Posts Tagged ‘Metodoloji’

SOSYOLOJİ TARİHİ-4

Pazartesi, Ekim 12th, 2009

 

 HERBERT SPENCER (1820 – 1903) :

 

 Bir İngiliz olan Spencer, klasik eğitimini evinde almış, bireyci bir düşünürdür. Sanayi devriminden ve iktisadi gelişmelerden etkilenmiş ve ‘Economist’ dergisini yayınlamıştır.

 Topluma bakışta, Darwinci evrim teorisinden etkilenmiştir. Comte’nkine benzer sosyal statikler ve dinamikler ayrımı yapmıştır.

 

 Önde gelen çalışmaları:

 -İlk Prensipler

 -Sosyal Statikler

 -Sosyoloji İncelemeleri

 

 Spencer’in amaçları; tarihi ve sosyolojik olarak sosyal evrim sürecini ortaya koymaya çalıştı. Darwinizmden çok etkilendiğinden, biyolojik evrimi topluma uygulamıştır.

 

 Temel Kabulleri:

 

1-Evreni, evrimin ve ölümün değişmezliği içinde gördü. Ona göre sosyolojinin görevi; bu süreçleri topluma uygulayarak, onun incelenmesi olacaktır.

2-Evrimi, evrensel bir süreç olarak kabul etti. Yani evrimi, bütün zaman ve mekan için geçerli doğal bir kanun olarak benimsedi. Ona göre naturalistik (doğma, büyüme, ölme) evrim, evrenin prensibiydi.

3-Spencer toplumu, parçaların toplamından daha çok, toplam etkileşim içinde birbirini tamamlayan parçalardan ibaret bir ‘organizma’ olarak gördü.

 Toplum, fonksiyonel ve destekleyici ilişkiler içindeki biyolojik organizmalara benziyordu.

 Bu görüşleriyle Spencer, çağdaş ‘fonksiyonalizm’in öncüsü oldu.

4-Comte’n yaptığı gibi toplumu iki temel parçaya böldü:

   a)Sosyal statikler; toplumun kurumsal yapıları ve sosyal sistemleri.

   b)Sosyal dinamikler; yapının geçirdiği evrimi kapsıyordu.

5-Spencer için toplumun temel kurumları; aile ve merasimler, siyasi, dini, mesleki işbölümü ve sanayi ilşkilerinden ibarettir.

   Bu yapı; ilkel poligami, askeri, kabileci ve köleci sistemden, monogami, devlet, profesyonel meslekler ve iş sözleşmesi temelindeki topluma doğru gelişmiştir.

6-Toplumu iki temel sisteme bölmüştür:

  İç sistem; fonksiyonların varlığı ve dağılımı ile ilgilidir.

  Dış sistem; sosyal kontrol ve düzenleme işleyişlerini gösterir.

  Bu iki alt sistem, evrim sürecinde bir organik bütün olarak toplumu korumaya yarar. Her toplum kendini korumaya çalışır.

7-Sosyal dinamikler olarak Spencer, belirli süreçlerin altını çizer:

  a)Hareketin, mekanizmanın sürekliliği.

  b)Homojenlikten, heterojenliğe doğru gidiş.

  c)Evrim ile süper organik unsurların bir araya gelişi.

  d)Toplumdaki sürekli hareketin dengeye doğru gittiği.

 

   Spencer’in Metodolojisi:

 

 Comte’nkine benzer, deneysel gözlem, karşılaştırmalı metot, tarihsel tümdengelim ve tümevarımdır.

 Tümevarım yöntemi Comte’a nazaran daha beligindir. Bunun nedeni ampirizm İngiltere’de gelişmeye başlamış olmasıdır.

 Ona göre bu yöntemler, sosyal evrim sürecini izlemek için kullanılır.

 

   Spencer’in Tipolojisi:

 

 Onun tipolojisi, toplumu sosyal statikler ve soysal dinamikler olarak bölmesinden çıkar. Bunun yanı sıra askeri ve sanayi toplumu diye ayırdığı iki tip ve ideal tip karakteristiklerinin ayrıntılı modelini vermiştir.

 Askeri toplum; ödüllendirilmelerin keyfi dağılımı ve merkezi hükümet vardır. Bireye boyun eğdirici bir sistem sözkonusudur. Yüksek derecede katıdır. Bireylerin işine aşırı derecede karışan, katı bir düzenleyicidir.

 Sanayi toplumu ise ödüllerin dağılımını mukaveleler ile sağlar. Bireyler daha yüksek statüler veren ve onların işine en az düzetde karışan merkezileşmiş bir toplumdur.

 Bu toplum tipleri zorunlu olarak ilkel ve modern evrim safhalarını gösterir.

 

Toplum; sosyal statikler ve sosyal dinamikler olarak:

 

Sosyal Statikler:

 

 a)Kurumlar:

   1-Aile (monagaminin gelişimi)

   2-Merasimler

   3-Siyasi kurumlar (asker, devlet vs.)

   4-Dini kurumlar (çok tanrılı dinden, tek tanrılı dine geçiş)

   5-Mesleki kurumlar (İşbölümü ve mesleklerin gelişimi)

   6-Endüstriyel kurumlar (kölelikten, sözleşmeli işçiliğe geçiş)

 

 b)Sistemler:

   1-İç sistemler (besleyici, dağıtımcı)

   2-Dış sistemler (düzenleyici)

 

c)Tipler;

   1-Askeri toplum

   2-Sanayi toplumu

 

Sosyal Dinamikler:

  

   1-Hareketin devamlılığı.

   2-Homojenlikten heterojenliğe gidiş.

   3-Süper organik unsurların birikimi.

   4-Dengeye doğru yönelme.

