Archive for the ‘ÖZLÜ SÖZLER – KISSADAN / 6’ Category

ÖZLÜ SÖZLER – KISSADAN / 6

Cuma, Ağustos 6th, 2021

AYTEKİN HOCANIN HORTLAMASI

1990’lı yılların başında, hoca 65 yaşlarındayken hikayesini kendisinden dinlemiştim.

Aytekin hoca, İstanbul Üniversitesinde öğretim görevlisidir ve genç yaşta kalp krizi geçirir. Sonrasında öldüğü tespit edilerek, morga kaldırılır. Eşi ve yakınları, büyük bir üzüntü içinde morga gelirler. Naaşını alıp, defnedeceklerdir. Ancak hiç beklenmeyen bir durumla karşılaşırlar. Hocanın vücudu sıcaktır ve istemsiz hareketler vardır. Hemen acile götürürler ve bir süre sonra gerçek ortaya çıkar. Hoca, öldü zannedilerek, rapor düzenlenmiş ve morga kaldırılmıştır.

Hoca, ölmeden önce “ateist” olduğunu, şimdi ise bu lütuf karşısında inançlı biri olduğunu söyleyip, sürekli şükrediyordu. Arada bir donup kalıyor gibi oluyor, sonra yine tane tane anlatıyordu. “Ben KDV’li yaşıyorum” diyordu. Yaşından, bir yirmi yaş kadar daha büyük, “tonton dede” gibi görünüyordu. Üniversite, yürüyüp konuşmaya başladıktan sonra vefa göstererek onu yormayacak sayıda derse girmesine izin vermişti.

Hocanın iyileşmesi kolay olmamış. Morgda kanı pıhtılaştığından uzun süre konuşamamış, yürüyememiş pek çok sağlık sorunu olmuş hatta çok sıcakta dahi terleyemiyormuş. Tam anlamıyla konuşabilmesi, yürüyebilmesi, kollarını oynatması gibi her şey aylarını hatta yıllarını almış. Her gün düzenli olarak, buzla dolu suya girerek, kan dolaşımının hızlanması için banyolar yapıyormuş.

Bir yaz günü, öğle namazı için Beyazıt Camisine gider, hava çok sıcaktır ama hoca terleyemediği için de daha fazla bunalmaktadır. Hoca, “o an bir mucize daha oldu, 20 yıl sonra ilk kez terledim. Gözyaşları içinde Allah’a şükrettim. Ben önceleri ona inanmasam da O bana inanmıştı. Şimdi her an, onun verdiği nimetlere şükrediyorum”.

DEVRİMCİ ZAFER YAVUZ

Zafer abi, 1980 askeri darbesi sonrası devrimci eylemleri nedeniyle, devlet düzeni için tehlikeli görülerek tutuklanır. İçerde de kötü muamelelere karşı direnen ve isyan edenlerden olduğu için, cezası katlanarak artar. 1990’lı yılların başında aftan yararlanarak, şartlı olarak çıkar.

Senaryo yazmak amacıyla, “Çocuk Esirgeme Kurumları”nı ziyaret ederek uzun gözlemlerde bulunur. Bu ziyaretleri esnasında da psikolog Makbule hanımla tanışıp, evlenirler. İki de çocukları olur.

Devrimci arkadaşlarının desteğiyle kendisine, bir lojistik şirketinin önemli bir yerdeki bayisinin, yöneticiliği verilir. Burada oldukça iyi paralar kazanmasıyla, Zafer abinin sefalet günleri biter. Ancak çok para, onu değiştirmeye başlar, adeta içerdeyken mahrum olduğu herşeyin fazlasını ister ve kendini eğlenceye verir. Herşeyin farkında olan eşi, bu durumdan çok muzdariptir. Yaptıklarının, herkese zarar verdiğini söylemeye çalıştığında da öfkeli ve sert davranışlarına maruz kalır. Çocukların bütün sorumluluğu onun üzerindedir. Bu durum, altı yedi yıl kadar sürer.

Bir gün Zafer abi, eşinin görevli olduğu, “çocuk yuvası”nın Silivri’deki yaz kampını, bir arkadaşıyla beraber kendi kullandığı arabayla ziyarete gider. Yolda, kendisini iyi hissetmediğini, başının çok ağrıdığını söyler. Ziyareti kısa kesip, zar zor eve gelir daha da kötü olur. Hastaneye kaldırılır, tetkikler yapılır ve beyin kanaması geçirdiği anlaşılır. Acilen ameliyata alınır, sonrasın da ise bir tarafına felç iner ve konuşma yetisini de tamamen kaybeder. Zafer abinin sefahat günleri de böylece biter.

