Posts Tagged ‘HEGEL’

19.YY-FICHTE

Çarşamba, Haziran 3rd, 2009

    19. YÜZYILDA FELSEFE

 

    ALMAN İDEALİZMİ

 

 Alman idealizmi 18.yüzyılın sonlarından (1780’lerden), 19. Yüzyılın sonuna kadar(1800’lerin) devam eden bir dönemdir. En yüksek noktasına 19. yüzyılın ilk on yılında – 1810’larda ulaşıyor.

 Alman idealizminin iki çıkış yeri var; Jena ve Berlin üniversiteleri.

 Berlin üniversitesi; Fıchte, Schelling, Hegel…

 -Her üçünün de çıkış noktası; Kant.

 -Her üçünde de ortak amaç; karşı çıkılamayacak, kesin bir felsefe sistemi kurmaktır.

 -Her üçü de Kant’ın ‘Prologomena’sını yani ‘geleceğin metafiziği’ni arar.

 -Her üçü de felsefe idesini yerine getirecek, ideal bir sistem arıyor.

 -Her üçünde de, aklın ideal bir sistem kurabileceğine büyük bir güven var, insan aklı bütünü açıklayan tutarlı bir sistem kurabilir.

 Oysa Kant böyle söylemiyor, taksine akıl; ancak bir yere kadar bilebilir, diyor. Ve metafizikten, sadece aklın bilimini anlıyor. Ve yine ona göre tutarlı olmak, aklın kendi kendine koydukları arasındadır.

 

 Bu üç filozof da, akla olan büyük güvenlerinden dolayı iyimserdirler.

 Her üçünde de, sanki bütün olarak bir ide varmış da ‘ben bunu aklımla açıklayabilirmişim’ gibi davranıyor.

 Bir taraftan Kant’ın kritiği diğer taraftan bir sistem kurmak; kritisizme karşı, sistematizm.

 Kant’ın kritiği; sınır çizmek, yıkıcı. Alman idealizmin de ise bir sistem kurmak, yapıcı bir sistematizm sözkonusu.

 Her üçü de birbirini tanıyor, sistemlerini aynı yıllarda geliştirmeye çalışıyorlar.

 

   J. GOTLIEB FICHTE (1762-1814) :

 

 Fıchte’nin yaşamına bir bütün olarak baktığımızda bir taraftan sürekli eyleme isteği, düşünsel açıdan ise sürekli spekülatif düşünce arasında kalmakta. Her zaman bu iki kaynaktan fışkırmakta.

 Fıchte’yi tek bir sözle ifade edecek olursak; ‘eyleyen, eylemekte olan ben’.

Burada eylem, düşünce eylemi, mutlak eylem. Ben’in mutlak eylemiyle düşünmesi, tanrının derinliğine gömülmesiyle biter.

 Çıkış noktası Kant. Özellikle Kant’ın etikte geliştirdiği fikri; ‘insanın içinde geliştirdiği özgürlük’tür. Doğal nedensellikle açıklanamayan kayıtsız şartsız ‘özgürlük’ idesi yatar. Fıchte’nin bu idenin derinliğine inmesi onu Kant’tan daha ileriye götürür.

 Fıchte’nin çıkış noktası; ona göre Kant’ın özgürlük idesindeki tutarsızlıktır.

‘Ben’ yani insan özünde özgür ise Kant’ın yaptığı gibi sınırlanabilir.

 Fıchte, ‘ben’in özü özgürlükse o halde niye sınırlanıyor, diye sorar.

 Oysa Kant, ‘ben’i bilme yetisiyle sınırlıyor. Ben, bana verileni ancak bende bulunan yetilerim sayesinde bilebilirim. Burda Kant ‘ben’i kendi özünde olanla değil, kendi dışında olanla sınırlıyor. Ona göre benim yetilerimle bilemediğim ‘dingansich’ (kendinde şey). Bu da ‘ben’in özgürlüğünü sınırlıyor, Kant burasıyla ilgilenmiyor.

  İşte tam da burayı Fıchte, ‘ben’in özgürlüğünün kısıtlanması olarak görüyor. Ona göre ‘ben’in dışında dingansichin bir dünyası olamaz. Hakikatte ‘ben’in dışında bir dünya yoktur. Ben’in dışında görülenler aslında benin tasarımlarıdır, hayalleridir.

  Fıchte ile ‘ben’in dışındaki nesnelerin yok sayılması ile Alman idealizmi başlar.

  Dünyada olanlar ‘ben’in tasarımına verilmiştir. Bunlar, ben’in eylemesiyle yaratılmışlardır ve yaratılırlar. Tüm gerçeklik Ben’in eylemesinden başka bir şey değildir.  Hakikatte sadece ‘özgürlüğü içinde ben’ var. Fıchte, dış dünyayı reddeder. Descartes’ın ‘cogito’su Fıchte’de doruk noktasına ulaşır. ‘Cogito’ Fıchte’de  Düşünüyorum, o halde dünyayı tasarımlıyorum’ şeklindedir. Ben’in dışında kendinde şey yoktur olsa bile onu yaratan benim tasarımım, imgemdir.

 Fıchte’de sınırsız bir özgürlüğe sahip ‘ben’ var. Ben’in dışında ne tanrı ne de dünya var ama buz gibi bir yalnızlık var.

 Aslında Fıchte, bütün gerçekliği yaratmıyor, yok ediyor. Kendini merkeze alıyor. Bu nedenle de ‘ben’ yalnız oluyor. Bu korkunç bir düşünce. Çünkü; bu düşünceyle Fıchte, kendinide yoketmekle karşı karşıya geliyor.

 Varolan her şey bir tasarımda çözülürse, ‘ben’i de bir tasarım olmaktan kurtarır mı? Belki de her şey aklın bir tasarımından başka bir şey değil, belki her şey bir hiçlik. Bu yüzden bu düşünce, ürkütücü bir düşünce.