 

 

 

          KARL MARX (1818 – 1888) :

 

 Marx, yahudi bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Tarih, felsefe ve hukuk eğitimi gördü. Gazetecilik yaptı.

 

 Başta gelen eserleri:

 

-Kapital (Sermaye)

-Politik İktisadın Kritiği

-Komünist Manifesto (1848)

 

 Marx, Alman idealizmi, Fransız sosyalizmi ve İngiliz iktisat teorisinden etkilenmiştir. Zamanını ekonomik, siyasi ve sosyal problemlerle ilgilenerek geçirmiştir. Diğer toplum teorierine, ‘çatışmacı toplum teorisi’yle karşı çıktı.

 Zamanın etkili teorilerinden ‘komünizm’in kurucusu ve belirleyicisi olması, onun öneminin ve etkisinin devam etmesine neden olmuştur.

 

 Amaçları:

 

 Marx’ın temel amacı; toplumun tarihi gelişimi boyunca devam eden ‘alt yapı – üst yapı’ ilişkisini göstermeye çalışmaktı. Ona göre hayat şartları (toplumun ekonomik alt yapısı)  ile fikirleri (toplumun normatif üst yapısı) arasındaki ilişkide alt yapı kesin belirleyici olmuştur. Ve bu ilişki tarihi süreç içinde sanayileşme ve kapitalistleşmeyi doğurarak ‘doğal insan’dan ‘yabancılaşmış insan’a doğru bir gelişime yol açmıştır.

 Marx’ın bu teorik yaklaşımının arkasındaki ideolojik amaç; doğal ve sosyal çevre şartlarının yeniden sentezini yaparak doğal insandan, yabancılaşmış insana yönelen süreci tersine çevirmek ve yeni bir safhayı başlatmaktır.

 Bu pragmatik sonucu sağlayabilmek için, ‘diyalektik materyalizm’ içindeki tarih incelemelerini politik iktisat düşünceleriyle birleştirdi.

 

 Temek Kabulleri:

 

 1-Onun en temel sayıtlısı, materyalist görüşten kaynaklanır. Ona göre, “varlık, bilinci belirler”.

 Hayatın maddi temel şartları (alt yapı), sosyal ve normatif bilinci (üst yapıyı) belirler.

 2-Bu durumda madde, ideolojiyi tayin eder. Maddedeki değişmeler (maddi ve iktisadi çelişmeler) sosyal değişmeye sebep olur.

 3-Buna bağlı olarak, toplumun varlık sebebi, hayatın maddi şartlarından kaynaklanmaktadır.

 Tabiat mücadelesi içinde, insanların temel ihtiyaçlarını tatmin etmeye çalışması ile gelişen ekonomik alt yapı, toplum hayatının kurucusudur. Toplumun siyasi ve hukuki üst yapısını da bu alt yapı belirler.

 Toplum, maddi üretimin temel şekli yani ekonomik sistem tarafından belirlenen sosyal bilinç ve ilişkiler içinde evrimci bir denge ortaya koyar.

 4-Alt yapı ve üst yapı arasındaki diyalektik ilişki toplumun belirli safhalardan geçmesine yol açar.

 Nüfus artışı ve ekonomik ihtiyaçlar işbölümünün artmasına sebep olur. Bu gelişme özel mülkiyetin birikimine yol açar. Sanayileşmenin etkisiyle de kapitalist sistemde belirli bir sınıfın ekonomik egemenliği ve bunun sonucu siyasi egemenliği kurulur. Ancak bu durum, proleteryanın doğadan ve üretim araçlarından yabancılaşmasına yol açar. Bu yabancılaşma da sonunda ihtilalle sonuçlanır.

 Marx’a göre, toplumun komünizme yönelmesiyle doğal insan yeniden kurulacaktır.

 Marx’ın, alt yapının belirleyiciliğine bağladığı bu evrimci toplum modeli, Hegelci diyalektiğin, materyalizme uygulanması sonucunda ortaya çıkmıştır.

 

 Marx’ın Metodolojisi (Hegelci Diyalektik):

 

 Marx, olgular arasındaki ilişkiye diyalektik materyalizm açısından bakar. Hegel’in diyalektiğini alarak tersine çevirip kullanmıştır. Hegel’e göre olgulardaki değişme ve evrimin dinamiği birbirini izleyen üç safhada meydana gelir; tez, antitez ve sentez.

 Her şey kendi karşıtını barındırır ve aralarında çıkan çatışma yeni bir oluşu meydana getirir.

 Her oluşun kaynağı olan ilk başlatıcı yani bütün varolanların arkasında ve temelinde bulunan yerine göre ide, akıl veya geisttır. Adlarından da anlaşılacağı gibi Hegel’de bu ilke manevi niteliktedir. Bu ilkeden hareketle düşünce ve varlık, diyalektik bir hareket göstererek birbirinden türerler. Bu süreçte, zıtların çelişkisi dinamizmi sağlar ve bu süreç evrenseldir.

 Evren içinde daha doğrusu evren olarak gelişen idenin amacı; sonunda kendi kendini bulması, kendilik bilinç ve özgürlüğüne erişmesidir.

 Bu amacına doğru gelişmesinde ide, diyalektik üçlü adımına uygun olarak üç sahadan geçer. Ancak her basamağın içinde üçüzlü hareketler de vardır. Bunlar bir basamağı boydan boya geçip onu bir yukarı basamağa yükseltirler.

 İde, önce kendi kendinedir yani kendi içindedir. Gizli olan gücünü henüz gerçekleştirmemiştir. Ancak kendisini bilmesi ve tanıması için kendisine bir gerçeklik kazandırması gerekir. Artık tabiatta ide kendi başına değildir. Kendisinden başlka bir şey olmuştur. Özüne aykırı düşmüş, kendisine yabancılaşmıştır. Özüyle çelişik bir duruma girmiştir.

