çünkü fesefi sistemi, ona sahip olan insana ruh verendir.

 İdealist felsefe bütünü açıklama çabasındadır. Ona göre iki felsefe arasında teorik bir karar verip birini seçmek değil, önemli olan felsefi bir tavır takınmaktır.

 Fıchte’ye göre geist, benin kendi içinden yaratılır. Fıchte, koşulsuz zorunlulukları ortaya çıkarmaya çalışır.

 Yöntemi diyalektiktir ve üç belirlemesi var:

 1.Tez; ‘ben benim’. Öznedeki ben,kendi içindeki ben. Başka hiçbir şekilde belirlenmemişlik. Ben bu safhada, kendisini hiçbir şekilde anlayamayan.

2. Antitez; ‘ben olmayan’. Ben kendi içinden kendi karşıtını koyuyor. Ben, kendi kendisini görmek için, kendi karşıtını koymak zorunda.

3.Sentez; ‘mutlak ben’. Bu safhada ‘ben’ yeniden bütünlüğüne kavuşacaktır. Böylece de çelişme ilkesi ortadan kalkar. ‘Beb, ben olmayan ben’.

  Aslında mantıki açıdan ‘mutlak ben’ olmasa ne ‘ben benim’ ne de ‘ben olmayan’ olamaz.

                                        

        

  Tez; ‘ben benim’, kendini anlayamayan kendi içinde ben.

  Antitez; ‘ben olmayan’, ben, kendini görmek için kendi karşıtını koyuyor.

  Sentez; ‘mutlak ben’, benin yeniden kendi bütünlüğüne ulaştığı aşama.                                                           

        

 Maden olmadan ne altını ne de bakırı düşünemeyiz. Sentez her seferinde yeniden tez oluyor.

 Fıchte, dünya tarihi dediği şeyi, hep bilinçle açıklamaya çalışıyor. Dünya tarihini, bilincin tarihine uygulamaya çalışıyor. Onda diyalektik sonunda tanrıya ulaşır.

 (Diyalektikle ‘ben’ tanrı bile olsam, sonunda kendi kendimi yok ediyorum. Çünkü, karşısındaki gerçekliği yok ediyor.)