 Kant, sonunda bu hiçliğe gideceğini görmüştü. Bu nedenle bilme yetisine sınır çizmişti. Bu bakımdan Kant’ın kritisizmi çok haklıdır. Akla sınır çizmezsek ya spekülasyona ya da mistisizme gider, Fıchte’nin yaptığı gibi.

  Fıchte’nin ikinci evredeki ‘ben’i mutlak değil, sonlu ve sınırlıdır. ‘Ben’, birinci evrede mutlaklığa ulaştı ve geri döndü. Çünkü ‘ben’, kendi kendini de yok ediyordu.

 Mutlak olmamanın en önemli göstergesi; ‘ben’in yanında başka ‘ben’ler de var. Her insan kendi başına özgür bir ‘ben’.

 Artık temel ‘ben’ değil, ‘özgür benler topluluğu’. Fıchte’nin ‘ben’e çizdiği ilk sınır; özgürlüğün kökeni nerede yatıyor? Eylemin sebebi ‘ben’de değilse o halde bu sebeb nerede yatıyor? Fıcthe’yi, idealizmi bu özgürlüğün nerede yattığını araştırmaya sevkeder.

 ‘Özgürlüğün temelinde, zorunluluk yatar’ bu ne demek, Fıchte bunu araştırıyor. Özgürlüğün içinde bir sınır, zorunluluk olmadığında, mutlaklığa erişti ve geri döndü.

 Fıchte, ‘ben’in özgürlüğünü, onun mutlak olmamasında görür. Özgürlük, kendi kendini özgür kılmaz. Özgürlüğü yaratan bambaşka bir zorunluluk var. O da, tanrı. Asıl mutlak olan tanrı. İnsan, kendi özgürlüğünün mutlak olmadığının bilincine vardığında asıl mutlak olan tanrıyla ilişkiye girmiş olur.

 Mutlak ben’in yerini, mutlak tanrı alır. Sadece tanrı var. Onun dışında hiçbir şey yok.

 Fıchte, kendi özgürlüğünün nerde yattığı sorusundan tanrıya geliyor. İnsanı kendisi değil, tanrı yaratır ve onunla iç içedir. Gerçi özgür benleri tanrı yaratır ama tanrı içinde yaşarlar. Tanrı içinde yaşamak, özgür olmaktır.

 (Dini inançta onun öyle olduğunu tanrı söyler, spekülatif düşüncede insan kendisi ortaya koyar.)

 Fıchte’nin içine düştüğü bir çelişki var; Eyleyen ben, önce mutlaktı sonra mutlak olan tanrı oldu. Bu çelişkiye hiçbir dini inançta rastlayamıyoruz. İnsan özgür ama içinde olan bir zorunlulukla, bu zorunluluk tanrıdan geliyor.

 Fıchte’ye göre iki tip felsefe var:

 1.Dogmatizm

 2.İdealizm

 1-Fıchte’nin dogmatizmden anladığı, kendi başına olan-dingansichi kabul eden felsefedir. Böylece dogmatizm, benin ve onun özgürlüğünü sınırlayan felsefedir. Çünkü, mutlak özgürlük/ eyleyen ben, kendi başına şeyi bilemez. Ayrıca Fıchte’ye göre kendinde şey; bir bilinç, bir geist değil. Nasıl olurda, bir bilinç, bir geist olmayan şey benim bilincime, özgürlüğüme sınır koyabilir. Böyle bir şeyi kabul eden felsefe, dogmatiktir.

2-İdealizm; sadece bilme eyleminde bulunan ben. Hiçbir sınır tanımayan özgür ben.

 Bu iki akım arasında teorik bir karar verilemez. Ancak bunlar red de edilemez.

 Ona göre, insanın bu fesefelerden birini seçmesi, onun nasıl bir insan olduğuna bağlıdır. Çünkü fesefi sistemi, ona sahip olan insana ruh verendir.

 İdealist felsefe bütünü açıklama çabasındadır. Ona göre iki felsefe arasında teorik bir karar verip birini seçmek değil, önemli olan felsefi bir tavır takınmaktır.

 Fıchte’ye göre geist, benin kendi içinden yaratılır. Fıchte, koşulsuz zorunlulukları ortaya çıkarmaya çalışır.

 Yöntemi diyalektiktir ve üç belirlemesi var:

 1.Tez; ‘ben benim’. Öznedeki ben,kendi içindeki ben. Başka hiçbir şekilde belirlenmemişlik. Ben bu safhada, kendisini hiçbir şekilde anlayamayan.

2. Antitez; ‘ben olmayan’. Ben kendi içinden kendi karşıtını koyuyor. Ben, kendi kendisini görmek için, kendi karşıtını koymak zorunda.

3.Sentez; ‘mutlak ben’. Bu safhada ‘ben’ yeniden bütünlüğüne kavuşacaktır. Böylece de çelişme ilkesi ortadan kalkar. ‘Beb, ben olmayan ben’.

  Aslında mantıki açıdan ‘mutlak ben’ olmasa ne ‘ben benim’ ne de ‘ben olmayan’ olamaz.

                                        

        

  Tez; ‘ben benim’, kendini anlayamayan kendi içinde ben.

  Antitez; ‘ben olmayan’, ben, kendini görmek için kendi karşıtını koyuyor.

  Sentez; ‘mutlak ben’, benin yeniden kendi bütünlüğüne ulaştığı aşama.                                                           

        

 Maden olmadan ne altını ne de bakırı düşünemeyiz. Sentez her seferinde yeniden tez oluyor.

 Fıchte, dünya tarihi dediği şeyi, hep bilinçle açıklamaya çalışıyor. Dünya tarihini, bilincin tarihine uygulamaya çalışıyor. Onda diyalektik sonunda tanrıya ulaşır.