 Bu çelişkiler idenin gelişmesindeki üçüncü basamakta ortadan kalkar. Bu dar anlamıyla geistın kültür dünyasında ortadan kalkar. İde yeniden kendisini bulur. Hem bu sefer bilinci dolayısıyla özgürlüğe kavuşmuş olarak.

 

 Hegel, dört diyalektik kanundan sözeder:

1-Diyalektik gelişmede asla durağanlık yoktur.

2-Otodinamizm vardır. Diyalektik sarmal bir ilerleme gösterir. Her şey her şeyi etkiler. Ancak hiçbir şey bir önceki halinin aynısı değildir.

3-Çelişme vardır. Bir şey hem kendisini hem de zıddını barındırır. Her şey dönüşüp zıddı haline gelir. Hayatla – ölüm, kabulle – red arasında olduğu gibi bir çelişme vardır.

 Kabul; tez, inkar; antitez bu çelişmenin çatışmasıyla ortaya çıkan sentez ise reddin reddidir.

4-Hamlede ilerleyiş sözkonusudur (niceliğin niteliğe dönüşmesi):

   Değişme ağır ağır ilerlerken ani bir niteliğe dönüşle sonuçlanır. Varlığın gidişi bazen hamleler yapar. Toplumda bu reform ve devrimler şeklindedir.

 

 

  Marx, diyalektiğin başlatıcı faktörü olarak ide yerine maddeyi koymuştur. Ona göre:

  Tez; ilkel komünal toplum, ‘doğal insan’.

  Antitez; kapitalist üretim biçimi, yabancılaşmış insan.

  Sentez; komünizm, yeniden doğal insan.

 

 Marx, bu diyalektiği toplumlara uyguladığında bunun adı ‘tarihsel materyalizm’ olmuştur.

 

 Tarihsel materyalizme göre toplumlar beş aşamadan geçmektedir; ilkel komünal toplum, antik – köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum ve komünist toplum.

 Marx’a göre, ilkel komünal toplumda, henüz özel mülkiyet olmadığı için üst yapı kurumları yoktur. Özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla, üst yapı şekillenir, insan kendisine yabancılaşır ve bu durum 19. yüzyıla değin gelir.

 Kapitalist toplumda, üretim araçlarının mülkiyeti, küçük bir azınlığın elindedir. Büyük çoğunluk ise emeğini satarak geçinen işçi sınıfını oluşturmaktadır.

 Komünist safha da ise mülkiyet ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla mülkiyeti elinde bulunduranlar ve bulundurmayanlar sınıfı da ortadan kalkacaktır.

 Komünist toplumla beraber, mülkiyeti oluşturan, devlet, din, aile gibi burjuvazi üst yapı kurumları yıkılmış olacaktır.

 Kişi gücü kadar çalışacak, ihtiyacı kadar alacak.

 

 Marx’ın Tipolojisi:

 

 Marx, Batı Avrupa toplumlarının tarihini inceleyerek, diyalektik materyalist bir yaklaşımla, toplumların evrim çizgisini belirledi. Ona göre, toplumlar zorunlu olarak dört aşamadan geçmiştir. Ve diyalektik gidiş gereği, zorunlu olarak beşinci aşamaya komünist toplumda ulaşacaktır.

 Marx’ın evrimci tipolojisi, ilkel komünal toplumla başlar:

 Avcılık, balıkçılık, toplayıcılık ve tarım türünde ekonomik faaliyeti olan bu toplumda, özel mülkiyet ve işbölümü yok denecek kadar azdır.

 Özel mülkiyet ve işbölümünün başlaması ile köleci toplum aşamasına geçilmiş olur.

 Feodal toplum da ise kent – çevre ekonomisi başlar. Asil sınıfın hakimiyeti sözkonusudur. Şehirleşme başlamış, kasaba burjuvazisi ortaya çıkmıştır. El emeğine dayalı ekonomi mevcuttur ve bu ekonominin gelişmesi için dünya ticareti ve sömürgeleşme vardır.

 Bu gelişmeler sonunda kapitalizme yol açar. Merkantilist dönemde sömürgelerden ve ticaretten elde edilen altın, gümüş gibi değerli madenler sermaye birikimini oluşturmuştur. Bu arada bilimde elde edilen gelişmeler, sanayinin kurulması için gerekli teknik gelişimi de sağlamıştır. Sermaye ile teknoloji birleşince sanayileşme başlamıştır.

 Üretim araçlarının mülkiyeti sermayedarlarda toplanmış, buna karşılık emeğinin karşılığını zor bela sürdürebilen işçi sınıfı ise nüfusun büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Toplumda paraya, faydacılığa dayanan bir ideoloji hakimdir. Toplum; sermayedarlar ve işçiler diye iki sınıfa ayrılmıştır.

 Marx’a göre kapitalizm de diğer safhalar gibi sabit kalmayacak, üretim biçimi ve işçi sınıfının kendine yabancılaşması, proleteryanın organize olarak kapitalist burjuvaziye karşı ihtilal yapmalarına yol açacaktır.

 Komünizmde üretim araçlarının mülkiyeti, ihtilalle ortadan kalktığı için yöneten ve yönetilen arasındaki çelişki de ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla artık devlet kurumundan da sözedilemez. Bütün dünya işçilerinin kurduğu bu dünya toplumunda insan, başlangıçtaki gibi kendine yabancılaşmamış olacaktır.

 

 Marx, 19.yüzyıl şartları içinde diğer düşünürler gibi içinde yaşanılan bunalımlı çağdan kurtulmak için bu teoriyi geliştirmiştir.