Bir süre sonra eşi Makbule hanım, Çocuk Esirgeme’den ayrılır ve eşinin işinin başına geçer. Bu kez de Makbule hanım iyi paralar kazanınca, renkli bir hayat sürmeye başlar. Ancak bu renkli yaşam da altı yedi yıl kadar sonra bir astım kriziyle son bulur. Zafer abi, tarifsiz acılar içinde, iki çocuğuyla kalır, sonradan öğrendiği az sayıda sözcüklerle, gözleri dolmuş halde, “Makbuş gitti” der.

İNSANLIĞA ADANMIŞ BİR YAŞAM ÖYKÜSÜ : “OYA ANNE”

Varlıklı bir ailenin kızıdır. Robert Kolejden mezun olduktan sonra yüksek öğrenimine yurt dışında devam edecektir. Ancak, özel hayatında çok az kişinin bildiği bir olay, onu yurtdışı eğitiminden vazgeçirir.

Daha yirmi yaşında bile değilken, “korunmaya muhtaç çocuklar”ı farkeder. “Çocuk Koruma Birlikleri”nde gönüllü olarak çalışmaya, yalnız kalplere bütün benliğiyle sevgi ve umut olmaya başlar. İki yıl kadar sonra “Kasımpaşa Çocuk Yuvası”nın yöneticiliği kendisine verildiğinde, Maçka’daki evlerinde babasıyla arasında şu konuşma geçer:

“Bu iş çocuk oyuncağı değil. O çocukları önce umutlandırıp sonra da yüzüstü bırakıp gelemezsin. İyi düşün taşın, bu işi yapacaksan bir daha geri dönüşün yok. O çocuklar, kendi çocuklarınmış gibi herşeyinle kendini adayacaksın. Buna hazır mısın?” O da babasına:

“Evet bunu çok düşündüm ve kararımı verdim. Zor bir yaşam olacağını biliyorum ama vazgeçmeyeceğim” der.

Kolej mezunu, genç ve güzel bir kız olarak, “Kasımpaşa Çocuk Yuvası”na gelir. Kısa zamanda, yaptığı güzel işlerle herkesin dikkatini çeker. Eski binayı yeniden ihya eder, gençleri hizmetli, bakıcı, eğitici olarak yanına alır. Yuvada dispanser açıp, mahalleliye hizmet verir. Fakir fukakaraya, garip gurebaya sahip çıkar, karınlarını doyurur, harçlık verir, iş bulur. Kötü alışkanlıkları olanları tedavi ettirip, bakımlarını üstlenir.

1983 yılında “Çocuk Esirgeme Kanunu” çıkıp, bütün faaliyetler tek çatı altında toplanınca, kendisi de memur olmadığından, yuvada geçen yirmi küsur yıllık yöneticiliği son bulur. Yine aynı kurumda arkadaşlarıyla beraber “Kasımpaşa Çocuk Yuvası Derneği”ni kurarlar ve oybirliğiyle de başkan seçilir. 2020 yılında, ölünceye kadar da statüsü “dernek başkanı” olsa da çocukların “Oya anne”si olarak herşeyleriyle ilgilenir.

Sabahlara kadar hasta olanların başında bekler, tedavilerini yapar, çamaşır yıkamadan terziliğe, hidrofor, brülör tamirine kadar her bir işle bizzat ilgilenir. Engelli çocuklara daha çok ihtimam gösterir, bu yüzden de başka kuruluşlar bile engelli çocuklarını ona yönlendirir. Ailesini görmeye bile mecbur kalmadıkça gitmez. Çocuklarla yatar, onlarla kalkar onların yemediğini yemez, giymediğini giymez. Doğru dürüst uyumadığı ve çok çalıştığı için varisleri iyice azar. Dökülen dişlerini bile ısrarlar sonucunda yaptırmıştır. Göz önünde olmaktan, övülmekten hiç hazetmez. Kendisi için değil, başkaları için yaşardı. Çocukların sevinci onun da sevinci, üzüntüleri onun da üzüntüsüydü. Evinde, elinde sahip olduğu ne varsa çocuklara, etrafındakilere karşılıksız olarak verirdi. Ailesi de maddi olarak her zaman yanındaydı.

Bir duygu insanıydı, mal mülk edinme kavramı yoktu. Bir çocuğun ağlaması ya da gülmesi onun için en anlamlı şeydi. Onun çilesi de herkesin acısını, yüreğinde hissetmesiydi.