 (Diyalektikle ‘ben’ tanrı bile olsam, sonunda kendi kendimi yok ediyorum. Çünkü, karşısındaki gerçekliği yok ediyor.)

 

TANRI, DİN VE TASAVVUF

Pazar, Mayıs 31st, 2009

 

 TANRI, DİN ve TASAVVUF  ÜZERİNE:

 

 

- “Tanrı, kaldıramayacağı bir kaya yaratabilir mi?”:

 Yaratamazsa tanrı olamaz, yaratırsa da kaldıramayacağı bir “kaya” var demektir.

ATEİST PARADOKS

                     **                

- Ateizm bilindiği gibi sözcük olarak, “tanrıtanımazlık” anlamına gelir. Fakat doğal olarak, dinlerin reddini de içerir. Ben şahsen, tutarlı bir ateist konumun kendisini “tanrıtanımaz” olarak değil de esasen “din-tanımaz” olarak tanımlaması gerektiğini düşünüyorum. Ateizm, dinlerin ve onların tanrı fikrinin reddidir çünkü.

Deizmden farkı, bu fikrin karşısına başka, daha makul ve makbul bir “tanrı” fikriyle çıkmak gibi bir dert, niyet taşımamasıdır. Ateizm tanrıya karşı çıkmaz. Zira bir şeye karşı çıkmak, onunla şu ya da bu yer ve zamanda bir şekilde karşılaşmayı gerektirir ki, tanrı söz konusu olduğunda böyle bir ihtimal sıfırdır. En azından ateizmin fikri, hatta diyebilirsiniz ki inancı budur…

İnancın ya da inançsızlığın ahlakla doğrudan ilişkili olmadığını gayet iyi biliriz. Hepimiz etrafımızda -daha doğrusu içimizde- ahlaklı dindar ve ateistler kadar, hatta ne yazık ki çok daha fazla, ahlaksız dindar ve ateistlerin varlığına şahit olmuşuzdur. Dindar olmak için, “ahlaklı olmak” şarttır. Ancak ahlaklı olmak için, “dindar olmak” şart değildir. Hatta burada şunu da söylemeye cüret edebilirim: Hakiki bir dindarın tanrıya inanma sebebi ile hakiki bir ateistin tanrıya inanmama sebebi, benzer bir ahlaki kaygı zemininde yeşerir. Zira ilki, “eğer tanrı var olmazsa iyilik olmaz” diye düşünür. Diğeri, “eğer kötülük varsa tanrı var olamaz” diye düşünür…

Müslüman kültürel çevre içinde yaşayan bir ateist, doğal olarak müslüman bir ateisttir. Bu iki anlamda böyledir. Birincisi, onun karşı çıktığı tanrı fikri ve sureti esasen müslüman kültürü içinde şekillenmiş ve ve aktif hale gelmiştir. İkincisi, kimliğinin hamuru ister istemez içinde yaşadığı bu kültürel çevrenin ellerinde yoğrulmuştur.

ŞÜKRÜ ARGIN (Birikim Dergisi)

*

-Aslında ateizmin dinlerle pek fazla işi olmaz, tanrıyı reddeder. Ama siz varsayım olarak tanrının var olduğunu düşünüyorsunuz ve her şeyin nedenini de bu varsayıma bağlıyorsunuz. Ateizm ise böyle bir varsayımı reddeder. Ya “yoktur” ya da henüz “bilmiyoruz” der.

ŞANER ATİK (Ateizm Derneği)

*

- “Mucize” diye inanırlara sunulan şeyin, gerçekle en küçük bir ilgisi yoktur ve tüm mucizeler insanlığı aldatmak için ileri sürülmüş, bir yalanlar bütünüdür. Bu durum inanırlarca anlaşıldığı, iyice kavrandığı zaman, temelinde bir sınıfın çıkarları olan yapı da gümbür gümbür yıkılacaktır. O yapı “din” dir, insanlığın zararına da olsa, dünya egemenlerinin yıkılıp yok olmasını istemediği kurumdur…

- Doğru eğilir, yıkılmaz.

TURAN DURSUN

*

- İslamın yeni bir bakış açısıyla okunması gerek. İslamı da bütün dinler gibi iki düzlemde ele alabiliriz. Bireysel ve kişisel inanç olarak İslam. Bireyin kişisel inancı olarak, İslama saygı göstermek zorundayız. Sadece İslama değil, din ve inanç ne olursa olsun hepsine ama kurum olarak İslamı aşmak zorundayız. Bana göre, İslam bir kurum olarak çağımızın sorunlarına  çağdaş bir yanıt bulacak durumda değil. Bana kişisel olarak, bu alanda hiçbir şey söylemiyor. Ama şunu kesinlikle belirtmeliyim ki bir inanç olarak, bir din olarak islama karşı değilim.

- Yeni bir okumaya cesaret edenler, reddedilmiş ve zındık ilan edilmiştir. Çağımızda İslam, kültürsüz bir din olarak görünmektedir. Düşüncesiz, soru sorma yeteneğinden yoksun bir din.

- Tek tanrılı dinler, ömrünü tamamlamıştır, işlevleri sona ermiştir. Bunu söylemeye cesaret etmeliyiz. Tek tanrılı dinler (monoteizm) ile tektanrılı dinler öncesini (promonoteizm) karşılaştıracak olursak, promonoteist uygarlığın kültür, şiir, felsefe ve mimarisi monoteizminkileri fersah fersah aşar. Evet monoteizm, bilimi ve tekniği yarattı ama kültür adına ne varsa promonoteizm yarattı.

- Günümüz İslamı, emperyalizmle birlikte, Hristiyanlığın dümen suyunda ve islama karşı.

ALİ AHMAD SAİD ESBER (ADONİS)

 

- Antikçağın çoktanrıcılığı, siyasal yetkenin bir sınıfta (aristokrasi) toplanmasına yol açarken, Asya tek tanrıcılığında, siyasal otorite de bir monarkta toplanmıştır.