 Marx, 19. Yüzyıl kapitalist sistemi için yaptığı tespitlerde haklıdır. Ve Batı Avrupa toplumlarının evrim çizgisini belirlemiştir.

 Ancak bu evrim şeması, bütün toplumlar için geçerli değildir. Zira geçmişten geleceğe evrim şeması vermek, bilimsel öndeyinin sınırlarını aşar kehanete girer.

 Zıtların çatışması, realitenin çeşitliliği içinde vardır. Ancak bu çatışmanın evrensel olduğu ve olgular arasında ilişki türleri bulunmadığını ileri sürmek mümkün değildir. Bilim olguların bilgisini edinmede önceden belirlenmiş tek bir ölçüye sahip değildir. Kaldı ki, tek bir ölçü realiteyi kavramamızı engelleyecektir.

 İkinci olarak çelişki ve zıtlık birbirine karıştırılmamalıdır. Zıtlar çelişki yaratabileceği gibi bazen uyum da yaratabilir.

 

 Toplumların evrimi konusundaki eleştiriler:

 

 19. yüzyıl paradigmasındaki tek faktör; mutlak determinizm ve bunun sonucu olarak en uzak geleceği tahmin sözkonusudur. Marx’ın, toplumların zorunlu değişim çizgisi izleyeceği konusundaki görüşü, sadece diyalektik materyalist işleyişin evrenselliğinin sonucu değil, aynı zamanda insan sayıltısındaki tekçi yaklaşımından da kaynaklanmaktadır.

 Marx’a göre insan doğuştan iyidir, masumdur. Onu kötü kılan çevre şartlarıdır. Bu yüzden son safha olan komünizmde de çevre şartları değişeceği için, insanlar da tekrar iyi olacak ve bütün kötülüklerin kaynağı kuruyacaktır.

 19. yüzyılın insan şahsiyetinin şekillenmesinde kalıtım mı, çevre mi tartışmasında Marx, çevreyi seçmiştir. Daha sonra bilim dalları geliştikçe bu tür bir sorun da ortadan kalkmıştır. Yani kalıtım ve çevre şartlarının etkileşimi sürecinde insan şahsiyeti ortaya çıkar. Tek başına belirleyicilikleri yoktur.

 Bu nedenle Marx’ın insan sayıltısı yanlışlanmıştır.

 Sosyal teorilerde tek faktöre dayalı açıklamalar ideolojilere kaynak sağlamıştır.

 Marx, komünist safhayı Batı toplumları için söylemiştir. Yani komünizm, sanayileşmiş toplumlarda, proleteryanın ihtilaliyle gerçekleşecektir. Fakat bu ihtilal, kapitalist ülkelerde gerçekleşmemiş Rusya’da gerçekleşmiş hemen de komünist safhaya geçilememiştir.

 Marxist teorinin geliştiricisi ve uygulayıcısı Lenin bu evrim şemasında araya ‘sosyalizm’ aşamasını eklemiştir.

 Son safha komünizme geldiğinde, Marx’ın insan sayıltısı, gerçeğe aykırı olduğu için, insanların kendiliğinden yeni bir dünyada yaşamaları konusunda eleştiriler ileriye sürülmüştür. İnsanların doğuştan getirdiği farklılıklar çevre şartlarında işlendiği için her zaman şu veya bu şekilde yöneten ve yönetilenler omuştur. Bütün bu genetik özellikler eşitlenmedikçe yöneten ve yönetilen ayrımının devam edeceği bir gerçektir.

 Antropoloji geliştikten sonra, ilkel toplumlar da bile bir yönetim hiyerarşisinin mevcut olduğu bilimsel bir gerçek olarak ortaya konmuştur.

 İnsanların uzun süre bir arada yaşamalarıyla etkileşim ağı, hiyerarşiyi zorunlu kılmıştır.

 Sadece bu temel bile sınıfsız toplumun gerçekleşemeyeceğini göstermektedir. Ancak bu durum iki değerli hakikat mantığı çerçevesinde ele alınırsa yanlış sonuç verir.

 Hiyerarşinin varlığını kabul etmek; insanlar, gruplar, sınıflar arasındaki adaletsiz farklılıkları ve mesafeleri meşru kılmayı gerektirmez.

 Bilimde esas olan, bütün toplumlar için geçerli olan gelişme çizgisi yerine, değişmenin çeşitliliğini kavrayan, bütüncü sosyal değişme yaklaşımı sözkonusudur.

SOSYOLOJİ TARİHİ-3

Pazartesi, Ekim 12th, 2009

 

 Sosyoloji dışında farklı farklı görüşler, karmaşık bir obje olan ‘insan’ı açıklamaya çalışıyor ama bu açıklama, hep teori düzeyinde kaldığından bu açıklamayı, sosyoloji tarihi üstünü alıyor.

 Neden her teori, farklı farklı ortaya çıkıyor?  Çünkü; süje – obje arasındaki bağ, hep farklı kurulduğu için.

 Süje ile obje arasındaki bağ; din, bilim, felsefe, ideoloji şeklinde kurulabilir. Ancak gerçeğe en yakın bilgiyi ortaya koyan bilimdir. Oysa diğerlerinin bilgisi inançla karışık olduğundan sonuçlarına inanılır. Bilimsel bilginin ise, sınanılabilir olma özelliği vardır, doğrluğu ya da yanlışlığı ölçülebilir.

 Bilim, metafizikle ilgilenmiyor, niçin diye sormuyor, nasılı soruyor. Felsefe ise bilinemeyen alanın bilgisini edinmeye çalışıyor. Neden ve niçinini soruyor. İlk nedenler ve son prensiplere ulaşmaya çalışıyor.