Kendi kariyer planlamasını bırakıp, sahip olduğu tüm zenginliği, yardıma muhtaç herkese karşılıksız veren, onlardan biri olan, hiç evlenmeyen ve çocuk doğurmayan ama her çocuğu, zihinsel engelli de olsa annesi gibi bağrına basıp, ayakları üzerinde duruncaya kadar da peşini bırakmayan özel bir insandı.

Herşeye yabancılaştığımız bu çağda, bize insan olma değerlerini hatırlatan bu özel insan, zor zamanlarda hayatlarımıza sihirli bir dokunuşla bizleri iyileştirip, bir yıldız parlaması gibi kayıp gitti.

Güzel insan, nurlar içinde ol.

BİR DİRENİŞ ÖYKÜSÜ, “SUNA KIRAÇ”

 Vehbi Koç’un kızı Suna Kıraç, hastalığı ile ilgili bazı belirtiler ortaya çıkınca, Houston Methodist Hastanesi Nöroloji Bölümü’nün başındaki, Prof. Dr. Y. Harati’ye gider. Tetkikler sonucunda doktor Harati, “hastalığınız ne yazık ki ALS!. Kötü bir hastalık ve bir  ilacı yok. Hastalığın nedenini de bilmiyoruz’ der.

 Bir gün, Suna hanım eşi İnan Kıraç’a “İnan senden bir isteğim olacak, bunun sonu makine ama ben makineli bir hayatı istemiyorum. O gün geldiğinde sana soracaklar ve sen muhakkak hayır diyeceksin. Ölümü öp bunu yapacaksın” der. İnan bey ise bir şey söyleyemez.

 14 Ağustos 2000’de yeniden hastaneye kaldırıldığında doktorlar onu hızla yaşatmak için makinelere bağlamaya çalışırlar. O ise makineye bağlanmamakta kesin kararlıdır. Evlatlığı İpek de sadece 13 yaşındadır. Çaresizlik içindeki İnan bey, kızı İpek’in annesiyle konuşmasını şöyle anlatır: “Anne ben daha çok gencim ve benim sana ihtiyacım var. Beni evlat olarak aldığında anne olmaya karar verdin. Bu sorumluluğun, bana karşı görevlerin henüz bitmedi. Beni üniversiteye sokacak, evlendireceksin. Anneme çok ihtiyacım var”.

 İpek’in bu sözlerinden sonra Suna Kıraç, suskunluğunu bozup,  yaşamak için “tamam” der. İnan beyin de üzerinden böylece büyük bir yük kalkar.

FİKRET MUALLA SAYGI: Yalnız Bir Hayatın Renkli Ressamı

(AYÇA YENİGÜN)

 Paris’te bilinen ismi ile Fikret Moualla Saygı, onca yaşadığı çalkantılı ve sarsıcı olaylara rağmen, sanatını aydınlatmayı başarmış bir Türk ressam.

 “Feci bir şekilde, ızdıraplar içinde uykuya dalıyorum, sızıyorum. Sonra bir de bakıyorum, uyanmışım, sabah olmuş. Ölmemişim… Öyle üzülüyorum ki.  Şöyle akşamdan kalma bir sabaha bir ölsem gözüm arkada kalmayacak!”

 Sizi şaşkınlıklara sürükleyecek kadar çok, ünlü isimle yolu kesişmiş Fikret Mualla’nın…

 1903 yılında İstanbul Moda’da dünyaya gelir. Ailesi, aslında kız çocuk bekliyormuş. Bu yüzden Fikret adının yanında Mualla ismi kalmış. Çocukluk ve gençlik yılları Kadıköy çevresinde geçen Fikret Mualla’nın futbolcu dayısı Hikmet Topuzer ise, günümüzde hala Fenerbahçe ambleminin yaratıcısı olarak tanınıyor.

 Fikret Mualla Saygı, Galatasaray Lisesi’nde eğitimine devam ederken, oynadığı bir maçta geçirdiği kaza sonucu sağ ayağını kırmış ve topal kalmış. Üstüne, okuldan kaptığı İspanyol gribini annesine bulaştırmasının sonucunda annesi vefat etmiş. Bu yaşananların üzerine babası bir de genç bir kadın ile evlenmiş. Tabii Fikret, bu evliliği benimseyememiş ve 17 yaşındayken öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalarak İsviçre’ye mühendislik okumaya gönderilmiş.