ROBERTSON SMİTH

 *

-Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik ama çok basit bir şeyi unuttuk; kardeş gibi yaşamasını.

M. LUTHER KİNG

*

- Bizler, evrenin kendisini düşünmesiyiz.

CARL SAGAN

*

- Fizik tek başına “neden hiçbirşey değil de birşeyler var?” sorusuna yanıt veremez.

ROWAN WİLLİAMS

*

- Ben bilimi giderek daha iyi anladıkça, tanrıya daha fazla inanıyorum.

JOHN LENNOX

 *

- O kadar cahilsiniz ki, dininiz var diye ahlaka ihtiyacınız kalmadığını sanıyorsunuz.

NİKOLA TESLA

*

- Haksızlıklardan intikam alınmaz. Çünkü, intikama başladığınızda siz daha büyük haksızlıklar yapmaya başlarsınız.

İSKENDER PALA

*

- “Benim” dediğin herşey, seni cehenneme sokar.

Cehennemin kapıcısı MALİK

*

- İnsanın gelişimi, tanrının yerine kendisini koyabilme çizgisindedir.

- Tanrı, sıradan insan entellektüelizminin göğe yansımasıdır.

-Tanrı, insan yaratılarının en kutsal olanıdır.

YALÇIN KÜÇÜK

*

- Kilise, kıyameti bekleyerek şurada yatan eski kemiklerin üzerine yükselmektedir. Sonradan bu temel üzerinde devasa bir kuram ve ilahiyat ve kurgu ve iman ve hurafeler ve devlet siyasası üstyapısı yükselmiştir.

PETER HEBBLETHWAİTE

*

- Tanrı barbut atmaz.

- Geleceğin dini, kozmik bir din olacak. Bu din, teoloji ve dogmalardan uzak olup, kişisel tanrıya üstün gelecek.

EINSTEIN

*

- Evren bir kaos sonucu oluşamaz. Bu nedenle tanrı tarafından tasarlanmıştır. Yerçekimi gezegegenlerin nasıl hareket ettiğini açıklıyor yoksa gezegenleri neyin yörüngeye soktuğunu değil…herşeyi tanrı yönetir.

NEWTON

*

- Yerçekimi diye bir yasa olduğu için, evren kendisini hiçten yaratabilir ve yaratmaya devam edecektir. Bu nedenle tanrıya ihtiyaç yoktur.

STEPHEN HAWKİNG

*

- Bilim adamları cehalet dağını aştılar, en yüksek tepeye tırmandılar, ancak en üstteki kayaya çıkınca orada binlerce yıldır oturan ilahiyatçılarla karşılaştılar.

ROBERT JASTROW

*

- Eğer öküzler “insan” olsaydı, onların tanrısı da “öküz biçiminde” olurdu.

KSENOFANES

*

- “İnsan”, yediği şeydir ve “insan insanın tanrısıdır”.

“Tanrı, insanın idealleştirilmiş olarak dışavurumudur.”

L. FEURBACH

*

- Eğer tanrınız yoksa, saygılarınızı Hitler veya Stalin‘e sunmak zorunda kalırsınız.

T.S.ELİOT

*

 - Herkes tanrıya, sadece kendi duasının kabul edilmesi için yalvarıyor.

AMİN MAALOUF (“Tanios Kayası”ndan)

*

- “Tanrı”, beşerin en büyük keşfidir.

- Upanişad; “tanrısın”Freud ise “itsin” diyor, hangisi haklı?

CEMİL MERİÇ

*

- Her meyvede tohum, her canlıda tanrı…Sevgin bütün varlıkları kucaklamalı yani tanrıyı. Kurtuluş, kesretten vahdete (çokluktan birliğe) dönüş. Tanrının içinde kaybolmalısın. Ummana dökülen ırmaklar gibi benliğinden sıyrılmalısın. Ne kalıbın ne de adın kalmalı. “Tanrı nedir?” diye soruyorsun, “tanrı sensin”.

UPANİŞADLAR

*

- Her “din” bir tanrı anlayışı, her “tanrı” ise bir “varlık” anlayışıdır.

İOANNA KUÇURADİ

*

- Din, halkın / kitlelerin afyonudur.

MARX

*

- Marx 1850’de “din, ruhsuz bir dünyanın ruhu, ezilenlerin haykırışı, kalpsiz bir dünyanın kalbidir. Din, kitlelerin afyonudur” der. O zamanlar insanların acılarını azaltsın diye afyon yutturuyorlar. Bunu Marx, “din uyuşturucudur” demiş gibi lanse etmeye çalışıyorlar, bu sözü bu mana da yorumluyorlar. Aslında o bu sözü ile dini övmektedir. Din için, ‘ruhsuz bir dünyanın ruhu’, insanlar için dinden başka teselli edici bir çözüm kalmamıştır, diyor.

ÖMER LAÇİNER

*

- Din, halkın afyonu değil, zayıfların vitaminidir.

REGİS DEBRAY

*

- Dualite; ontolojik değil, epistemolojiktir.

YAŞAR NURİ ÖZTÜRK

*

- Dualite, ontolojik değilse;

“yaratan da yaratılan da aynı birliğin parçalarıdır.”

- Vahyin, kaynağı da muhatabı da akıldır. Aklı olmayanın, dini de yoktur.

*

- Ahlaksız bilim; “felaket”, bilimsiz ahlak; “boştur”.

- Neye inandığınızı ya da inanmadığınızı söylemeniz değil, hangi ahlâk anlayışına sahip olduğunuz önemlidir. Tanrı, “güzel ahlaktır” ve güzel ahlaktan yana olan herkes de Onunla beraberdir.