 Doğa bilimlerinin en büyük yanılgısı, insanı doğadan ayrı olarak düşünüyorlar ve insana doğaya egemen olması gözüyle bakıyorlar. Oysa insan, bütün içinde bir parça olarak hem doğa tarafından sınırlı hem de bu sınırı kurabilen, etkileyen bir varlık.

 Neden sosyal bilimlerde, doğa bilimlerinde olduğu gibi daha kesin ve evrensel bilgilere ulaşamıyoruz?

 Çünkü, sosyal bilimlerde süjenin incelediği obje yine süje. Böyle olunca, objeyi inceleyen süjenin yanılgıları, olanaksızlıkları gibi durumlar sözkonusu olduğu gibi, obje edindiği süje de bizi yanıltabilir. Oysa doğa bilimlerinde, objenin araştırıcıyı yanıltması sözkonusu değildir.

 Bilimsal bilginin bir diğer özelliği de kesinliğin geçici olmasıdır. Yani bugün doğru olan yarın yanlış olabilir. Örneğin Newton fiziği, yanlışlanmış yerini Einstein fiziği almıştır.

 Bilinen alanlar içinde bilinmeyenler de sözkonusudur. Bu durumda bilim adamları teoriler geliştirmektedir. Teori, bir sistemin ışığında oluşan bakış açısı, olgular arasındaki etkileşimi açıklayabilmek için sınanmak üzere ileri sürülen ve içinde varsayımlar çıkarılabilen, birbiriyle çelişmeyen kavramlar, ifadeler ve fikirler sistemidir.

 

 Her teoride:

 a) Doğruluğu ispatlanmış varsayımlar, hükümler,

 b) Sınanmak üzere ileri sürülen varsayımlar,

 c) Bunların arkasında, temelinde henüz ispatlanması mümkün olmayan ancak teorisyen tarafından doğru olarak kabul edilen sayıtlılar (postülatlar) vardır. Yani henüz varsayım haline getirilememiş kabullerdir.

 

 Sosyolojinin konusu; toplumun kaynağı olarak insan, evrenin bilinmeyen yönleriyle en karmaşık varlıklarından biridir. Bu sosyolojide sayıtlılar, teorilerin kurulmasında ve şekillenmesinde önemli rol oynar. Birbirlerine benzer teorilerin varlığı da bu sebepten kaynaklanır.

 Bilimde açıklamaya giden yol teorilerden geçer. Güçlü teorilerin de açıklama sürecinde daha verimli oldukları bir gerçektir.

 Amaç; genel kanunlara ulaşmak. Biz bu genel kanunları bilebilirsek, geleceği de bilebiliriz veya ne olacağını kuvvetli bir biçimde önceden kestirebiliriz.

 Bir teori bir olgunun bir tarafını görürken, diğeri başka bir tarafını görmektedir. Oysa gerçek, bir bütün içinde ve etkileşimde olan aynı gerçektir. Sesi daha yüksek çıkan teori, kendisininkinin doğru olduğunu söylüyor. Bu nedenle, teorilerin tercihi sözkonusu olmaktadır.

 Sosyal bilimci, teorilerin oluşumu ve açıklama güçleri hakkında bilgi sahibi olmak zorundadır. Bu bilgi birikimi boyunca sosyal bilimci olguların gerçeğe yakın bilgisini verebilecek en güçlü teoriyi seçme imkânına kavuşacaktır.

 Şüphesiz, teori seçiminden önce de sosyal bir varlık olarak insanın, kendisine göre değer yargıları, beklentileri ve istekleri vardır. Ancak, bilim anlayışında önemli olan bilgi bağını realiteye uygun bir şekilde kurabilmektir. Sadece bilgi bağının sınanması değil, bilgi bağını kuruluş safhasında, süjenin kendi bilgilerini, değer yargıları, beklentilerinden oluşan bilgi birikimini de sınaması gerekir.

 Bilimde önemli olan olgunun nitelikleri ve diğer olgularla etkileşimidir. Yoksa gerçeğin yakın bilgisini elde etmek için ileri sürülen varsayımlarla haklı çıkarmak tutkusu bilimin, bilim anlayışının dışındadır.

 Metodoloji; gerçeğe yakın bilgi bağına erişmek için ortaya çıkan, süjeden ve objeden gelen bütün engellerin nasıl aşılacağının yollarını gösterir. Bu yüzden bilim, metodoloji demektir. Bilimsel bilginin büyümesi aynı zamanda metodolojinin güçlenmesiyle olmuştur. Aslında her bilgi bağının kendine göre bir metodolojisi vardır.  

 

 Düşünce tarihinin aşamaları: (Sosyoloji öncesi geleneksel sosyoloji paradigmalarının evrimi)

 

 a) İlkçağ, metafizik paradigma; mistik bakış açısı:

 *Mitolojik bakış:

  Dünya ve insanın yaradılışı hakkındaki açıklama, efsanelerden ibaret. Hint, Yunan, Türk, Germen efsaneleri vs.

 *Astrolojik bakış:

   Açıklama, gök cisimlerini hareketlerine göre yapılıyor. Her medeniyette bu tür açıklamalar vardır.

 

 b) Ortaçağ, teolojik paradigma:

   Realite; irrasyonel, kutsal, mistik ve dıştadır. Amaç, insanın özünü kontrol etmek.

 

 c)Felsefi paradigma: (16.yüzyılın sonu, 19.yüzyılın başı):

    Realite; rasyoneldir, dünyevidir ve içtedir.

    Amaç; fertlerin hayatı anlaması ve kontol etmesidir. Toplum ve fert için inançlar da dünyevidir.

 d) 19. yüzyıl sosyolojinin bilim olarak ortaya çıktığı çağ:

     *Pozitif paradigma; 19. yüzyıl bilimsel yöntemin gelişimi.

     *Organik paradigma; aydınlanma pozitivizminin ortaya çıktığı dönem.