 Bir çocuk düşünün ki, futbolcu olma hayalleriyle yaşıyor ve geçirdiği kaza hayallerine set çekiyor. Bir çocuk düşünün ki, belki de hayatta en sevdiği insan olan annesine hastalık bulaştırıyor ve ölümüne neden oldum diye kendisini suçluyor. Bir çocuk düşünün ki, babası tarafından yurt dışına gönderiliyor ve o çocuk hayatı boyunca içten içe evden atıldığını düşünüyor.

 Fikret daha sonra İsviçre’de resmin mühendislikten daha çok ilgisini çekmesi sonucu, dönemin konsolosu Rıza Bey’in desteği ile Almanya’da Berlin Güzel Sanatlar Akademisi’ne kaydolmuş. Bir diğer ressamımız Hale Asaf ile birlikte resim eğitimi almış ve Hale Asaf’a duyduğu karşılıksız aşk böylelikle başlamış. Topallığı ve utangaçlığı sebebiyle yalnızlaşan Fikret Mualla, 1928 yılında alkol bağımlılığı nedeniyle tedavi olmak zorunda kalmış. Tedavisinin ardından İtalya ve Fransa’daki sanat merkezlerini gezmiş.

İstanbul Yılları

 Evden gelen yardım kesildiği için yurda geri dönen Fikret Mualla, bir süre Galatasaray Lisesi ve Ayvalık Ortaokulu’nda resim dersi vermiş.  Çoğunlukla geçimini kitapları resimleyerek ve sahne kostümleri çizerek sağlamış. İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenen “Lüküs Hayat” gibi meşhur operetlerin kostümlerini çizmiş. Bu sırada Soprano Semiha Berksoy’a ilgi duyduğu biliniyor, fakat aşkına karşılık bulamamış çünkü o dönemde Semiha Berksoy Nazım Hikmet‘e aşıkmış.

 Nazım Hikmet, eserlerini resimleyen Fikret Mualla için şu sözleri sarf etmiş: “Ben bu sanatçıyı harikulade buluyorum. Resimlerinde, çizgilerinde, renklerinde inanılmayacak bir sadelik ve bu sadeliğin dehşetli bir tenkidi var. Bana göre öyle geliyor ki ancak yazı, resim ve musiki zihniyeti hakim olursa ‘İstanbul’un Eski Evleri’ isimli eser meydana gelir. Ben Fikret’in bu eseri kadar İstanbul’un eski evlerini böyle hüzünle içeren bir nesne görmedim. Fikret Mualla yeni bir alem!”

 Bir gece Beyoğlu’ndaki bir lokantada içerken gözü Atatürk portresine takılan Fikret Mualla, portreyi resim kalitesi açısından beğenmediği için yüksek sesle küfretmiş ve sanatçının bu sözleri yanlış anlaşılarak, Atatürk’e hakaret ettiği düşünülmüş. Derdini anlatamadan soluğu karakolda almış ve işkence görmüş. Maalesef bu hadise hayat boyu polislerden korkmasına neden olmuş.

 Sanatçı arkadaşları Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Abidin Dino gibi isimlerin araya girmesiyle Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi‘nde müşahede altına alınmış. Doktoru Mazhar Osman olmuş, hastanedeki en yakın arkadaşı ise Neyzen Tevfik’ten başkası değilmiş.

Paris Yılları

1938’de babasının kaybı ile yüklü bir mirasa kavuşan Fikret Mualla, Paris’e yerleşir. Mirasın tükenmesi ve İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla zor zamanlar geçirmeye başlayan Fikret Mualla’nın yok pahasına tablolarını sattığı söylenir hep. Sainte Anne Hastanesi‘nde tedavi görürken yaptığı resimler, Paris’in ünlü galericilerinden Dina Vierny‘nin sergisinde tanıtılmış ve bu sayede sanat çevresinde ün kazanmaya başlamış.

 Paris yıllarının onun için en ilgi çekici olayı şüphesiz Picasso ile tanışması olmuş. Fikret Mualla’yı atölyesine çağıran Picasso, ona bir resmini hediye etmiş ve sonraları bu resmi satan Fikret Mualla, Hıfzı Topuz’a: “Tabloyu satıp bir güzel yedim ama hayatımın en güzel 15 günüydü…” demiş. O zamanlar 1000-1500 dolar civarına sattığı tablo, günümüzde 25 milyon dolara alıcı bulmuş.