- Müslüman, “iyi insan”dır. Evrensel tüm dinlerin nihai hedefi de bu “iyi insanı” ortaya çıkarmaktır. 

- Aslolan “söz” değil, ne yaptığınız, kimin tarafında olduğunuzdur.

*

- Sıfatlarından birini kabul ediyorsanız, kendisini tamamen inkar etmiyorsunuz, demektir.

- En tehlikeli insanlar; iyiliği kendinden menkul sanıp, herkesi yargılama hakkını “tanrıya” bırakmadan kendilerinde görenlerdir.

- Alemin esrarına dair söylenenlerle yetinmek yerine, onu keşfetmeye çalışmak, çok daha tatmin edicidir.

*

-Tanrıya yönelmek için, aracılara ihtiyaç yoktur. Aracıların olması, çoğu kez ya başkasına ya da kendine tapınmaktır. 

- Tanrıyı sevmek, iyiden, doğrudan ve güzelden yana olmak için, mürşidler ve ritüeller şart değildir. Hatta bunlar çoğu kez, insanı uzaklaştıran, yabancılaştıran unsurlardır.

*

- Her fikir ve inancın, temsiliyet makamında birileri vardır. Zamanla bu kişilerin pek çoğu, kendi ayrıcalıklı konumlarını yitirmemek adına tağutlaşarak, nüfuz ettikleri insanları sadece “kendilerine biat eden kullar” haline getirmek isterler. Biat etmeyenleri ise hasım olarak görürler.

- Her din, tanrıya ulaşmada bir arınma aracı, bir yoldur. Bir dinin, araç olmaktan çıkıp “tek hakiki din” olarak mutlaklaşması, “dinsel faşizm”dir.

*

- Sonuçlarında ortaya çıkanın nedenlerinde olmaması düşünülemez.

*

- Aklın egemen olduğu toplumlarda insan, bütün trajedisiyle ortadadır ve kaderini değiştirmek için uğraşır. Dogmatik toplumlar da ise ahlakçıların marifetiyle yazgıyı kabullenmiş, kitleler içinde kaybolan tek tip insan vardır.

AHMET AĞI

*

- “Cemaatçi örgütlenme, zannedildiği gibi muhafazakarlık ve dindarlığa has bir yapılanma biçimi değildir”.

“Lidere; “insanüstülük”, “kurtarıcılık” benzeri niteliklerin atfedilerek tapınılan bir toplumda siyasi kültür, “lideri kutsama”, ona itaati siyaset yapma ve özdeşleştirme eğilimi taşımıştır. Bunun da muhafazakar siyasetle sınırlı olmadığını belirtmek gerekir.

“Toplumumuzda, lidere itaatın siyaset olarak mütalaa edilmesi ve kurumlarda çoğulculuğun yaşanmamasının, muhafazakarlık ve dindarlığa indirgenmesi anlamlı değildir. Benzer şekilde Türkiye’de bireyin ön plana çıktığı örgütlenmeler yaratılamaması, bu alanda cemaatçiliğin egemen olması da muhafakarlık ve dindarlıkla sınırlı değildir. Bütün bunlar tarihi nedenlerden ziyade, modern gelişmeler çerçevesinde açıklanabilecek olgulardır. Biat benzeri bir kavramın, asırlar öncesine ait yorumlarının bu alanda açıklayıcı olabileceğini düşünmek, fazlasıyla kuvvetli bir muhayyile gücünü gerektirmektedir”.

M.ŞÜKRÜ HANİOĞLU

(“Sorgulamadan itaat ve liderlik kutsaması muhafazakarlığa mı özgü” adlı yazısından)

……………

————–

Cemaatçilik kültürü, dinsel muhafazakarlığın aksine siyasal muhafazakarlığın bir sonucudur. İktidar erki, insanların özgürce sorgulayan bireyler olmasını değil, kendisine tartışmasız biat eden kullar olmasını ister.

“Dinsel muhafazakarlık” ise, sanıldığının aksine insanların birilerine biat eden kullar değil, kendi hayatlarının sorumluluğunu alan özgür bireyler olmasını ister. “Halife” olmanın anlamı da budur. Dinin siyaset aracı haline gelmesiyle, dinin yerini siyasal muhafazakarlık alır. Böylece, dinin muhatabı olan özgür bireylerin yerini de her tür otoriteye sorgusuzca itaat eden kullar alır. Pek çok ateistin reddettiği tanrı da insanın insanı sömürmesini meşrulaştıran, böyle bir dinin tanrısıdır.

AHMET AĞI

 *

- Tanrı yoksa, her şey mübahtır.

      DOSTOYEVSKİ

 *

- Tanrı olsaydı, yaptıklarımızın hiçbirinden sorumlu olmazdık ancak tanrı yok ve biz tüm yaptıklarımızdan sorumluyuz.

J.P. SARTRE

*

 - “İspatlanabilen bir tanrı”, tanrı değildir.

          KARL JASPERS

 *

- İspatlananları kuşatmayan bir tanrı, ispatlanabilen sonlu bir tanrıdır.

AHMET AĞI

*

- Karekterin ne ise kaderin odur.

HERAKLEİTOS

*

- Herşey üstüne gelip, seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme, işte orası kaderinin değişeceği noktadır.

MEVLANA

*

- Şeytan, tanrının taklitçisidir.

       RENE GUENON

- İnsan, tanrının taklitçisidir.

AHMET AĞI

*

- Yükselen her şey, birbirine yaklaşır.

      Peder TEILHARD DE CHARDİN  

 – Her çağda, tek bir gerçek vardır.

- Amaç, bilinene ulaşmaktır.

- Edep, aklın tercümanıdır. İnsan, edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir.

      ŞEMS-İ  TEBRİZİ

 *

- Tanrı var mı?

“Sadece gerçek var.”

- Yollar, yolculuk içindir, bir yere varmak için değil.