 

 Bütün bu çağların özellikleri:

 

 1- Dünyevileştirmenin (inançların dünya uygun olma hali) artması ve bilimsel metodun gelişimi.

 2- Sosyal, felsefi ve makro seviyedeki görüşlerden, ferdi, bilimsel ve mikro seviyedeki görüşlere gidiş.

 3-Akılcılığa dayalı ve sosyal çevrenin değiştiğini ileri süren sosyolojik teoriler.

    Her safha birbirinden ayrı değil, her safha diğer bir safhayı hazırlamıştır.

   

    Felsefi paradigma:

        

    Kant (1704-1801), bu döneme subjektif bir anlam vererek ‘aydınlanma çağı’ terimiyle açıklamıştır. Esasen aydınlanma çağı, 17. yüzyılın ilk yıllarından itibaren başlıyor.

 Aydınlanma çağı; insan hayatının mutlak yöneticisi olarak, kendisini koyan ve herhangi bir insanın anlayış ve bilinç yönünden bilgiyle donatılması ve hararetli gayretlerle ayırt edilen kültürel bir dönemdir.

 Bu gayretler, Batı Avrupa çerçevesinde belirli bir milletle maledilmemektedir. Fakat genellikle Avrupa aydınlanma çağı 17. yüzyılın başlarından 19. yüzyılın sonlarına doğru uzanır. Ve özellikle İngiliz, Danimarka, Fransız ve Alman filozofları tarafından beslenmiştir.

 Çeşitli uluslara mensup filozoflar, bu çağa adını veren belirli ortak temelleri farklı bakış açılarından ele aldılar.

 Bu düşünürler, felsefelerini ve bilgilerini sosyal ve politik meselelere de uygulamışlardır.

 

 Aydınlanmacıların temel düşünceleri:

 

 1-İnsan – toplum – doğa ilişkisi hakkındaki düşünceler, bir önceki paradigmanın aksine, felsefi çerçeve içinde ele alınmaya başlandı.

 2- Bilginin merkezi olarak tanrı ve hakikat yerine insanı ve akılcılığını rasyonalist tarzda ele aldılar.

 3- İnançları kontrol merkezi bireye yöneldi.

 4- Dinden, rasyonalizme geçildi. Dolayısıyla, dini inancın insan tabiatı içindeki yansımasına yönelindi.

 5-Tabiat ve tabii düzen konusundaki ilgi, rasyonalizmin ve materyalizmin artmasına neden oldu. Ve bilimin başlangıcını sağladı.

 6- Aydınlanmacılar, bireyi kontrol etmeye yönelmiş mukaddes bir inançtan çok insanlar ve tabiatı anlama inancını benimsemişlerdir.

 Yani genel sosyal evrime ulaşmak için, kutsal inanç sisteminden, dünyevi inanç sistemine geçilmiştir.

 Fiziki ve sosyal realitenin, rasyonel olmayan kutsal kavramlaştırılmasına karşı çıkılmıştır. Bunun yerine, sosyal ve fiziki realitedeki olgular hakkında dünyevi ve rasyonel kavramlaştırmalara önem verilmiştir.

 Bu gayretler, bilimin gelişimesi ve bilimsel metodun gelişmesinin en önemli kaynaklarından biri olmuştur.

 Aydınlanmacılar yine de insanın realite içindeki yerinden, teolojik açıklamalardan, tam anlamıyla kopamamışlardır. Özellikle pozitivist dönemde, insan hep doğanın dışında düşünülmüştür.

 İnsanın doğanın bir parçası olduğu fikri tamamen 20. yüzyılda gelişmeye başlamıştır.

 İngiltere’de aydınlanma çağı, ampiristler; Bacon, Hume, Locke gibi düşünürlerle gelişmeye başlamştır.

 Fransızlar ise siyasal düzene önem vermişlerdir. Bunların başında da Rousseau, Montesqieu gibi düşünürler gelir. Hepsinin de amacı, bilginin kanunlarını ortaya koymak.

 Aydınlanma çağı, ilk sosyoloji teorilerinin bağımsız olarak ortaya konulduğu dönemdir. Ancak sosyoloji bilim olarak, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır.

 

 Pozitivist paradigmanın özellikleri:

 

 Bu paradigma, 19. yüzyılı kapsar. Realitenin, felsefi paradigma içinde insanın anlayabileceği ve kontrol edeceği rasyonel bir sistem olarak görülmesi, pozitivizmin en önemli temelini oluşturmaktadır.

 Realitenin anlaşılması ve kontrol edilmesinin mümkün olduğu inancı, 19.yüzyılda bilimsel bir metot şeklinde kurumlaştırıldı.

 F. Bacon, deneyci metodun kurucularından birisi olarak, aydınlanma felsefesinin bu inancının, pozitivist paradigmanın temeli haline gelmesine sebep oldu.

 Bu paradigma; bilimsel metodu, düzenin altında yatan değişmezleri keşfeden ve böylece kaçınılmaz olan sosyal ilerlemeyi yani sosyal evrimi kuvvetlendirme ve hızlandırma imkanlarını sağlayan bir araç olarak görmüştür.

 

 19. yüzyılın pozitivist bilim anlayışının temel özellikleri:

 

 1-Bilimin konusu, somut elle tutulur, gözle görülür olgulardır.

 2-Bilimsel metot; deney – gözlem, karşılaştırma ve tarihsel tümdengelim metodur.

 3-Olgular arasında kesintisiz, mutlak bir determinizmin olduğu inancı vardır.

 4-Tek nedenlilik inancı vardır. Yani ilk neden bunduğunda, neden- sonuç zinciri takip edilerek evrenin evrenin bütün sırları çözülecektir.