Fikret Mualla Saygı’nın Ölümü

 Yaşadığı polis korkusundan, alkol krizlerinden ötürü hayatı travmatik ve huzursuz geçmiş Fikret Mualla’nın. 1962 yılında felç olmasıyla bakımını, resimlerinin alıcısı olan Madam Fernande Agnes adlı sanatsever üstlenmiş ve Fikret, 1967’deki ölümüne kadar Reillanne’deki çiftlikte kalmış. Tıpkı Hıfzı Topuz’a dediği gibi “akşamdan kalma bir sabaha” doğru sessizce aramızdan ayrılmış. Manosque Mezarlığı‘nda toprağa verilmiş, oysa aslında vasiyeti yıllardır hasretini çektiği yurdunda gömülmekmiş…

 Yıllar sonra İstanbul’a getirilerek Karacaahmet Mezarlığı’na gömülmesine, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün eşi Emel Hanım vesile olmuş. Fikret Mualla, İstanbul’da öğretmenlik yaptığı yıllarda, Emel Hanım’a resim dersleri vermiş. Öğretmenliğin ne derece kutsal bir meslek olduğunu gösteren ve kalplere dokunan bir vefa örneği…

 Kadıköy’de aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen, iki dünya savaşı gören ve Alp Dağları’nın eteğinde yapayalnız son bulan yaşamı boyunca, ürettiği eserlerle 20. yüzyılın dünyaya açılan en önemli isimlerinden birisi olur Fikret Mualla. Var oluşunu ifade ediş biçimi, yüreğini ortaya koyabildiği yegane yer resimleridir. Kendisi için “bohem” deniyor ama ben yaşadığı hayatın onu bohem olmaya ittiğini düşünüyorum. Sanatçının eserleri birçok makalenin konusu ve günümüzde rekor fiyatlara satılıyor. Öyle ki, Banu Alkan’ın geçimini Fikret Mualla tabloları ile kazandığı haberi yapılıyor…

 Fikret Mualla Saygı’nın yeryüzünde en çok sevdiği şeylerden biri, karşılıklı saygıdır… 1934 soyadı kanunu çıkınca, “saygı” soyadını seçmesi boşuna değil elbet, peşin bir uyarı, bir istekti bu, kendisinden en çok esirgenen şeyi diliyordu böylece, sizden, bizden, hepimizden.

DAHİLİYE UZMANI AHMET TAŞTAN

Ahmet Taştan, Erzurumlu kalabalık bir ailenin son çocuğudur. Diğer kardeşleri, okula gitmiş, iş bulmuş, evlenmiş ve evden ayrılmışlardır. Anadolu’da genellikle son çocuk, ailenin yanında tutulur. Anne baba yaşlandığından hem kendileriyle hem de bağ bahçe, tarla tapan işleriyle ilgilensin diye. Bu nedenle Ahmet abiyi okutmazlar da ancak o, köyde kalmak istemez. Herkes gibi okumak, meslek sahibi olarak, şehirde kendi hayatını kurmak ister.

Onsekiz yaşında evden kaçıp, İstanbul’a yakınlarının yanına gelir. Okula gitmek istediğini söyler. Merak içindeki ailesi, yerini öğrenince gelir ve birçok neden göstererek, onu isteme istemeye geri götürür. Ahmet abi köye gelir, çobanlıktı, bağ bahçeydi derken bir yıl geçer ve değişen bir şey olmaz. Bunun üzerine, yine İstanbul’a kaçar.

Onu tamamen kaybetmekten korkan yakınları, bu sefer rahat bırakırlar. Ahmet abi, okula kayıt yaptırır ancak yaşı büyük olduğu için dışardan bitirme sınavlarına girebilecektir. İlk yıl büyük bir azimle, ilkokul derslerinin tamamını vererek mezun olur. ikinci yıl ortaokul, üçüncü yıl lise derken aynı yıl üniversite sınavlarına girer ve aldığı yüksek puanla da Tıp Fakültesi‘ne kayıt yaptırma hakkı kazanır.

Ahmet abi yine aynı azimle, orayı da bitirerek, “pratisyen hekim” olur. Bu arada evlenir, çocukları olur ama yine okumayı bırakmaz. Hazırlanıp, “TUS” (Tıp Uzmanlık Sınavı) sınavına girer. Tabii ki onu da kazanıp, bitirir ve “dahiliye uzmanı” olur. Otuzbeş yaşlarında, GATA‘da askerliğini yaptıktan sonra hastanelerde yıllarca “dahiliye uzmanı” olarak hizmet verir.

İnsan azmettiği zaman bir on yılda kendisini, bir on yılda ülkesini ve bir on yılda da dünyayı değiştirebilir.