BUDHA:

- Medeni insanın, yasaya ihtiyacı yoktur.

KONFÜÇYUS

*

“İnsan hangi dünyaya kulak kesilmişse, öbürüne sağır.”

İSMET ÖZEL

 

- “İyi insan olmak için müslüman olmak gerekir” değil, “müslüman olabilmek için iyi insan olmak gerekir”.

- Diktatörlük, günahı yasaklasa bile ahlaksızlıktır. Demokrasi, günaha izin verse bile ahlaklıdır. Ancak özgürce yapılan eylem, ahlaklıdır.

- Erkekler için ayrı kadınlar için ayrı iki ahlak anlayışı yoktur.

ALİYA İZZETBEGOVİÇ

- Dindarlığını Allah’a göster, bana insanlığın lazım.

MUSTAFA İSLAMOĞLU

……………………

-

- Tek bir günah vardır o da hırsızlık. Diğer bütün günahlar, hırsızlığın çeşitlemesidir. Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun, yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun.

KHALED HOSSEİNİ

- Kuran’da “kırkta bir” oranında zekat vermek yoktur. Müslüman kimsenin, ihtiyacından arta kalanı yoksullara ve ihtiyacı olanlara ayrımsız vermesi gerekir. “Biriktirmek” ateştir, “servet yığmak”, başkasının hakkını çalmaktır. “Mülk Allah’ındır”. Müslümandan zengin olmaz. Bütün kötülüklerin başı, özel mülkiyettir. Müslüman antikapitalist olmalıdır. Sende fazla olanı, olmayana dağıtacaksın, infak edeceksin.

Hz.Peygamber, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” buyuruyor. Kendisi vefat ettiğinde, bir tası bir kuru hasırı vardı. Vasiyeti bile yoktu. Çünkü, malı mülkü yoktu, olanı olmayana dağıtıyordu.

Ebu Hanife, malını infak ettiği ve böyle fetva verdiği için işkence görmüş, zindana atılmıştır.

Hz. Peygamber zamanında varlıklı kimselerin islama en büyük itirazları, zekat için olmuştur. “Zekatı kaldır, hepimiz müslüman olalım” diyorlardı. Mallarını dağıtıp (infak),  köleleriyle aynı seviyede olmak ağır geliyor, sınıfsal olarak imtiyazlı olmak istiyorlardı.

- İslam, muhafazakar değildir. Statükoya karşı devrimi savunur.

- İbadet, Allah’tan başkasına boyun eğmemektir. Secde sadece Allah’a yapılır, bu da bir ritüeldir, camide yapılır. İnsanların birbirine boyun eğmeden yaşaması (iyilik) ibadettir.

- Kur’andan asla kapitalizm çıkmaz, “abdestli kapitalizm” hiç çıkmaz. Kur’andan ekonomik bir düzen çıkarılacaksa, çağımızdaki kavramları kullanarak söylersek, sosyalizme eğilimlidir. Ahlaki ve dini bir sosyalizm çıkar. İslamın siyasi politik duruşu, sol bir duruştur, sağcı değil.

- Bir döneme damga vurmak, başkasına gösteriş yapmak, egemenliğini göstermek için yapılan camiler, Kur’anda söylenen, “temeli takva ile atılacak mescid” tanımına uymuyor. Ben de sultan camilerinde huzur duymuyorum. Ayasofya camii de buna dahil. Şaşaalı camilerde, Allah’ın büyüklüğünün değil, sarayın ve saltanatın büyüklüğü gözüme çarpıyor ve beni eziyor.

- İslamda (Kur’ana göre) hacca gitmeyenlerin kurban kesmesi gibi bir vecibesi yoktur. Kurban kesme geleneğinin kaynağı, İslam değil, Şaman kültürüdür. Kurbandan kasıt, fakir fukarayı doyurmaktır.

İHSAN ELİAÇIK

*

- Baki hakikatler, fani şahsiyetler üstüne bina edilmez.

SAİD NURSİ

*

- Diğer dinlerin mensuplarıyla irtibatın (dinlerarası diyalog), müslümanların din değiştirmesine yolaçacağı endişesi, tamamen asılsızdır. Zira bu tutum, islama olan güvensizlikten kaynaklanmaktadır.

İnsaniyet, bilgi ve bilim çağına girmiştir. Gelecekte bilim, dünyada daha fazla söz sahibi olacaktır. Dolayısıyla, bilimsel hakikatlerin hükümlerini desteklediği islam gibi bir dinin mensupları, bu diyaloglardan çekinmemelidir. Diyalog, fuzuli bir çaba değil bir mecburiyettir. Bu diyaloglarla, dünyamızı barışın hüküm sürdüğü daha güvenli bir yer haline getirmek, müslümanların vazifelerindendir.

Batıda yüzyıllarca bilim, dinin düşmanı olmuştu ve hristiyanlık bundan çok çekmişti. Müslüman hristiyan diyaloğu ile her iki din de ilişkilerini düzeltebilir. Eğer, müslüman hristiyan diyaloğu kurmak için başka neden olmasaydı, en önemli sebep olduğu için bu bile diyaloğu başlatmaya yeterdi.

F. GULEN 

 - Vahdet-i vücutta tabiat, tanrıda olduğu halde, panteizm  de (vahdet-i mevcut) tanrı tabiattadır. İki yaklaşım arasındaki temel fark, ilkinin tanrıyı tabiatla açıklayan bir sistem olmasına karşılık, ikincisi tabiatı tanrıyla, tanrının görünmez güçlerine ve akıl erdirilmez sırlarına göre açıklayan “gaybi” bir felsefedir.

 İSMAİL HAKKI İZMİRLİ 

         *         

  - Kendisini duyu organlarıyla fark edilemez şekilde isimlendirdiğinde “hak”, duyu organlarıyla farkedilecek haliyle isimlendirdiğinde ise “halk” adını almıştır.