 5-Amaç, genel bilimsel kanunlara ulaşmaktır.

 6-Bu kanunlar keşfedildiğinde sosyal ve fiziki realite kontrol altına alınacaktır.

 

 Sadece somut olguların olmadığı, soyut olguların da olduğu ortaya çıkınca pozitivist anlayış sarsılmıştır.

 19. yüzyıl pozitivist bilim anlayışının neden sonuç ilişkisi 20. yüzyıl bilim anlayışında etki-tepki ilişkisi şeklinde yorumlanmıştır.

 20. yüzyılda mutlak determinizm anlayışı da yıkılmıştır. Bu yüzyıl da ise daha yumuşak determine ilişkiler sözkonusudur.

 Tek sebeplilik ilkesine karşı da modern mantığın getirdiği birden fazla sebebin olma ihtimali anlayışı hakim olmuştur.

 Yine 20. yüzyıl bilim anlayışı ‘kesin bilgi’ anlayışı yerine geçici bir kesinliği kabul etmiştir. Bir takım şeylerin değişebileceği değişmez olarak kesinlik kazanıyor. Yani “her şey bir şeye göre değişir”.

 Görülüyor ki; önceki felsefi paradigma 19. yüzyılda bilimsel metot şeklinde ifadesini bulmuş ve bu yeni bilim anlayışı pozitivist paradigmayı oluşturmuştur.

 Pozitivist paradigma 19. yüzyıl Batı Avrupasının ekonomik, sosyal ve siyasi şartları içinde meydana gelmiştir.

 

 Pozitivist paradigmanın oluşumu:

1-Avrupa’da Fransız ihtilali sonrasında siyasi karışılıklar ve sosyal yapının sarsılması süreci içinde siyasi ve sosyal düzeni yeniden kurmak ihtiyacı doğmuştur.

2-Bu kökten değişme süreci şüphesiz iktisadi faaliyetleri de kapsamaktadır. Sanayideki gelişmeler hızlanmış, siyasi ihtiyaçlar kadar ekonomik ihtiyaçlarda önem kazanmaya başlamıştır. Zaten bu olguları birbirinden ayırarak bir öncelik ve sonralık sırasına göre dizmek mümkün değildir. Bir içiçelik, birlikte oluş sözkonusudur. Çeşitli değişmelerle birlikte bu çağda sanayi devrimi başlamıştır.

3-Sanayideki gelişmeler, sosyal yıkılışların ve siyasi karışıklıkların yarattığı problemler felsefenin temel konularını oluşturdu.

 18. yüzyıl aydınlanma felsefesi ışığında yeni anlayışlar, 19. yüzyıl pozitivizmini doğurmuştur.

4-Düşünürler bu karışılıklardan kurtularak yeni bir toplum düzenine kavuşabilmenin yollarını aradılar.

 

 Pozitivizmin temelindeki sayıtlılar:

 

1-Naturalizm; “tabiat neden-sonuç ilişkisindedir”, sayıtlısı.

2-Rasyonalizm; “insanlar rasyoneldir”, sayıtlısı. İnsan bu mutlak determinizmi, bilimsel metotla kavrayabilir.

3-Sosyal evrim; toplumu yönlendiren bir evrimin mevcut olduğu hakkındaki sayıltı. Yani fiziki ve sosyal realite daima iyiye, mükemmele doğru bir değişme gösterir.

 Sonuç olarak; neden-sonuç ilişkisi genel bir kanun halinde ortaya konabilir. Somut nesneler gözlenip, deneye tabi tutularak tarihi süreç içinde mukayese edilir. Bu determine ilişkileri başlatıcı tek neden bize evrim sürecinin sırrını verecektir.

 

 Sosyolojinin başlangıcı:

 

 19. yüzyılda yaşanan sosyal ve iktisadi karışıklıkların yarattığı bunalımlar felsefede yoğun bir problemler alanı oluşturdu. Bu alanın çözümlenmesi felsefeden ayrı yeni bir çalışma alanını gerektiriyordu. Zaten pozitivist anlayış fewlsefeyi spekülatif bir metoda sahip metafizik konular olarak göemeye başlamıştır. İşte sosyoloji böyle bir düşünce ortamında ortaya çıkmıştır.

 Ancak şu önemli hususun gözden kaçırılmaması gerekir:

 19. yüzyılda sosyoloji kurulurken bir ölçüde Durkheim, M.Weber ve Pareto’nun dışında kalanların şu aortak özelliği var; felsefeye olan büyük tepkilerine rağmen amaçlanan pozitivist anlayışı (yani metafizikten kesinlikle ayrılmış olmak) teorilerinde tam anlamıyla gerçekleştiremediler.

 Sosyoloji ancak 20. yüzyıl bilim paradigması içinde konu ve metodunu aydınlatabildi.

 19. yüzyılda sosyoloji kurulurken felsefeye olan tepkiye rağmen teoriler felsefenin egemenliği altında kaldı.

 Doğa bilimlerine benzeme gayreti bırakıldıktan sonra sosyal bilimlerin ve sosyolojinin bir bilim olarak gelişmesi hızlandı.

 

  AUGUSTE COMTE (1798 – 1857):

 Comte, katolik ve monarşi yanlısı bir ailenin çocuğu olarak Fransa’da doğdu. Fizyoloji ve tıp eğitimi gördü. Daha sonra pozitivist felsefe ile ilgilendi. Aydınlanma felsefesi geleneği içinde eğitimini sürdürdü. İhtilal sonrası Fransa’da meydana gelen siyasi karışıklıklar ortamı kadar yeni başlayan sanayi devrimi ve din-bilim arasında giderek artan çatışmalar döneminde yaşadı.

 Önemli eserleri:

 -Pozitif Felsefe

 -Pozitivizmin Genel Bakış Açısı (1848 işçi devrimlerinin olduğu yılda yazmıştır)

 Comte, sosyolojinin isim babası olarak bilinir. Bunun yanında pozitivist bilim anlayışının en büyük temsilcisi ve kurucularındandır.

 

 Comte’un sosyolojiden bekledikleri:

 

 Comte, yaşadığı dönemin şartları içinde sosyal düzeni kuracak bir bilimin gerektiğine inanıyordu. Ona göre, bu görevi ‘sosyoloji’ adını verdiği bilim üstlenebilirdi.

 Sosyoloji, ahlaki çözülmeyi önlemek için modern toplumun ihtilalci yapısını inceleyecekti.

 Comte, kendi pozitivist, hümanist felsefesi içinde toplumun yeniden şekillendirilmesiyle ilgilenmiştir. Ona göre, toplumun temeli fikirlere dayandığı için sosyoloji de ahlaki düzeni kuvvetlendirerek bu fikirleri kurmaya yönelmeliydi. Sosyal kanunları bulan ‘sosyal fizik’ bu amacı gerçekleştirecekti.

 Comte, aydınlanma felsefesinin ilkelerini, pozitivist metot haline getirerek, yaşadığı dönemin ihtilalci problemlerine uygulamaya çalışmıştır.

 

 Comte sosyolojisinin dayandığı temel kabuller:

 

1-Comte göre, evren anlayışının ve belirgin sosyal değerlerin gelişmesi ve evrimi görünmez doğa kanunları tarafından düzenlenmiştir.

2-İnsanlığın bu evrimleşme süreci üç temel aşamadan geçer:

   Teolojik, metafizik ve pozitivist safha.

  a) Teolojik safha; son sebebleri açıklamak için tabiatüstü açıklamalar temel oluşturur.

  b) Metafizik safha; şahsileştirilmiş soyutlamalarla ilk ve son nedenleri açıklama safhasıdır.

  c) Pozitivist safha da ise olguların kanunlarını bulmak için bilimsel metot uygulanabilir. Böylece bir tek metotla zihni birlik ve ahlaki düzen gelişecektir. Bunun sonucunda mevcut kaostan, düzen ve ilerlemeye geçilecektir.

 Sosyoloji, doğal ahkaki düzenin evrimini sağlayacak olan pozitivist metot temelinde birleştirici bir bilimdir.

3- Comte’a göre bütün bilgiler içinde geliştiği sosyal düzeni yansıtır (üç aşama). Bu yüzden ‘bilgi, sosyaldir’.

4- Comte’un sosyal sistemi; ‘sosyal statik’ ve ‘sosyal dinamik’ diye iki kısma böler.

    Sosyal statik; insan tabiatı ve insani sosyal varlığın kanunlarını bulmaya çalışır.

    Sosyal dinamik; sosyal değişmenin kanunları ile ilgilidir.

5- Ona göre, insan içgüdülerinin üç genel tipi vardır:

   a)Korunma içgüdüleri; seksüel veya maddi içgüdüler.

   b)Gelişme içgüdüleri; askeri ve endüstriyel vs.

   c)Sosyal içgüdüler; dostluk, bağlılık, hürmet, evrensel sevgi vs.

 

   Comte’a göre sosyal ilerleme, sosyal içgüdülerin diğerlerine üstün gelmesi nedeniyle meydana gelir. Teolojik ve askeri unsurlar arasındaki etkileşim düşüncenin pozitif tarza doğru yer değiştirmesi sonucunu doğurmuştur.

  Ona göre, hümanistik değerler ve ortalama hayat standardı, nüfus artış oranı, entelektüel evrim oranı gibi faktörler de sistemin düşük içgüdülerden yüksek içgüdülerin bulunduğu modern topluma doğru gitmesini sağlamak evrimi destekler.

 

 Özetleyecek olursak:

 

1-Comte, evreni doğa kanunlarınca düzenlenmiş olarak görür.

2-Bu kanunlar, sosyal statik ve sosyal dinamiğin gerektirdiği üç safha içinde egemen sosyal değerler veya düşünce ve insani içgüdüler arasındaki ilişkilerde vardır.

3- Sosyal sistem, bir bütün olarak daha bilimsel ve ahlaki bakımdan bütünlenmiş olan pozitif safhaya doğru entelektüel gelişmenin üç safhasından geçer.

4-Pozitif bir bilim olarak sosyolojinin görevi; sosyal problemlerin, bilimsel çözümünü sağlamak için bu sistemi incelemek ve anlamaktır.

 

 Comte’un metodolojisi:

 

 Ona göre pozitif metot, insanlığın gelişmesini sağlayacaktır. Sosyal statik ve dinamiklerin ayrıntılarını anlamak için, deney gözlem ve karşılaştırma yapmak gerekir. Bu metotlarla, dolaylı ve dolaysız olarak deneyler yaparak genel sosyal evrimin detaylı bilgisi kadar, sosyal kanunun soyutlamaları sağlanacaktır. Ve bütün bilimler için, tek metot budur.

 

 Comte’un tipolojisi:

 

a)Sosyal statikler:

 

  *Sosyal tabiat; din, sanat, aile, mülkiyet, sosyal organizasyon vs.

  *İnsani tabiat; duygular, faaliyet, zekâ :

    Duygular; egoistik (bencil) ve alturistik (bencil olmayan).

    Zeka; anlama ve ifade etme.

 

b)Sosyal dinamikler: (sosyal değişme kanunları)

 

   1-Sosyal ve tarihi çerçeve.

   2-Entelektüel ve maddi ilerleme.

   3-Ölüm oranı, nüfus artışı.

   4-Entelektüel evrim.

   5-Düşük seviyeli içgüdülerden medeniyete doğru temayül.