         En-NURİ (öl. 907)

- Tevhid; ölümsüz ve değişmez bir ilke olarak, bütün değişme ve farklılıkların temelini oluşturur.

- Siyasetçinin derdi; maneviyat değil iktidardır.

  MUHAMMED İKBAL

…………….

Hz.ALİ:

 - Perde kalksaydı yine yakinim (kesin bilgim) artmazdı.

 - Hakikat, hakkın celal nurunun işaretsiz olarak keşfidir.

 - Hakkal yakin, ezel sabahından doğan bir nurdur. Bunun eserleri tevhid ehlinin üzerlerinde görünür.

 - Her şeyi birbirinden ayrı görmek ve toplamamak; şirk,

 Her şeyi toplayıp aralarındaki ayrılıkları görmemek; zındıklık,

 Her şeyi, hem birbirinden ayrı hem de aynı görmekse; tevhiddir (birlemektir).

 - Alimin uykusu, cahilin ibadetinden iyidir.

- Hayatta en hakiki mürşid, ilimdir.

- Devletin dini, adalettir. Adaleti olmayan devlet, dinsizdir.

- İnsan, dilinin altında gizlidir.

—————-

           

- “Tanrı”; mutlak zaman, mutlak mekan, mutlak hareket, mutlak beden ve mutlak ruhtur.

         EBUBEKR  er-RAZİ

—————-

———————

MUHYİDDİN İBN-İ ARABİ:

-İnsanı ölümden, eceli korur.

*

 - Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, eşyada en parlak şekilde görünür. Ve O, O’nun görünüşüdür.

 Şüphesiz yaratıkların sonradan olma varlığı, yaratıcının varlığının görünüşüdür.

 Hakkı tanıyan kişi gerçekten tanıdığı zaman, itikat sahibinin itikadıyla bağlanmaz.

 Kul rabdır, Rab da kul. Ya teklifle mükellef kimdir? Rab dersen o teklif edicidir, kul dersen o da ölüdür.

 Furkan benim ve 7 çift Fatiha suresi de benim. Ruhun ruhuyum, kalıpların ruhu değil.

 ———— 

                   

 - İhlasın en aşağı derecesi, “şeriat tevhidi”dir ki; Allah’tan başka ibadet edilecek kimse yoktur, onun ifadesidir. En yüksek mertebesi de, “hakikat tevhidi”dir ki;  “Allahtan başka kimse yoktur” onun ifadesidir.

            M.ALİ AYNİ

——————

——————

FAZLUR RAHMAN:

 ‘Uyanış’ ve ‘yenilik’, mantıki olarak ancak bir gelenek oluşturulduktan sonra olabilir.

Bütün geleneklere devamlı yeniden hayatiyet kazandırmalı ve taze yorumlarla yenilenmelidir.

 İlk müslüman nesiller nasıl ki; Kuran ve sünneti, kendi dönemlerinde kendi şartlarına uygun biçimde serbestçe yorumlamışlarsa, biz de aynen kendi gayretimizle, kendi çağdaş tarihimizde aynı şeyi yapmak zorundayız.

    ————-

- “Vahdet-i vücutçu” tasavvuf felsefesi aslında, tanrının “kuantum” halidir. Damlalar “mahlukatı”, okyanus ise “tanrı”yı sembolize eder. Her şey hem birbirinin aynıdır hem de gayrıdır. Her şey, hem tek başına vardır hem de tek vücut olarak vardır.

                  AHMET AĞI

              *

  Din, güzel ahlaktır ve bu yüzden vicdanlara hitabeder. Vicdanın çifte standardı yoktur, herkes için evrenseldir. Ayrım yapmaksızın tüm insanlığa karşı, merhametli ve adil olmak için empati yapar. Toprakları, ülkeleri fethederek değil, gönülleri fethederek yayılıp çoğalır.

 İyi (ahlaklı) insanlar; “adil toplumu”, adil toplumlar da “adil devlet yönetimleri”ni ortaya çıkarır.

 İktidar olmak, ülke yönetimlerini ele geçirmek dinin amacı olduğunda, din siyasallaşmakta ve evrenselliğini yitirmektedir. Bu şekilde, kifayetsiz muhterislerin iktidar aracı haline gelmektedir. Siyaset doğası gereği, hep daha fazla olana hükmetmek, hakim olmak ister. Bu uğurda pek çok yol ve yöntemi de mübah sayar. Buna izin veren bir din de mazlumun hakkını arayan olmaktan çıkıp, zalimin zulmüne ortak olur.

 Modern toplumlarda dinlerin evrensel umdeleri, “insan hak ve özgürlükleri” olarak hukuki niteliğe kavuşmuştur. Bir dinin, din, dil, ırk ve cinsiyet ayrımı yaparak kendini dayatması, gönüllerden kovulmasına, ezilen ve dışlanan tüm insanlığı kuşatmasıyla da gönüllerde yer etmesini sağlar.

***

- Bir süreç yaşanıyorsa, henüz hiçbir şey bitmemiş demektir.

- Eğer bir insan söylüyorsa, kim adına konuşuyor olursa olsun, söylediği her şey insana özgüdür.

- İnanca yer açan, bilgimizin çok sınırlı olmasıdır. Ontolojik olanın sonsuzluğundan bahsediliyorsa, her şeyi bilmemizin de olanaksız olduğu görünüyor.

- Bir insan, destansı, efsanevi veya masalsı da olsa bir takım yorumlara inanabilir. Bu onun inanma ve seçme özgürlüğüdür. Ancak kabul edilemez olan, inanmıyor ya da kabul etmiyor diye bir başkasının cezalandırılmasıdır. Üstelik bu ceza, az gelişmiş toplumlarda korkunç bir vahşete de dönüşmektedir.

Kimi ahlakçılarda kendi çıkarlarını koruma adına, haksızlıklar karşısında sessiz kalarak iktidar yanlısı tavır sergilemektedir.

 – İktidar olmanın, hakimiyet kurarak insanları tebalaştırmanın adı, “maneviyat” olmuş. Oysa, her şeye hakim olmanın yolu, gönülleri fethetmekten geçer. Her yolu mubah sayarak, her şeyi “zapturapt” altına alma zihniyeti, er ya da geç kaybedecektir. Bu sürdürülebilir bir yol değildir.

AHMET AĞI

*   

- Gerçeği, “otorite” kabul etmek yerine, otoriteyi “gerçek” kabul edenler için, bu çok zor olmalı.

G. MASSEY      

- Kendini arayan “tanrıyı” bulur, tanrıyı arayan da “kendini”.

- Her şey dağıttıkça çoğalır, biriktirdikçe de azalır.

- Ne verirsen elinle, o da gelir seninle.

- Yukarıdaki aşağıdakine, aşağıdaki yukarıdakine benzer.

- Kesrette (çokluk) vahdet (birlik), vahdet de kesret vardır.               

- Oldum demek, öldüm demektir.

- İnsan hayattayken, ölmeden önce ölmeli!

- Alimin ölümü, alemin ölümüdür.

- Sözün çoğu cahile, azı arife söylenir.

- Cahil elini hakka sürse batıl eyler, alim ise batıla sürse hak eyler.

- Olgun (kamil) insan olmanın  dört aşaması; “şeriat, tarikat, marifet ve hakikattir”.

- Olgun insan, kendinden başka hiç kimseye kızmayandır.

- İyilik de ibadet de gizlidir.

- Nefis çıkınca aradan, ayan olur yaradan.

TASAVVUFA DAİR

 

- Evren büyük kainat (makrokosmoz), insan ise küçük kainattır (mikrokosmoz).

- İnsan, görünen alem ile görünmeyen alem arasında bir geçittir.

    SADRETTİN KONEVİ

 

- İnsan, makrokosmozda bir mikrokosmozdur.

M.SCHELER

*

- Şaşı tanrıya nasıl bakarsa, tanrı da ona öyle bakar.

HEGEL

**

- İnanıyorum çünkü, saçmadır.

TERTULLİANA

**

- Din, ahlaki bir şiirdir.

G. SANTAYANA

**

- Hallacı Mansur, M. Arabi, Mevlana, Yunus, S.Konevi ve Nesimi başta olmak üzere hepsi de ‘vahdet-i vücut’ yani varlıkta birlik felsefesini benimsemişlerdir. Bu felsefeye göre her şey, gerçekte tanrının çeşitli biçimlerde görünmesinden başka bir şey değildir.  Varlık ve tanrı aynı özdendir. İnsan da ezelden beri tanrı katındaydı. Her şey hem ezeli hem de ebedidir. Çünkü; Ondan başka varlık yoktur. Her şey Ondan gelir Ona döner.

       İBRAHİM AGAH ÇUBUKÇU

 

**

*

-Biz seferden sorumluyuz, zaferden değil.

SELAHATTİN EYYUBİ

*

- Dervişin fikri ne ise zikri de odur.

- Şeyh uçmaz, derviş uçurur.

- Üslubu beyan, ayniyle insandır.

- Sen doğru ol, eğri bulur belasını!

- Hiç bir şey yapmamak, seçim yapmaktır, tarafsız olmak değil.

- Zulme sessiz kalmak, ona ortak olmaktır.

- Ah ile abat olanın, ahiri berbat olur.

- Güç, sabrın içindedir.

***

- Taşlanacaksam, ilk taşı günahsız biri atsın!

- Dünya hayatı “darılma” değil, “dayanma”, “hesaplaşma” değil, “helalleşme” yeridir.

- Sövene “dilsiz”, dövene “elsiz” ol.

- Bizde “dil” yok istemeye, sizde de “din” yok vermeye, namerde muhtaçlığımız bundandır.

- Ne ekersen onu biçersin, rüzgar eken fırtına biçer.

- Kol kırılır, yen içinde kalır.

- Şeriatın kestiği parmak acımaz.

- Kul sıkışmayınca, Hızır yetişmez.

- Ahlaksızlığın en kötüsü, “ahlak” haline gelmesidir.

- Ahlak daha çok, orta sınıfın uyduğu, çok zengin ve yoksulların ise bazen uyduğu kurallardır.

- Herkes Hz. Ömer’in “adaletini” istiyor ama kimse onun gibi yaşamak istemiyor! 

- Masumiyet, yargılanamaz.

***

- İnsan, kaybedeceği şeylere fazla bağlanmamalı!

- Dünya malı dünyada kalır, kefenin cebi yok!

- Olmayacak duaya, “amin” denmez. Sadece, “olmuşla ölmüşe” çare yok.

- Dindar ol, “dinidar” değil!

- Bazen, peygamberler bile tökezler.

- Kabe yolunun klavuzu, bu uğurda ölenlerin kemikleridir.

- Namazda gözü olmayanın , ezanda kulağı olmaz.

- Abdestinden şüphesi olmayanın, namazından da olmaz.

- Uçak giderken “ateist”, düşerken “dindar” olmak, riyadır.

- Bir insanı, kötülük yapmaktan meneden tek kavram, “tanrı” ise o kişi zaten kötüdür.

***

- Zannın çoğu, günahtır.

- Din, nasihatten, güzel ahlaktan başkası değildir.

- Din böler, inanç birleştirir. 

- Pişman olmak, günahın kefaretidir.

- Menfaati bitenin, muhabbeti de biter.

- Dünyaya, sadece yemek yemeye gelmedik!

- Mala mülke karşı tamahkar olanın maneviyatı, cennetten arsa kapmaya benzer.

- Ne düşünürsen, O değildir.

./.